5 Haziran 2026 Cuma

Haziran Cuması

 

                Uzuuun zamandır beklediğim bayram tatili bitti gitti. Pazar günü annem babam kızım ve eşimle kahvaltımızı yaptık, masa başı sohbet derken saat öğleyi buldu. Kullandığımız çarşafları çıkardım, annem makineye koymamı engelledi, biraz da bana kızdı. Niye acele ediyor muşum, ben işleri yapamayacak kadar aciz miyim diye sızlandı. Bel kayması, tansiyon ve vertigodan şikayet ettiği için ben de evdeyken hangi iş varsa onu yapmak istiyorum. Bari üç beş gün dinlensin diye çabaladım bir hafta. Ama şöyle bir gerçek var; yaşlandıktan sonra ebeveynlerimiz daha farklı oluyor. Ben bunları yaşarken geçen hafta okuduğum İza'nın Şarkısı aklıma geldi. İza ve annesinin ilişkisi, yaş aldıkça farklı ruh durumu yaşayan büyükler, onlar için koşturan ama yine de yanlış anlaşılan çocuklar galiba evrensel bir payda da birleşiyor. Annemle beraber yaşasak sorunlar çoğalacak, herkes farklı beklentilerde olacak ve mutsuz olacak. Belki bu yüzden hep aynı duayı yapıyoruz; Allah elden ayaktan düşürmesin!

Yine de yapabileceğim tüm işleri yaptım bir hafta boyunca. Ev temizliği babamın 'biz yapmıştık, ne gereği var ' diye peşimde dolanarak söylendiği saatler boyunca devam etti. Giderken yatakları topladım, yorganları kaldırdım, evi bir kez daha baştan sona süpürdüm. Ve yorgun halde dönüş yoluna çıktık.


                   Neredeyse dokuz günün yorgunluğu üzerimde memleketimin deniz kokulu sokaklarını bırakarak yola çıkmam biraz beni üzdü. Evde işler devam ediyordu çünkü bağ evinde yaşayacaksak evin eksiklerinin tamamlanması gerekiyor. En büyük sorun banyo ve ısınma için kombinin olmayışı. Ayrıca yatak odasında dolabımız yok. Bu dolap olursa tüm eşyalarımızı ortadan kalkmış olacak. Bayram tatilinde bunları yapamadık ve işler temmuz ayına kaldı.
Neyse sağlıkla bir dönelim olur bunlar da.
Yılların yorgunluğu o kadar çok üzerimde ki umutlarımı ve neşemi kaybetmek istemiyorum. 
Feribota binip denizi geçerek Trakya'ya doğru yol alırken son bir yılda ki hayatımda ki değişiklikleri düşündüm. Çok yorucu bir yıl olsa da şimdi tekrar bir şans verilse aynı kararları alırdım. Çünkü hayatımda ki uzun bir tekrarlar dizisi olmuştu. Farklı şeyler yapmalıydım ve karşıma mecburen de olsa çıkan kavşaklardan isteyerek döndüm.





                        Ahmet Murat’ın ‘Avarelik Görgüsü’ isimli kitabında tükettiğimiz dünya hayatında ayrıntılara bağlanmanın bize kazandıracaklarına dikkat çekiyor ve şöyle diyor : “Kır çiçekleri, kuş sesleri, taze ot kokusu, berraklaşan gök mavisi.. Bütün bunlar bizde hayata yeniden başlama hevesini uyandırır.”
Baharla birlikte bu hisler çoğalıyor, yeşilin yoğunluğu etrafı sarmaya başladı bile. Gidip geldiğim yollarda ki ağaçlar daha geçen ay yapraksız ve kupkuruydu. Nasıl da yeşil artık yollar. Eve dönüş yolumuzda alternatif bir yol kullanıyoruz ; Çatalca yolu. Hem daha az trafik hem de bol doğa. 
Yolda herkesin durduğu bir çeşmede durduk. Önümüzde bir araba daha durdu. Bir kadın ve bir adam indi. Adam sigara yaktı ve kadın su doldurdu çeşmeden. Sonra da büyük bir poşet alarak çöpleri toplamaya başladı. Tahmin edeceğiniz gibi çeşme çevresi ve yol kenarı pet şişeler, içki şişeleri, çocuk bezleriyle doluydu. Kadın ne var ne yok topladı.İçim mutlulukla doldu çünkü ilk kez kendimden başka birinin çöp topladığını görmüştüm.


İşte şu yol kenarı kadın sayesinde tertemiz oldu 💚





Okulumuzdan kareler 💖




Yazarların sordukları soruları düşünmeyi seviyorum. Yazılarının birinde Gökhan Özcan şöyle diyor; 

''Duygularımız, düşüncelerimiz, hayatımızdaki olaylara ve ‘şey’lere dair tepkilerimiz, yönelimlerimiz, davranışlarımız gerçekten tamamen bize mi ait? Yoksa içinde yaşadığımız etkileşim ağının bize kodladığı hayatı mı yaşıyoruz? Kendimiz olarak mı yaşıyoruz; yoksa bize olmamızı kodladıkları karakterleri ve rolleri mi oynuyoruz? Bu soruları kendimize soracak cesaretimiz var mı? Yapıp ettiklerimizi düşünelim; bize ama gerçekten bize ait ne var bunların içinde? Duygularımızın kitlelere öğretilen duygulardan ayrıştığı bir yer var mı? Düşüncelerimizin ne kadarını kendi öz muhakememizden bulup çıkarıyoruz? Hangi malzemelerle düşünüyoruz ve o malzemeleri nereden buluyoruz? Tepkilerimiz kendi hayatımızdan, kendi hassasiyetlerimizden mi doğuyor? Kendi hayatımız diye bir şey var mı gerçekten? ''

Daha 5-6 yaşında bile gördükleri davranışlarına şekil veren çocuklara şahidim. Konuşmaları evlerinde duyduklarına endeksli ya da internette izlediklerine. Sınıfta onların konuşmalarını görünce çocuklar üzerinde ki gücümüzü görüyorum. Çok fazla olumsuzluk yüklüyoruz ne yazık ki toplumsal yapımıza ait olan özelliklerimizle, gündelik konuşma dilimizle. Çok üzülüyorum günden güne büyüyen öfke diline şahit olan bu küçük çocuklarımızı gördükçe.
Sonrasında gençler geliyor biliyorsunuz onların kendini ifade eden dilleri apayrı.
Sonrasında yetişkin bizler geliyoruz.
Davranışlarımızı, tepkilerimizi, davranışlarımızı tabi ki içinde yaşadığımız ortam çok şekillendiriyor. Hatta bir söz var ya; kişiliğiniz en yakınınızda  bulunan beş kişinin ortalamasıdır diye. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama çok da özgür olduğumuza inanmıyorum.

Mesela okulumuzda hatta bir çok okula giden çocuğun kaderi ailesiyle şekilleniyor. Öğle yemeğinde neler yediklerini fotoğrafladım. Çoğu ev hanımı annenin çocukları. Evlerine gidebilirler ama harçlık verip bakkaldan bir şeyler aldırmak en basiti tabi. 
Kızıma yaptıklarımı düşünüyorum da gerçekten saçımı süpürge etmişim. Bir kez kahvaltısız göndermedim, öğle yemeklerine çok dikkat ettim. Ne kadar velilere anlatsak da dönüp dolaşıp parayla alınan abur cubura dönüyor yedikleri.







Okul çıkışı direğin üzerinde leyleğimizi görmek çok iyi geliyor.
Hatta yavrular ara ara başını uzatıyor, anne leylek devamlı başlarında ve uzun gagasıyla onları besliyor. Baba leylek uzun süre ortada yok sanırım yiyecek için gitmiş bir yerlere. Uzun uzun onları gözlemek isterdim ama sınırlı zamanlarda görüyorum çünkü okuldan çıktığım gibi eve gidiyorum.



                          Yavaş yavaş eşyalarımızı sattığımızdan bahsetmiştim. Buzdolabını iyi bir fiyata satınca ortada kaldık tabi ki. Ama olsun şurada bir ay idare ederiz dedik günlük yemek yaparak ve bazen dışarıda yiyerek diyerek.
Kent lokantasını keşfetmiştik daha önce. Hafta içi uygun fiyata 4 çeşit yemek var. Bu gördükleriniz 100 tl adam başı. Lezzetli de sayılır, hazır ev yemeği yemiş oluyoruz. Bazen evde bazen bu lokantada idare edeceğiz temmuza kadar. 



                             Hirokazu Koreeda filmlerini izlemeye başladığımı yazmıştım. Hatta bir blog arkadaşı Monster'i izlemelisin yazmıştı. Filme bakınca daha önce izlediğimi hatırladım. Gerçekten bu filmde çok iyidir. Hatta Arakçılar'ı da izlemişim. Bu hafta da şu dört filmini izledim. Like Father, like Son ilginç konusuyla, I wish samimiyetiyle, Broker farklı bir konuya bakış açısıyla, La Verite yönetmenin Fransa ortaklığı ve güçlü ekibiyle izlenesi filmler. 
Haftaya kadar izlemediklerimi internetten bulmayı hedefliyorum.





                            Bu hafta elimde ki bu iki kitaba başlayıp okuyamadan geri iade ettim. Ahmet Rasim kitabı sevgiliye mektuplardı ama dili o kadar ağır ve yazdığı aşk dili o kadar bana uzak ki okumak işkenceye dönüştü. 
Leyla İpekçi aslında severek okuduğum yazar ama Yar Yüreğim Yar kitabı konu olarak bana yakın olmasına rağmen şu sıralar dağınık zihnimi çok zorladığından devam etmedim.


                  Bunları verip yeni kitaplar aldım. Haldun Dormen'in kitabı kolayca okunan ve hayat dersleriyle dolu. Kafamın dolu olduğu şu sıralar iyi geliyor bu tarz okumalar. 
Bu hafta da bu kadar 💜



























Haziran Cuması

                  Uzuuun zamandır beklediğim bayram tatili bitti gitti. Pazar günü annem babam kızım ve eşimle kahvaltımızı yaptık, masa ba...