sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2022 Pazartesi

Biri Hiçbiri Binlercesi

 

               '' Peki ya ötekiler? Ötekiler benim içimde değil. Dışarıdan bakan başkaları için , benim düşüncelerim , duygularımın bir burnu var. Benim burnum. Bir çift gözü var, benim gözlerim, benim görmediğim, ama başkalarının gördükleri. Düşüncelerimle burnum arasında ne gibi bir bağ var? Bana göre, hiçbir bağ yok. Peki ya ötekilere göre? İçimde ki düşüncelerimi göremeyen , dışarıdan bakınca burnumu gören başkalarına göre? Başkalarına göre , düşüncelerimle burnum arasında öyle çok bağıntı var ki, eğer düşüncelerim, tutalım çok ciddi , burnumsa biçim olarak çok gülünçse, gülmeye koyulurlar.

Başkalarının bende , benim bildiğim ben olmayan birini, ancak dışarıdan bakarak tanıyabilecekleri birini gördükleri düşüncesi, benim içimde olduğundan, onlara göre benim ( bana göre benim olmayan bir ''benim'' ) olduğundan , benim olmayan, bana kendi gözümde yabancı kalmaya yazgılı bir görünüş veren gözlerle. Yalnız onlara göre benim olduğundan içine giremeyeceğim bir yaşam düşüncesi rahat huzur bırakmadı bende.''

               Luigi Pirandello  Biri, Hiçbiri, Binlercesi kitabını okurken bana hiçte yabancı olmayan bu fikirlerle karşılaşınca heyecanlandım. Aynada kendime baktığımda gördüğüm kişi, varlık, canlı vb. bende büyük bir yabancılaşmaya neden olur. Ayna da kendime bakarken bu gördüğüm de kim, niye şu göz diğerinden farklı, burun bir tuhaf, kaşlar artık düşmeye başlamış, dudak çevremde ki çizgiler belirgineşip aşağıya doğru düşmeye başlamış bile diye sanki bir uazaylıya bakıyormuşum garipliğiyle dolup taşarak dakikalarımı geçirdiğim çok olmuştur. Ergenlikte ki kendini bir türlü beğenememe değil bu duygu. Yıllar geçtikçe anlamsızlığı çoğalan, sizi daha çok yabancı kılan içinden çıkılmaz bir şey anlatmak istediğim. Bunu hiç paylaşmadım daha önce ama bu kitapta ki kahramanın söylediklerini ne çok yakın buldum tahmin edemezsiniz. Fiziki varlığımız kendi irademiz dışında oluştu, hatta farklılaşmaya devam ediyor. Bizi biz yapanlar arasında bedenimiz, cinsiyetimiz, bedensel özelliklerimiz ne kadar önemli?

Kitapta ki kahraman bir sabah  aynada ki yüzünde burnunun eğriliğini farkediyor ve başından aşağı kaynar sular dökülüyor. O andan itibaren maddi gerçekliğini sorgulamaya başlıyor. Aynada gördüğü kişi insanların onu gördüğü kadar çok ve çeşitli. Ben hangisiyim diyor, İnsan bir midir, hiç midir yoksa binlerce midir ?

“Hiç birimiz diğerlerinde kendi içimizdeki dünyayı, sanki dış dünyaymış gibi zorla kabul ettirmeye çalışıyor, diğerlerinin de onu ille de bizim bildiğimiz biçimde görmesi gerektiğinde ısrar ediyor ve böyle yapmadıkları taktirde var olamayacaklarını iddia ediyoruz.”

                  Sahip olduğumuz özellikler için kaygılanmak, böbürlenmek, bunalıma girip nefret etmek ne kadar anlamsız. Olması gereken şeyler hakkında inat etmek, kategorize etmek, değer biçmek ne kadar anlamsız. Ruhumuzun ete kemiğe bürünmüş haline onca yıl geçse bile alışamamak, hatta gülünç bulmak ise ne acıklı..

            “Bir pencereye yanaşırsınız ; dünyaya bakarsınız ve dünyanın size göründüğü gibi olduğuna inanırsınız.”

Gördüklerimiz hakkında farklı bir yönden düşündüren kitaptı. Pirandello önemli bir italyan yazar , okumanızı tavsiye ederim. 


               Hastalıkla geçen 8 günün yarısında okumaya başlayınca film seyretmeyi de kafam kaldırmaya başlayınca Eric Rohmer filmlerine de başladım. Six Moral Tales yani Altı Ahlak Hikayesi serisine bitirdim. Evlilik, sadakat, cinsellik, ikili ilişkiler konularını baz alarak filmlerinde hatırı sayılı diyaloglara yer veren Rohmer'in Dört Mevsim Hikayelerine de başlayacağım. Aralık ayındaysak Kış'tan başlamak isabet olacaktır.








 

30 Mart 2022 Çarşamba

Çaresizlik Üzerine

                  Hayatın kaçınılmaz duygularından biri çaresizlik. Bunu yaşamayan, hayat içinde  karşılaşmayan yoktur herhalde. Kendi hayatımızı düşündüğümüzde çaresiz hissettiğimiz, kapana kısılmış gibi gelen ve umutları tüketen bir çok durumla karşılaştığımızı görüyoruz. Böylesine olumsuz bir duygu neden var, niçin bunu yaşamak zorundayız, bize faydası var mı aslında diye düşünmeye başladım bir kitap okuyunca.
                 Geçen ay okuduğum  Çinli yazar Yan Lianke tarafından yazılan Günler, Aylar Yıllar kitabında ki yaşlı adamı ölüme doğru götüren çaresizliği okuduğumda çok sarsılmıştım. Bir insanın hayatın akışında ki acımasızlığa karşı elinden birşey gelmemesi, günbegün artan çaresizlik, yalnızlık bu kadar güzel anlatılır. Doğa karşısında eli kolu bağlı olan insanın umudunu yitirmeden çabalaması ve bu yolda ömrün tükenmesi aslında ne kadar aciz varlıklar olduğumuzu bir kez daha göstermişti bana. İyi ki edebiyat var, beni eğiten, geliştiren ve aslında daha çok insan haline getiren bir alan.


                                                            foto

               Ve iyi ki sinema da var. Beni aslında hiç bir zaman içinde olmayacağım dünyalara götüren, her türlü ortama sokan ve insana dair bir çok şeye ayna olan diğer mecra. Geçen akşam izlediğim Hiroshi Teshigahara'nın  (Suna No Onna )Kumların Kadını filminde müthiş bir kapana kısılmışlık ve çaresizliği işliyordu. Film Kobo Abe'nin romanından filme çekilmiş. 
Filmin kahramanı Cumpei Niki'yi ele geçiren esareti ve çaresizliğini kumların yavaş yavaş eve dolmasıyla orantılı hissediyorsunuz. Aynı evin içinde biri erkek biri kadın, iki insanın bu çaresizliğe bakış açısını, kabullenişlerini, hayattaki rollerini görüp hayatın farklı bir açısını yakalıyorsunuz. Kumların atında kalan iki insanın ilk önce kurtulma çabaları sonra da kabullenmeleri.. Hayatta karşılaştığımız zorluk, çaresizlik ve umutsuzluğun karşısında savaşmanın anlamı var mıdır, çabalar her zaman karşılık bulur mu, sabretmek işe yarar mı, kadere boyun eğiş kaçınılmaz son mudur? 
                Bir kitap bir film sen neler açtın başıma!
                Dediğim gibi iyi ki edebiyat, sinema vb. var!

                               Film Hakkında

15 Eylül 2021 Çarşamba

Dinliyor, İzliyor ve Okuyorum

                              Günlerin yorgunluğunu atmam için mutlaka okumam, müzik dinlemem ve biraz da keyiflenmem için seyretmem gerekiyor. Okumadan bir gün geçirirsem kendimi eksik ve rahatsız hissediyorum . Haftasonu sipariş kitaplarım gelince oldukça mutlu oldum. Kütüphaneye gitsem , kitap alsam aslında daha mantıklı ama bazı kadınlar çanta , ayakkabı alışverişinde ayarsız olurlar ya, işte bende kitap konusunda böyleyim. Depresyonumun yoğunlaştığı zamanlarda ilacım bu alışveriştir. 
Bu cumartesi gelen kitaplarımın içinde aslında bir zamanlar satın aldığım bir kitabı tekrardan sipariş etmiş olduğumu gördüm. Neyse bende hediye ederim dedim , ama yeniden okumalıyım diyerek başladım. Konu zaten tam benlik. Ormanda 27 yıl yaşamış bir münzevinin hikayesi. 1986 yılında 20 yaşındayken evinden ayrılıp ormanda yaşamaya başlayan Knight'ın öyküsü. Ve inanılmaz, 27 yıl yaşamış bir insan bu. Bu süre içinde hiç kimseyle görüşmemiş, konuşmamış. Milli bir parkın içinde kışıyla yazıyla 27 yıl yaşamış. İnsanın aklı almıyor değil mi?


                         Kuyruksuz Kedi son yazısında hangi radyoları dinliyorsunuz diye sormuş. Radyo dinlemek benim için oturup dinlendiğim zamanlara eşlikçi bir iş. Her cumartesi ve  pazar sabahları kahvaltı saatinde - diğer aile bireylerine biraz eziyet olsa da- Radyo Tell dinliyorum. Bu radyoyu telefonuma yüklediğim aplikasyon olan Radyo Garden ile ulaşıyorum. RadyoTell bir İsviçre radyosu ve devamlı Alpler müziği yapıyor. Öyle seviyorum ki anlatamam, her dinleyişimde oralarda yaşadığımı hissettiriyor bana. Yalanda olsa güzel bir his. Tabi bu isteğe sahip aile de ki tek kişi ben olunca diğerleri için eziyet oluyor. 
                        Blog yazarken mutlaka Radyovoyage dinliyorum. O sakin müzikler kafamı toplamam için olanak sağlıyor. Aslında sabah yayın yapan Radyo Karavanın yayınlanmış programlarını da daha sonraları elimde bir örgü, nakış falan yaparken dinliyorum. Gerçi Ayça Şen'in bir çok düşüncesi bana ters ama o arayış içinde oluşu, kendini ve bir çok şeyi   eleştirmesi, başlarda küfürlü konuşması rahatsız etse de dobra oluşu hoşuma gidiyor, bütün gün dolan kafamı boşaltmakta bir numara. Bunun yanı sıra mutfakta yemek hazırlıkları yaparken mutlaka podcast dinlerim. Nilay Örnek en çok dinlediğim. 
                       YouTube da seyrettiğim bir çok şey de var. Mymecra'da ki dini yayınlar kısa kısa hap gibi geliyor. Hamimommy, Girl in Calico, Her 86m2, Liziqi, Living Big in Family, Kris Harbour Natural yaşam şekilleriyle hayranlıkla seyrettiklerim. Bir kaç tane karavancı hesap var bir de seyrettiğim.


                               


                        Belgesel seyretmek en sevdiklerimden. Dün gece seyrettiğim bir belgeselden bahsetmek istiyorum. Yıllardır dinlediğim , sesini sevdiğim Cohen'in hayatı. Daha doğrusu Marianne'le olan ilişkisi. Hiç bilmediğin sevdiğin ozanın hayatından kesitler etkileyiciydi ama bir şey var ki bu sanatçıların hiç bir ilişkisi düz bir çizgide olmuyor, onlar göklerde uçan özgür kuşlar. evlilik, iş , çocuklu hayat gibi cenderelerin içine girecek insanlar değil. Bir de onlarla hayatı kesişmiş insanlar var, onlarında yönünden hayatları incelemeye değer. Sonunda ağlamaktan harap oldum o ayrı. 
bence izlemelisiniz.
                       Sizlerin sevdiği, izlediği , dinlediği şeyler neler? Farklı şeyleri öğrenmemiz açısından örnek verirseniz sevinirim.












10 Ağustos 2021 Salı

Zemheride Güller Açsın, Ağustos'ta Karlar Yağsın *

                             Haftalardır süren aşırı sıcaklar sonu biraz serinleyen havayla mutluluğuma diyecek yok. Cumartesi sabahı ezana yakın gök gürültüsü başlayınca hemen kalkıp pencereyi açtım. Hiç korkmam sesinden, şimşeklerden. Çok severim böyle havaları. Yağmur çok yağmadı ama iki gün bizim için ferah ve serin geçti bir nebze. Cumartesi ara sıra yağan yağmur eşliğinde bisiklet sürdük. Hatta ilk çıktığımızda öyle bir sağnağa yakalandık ki. Kendimizi bir ev girişine atıp yağmurun dinmesini bekledik. 

                       Pazar günü biraz yürüdüm. Yağmur yoktu ama hava oldukça bulutluydu. Eve döner dönmez bir filmi tekrar seyretmeyi aklıma düşürdüm. Böyle huylarım vardır; bazı zamanlara, mevsimlere ait filmlerim, yönetmenlerim vardır. Mesela Bergman kış yaklaşırken tekrar tekrar seyrettiğim yönetmendir. Yağmur yağarken Cherbourg Şemsiyeleri filmi seyredilmelidir. 60'lı yılların Paris'inde bir aşk hikayesidir aslında farklı bir hikayesi de yoktur. Yağmurlu ve gri günlerin inadına o şemsiyeler rengarenktir. Tekrar internetten bularak serin balkonumda izlemeye başladım. Açılış sahnesinde oradan oraya koşturan renkli şemsiyelerle içim nasıl mutluluk doldu anlatamam. Filmde Catherine Deneuve annesiyle birlikte şemsiye satan bir dükkan işletir. Şemsiyeli insanlar aynı başlangıçta ki gibi film boyunca gezinip durur. Bir taraftan da şarkılar etrafta uçuşur durur. Hatta bu film için Denevue'nun gülümsemesinin görüldüğü son film derler. 

                            


                       Yağmurlu iki gün geldi geçti. Bir an sonbahara özlem duydum, yağmurun tüm yurtta olmasını diledim yagınları söndürür umuduyla. Tekrar sıcak günlere dönüş yaptık ve bu sürecek uzun bir süre. Yaz bitmedi henüz. Ağustosta yağan yağmur beni nerelere götürdü. 

                       Şavkar Altınel'in bir şiirinden de haberim oldu bu film ile alakalı. Bir zamanlar güzel yazılar yazan blog Neolitikhanım'dan aldım şiiri.  Buyrun şiire..

                                                             BERKHAMSTED ŞEMSİYELERİ


Belli bir anlamları olmalı
sahipleri hakkında bir şey söylemeliler ya da;
küçük bir kızın elindeki eflatun rengi,
bir çubuğu kırık olan örneğin,
ya da genç bir çiftin altına sığındıkları,
küçük bir çadır büyüklüğündeki, metro haritalı.
Orta yaşlı bir kadındaysa
üstünde "Grauer Hotel - Bern" yazan
ve işlevinin kestirilmesi güç
bir cep olan, tarçın rengi bir tane var.
İncelip başkalaşmalarının örnekleri yok mu?
Renoir'in o resmi, Demy'nin filminde 
Cherbourg sokaklarını dolduranlar,
Hitchcock'un unutulmaz sahnesi;
Lawrence yarasalara benzetmişti onları:
Hayır, yarasaları onlara benzetmişti...
Ama fayda etmiyor bütün bunları düşünmek;
öğleden sonra süpermarketin kapısında durmuş,
birden bastıran yağmurun geçmesini beklerken,
düzen, anlam ve güzellik ulaşılamayacak kadar 
uzaktalar sanki ve her şey kalıyor olduğu gibi:
Sonunda havanın değişmesinden umudu kesiyor
ve kendiminkini açıp yola koyuluyorum
başımın üstünde meydan okurcasına çırpınan
yuvarlak, siyah bez parçasıyla.

Şavkar Altınel / Donuk Işıklar - Adam Yayınları




*Zülfü Livaneli'nin  ''Bana Bir şarkı söyle '' şarkısından.....

28 Haziran 2021 Pazartesi

Acı Bir Başlangıç Bu

                            Tekrar Marias okumaya başladıysanız yoğun bir edebi lezzet aldığınız  kitabın bitmesini istemediğiniz günlerdesiniz demektir. Kitabın daha çok çok başındayım ne de olsa dört yüz küsur sayfa ama yazarın dili, anlatımı en başından sardı beni. 2014 yılında yazılan Acı Bir Başlangıç Bu  İspanya iç savaşını ve kırk yıllık Franco diktatörlüğünü zemine oturmuş ama kahramanların ilişki analizleri, dünya görüşlerini yansıtmasıyla yine Marias farkı diyorsunuz. Ünlü bir yönetmen yanında işe giren yirmili yaşların başında ki kahramanın şimdi ki zamanlardan olayı anlatmasıyla öğreniyoruz her şeyi. Anladığım kadarıyla büyük bir düğümün içine gireceğiz, yönetmen sayesinde bir çok yönünü göreceğiz yaşamın. 

                    Yazarın katman katman insan psikolojisinin içine girerek yazmasını  seviyorum. Belki uzun cümleler başını sonunu kaçırtıyor anlatmak istenenin. Çok kolay değil Marias okumak ama Bernhard okurken ki tadı onunla da alıyorum ya çabalamaya değer.
Kitapta ünlü bir yönetmenin yanında sekreter olarak işe başlayan Juan de Vere ' nin anlatımı var. Yeni seyrettiğim bir belgeselde buna paralel bir konu vardı. Arkadaşım Stanley ünlü yönetmen Kubrick'in şoförü Emilio D'alessandro'nun gözünden hayatına dair . Sadık şoförü olması yolunda neler yaşamışla başlayan belgesel Kubrick gibi bir yönetmenin sağ kolu oluşunu anlatıyor. Hem de hala yaşayan şoförünün ağzından. Dile kolay 30 yıl yanında olmuş. Böylesine farklı insanların yanı başında olmak duygusunu eğer merak ediyorsanız bunlar birer örnek.


                          Ünlü insanların kendisini anlatmalarından çok yanı başlarında duran insanların ağzından onları tanımak farklı geliyor bana. İlginç bir belgesel daha seyrettim. The Life & Death of Marina Abramovich belgeseli. Zaten Marina'nın Body Art sanatının en iyi temsilcisi olarak yaptığı performanslarını bilmeyen yok.  Özellikle sevgilisi Ulay ile  yaptıkları masa başı oturarak birbirlerini uzun yıllardan sonra gördükleri performansını seyredip ağlamayan yoktur. Yalnızca bu değil ister kapı eşiğinde çırılçıplak durmaları, ister çin seddinden 90 günde birbirinden yürüyerek ayrılmaları, ister Balkan savaşlarını lanetlemek için yaptığı tonlarca et ve kemiğin üzerinde oturma performansı olsun Marina'nın her yaptığına hayretler içinde baktı tüm dünya.


                   Bu belgeselde onu otobiyografik anlatan tiyatro çalışması. Başrollerinde kendi var tabi ki. Belgesel bu tiyatronun nasıl yapıldığını, kimlerle çalışıldığını, en önemlisi yetmiş kusür yaşında ki Marina'nın neler hissettiğini anlatıyor. Belgeseli seyredince insan Marina'yı sahnede de görmek istiyor. Tam Abramoviçlik bir çalışma olmuş.
























30 Mart 2021 Salı

Mutluluk Nasıl Bir Şey!

                    Agnes Varda'nın Mutluluk filmini tekrar seyrettim geçen gece. Bu tekrarı yaptıran filmin başında ki ayçiçeklerinin fotoğrafını bir yazı da görmemdi. Varda'nın ilk renkli filmi olan ''Mutluluk''  bol bol renk cümbüşünde oradan oraya seken iki çocuklu genç çifti konu ediyor. Neredeyse tüm sahnelerde bahar çiçeklerini vazoda olsun doğa da olsun oldukça fazla görüyorsunuz. Gayet mutlu genç çiftimizin hayatına bakıyoruz ilk başlarda. Kendini eşine ve çocuklarına adamış bir eş, aşk dolu anlarından 2 küçük çocuğuna rağmen bir şey eksilmemiş evlilik hayatı, işine gidip eve para getiren bir koca. Ne kadar tanıdık değil mi? Ama bunlar Fransa'da oluyor. Sonrasında erkeğin başka bir kadına aşık olması ve bir ilişki yaşamaya başlaması, yine de evli olduğu kadını ayrı tutması ve ondan da vazgeçmemesi. Ee bu da tanıdık. 

                  Eşine karşı dürüst olup durumu '' Biz çevresi kapalı bir elma bahçesindeyiz ve mutluyuz. Ama bahçenin dışında da farklı ağaçlar var ve ben bunları da tatmak istiyorum'' diye durumu açıklaması  erkek doğasının her coğrafyada değişmez olduğu yönünden önemli. 


                         Hans Fallada'nın Neden Ucuz Saat Takıyorsun kitabında Sevinç ve Üzüntü diye bir hikaye var. Aklıma hemen o geldi. Yine evli genç çift gece gündüz demeden çalışarak bu dünyaya tutunmaya çalışıyorlar. Özellikle kadın çeşitli işler yapıyor, çocuklarına bakıyor, oğullarına tereyağ alabilmek için çamaşır yıkamaya gidiyor ekstradan . Kirayı ödemek için adama para bırakıyor, o da oğlanı bırakacakları kimseleri olmadığı için evde uyutup dışarı çıkıyor.
En fazla iki saati olan adam şehre gidip bu işleri halletmeye yola çıkıyor ama bir anda ne oluyorsa kendini bir barda buluyor. Çocuğu için alacağı tereyağ parasını harcıyor ilk önce. Yol boyunca kendisini kandırmaya çalışan fahişelerden birini masaya çağırıyor ve kendisini eve gitmeye ikna ediyor. Eve gitmek istemeyen fahişeye '' Gelmende bir mahsur yok, bak eşimde seni sevecektir '' diyerek Mutluluk filminde ki adamın pişkinliğini yaşıyor.
                      Birbirinden farklı ülkeler ama  amaçları hep aynı erkekler ve her zaman mağdur olan kadın tiplemeleri.
Mutluluk nasıl bir şey o zaman?



















8 Şubat 2021 Pazartesi

"Küçük Bir Kasabada Bahar"

                  Siyah beyaz bir film izledim nasıl güzeldi.  Film Wong Kar Wai'nin Aşk Zamanı filmine ilham veren 1948 de çekilen bir Çin filmi. ''Küçük Bir Kasabada Bahar'' ..

Açılış sahnesinde bir kadın koluna taktığı sepetiyle kırlarda yürüyor. Bir taraftan da şöyle diyordu ;

'' Küçük bir kasaba da yaşamak, hiç bir şeyin değişmediği hayatı yaşamak ... Her gün bakkal alışverişini bitirdikten sonra surların yukarısında ki alanda bir süre yürümek hoşuma gider. Şimdiden bir alışkanlığa dönüştü bile. Surlar boyunca yürürken  bu dünyayı arkamda bırakırmışım gibi bir hisse kapılırım. Gözlerim hiç bir şey görmez. Aklım tamamen boşalmıştır. Kolumda ki sebze sepeti ve kocam için tuttuğum ilaçlar olmasa tüm gün eve gitmeyebilirim.''


Kasabada ki yaşamını kabullenen kahramanının mutluluğunu daha ilk dakikadan hissettim filmi izlerken. Eşini evde bırakıp her gün ekmek almak için surların dibinden bakkala giden kadında kendimi gördüm ve belki bu yüzden onu çok sevdim. Herkes evde uyurken ekmek alma bahanesiyle tüm sahili yürümek en sevdiğim şey bu dünya da. Birlikte yapılan yürüyüşlerden çok, kendimle tam anlamıyla baş başa kaldığım, doğanın gücünü içime eklediğim, düşündüğüm düşündüğüm, nefes aldığım, kederlendiğim, umutsuzluğa da düştüğüm, her şeyi oluruna bıraktığım zaman dilimi.


Belki de sıkılınmayacak, tükenilmeyecek bir kasaba da yaşıyorum. Belki de yaşımın getirdiği kabullenişlik bu, yılların geçmesi sonucu bazı şeylerin oturduğu, yolunu bulduğu artık durulduğum için bir çok şeye ihtiyacımın kalmadığı zamanı yaşadığım mekan olduğundan sıkıntı yaşamıyorum. Oysa ki üniversiteyi bitirdiğim zaman bu sıkıntı verici kasabaya gelmek istemiş, tayinim nereye çıkarsa çıksın çekip gitmek istemiştim.
Nuri Bilge Ceylan'ın Kasaba filmini de çok severim. Kahramanı Saffet askerden döneli yıllar olmuş, bir dikiş tutturamamış, yaşadığı bu kasabaya sıkışıp kalmıştır. Şöyle der çevresindekiler;

“Size şunu söylemek istiyorum: Evet, belki ben bir baltaya sap olamayan, sıkıcı ve acınacak durumda biriyim.Tersliğim, uyumsuzluğum canınızı sıkıyor. Galiba hiçbir yeteneğim de yok. Kanımdan başka da verecek bir şeyim.. Gençliğim kimseye gerekli olmayan bir izmarit gibi yok olup gidiyor. Ne bir yuvam, ne dostlarım ne de bir işim var. Gençliğimin en verimli çağında bu kasabaya kısıldım kaldım. Erkekliğim, dinçliğim, kalbim gözümün önünde eriyor. Şunu da söyleyeyim, askere gitme vaktim gelene kadar bu kasabadan kurtulmaktan başka bir şey düşünmedim. Ama o sabah gelip çattığında beni bu kasabaya bağlayan o güne kadar farketmediğim daha derin bağlar olduğunu farkettim. Çiy damlalarıyla kaplı kavaklardan havaya ince bir koku yayılıyordu. Nedense o gün bana bu kavakları çamları çınarları hayatımda sanki ilk kez görüyormuşum gibi geldi. Sabahın bu erken vaktinde sokaklarda serseri mayın gibi dolaşan köpek çetelerinden başka bir şey olmaz. Galiba bu sessiz sabahları köpekleri toprak kokusunu seviyorum. Ama bu kasabada yaşayan insanları ve onların küçük hesaplarını anlamıyorum. Ruhuma yabancı ve boğucu buluyorum. Şimdi söyleyin bana, büyük, ciddi ve herkese gerekli bir işin yapıldığı bir yerlere gitmek istemekte kötü olan ne var, he?”

Küçük bir kasabada bahar değil ama kışı yaşıyoruz şimdi. Saffet'in duyumsadığı kokuları alıyorum bende, bu beni daha çok bağlıyor yaşadığım yere. Daha çok seviyorum havasını, gökyüzünü. Etrafta küçük hesaplar yapan insanlar yok mu, dolu. Ben de ruhuma yabancı buluyorum ve ben de boğuluyorum ama bu kasabamın kendisi değil. İnsan olan her yer böyle..










15 Aralık 2020 Salı

Bir Yanımız Utanç

                         Haberleri açmak istemiyorum her açtığımda kötü şeyler göreceğimi biliyorum. Sonra diğer sosyal medya araçlarında rastlıyorum her türlü kötülük görüntülerine. Bu çağda nasıl olur savaş diyor beynim, aklım almıyor insanın insanı öldürmesini. Ermenilerin geçen aylarda masum insanları bombalaması  televizyondan ne de rahat aktı odalarımıza. Afrika ya da Afganistan'da ki binlerce masumun katledilişi peki. Bir ömür bu görüntüleri seyretmekle geçti. Yaşadığımız şu yıllar boyunca ne kadar çok savaş haberine tanık olduk değil mi? 

                      Canım sıkılıyor her gün aldığım ölüm, cinayet, taciz, kadın katliamı haberlerine. Bergman filmlerini ara ara seyretmeyi çok seviyorum . Skammen filmini izledim tekrardan. Filmde Jan ve Eva bir Avrupa ülkesinde yaşarken iç savaş çıkar ve ikisi bir adaya sığınırlar. Savaştan kaçan bu müzisyen çift üzerinden, yapılan onca savaş filmi içinde en sade olanı belki Skammen yani Utanç. Savaşın  bu kötü halinin uzak bir adaya nasıl ulaştığını, tavuktan bile korkan bir adamın nasıl ölümcül hale geldiğini, insanın tüm duygularını bastıran bir utançla nasıl başbaşa kaldığını öyle güzel anlatıyor ki Bergman.


                          Niye içimizde kötülük barınıyor sorusunu yüzyıllar boyunca herkes düşünmüş, incelemiş. Focucault zorbalığın, kötülüğün önce sıradan insanın iç dünyasında filizlendiğini söyler. Hannah Arendt'in biliyorsunuz kötülüğün sıradanlaştığı tezi vardır. Gözümüzün önünde devam eden en basit bir kötülük bir süre sonra bizim için de normal oluyor. Seyrettiğimiz bunca kötü habere karşı duyarsızlaşıyoruz ve en önemlisi toplum halinde evlatlarımıza bu merhametsizliği aktarıyoruz. İslam anlayışında bu yüzden günahların bile açıkca dile getirilmemesi istenir. Bir haksızlık, bir kötülük karşısında onu değiştirmek için elimizden gelenin yapılması istenir eğer olmuyorsa dilimizle yermemiz o da olmuyorsa kalben inkarı söylenir.  Peygamberimizin sözü şöyledir;  “Sizden biriniz bir kötülük işlendiğini görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle düzeltmeye çalışsın. Buna da gücü yetmezse kalben nefret etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”

                              Dünya da kötülüğün anlamını izah etmeye çalışan bir çok düşünür, yazar, sanatçı var. Geçen gün bunlardan fazla da ismi duyulmamış olan Yugoslavyanın kurucularından ve aynı zaman da heykeltıraş olan Ivan Mestroviç'in torunu olan Harvardlı sosyolog Stjepan G. Mestroviç'in adına rastladım. Duygu ötesi toplum kavramını ortaya çıkarmış. Merak ettiğim bu kavram için kitabını alıp okumak istiyorum. Bir çok yoldan kötülüğün niye var olduğunu, ne yapmamız gerektiğini görüyoruz ama uygulamakta ne kadar başarılıyız, bilmiyorum...





6 Mayıs 2020 Çarşamba

Yaşamaya Mecbursun

                                       Bulutsuzluk Özlemi'nin ne güzel bir şarkısıdır Yaşamaya Mecbursun. Geçen hafta Oslo,31 Ağustos  filmini seyrettiğimde aklıma geldi. Filmin kahramanı Anders belki de hepimizin kıyıda köşede kalmış, karanlık köşesini açıkça ortaya koyuyordu bu film de . Kendisi uyuşturucu bağımlısı, kalemi güçlü ama bundan yararlanmayan, Norveç'te yaşayan, günümüz gençliğinin yapması gereken bir çok şeyi yaşamış, tüketmiş sonuçta dibi boylamış 34 yaşında bir erkek. Son çırpınışlarına şahit oluyoruz bu 31 Ağustos tarihinde. Tutunacak dallar arıyor aslında aramıyor da, karşısına çıkıyor bu anlar. Onları gözlemliyor, anlam veremiyor yine de hayatın amacına. Anlamın herkese göre değiştiğini görüyor. Dediğim gibi ne kadar hevesli olursak olalım yaşamaya, bir yanımız tatmin olmaz. Süregelen rutin canımızı sıkar, ne anlamsız her şey deriz bir çok zaman. Var oluş kaygısı genlerimiz de var bence.



                     Film de bir kafe de otururken kulağına sohbet eden iki kızın cümleleri geliyor. Onları dinliyor Anders. Ben de söylenenlere şahit olunca işte bu, basit ama gerçek dedim.Daha ne olsun ,yaşamak için öyle büyük amaçlara gerek yok. Tam da kafe de ki kızın okuduğu metinde yazanlardı yaşamamızın nedeni. Kız şöyle diyordu;

                        "evlenip çocuk yapmak istiyorum.
                         dünyayı dolaşmak, bir ev almak... romantik tatillere gitmek, gün boyu
                         sadece dondurma yemek istiyorum.
                        başka ülkelerde yaşamak.
                        ideal kiloma inip orada kalmak.
                        harika bir roman yazmak.
                        eski arkadaşlarla haberleşmek.
                        bir ağaç dikmek istiyorum.
                        nefis bir akşam yemeği hazırlamak.
                        kendimi başarılı hissetmek.
                       buz banyosu yapmak, yunuslarla yüzmek.
                       gerçek bir doğum günü partisi vermek.
                       yüz yaşına kadar yaşamak.
                       ölene dek evli kalmak.
                       bir şişede coşkulu bir mesaj yollayıp,
                       aynı derecede ilginç bir cevap almak.

                      tüm korkularımın üstesinden gelmek.
                      bütün gün bulutları izleyerek yatmak.
                      antikalarla dolu eski bir ev almak.
                      bir maratonu sonuna dek koşmak.
                     harika bir kitap okuyup, güzel
                     cümleleri hayatım boyunca hatırlamak.
                     hislerimi yansıtan
                     harika resimler yapmak.
bir duvarı sevdiğim resimlerle
ve sözcüklerle kaplamak.
sevdiğim dizilerin
tüm sezonlarına sahip olmak.
önemli bir konuya dikkat çekip,
insanların beni dinlemesini sağlamak.
paraşütle atlamak, helikopter kullanmak,
çırılçıplak yüzmek.
her gün aradığım türden
iyi işi bulmak.
romantik ve eşsiz bir evlenme
teklifi almak. gece açık havada uyumak.
besseggen dağına tırmanmak, bir filmde
ya da ulusal tiyatroda rol almak.
piyangoda milyon kazanmak.
faydalı işler yapmak.

ve sevilmek istiyorum."

25 Nisan 2020 Cumartesi

İnsanlık Bu kadar mı?

                      Netflixte izlediğim The Platform filmi akışı ve kurgusuyla bilindik filmlerden. Konusu belli zaten dünyanın sorunu; insanların aç gözlülüğü. Ama seyredilmesi, ders çıkarılması filmlerden. 300 katlı bir platform düşünün; her katında mahkumlar kalıyor. En üstte ki kattan itibaren günde bir öğün mükellef bir sofra hazırlanıp aşağı katlara doğru iniyor. Her katta belli bir süre duruyor ve insanlar karnını doyuruyor. Yemekler herkese yetecek kadar aslında. Ama insanların aç gözlüğü, nimete saygısızlığı, bencilliği birleşince aşağıda kalanlara yalnızca tarumar bir sofra düşüyor paylarına. İşin ilginç yanı üsttekiler belli bir süre sonra aşağı iniyor. Günümüzle ne kadar örtüşüyor değil mi?  Şimdiyi düşün, aç değilsen ne mutlu geriye kalanın canı cehenneme..



                           Jhon Cheever'in Yüzücü kitabında Dev Radyo adlı bir öyküsü var. Bir çift evlerine bir radyo alır ama bu radyoyla tüm apartman da bulunanları dinleyebildiklerini görürler. Öyle ki apartmanda olanlar radyo da canlı olarak yer alır. Öykü de radyo üzerinden toplumun para düşkünlüğü, hırsızlıkları ve ahlak düşkünlükleri ortaya konur. Hiç kimse göründüğü gibi değildir. Ama belli bir süre sonra karı koca dinlemekten vazgeçerler. Hayatın tekrar yalan yüzüne dönerler, klasik müzik dinlemeye başlarlar. Çünkü gerçek yüzünü gördükleri insanlara katlanmaları mümkün değildir. Ne var ki zamanla karı koca eleştirdikleri komşulardan hiç farklı olmadıkları, ikiyüzlülük yaptıkları ortaya çıkacaktır.
                     Bu düzen de biz nerede duruyoruz, bir düşünelim..


















6 Mayıs 2019 Pazartesi

İzlediklerim

                     Perşembe gecesi  TRT2 de Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki’nin 2011 yapımı Le Havre’ını görünce çok sevindim. Seyretmediğim bir Kaurismaki filmiydi. Yine kıyıya atılmış, görmezden geldiğimiz konulara el atacak dedim. Ve yanılmadım hala gündemde olan ve bu yeryüzünde hiç bitmeyecek bir konuyu ele almıştı. Mülteci sorunu. Ülkemizde de aynı nefret söylemlerini en demokratik, hümanist, asri insanlarda da gördüğüm, yabancısı olmadığımız konuydu işlenen. Filmde de Avrupaya gelen Afikalı mülteciler vardı. Bundan nefret eden, komşusunu ispiyonlayan, konformist hayatına dokunulmasın isteyenler olduğu gibi Kaurismaki'nin kalplerinde iyilik kalmış insanını görmekle bu acımasız dünyanın umut verecek yönüne şahit oluyoruz. 



Diğer seyrettiğim film Balık. Derviş Zaim'in senaryosunu yazıp yönettiği film balıkçılık yapan bir aileye odaklanmış.

                                 balık filmi ile ilgili görsel sonucu

                            İranlı yönetmen Jafar PANAHİ  filmi 3 Hayat ülkesinin gerçeklerini naif bir dille anlattığı film. Kendi kurallarıyla yaşayan küçük bir köyde ki dramatik üç hayat üzerine odaklanmış.Hapse atılmasına, 20 yıl boyunca film çekmesinin yasaklanmasına rağmen tutkusundan hiç vazgeçmeyen Panahi Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülünü almış. İran’ın geçmişini, bugününü ve geleceğini simgeleyen 3 kadının öyküsünü, güzel bir mizahla anlatıyor. Kendi ailesinin de memleketi olan İran-Türkiye sınırındaki Azeri köylerinde geçen filmi izlemelisiniz.

                                                             3 hayat filmi ile ilgili görsel sonucu

                        Son olarak bir dizi öneriyorum. Türk dizilerini izlemeyi sevmem ama oyuncuların gücüyle beni kendine çeken bir yapım oldu Masum. Haluk Bilginer ve Nur Sürer güçlü bir karakter oluşturmuş dizide. Konusu, kurgusu, çekim teknikleri bir çok yabancı diziden esinlenmiş ama Türk yaşam stilini de içinde çokca barındırıyor. Açılış sahnelerinin müziği Selda Bağcan harika ama.

                                            masum dizisi ile ilgili görsel sonucu




















8 Nisan 2019 Pazartesi

Ah Agnes!

              Agnes Varda iki sene önce sokak fotoğraf sanatçısı JR ile Fransa kırsal kasabalarında yola çıkıp o harika projeyi yaptığında, bu belgesel internete düşse de seyretsem diye düşündüğümü hatırladım. Geçen hafta Agnes öldüğünde ah yine güzel bir insan gitti bu diyardan dedim. Bir sanatçının  -hele bir de kadın sanatçıysa bu-  ölüm haberini aldığımda çok üzülüyorum. Her sanatçı gibi Agnes Varda'da kendine has bir kişilikti. İlk seyrettiğim filmi Le Bonheur olmuştu uzun bir zaman önce. Ölüm haberini alınca instagramda paylaştığı son fotoğrafına baktım daha da üzüldüm. Kedisi Nini  sandalyesinde..



           Seyretmediğim belgeseli buldum hemen. Onca yaşına rağmen Jean Rene ile dolaşması, birbirine alışma çabaları, karşılaştıkları insanlar, çektikleri fotoğraflar ve bunları büyük boylar halinde duvarlara basmaları.. Harika  bir düşünceyi gerçekleştirdi ikisi de. Bize de keyifle bu belgeseli seyrettik.



Seyretmediğim SANS TOIT NI LOI  açtım daha sonra. Mona'nın seçtiği hayat tarzına kafa yordum. Kenarından bile geçmeyeceğim anlayışı yine de sorgular buldum kendimi. Benim gibi etrafta ki insanları da konuşturmuş Varda. Mülkiyetsiz, bağlantısız, yersiz yurtsuz yaşayabilir mi insan. Bunların olmadığı yerde mi başlıyor insanın özgürlüğü..


Diğer filmlerini de sıraya koydum, her gece izlemeyi düşünüyorum.


TATİL CUMASI

Vee  bitti 💥💥 Bir dönem daha kapandı hayatımızda. Çerkezköy -Çatalca hattında neredeyse bir yıl süren gurbet hayatımız bugün karneleri dağ...