30 Aralık 2022 Cuma

Yılın Son Cuması

Hafta içi çalan alarmla aynı saatte kalkmak..
Aynı dakikalarda yola çıkmak..
Yürürken aynı evlere aynı balkonlara bakmak, aynı yollardan geçmek..
Aynı saatte minibüse binmek..
Aynı saatte derse girmek ve aynı saatte çıkmak.
Koştura koştura çarşıya ya da eve gitmek.. Erken işten çıksan bile evde akşama kadar yemek, ortalık toplama, çamaşır yıkama vb. bir çok işle uğraşıp ev ahalisini bekleme..
Aynı saatlerde yemek yeme, masayı toplama, odalara geçiş..
Yatmaya iki, üç saat kaldı ne yaparsan yap alelacele..
Sanmayın ki farklı hayatlar yaşıyoruz, işte böyle memur ve işçi kardeşlerim gibi ben de tam otuz senedir belirli saatlerde aynı şekilde dört duvar arasına girip işlerimizi yapıyoruz. Ben de çok sıkılıyorum bu monotonluktan. Kafama esip istediğim tarihlerde bir yerlere gidemiyorum çünkü hep iş var haftanın beş günü. Hepimiz aynıyız işte. Çarklar çalışıyor ve biz dönüp duruyoruz bunun içinde. Şükür eyt çıktı, emekli oluyorum :)


                     Öğrencilerimle mutluyum ama şu rutin döngü, seyahat özgürlüğümün kısıtlanması yıllardır canımı çok sıkıyor. Hele biz öğretmenler belli tarihlerde tatil yaptığımız için aşırı yüksek fiyatlarda bilet alıyoruz ya da otel parası ödüyoruz. Yaz tatilimiz eylül başında bitiyor, başka bir ay tatil yapamıyoruz.


                    Okuldan çıkar çıkmaz açık havaya atıyorum kendimi. Köyde gezmeyi çok seviyorum bu yüzden. Sabahtan akşama kadar ofislerde çalışanlar daha kötü durumda, beterin beteri varmış deyip avutuyorum kendimi. 



       Bazen öğrencilerimle yürüyorum. Eve bahçeme dönünce bitkilerimle vakit geçirmek çok iyi geliyor. 


    
                    Uzun zamandır kek yapmıyordum, aslında kış mevsiminde neredeyse her hafta bir kek yapardım ama bu sene buna başlayamadım. Bu hafta buna bir son vererek kış kekimi yaptım. Aslında orman meyveleriyle yaptım ama üzerine biraz kar yağdırdım..



Yeni yıl haftasında olduğumuzdan keyifle hediyeler hazırladım..


               Hafta sonu ailece güzel iki gün geçirdik. Ben havayı güneşli görünce sahilde bisikletle gezdim, bizimkiler evde kalmayı tercih ettiler. Sonrasında yeni bağ evimize gittik. Sobayı yaktık ve ağaçlarıma karşı koltuğumu koyarak kitabımı okudum. Huzursuzlar'ı sakin sakin, bitmesini istemeyerek okudum hafta boyunca. Bergman'ın özel yaşamına dair ayrıntıları veren en küçük kızı sayesinde ünlü bir anne babanın çocuğu olmanın ne kadar zor olduğunu anladım. Mutlu çocukluk diye bir şey yok galiba. Yada biz ne kadar güzel bir çocukluk yaşamışız da farkında değilmişim. Bunca örnek görünce zamanında yaptığım haksız eleştirilerden, mızmızlanmalardan utanıyorum şu an.


                      Bu senenin yeni yıl kızlar buluşması da gerçekleşti. Her sene özenerek masalar hazırlıyoruz, yemekler pişiriyoruz. Pastamızı bile biz yapıyoruz. Tüm gece sohbet, muhabbet harika oluyor.


Masamızdan detaylar..




Hediyelerimizde ayrı güzeldi. Bana gelen hediyeleri de toplu halde çektim..



               
                          Bu zor ülke şartlarında kendimizi koyvermediğimiz için kutluyorum her birimizi. Mutlu olmak için arkadaşlar, sohbet, güzel yemekler, biraz özen, biraz estetik lazım. Kendimize en güzelini layık görüp bunun için çabalıyoruz. Özellikle bir çok olanaktan uzak bir kasabada yaşayınca daha fazla çaba sarfediyoruz ama sonuçta değiyor buna.


                  Bu hafta biten kitaplardan biri de Max Frisch'in Montouk. Frisch'i bilen bilir. Okumadığım bu kitabını alıp bu hafta içinde başlayıp bitirdim. Kendi yaşamından kesitler halindeydi. Bergman'dan sonra Frisch'in de aynı erkek tavırları içinde olduğunu görmek şaşırtmadı. O da ayrı bir yazı konusu.
Bir yılı daha bitirdik . Yeni yılı böyle kutlamalar yaparak karşılıyoruz ama her sene büyüyen bir burukluk var içimde. Çünkü kayıplarımız çoğalmaya başladı, ee bizde de artık o enerji, gençlik kalmıyor. En güzel yıllarımız su gibi aktı gitti. Ne diyeyim , yeni yılda güzel günler görmemiz dileğiyle!





















16 Aralık 2022 Cuma

Cuma Gelmiş

                     Okuldan  eve dönerken tam bahçe kapımdan giriyordum ki kulağıma bir kaç küfür geldi. Sağa doğru baktığımda okuldan yeni çıkmış dört çocuk gördüm oniki-onüç yaşlarında. Uzun bir boru bulmuşlar, caddenin ortasında kırmaya çalışıyorlar, başarılı olmadıkça basıyorlardı küfrü.. Böyle oğlan çocuklarını her gördüğümde aklıma Truffaut'nun o meşhur filminde ki Antoine geliyor. Paris'te okuldan kaçıp hep sinemaya giden, yatağında mum ışığında Balzac okuyan minik kahramanımız anne baba ilgisizliğinden serseri olma yolundadır. Şu oğlan çocuklarının kaderi hep aynı mıdır tüm coğrafyalarda.. Öğretmenliğin getirdiği alışkanlıkla hep müdahale ederim çocuklara. Bu sefer ''abla sen öğretmen misin ? '' diye sordular. ( hala abla diyorlar :)  Evet deyince bir toparlanma görüldü. Saygılı konuşmaya başladılar. Okullarda binlerce çocuk var ve biz öğretmenler aynı ebeveynler gibi ulaşamıyoruz çocuklara. Bizi hep şu işlenmesi gereken dersler, konular, mevzuat engelliyor. Belki emekli olduğumda farklı koşullarda yardımcı olabilirim şu çocuklara diye de düşünmeden edemiyorum. Suzanna Bier'in Haevnen filminde bir konuşma vardır, şöyle;

-ona vurduysan o da sana vuracak, bunun sonu gelmez. anlamıyor musun christian? savaşlar böyle başlar.
-yeterince sert vurursan başlamaz. bu konuda hiçbir şey bilmiyorsun baba.



                      Şiddetin oyunla kendini gösterdiği sokaklarda ki çocuklar evde pekiştiriyor bunu. Ekranda akan görüntülerle, anne babanın birbirine davranışınıyla, ellere sussun da otursun diye verilen telefonlar sayesinde de kök salıyor. Çok uğraşmamız , çok dert edinmemiz lazım bu konuları. 



                   Hafta boyunca ev okul arasında gidip geldim, fazla kendimi yormayayım, iyileşmem hızlansın istedim çünkü bir hafta öncesi beş gün rapor almıştım. Ağrı, ateş, öksürük yani grip bizi de vurdu geçen hafta. Kendimi güçsüz hissettim, iyileşmek niye bu kadar zorlaştı diye düşündüm. Pandemiden sonra ki bu yıl herkes için zor geçen bir dönem. Bir türlü iyileşmeyen çocuklar, ağır geçirilen gripler, güçten kuvvetten düşünce toparlanamayan bedenler.. Eve gelip etrafı düzenleyip battaniyemin altına girip giden ağzımın tadıyla ıhlamur içtim günlerce.

                                                                       görsel

                  Judi  Dench ve Maggie Smith'in başrollerinde olduğu Ladies İn Lavander filmini seyrettim dinlendiğim sıralarda. Renoir tabloları tadında, aşk her yaşta başınıza gelebilir ama genç birine yönelikse ve sizde yaşı ilerlemiş hele de kadınsanız ne yazık ki şansınız hiç yok temalı güzel ve sakin bir film. O kadının çaresizliğini tüm kalbinizle hissediyorsunuz. Deniz kenarında ki evlerine, nazikçe yaşamalarına, giyim kuşam her şeye yüzümde bir gülümsemeyle seyrettim. 
Siyah -beyaz Paris filmi seyredeyim diye  La Maman Et La Putain seçtim. 1968 yılında gerçekleşen Paris öğrenci olayları sonrasında ki kadın -erkek ilişkilerini baz alan filmde düşünmeden edemedim. Taa o yıllarda insanlar özgürce ilişkiler yaşamak isteyip bir çok sevgilisi olsun, kimseye de hesap vermeyeyim mantığıyla bir şeyler yapıyorlar ama sonuçta elde tatmin edici bir yaşam oluşmuyor. Fazlasıyla keyfi yaşam sonuçta daha acı bir tat bırakıyordu ağızda. Diğer taraftan da kadınların o yıllarda bile hangi ülkede olursa olsun bir ilişki yaşadıklarında ki roller hep aynı. Erkeğin paçasını toplayan, ona yemek yapan, yediren içiren anaç roller hala aynı değil mi..




                  Hafta içi Marc Auge'nın  Yaşsız Zaman kitabını okudum. Auge önemli bir sosyolog ve yazar. İnsan bedeninin içinde bulunduğu yaşla sınırlandırılmasını, yaşlılık döneminin kendine has zorlayıcı özelliklerini ele almış. 
Sonrasında çok merak ettiğim Huzursuzlar kitabına başladım. Biliyorsunuz Bergman'ın kızı Linn Ullman'ın kısmen otobiyografik romanı '' Görmek, hatırlamak, kavramak. Hepsi nerede durduğumuza bakar..' diye başlıyor. Büyük bir merak ve keyifle kitaba başladım, Bergman'ın neredeyse tüm filmlerini seyrettim. Hatta her aralık ayında tekrar izleme gibi anlamsız bir ritüelimde var çünkü hepsini ayrı ayrı seviyorum. Farö adasında ki yaşamını anlatan belgeselini seyrettikten sonra o adaya gitmeyi de kafaya koymuştum, tüm hazırlıkları yaparken pandemi çıktı ve iptal oldu. Bergmanın özel yaşamında çok çocuklu olup, kadınlarla olan ilişkisini öğrenmem bireysel olarak soğutsa da filmleri hep ayrı değerde benim için.


Sabah saat sekizde kapıdan çıktığımda gökyüzünü böyle yakalıyorum bazen. Aralık ayı oyunları bunlar. Sabah ayazında yola çıkmak her seferinde çok zor olsa da aradan geçen beş dakika sonra 'ohh ne güzel bugün diyorum'' . Yürüyerek gitmeyi seçtiğim için kendimi kutluyorum, keşke çok koşturmadan gidebilseydim diye de düşünüyorum her gün.
Günlerin ne getireceği hiç belli değil, ama son belli. Şu içinde bulunduğumuz gün de sağlıklıysak, önemli bir sorunumuz yoksa işte en güzel şey bu. Çok istemekten vazgeçeli daha huzurluyum sanki.
Mutlu haftasonu geçirmemiz dileğiyle!


















12 Aralık 2022 Pazartesi

Biri Hiçbiri Binlercesi

 

               '' Peki ya ötekiler? Ötekiler benim içimde değil. Dışarıdan bakan başkaları için , benim düşüncelerim , duygularımın bir burnu var. Benim burnum. Bir çift gözü var, benim gözlerim, benim görmediğim, ama başkalarının gördükleri. Düşüncelerimle burnum arasında ne gibi bir bağ var? Bana göre, hiçbir bağ yok. Peki ya ötekilere göre? İçimde ki düşüncelerimi göremeyen , dışarıdan bakınca burnumu gören başkalarına göre? Başkalarına göre , düşüncelerimle burnum arasında öyle çok bağıntı var ki, eğer düşüncelerim, tutalım çok ciddi , burnumsa biçim olarak çok gülünçse, gülmeye koyulurlar.

Başkalarının bende , benim bildiğim ben olmayan birini, ancak dışarıdan bakarak tanıyabilecekleri birini gördükleri düşüncesi, benim içimde olduğundan, onlara göre benim ( bana göre benim olmayan bir ''benim'' ) olduğundan , benim olmayan, bana kendi gözümde yabancı kalmaya yazgılı bir görünüş veren gözlerle. Yalnız onlara göre benim olduğundan içine giremeyeceğim bir yaşam düşüncesi rahat huzur bırakmadı bende.''

               Luigi Pirandello  Biri, Hiçbiri, Binlercesi kitabını okurken bana hiçte yabancı olmayan bu fikirlerle karşılaşınca heyecanlandım. Aynada kendime baktığımda gördüğüm kişi, varlık, canlı vb. bende büyük bir yabancılaşmaya neden olur. Ayna da kendime bakarken bu gördüğüm de kim, niye şu göz diğerinden farklı, burun bir tuhaf, kaşlar artık düşmeye başlamış, dudak çevremde ki çizgiler belirgineşip aşağıya doğru düşmeye başlamış bile diye sanki bir uazaylıya bakıyormuşum garipliğiyle dolup taşarak dakikalarımı geçirdiğim çok olmuştur. Ergenlikte ki kendini bir türlü beğenememe değil bu duygu. Yıllar geçtikçe anlamsızlığı çoğalan, sizi daha çok yabancı kılan içinden çıkılmaz bir şey anlatmak istediğim. Bunu hiç paylaşmadım daha önce ama bu kitapta ki kahramanın söylediklerini ne çok yakın buldum tahmin edemezsiniz. Fiziki varlığımız kendi irademiz dışında oluştu, hatta farklılaşmaya devam ediyor. Bizi biz yapanlar arasında bedenimiz, cinsiyetimiz, bedensel özelliklerimiz ne kadar önemli?

Kitapta ki kahraman bir sabah  aynada ki yüzünde burnunun eğriliğini farkediyor ve başından aşağı kaynar sular dökülüyor. O andan itibaren maddi gerçekliğini sorgulamaya başlıyor. Aynada gördüğü kişi insanların onu gördüğü kadar çok ve çeşitli. Ben hangisiyim diyor, İnsan bir midir, hiç midir yoksa binlerce midir ?

“Hiç birimiz diğerlerinde kendi içimizdeki dünyayı, sanki dış dünyaymış gibi zorla kabul ettirmeye çalışıyor, diğerlerinin de onu ille de bizim bildiğimiz biçimde görmesi gerektiğinde ısrar ediyor ve böyle yapmadıkları taktirde var olamayacaklarını iddia ediyoruz.”

                  Sahip olduğumuz özellikler için kaygılanmak, böbürlenmek, bunalıma girip nefret etmek ne kadar anlamsız. Olması gereken şeyler hakkında inat etmek, kategorize etmek, değer biçmek ne kadar anlamsız. Ruhumuzun ete kemiğe bürünmüş haline onca yıl geçse bile alışamamak, hatta gülünç bulmak ise ne acıklı..

            “Bir pencereye yanaşırsınız ; dünyaya bakarsınız ve dünyanın size göründüğü gibi olduğuna inanırsınız.”

Gördüklerimiz hakkında farklı bir yönden düşündüren kitaptı. Pirandello önemli bir italyan yazar , okumanızı tavsiye ederim. 


               Hastalıkla geçen 8 günün yarısında okumaya başlayınca film seyretmeyi de kafam kaldırmaya başlayınca Eric Rohmer filmlerine de başladım. Six Moral Tales yani Altı Ahlak Hikayesi serisine bitirdim. Evlilik, sadakat, cinsellik, ikili ilişkiler konularını baz alarak filmlerinde hatırı sayılı diyaloglara yer veren Rohmer'in Dört Mevsim Hikayelerine de başlayacağım. Aralık ayındaysak Kış'tan başlamak isabet olacaktır.








 

2 Aralık 2022 Cuma

Bugün Cuma !











                               Merhaba Arkadaşlar!
                   Aralık ayının ilk cuması, ilk yazısı bugün. Aralık olmasına rağmen kısmen ılık günler yaşıyoruz Marmara Bölgesinde. Bu bir taraftan daha az doğal gaz harcama anlamına geldiğinden iyi bir şey. Köyde bile bu ay fazla sisli puslu ve soğuk havalar olmadı. Okulun arka bahçesinde ki hurma ağacının, ön tarafta ki ceviz ağacının hiç yaprağı kalmadı üzerinde. Hurmaları da ara ara topluyoruz. Çocuklar hurma yemeyi seviyor. Sabahları okula geldiğimde hemen çaydanlığı sobanın üzerine koyuyorum, yirmi dakika da ıhlamur hazır. Çocuklar gelmiş oluyor, masaya koyduğum, yazın Karaburun'dan topladığım taşlarla oynamayı seviyorlar. 

Geçen hafta içinde öğretmenler günü de kutlandı. Gelen tatlıları, pastaları çocuklarla yedik.
Çıkışta köyde kısa yürüyüşler yaptım. Kasımpatının coştuğu aydı biliyorsunuz. Bahçelerde ki çiçeklere , ağaçlara baktım. Çok seviyorum böyle baka baka gezmeyi. Emekli olsam da yine yürümek için gelirim herhalde bu köye :)
Köyde bile fazla çocuk yok ortada. Böyle miydi aslında eskiden, sokaklarda oynardık tüm gün. 
Önce sokaklar kayboldu. O çığlık çığlığa, kızlı erkekli bir yığın çocuğun gün boyu doldurduğu toprak sokaklar. Oyun esnasında koşarken düşüp dizlerimizi, dirseklerimizi yaraladığımız, yırtılan gömlek ve pantolonumuz yüzünden annemizden bir sürü azar işittiğimiz toprak sokaklar. Oyunu ve hayatı birlikte öğrendiğimiz, bir türlü sığamadığımız o canım sokaklar” diye yazmış ‘Sokak Sesleri’ kitabında Nusret Özcan.

Köyde kış hazırlıkları devam ediyor. 



                     Bu hafta boyunca Romanyalı Yönetmen Cristi Puiu filmlerini seyrettim. Aurora, Sieranevada, Francesca ve Bay Lazarescu'nun Ölümü filmlerini seyrettim. Bay Lazarescu'nun Ölüm'nü çok beğendim. Eric Rohmer'in  ' Ahlak Üzerine Altı Öykü '' serisinden ilham alan filmde Bükreş'te bir apartman dairesinde üç kedisiyle yaşayan 60'lı yaşlarda ki Lazarescu'nun  bir gece aniden hastaneye gitmesi gerekiyor ve biz de süregelen olayları seyrediyoruz. Öyle tanıdık öyle hayatımızın içinden bir film ki..



                                         Bu hafta iki kitap okudum. Kütüphane de Marias'ın okumadığım kitabına rastlayınca hemen aldım. İki ciltmiş, artık birini bitirince diğerini alacağım. Kitaphaber sitesinden de bir kaç kitap göndermişlerdi , onları da sıraya soktum. İki tane de dergi var elimde. Okumak ne güzel bir şey, elimde olan kitapları okumak için sabırsızlanıyorum.



              Hafta içi arkadaşlarla buluştuk, doğum günü kutlaması vardı. Bir araya gelmek çok iyi geliyor. Takip edenler bilir bizim kızlar buluşmalarımızı. Bir çok şeyi bahane edip kutlamaya dönüştürmeyi seviyoruz yıllardır. 



Uzun zamandır annemi alıp bir yerlere götürememiştim. Kitaplarımı kütüphaneye bırakacağım gün onu da aldım. Küçük bir kafeye gidip oturduk. Bizden önce 9-10 tane teyze gelip oturmuşlar, gün yapıyorlardı. Annemle gözleme sipariş verdik. Yolun karşısında denizi seyrettik ama bir saat sonra kadınlar sigaraları yaktılar. Uyarınca bu kafede serbest dediler. Kafe sahibi de belediyeden izin aldık dedi. Valla şaştık kaldık. Hemen toparlandık çıktık.


Bahçemde biraz temizlik yaptım biraz bu hafta içinde. Ortancalarımı budadım, yaprakları süpürdüm, kaktüslerin bazılarını diğer eve götürmek üzere ayırdım. 
Perşembe günü olan Fidancılık kursumuzda da bir seraya gidip çeltik yapma, fidan çoğaltmayı öğrendik biraz. Emeklilik sonrası galiba bir serada keyfi çalışacağım :)


             
Hafta sonu bağ evimize giderek ilk kez bir kahve yaparak oturduk. Öyle sessiz ve dingindi ki etraf bayıldım ortama. İnşallah tamamen bu eve taşınırız en kısa zamanda ama yine de bir iki yıl var gibi geliyor.  

''Dünyada kötülüğün bu kadar çok olması, iyiliğin azlığından... Kötülerin kötülük yapmakta gösterdikleri iştiyakı, iyilerin iyilik yapmak için yeterince gösterememesinden... Çirkinliğin bu kadar her yeri kuşatmış olması, güzelliği yaşatmak için gösterdiğimiz gayretin, arzunun, ısrarın çirkinliği geriletecek kadar güçlü hale gelememesinden... Hakkın hukukun bunca sahipsizliği, hakkaniyeti temel önceliği, vazgeçilmezi, olmazsa olmazı sayanların sayısının gün geçtikçe azalıyor olmasından... Ahlaksızlığın ahlakı hiçe sayması, yeryüzünde insan olmanın faziletine sırt çevirmenin artık sıradan bir alışkanlık haline gelmesinden... İnsanlığının iyi kötü farkında olanlar, kaybettikleri her savaşı insanlıklarını yeterince tahkim edememiş oldukları için kaybediyor. Bizler yeterince sağlam durmadığımız için ayağımızı bastığımız zemin çatırdıyor. Ve bizler, bulunduğumuz yeri insanlığımızla yeterince aydınlatamadığımız için, dünyayı bir uçtan bir uca  karanlıklar ele geçiriyor. '' diye yazmış köşesinde Gökhan Özcan. 


               Bahçemize bir iki ağaç daha ektik. Büyüdüklerini, meyvelerini topladığımızı hayal ediyorum. Fidancılık kursunda da çok güzel bilgiler öğreniyoruz. Keşke arazimiz daha büyük olsaydı da daha fazla ağaç ekebilseydim. 
Evimizin su, elektrik, banyo mutfak işleri de bitti çok şükür. Eşyaları da baya bir yerleştirdik. Son durumla ilgili bir video koydum , kanalıma buyrun  abone olun :) İleri de köy yaşamı ile çok video çekmeyi düşünüyorum.


Güzel bir hafta sonumuz olması dileğiyle !















23 Kasım 2022 Çarşamba

İnegöl, Oylat ve Domaniç Gezisi

               Ara tatilde aslında karavanla bir yerlere gidip kamp yapacaktık. Domaniç bölgesini çok merak ediyordum. Karavanımızda ısıtma olmadığından serbest yerlerde kalamıyoruz bu kış döneminde ne yazık ki. Elektrik alabileceğimiz kamp yerlerine bağımlıyız soğuk gecelerin olduğu sonbahar ve kış aylarında. Gideceğimiz yerlerde karavan kamp alanları yok. En iyisi oralara gidip otellerde kalmak deyip çıktık yollara.
         Pazar günü sabah erken saatlerde Domaniç ilçesindeydik. Burayı tarihten duymuşluğumuz vardı. Biraz araştırınca şu bilgileri öğrendik. Ertuğrul Gazi'nin annesi ve Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi'nin ninesi Hayme Ana eşi Gündüz Alp ile göç etmişler. Fırat nehrini geçerken Gündüz Alp boğuluyor ve Hayme Ana Kayı boyunu toparlayarak bu topraklara geliyorlar. Domaniç'in Çarşamba köyüne gelip yerleşerek sonrasında Ertuğrul Gazi ile bu büyük devletin temelleri atılıyor. 
           Artık Çarşamba köyü Osmanlı göç yolunun başlangıcı olarak kabul ediliyor. Osmanlı Göç yolu Domaniç, Alagöz, Gürgenyayla yolunda devam ediyor ve ekoturizm önemi olan bir rota. Göç yolu 60 km uzunluğunda, Çukurca Göletinde son buluyor. Domaniç ayağında Ebe Çamlığı, Mızık çamı tabiat alanı, Tarihi Bercin kulesi, Ilıcaksu Tarihi kavak ağacı bulunuyor. Domaniç merkezde arabamızı parkederek etrafı gezdik. Fırından yeni çıkmış simitlerimizi aldık. Evden gelmeden önce kahvaltılık şeyler hazırlayıp küçük termosumu da yanımıza almıştık. Meydanda bulunan bir kahveden termosumuzu çayla doldurup Domaniç'e beş dakikalık mesafede bulunan Ilıcaksu Sarıkız mesire alanına gittik.

Çok güzel bir yerle karşılaştık tüm ağaçlar yapraklarını dökmüş olmasına rağmen. Sabah erken saatler olmasından fazla insanda yoktu. Bu küçük gölet kenarında kahvaltımızı yaptık. Sarıkız efsanesini de öğrendik. Güzelliğiyle meşhur beş oğlan kardeşi olan Sarıkız evlenmek istemediğinden çıkan dedikodulardan kurtulmak için bu bölgede bir hocanın yanına getirilir. Burada aylarını bir evde çıkmadan geçiren Sarıkız'ı almaları için ağabeylerini çağırır hoca. Eve geldiklerinde Sarıkız kendisi gibi kırk genç kız ile namaz kılıyordur.  Sırları ortaya çıkan kızlar telaş ile dışarı koşarak suyun başında bulunan kayanın içine girerek kaybolurlar. Bu sularda devamlım kabarcıklar görürsünüz, bunlar da kırk kızın solukları da denir.


                          Buradan Domaniç Palazoğlu Göletine gittik. Kütahya'dan Bursa yönüne gitmek isteyenler Tavşanlı İnegöl yolunu kullanmalı. Bol virajlı ve rakımı yüksek olsa da sonbaharda öyle güzel bir yol ki. Çekme karavanla biraz meşakkatli olurmuş bunu da öğrenmiş olduk. Hemen yol kenarında ki Palazoğlu Göleti doğa harikası bir yer. Kışı ormanda geçiren kurbağalar havaların ısınmasıyla beraber Kocayayla tarafından bu gölete geliyorlar. Bu bölgeye ait bir kurbağa çeşidi de var. Büyük ve iri olan dişi kurbağa, küçük erkek kurbağayı yol boyunca sırtında taşıyor.


                Kamp yapmak serbest ama henüz elektrik yokmuş çevrede. Topuk yaylası olarak da geçiyor bu bölgenin adı. Gölet etrafında keyifli bir yürüyüş yapıp kenarında bir çayla ısındık. Güneş olmasına rağmen rakımdan dolayı soğuktu. Havanın temizliğini ciğerlere çekip bol oksijen depoladık. Akşama doğru İnegöle doğru yola çıktık çünkü konaklamayı burada yapacaktık. 
İnegöl öğretmenevinde üç gece konakladık. Ne yazık ki bir çok öğretmenevi gibi burada da dolu sorunla karşılaştık. Verilen odaya girdiğimizde yoğun bir sigara kokusuyla karşılaştık. Camları 2 gün boyunca açık bırakmamıza rağmen koku işlemişti her yere. Oda olmadığından değiştiremedik. Klozetler kopuk, oda küçük, yorganlar özensizce dolaplara tıkıştırılmış, banyoda sıcak su yarım saat akıttıktan sonra geliyordu. Ah nerede güzelim, tertemiz karavanım diye çok düşündüm..


                İnegöl beklediğimizden daha büyük bir ilçe olarak karşımıza çıktı. Geniş ve düz caddeleri, bol ağaçlı, düzgün evleriyle beğenimizi kazandı. Esnaf lokantasına gidip güzel yemekler yiyerek o günün yorgunluğunu attık. Çarşı içinde ki büyük camiye gittik yatsı namazı için. Sonbahar havasını o gece sokaklarda tam anlamıyla hissettik. 
Sonra ki gün İnegöl'e 20 km uzaklıkta ki Oylat kaplıcalarına doğru yola çıktık.


İlk önce Hilmiye köyüne uğradık. Burada ki köy evlerinin arasından Oylat Mağarasına doğru çıktık ama içine girmeden manzarayı seyrettik. Sabah olduğundan kahvaltı yapacağımız bir mekan arıyorduk ama dere kenarı güzel olur diye girdiğimiz yerler çok özensiz, dağınık ve kirli gözüktü gözümüze. Oylat'a doğru yola çıktık tekrar ve yol kenarında bir alabalık tesisi görüp bakalım dedik. İçeride soba da yanıyordu ama ağaçların altında oturalım dedik. Sade ama lezzetli bir kahvaltı yaptık.




Sonrasında otellerin yoğun bulunduğu Oylat Kaplıcalarına gittik. Güzel bir orman rotasıyla bu otellerden ayrılıyorsunuz. Yaklaşık olarak 1.5km bazı yerleri dik yürüyüş yapıyorsunuz orman içinde. Sonbaharla birlikte her yer sarı , turuncu, kahverengi olmuş, çıtır çıtır yaprak sesleriyle yürüyüş çok güzeldi.





                             Oylat İnegöle çok yakın olduğundan biz buradan gidip geldik. Başka bir zaman kaplıcalardan tam yararlanmak için, sularında yıkanmak, doğa da zaman geçirmek için uzun bir kalış yapmak amacıyla gelinebilir. Her mevsimde güzel olduğunu sanıyorum. 

                    

              Akşamına İnegöl'e döndüğümüzde karnımız çok acıkmıştı ve meşhur inegöl köftesini yerinde deneyelim diyerek çarşıda bulunan Hacı Aziz'de köfte, piyaz, manda yoğurdunu sipariş ettik. Gerçekten çok lezzetliymiş. 


Ertesi ve son günümüzde sadece İnegöl içini gezelim ve bu kasabadan keyif alalım dedik. Sabahın erken saatlerinde uyandığımızda gri bir hava vardı, her yer sisli puslu ve soğuktu. Çarşıda ki İshak Paşa Külliyesinin bahçesinde ki dev çınarların altına oturduğumuzda karşıda ki dijital derecede hava sıcaklığını gördüm; 6..
Esnaf yavaş yavaş dükkanlarını açıyor, temizlikler yapılıyor, işlerine giden insanlar yol kenarında yürüyorlardı. Bizim çaylar gelmiş, fırından aldığımız sıcacık simitleri de yemeye başlamıştık.


İshakpaşa Külliyesinin yapımı üç sene sürmüş. Cami, türbeler ve dini kitapların bulunduğu kütüphaneden oluşan geniş bir avlusu var. Öğleye doğru yavaş yavaş güneş çıkıp etrafı ısıttığında bu alanda bulunan kent müzesini gezmeye gittik.



                 Bu kadar güzel olduğunu tahmin etmiyordum müzenin. İnegöl yaşamına ayna geçmişten ayna tutan müzedeiki saat gezmişiz. Yazılarını okuyarak, inceleyerek, hayran hayran geçmişte ki hayata baktığımız bu saatlerden çok memnun kaldık eşimle. Kent müzesinden çıkarak kapalı çarşıya girdik büyük bir hevesle ama tarihi bedesten artık modern mağazalarla dolmuş. 
Tüm günümüzü İnegöl sokaklarında geçirdik. Bazen çay içtik bir kahvehanede bazen yemek yedik, dinlendik. 
Güzel geçen üç gün sonunda eve dönüş yaptık. Gezdiğimiz yerleri kısa kısa videoya çekip yayınladım. İsterseniz bir de buradan seyredin..





















Bugün Cuma

Akan suyu severim ben Işıldayan karı severim Bir yeşil yaprak Bir telli böcek Yeşeren tohum Güneşte görsem Sevinç doldurur içime Bir günü Gü...