3 Ekim 2026 Cumartesi

Bodrum'da Eylül

 

                       Artık Bodrum'da değiliz ama eylül sonu yaptığımız bu tatili ve Bodrum'un güzelliklerini burada anlatmak isterim. Emekli hayatın keyfini eylül ayından itibaren yaz tatilini yapmakla çıkarmaya başladık. Aldığımız ikinci otel tatili yine Bodrum'da bir oteldeydi. Daha önce de yazdığım gibi hep aynı yerde uzun süre kalmayı sevmiyorum. Benim en fazla kalacağım gün 4 gecedir. Sonrasında başka yerlere geçip deneyimlemeyi seviyoruz.

Akyarlar'da ki otelden bu kez Ortakent yakınlarında ki büyük bir otele geçtik. Otel seçerken içinde bulunduğu doğası birinci tercihimdir. Yoksa odası, otelin içi falan hiç önemli değildir çünkü sadece yatmak için kullanırız burayı. Eğer otel bol ağaçlıklı ve deniz kıyısındaysa özellikle yorumlarda güzelse gitmek isteriz





Birde deprem ve yangın fobimden dolayı çok katlı kesinlikle olmaz. Bu otelde büyük bir alanda ama kıyıdan yola kadar olan alanda içinde çam ve zeytin ormanını içinde barındırıyordu. Fotoğraflarında görmüştüm ama gidince ne kadar güzel olduğunu anlayınca çok memnun kaldım. Her odanın camı ağaçlara ve bitkilere açılıyordu. Büyük bir yüzme havuzu vardı ama ben deniz varken tercih etmem.
Yüzme havuzunun içinde İstiklal Marşımızın notaları yazılıymış.




Tabi büyük bir otel olunca bir de herşey dahil olunca çok kalabalık oluyor. Okullar tatil olmasına rağmen Rus turistler çok fazlaydı. Çoluk çocuk herşey dahilde o kadar çok gereksiz tüketim, çöpe atma, ne varsa tabağa doldurma burada artık ayyuka çıkmıştı. Ne yazık ki bu olay hep var. Biz ailece bu çirkinliği yapmamaya dikkat ediyoruz.
Ben zaten yemek dışında insanların çok olduğu yerlerden kaçtım. Otelin denize doğru inen bir asansörü var ama onu fazla kullanmadım. Yaklaşık olarak 120 basamak olan yerden gittim geldim. Yani günlük sporumu da yapmış oldum günde üç kez indim çıktım en azından.

Bahçesinde dolaşmak, çiçekleri incelemek, ağaçlar altında oturmak öyle güzeldi ki. Sonra da cup! denize. Bir gün yağmurluydu hatta, insanlar hemen hırkaları giyiip içeride oturmaya başladı. O havada bile girdim denize, yüzdüm ve çok güzeldi su.





                     Çok ilginç ağaçlarda vardı otelde. Botanik bahçe gibi üzerlerinde etiketleri de vardı. Hepsinin karekodlarına baktım tek tek. Bilgilendim ve bu botanik müze gibi oluşunu çok sevdim. Milletin elinde bardak, içki sırasında olduğu zamanlarda ben ağaç ve çiçek peşindeydim. Bahçede dikenli çok değişik bir ağaç gördüm. Bu Floş Ağacı ya da Maymun Tırmanmaz Ağacı deniyormuş. Eylül ayında çiçekleniyormuş ve bizde buna denk geldik.






Şu ağacın ilginçliğine bakar mısınız!
Çiçekleriyle, kalın dikenli gövdesiyle ne kadar güzel..






Tabi ki en sevdiğim kakatüsler de burada çok vardı.  Asırlık zeytin ağaçların üzeri nasıl zeytin doluydu görseniz. Eylül ve ekim bol meyvenin olduğu bereketli zamanlar. Ege zaten en verimli topraklar. Sabah kalktığım gibi uzun uzun yürüyerek denize gittim kahvaltıdan önce. Bu tatillerde öyle öğlene kadar yan gelip yatayım olmuyor çünkü yapılacak onca şeyi kaçırırsınız. Sabahın o güzel saatlerini hiç bir şeye değişmem, üşenmeden kalkar denize zaten mükemmel olur. Onu da kaçırmamak lazım. Sonra bir duş ve bir bardak çayla başlayan kahvaltı..





Sonrasında bir kahve eşliğinde sabah keyfi..





                      Her şey dahilde durmadan bir şeyler yemekten öyle sıkılıyorum ki tatil sonrasında neredeyse tek öğünle besleniyorum. Ama eğer varsa da keyfini çıkarmak lazım abartmadan. Dondurma mesela en sevdiğim şeydir.




Margit'in ikinci kitabına başladım ama bitiremedim. 7 yaşıyla 70 yaşını paralel tutarak arada geçen ömrü öyle iyi dile getirmiş ki. Sevdim ben bu yazarı..




                           Bu otelden çıkarak kızımı Milas havaalanına bırakarak rotamızı biz Akyaka'ya çevirdik. Kızım İstanbul'a uçarak artık okula devam ediyor. Biz emekliler aldığımız araçla artık otellerde değil de kamp hayatı şeklinde yola devam ediyoruz. 
Akyaka'da da üç gün kaldık ve biz buraya aşık olduk!
Orada ki günlerimizi de gelecek yazıda anlatacağım. Hala yola devam ediyoruz,yazmak için bir yer bulmak lazım hatta zaman ayırmak lazım ama biriksinde istemiyorum.
Yeni bir yerde görüşmek üzere...



















25 Eylül 2026 Cuma

Deniz, Kum ve Güneş

 

''Deniz kenarında akşama kadar
Oturdum şeytan minaresi topladım.''

Emeklilik hediyesi yaz tatili ayarlamıştık kıştan. Hatta ödemesi yeni bitti. Otel tatilleri çok pahalı artık. Bir hafta tatil yapıyorsunuz sonra altı ay ödüyorsunuz. Her şey dahil yemeli içmeli tamamen yan gelip yatmalı tatilleri çok sevmiyorum artık.Neredeyse yirmi yıl böyle tatiller yaptık çünkü hem çocukla tatilde gayet makul ve yorucu olmayan bir tatil oluyor hem de çalışma hayatında çok yorulduğunuzdan yan gelip yatmak istiyorsunuz bunu da sağlıyor. Ege ve Akdeniz'de gitmediğimiz otel kalmamıştır. Bir kez gittiğimize çok beğensek de bir daha gitmeyiz. Bir haftalık tatili bile iki ayrı otelde yaparız. Çünkü hem farklı otel deneyimliyorsunuz hem de üç günden fazlası aynı yerde sıkıyor.
İşte böyle olunca tatil için tarih olarak eylülün son haftasını seçtik, böylece kalabalık tatilden kaçmış olacaktık. Gerçekten de okullar açıldığı için çocuklu aileler ortada yoktu. Gittiğimiz otelde sadece üç yaşında çocuğu olan bir aile vardı. 



                            Bodrum Akyarlar'da bir otel seçtik ilk olarak. Küçük bir butik otel. Otele giriş yapıp havlularımızı alıp hemen sahile gittik. Bu sırada oteli de inceleyip insanlara bakıyorduk. Bizi şaşırtan neredeyse kalanların yüzde sekseni 60 yaş üzeri olması oldu. Otelde doluluk oranı yüksekti ama insanların çoğu gruplar halinde gelen teyzelerdi. Bir taraftan etrafta çocuklu aile olmaması güzeldi çünkü çok sessiz ve dinlendirici günlerimiz oldu burada. Daha sonradan öğrendik ki bu otele gelenler yıllarca müdavim olan yaşlı çiftler, yakın arkadaşlarmış. 
Bunları geçersek güzel olan bir diğer şey Karaincir Koyunda bulunan otel yemyeşil ağaçlar, çiçekler içinde olmasıydı. 



Çimlerin üzerinde ya da  deniz kenarında ki şezlonglara oturup kitap , dergi okumak, ara ara uykuya dalmak, ısınınca denize atlamak, bir şeyler içmek yani tatil keyfi yapmak gerçekten de çok dinlendirici ve çok güzel bir şey. Bol yürümeli, sokaklara, dağlara tepelere girmeli çıkmalı tatilleri de seviyorum ama bazen böyle de gerekiyor. Yılların yorgunluğunu attım üzerimden. Meğer eylülden itibaren insanların azaldığı günlerde tatil yapmak ne güzelmiş. Böyle diyorum ama Bodrum yine de çok kalabalık. Hava sıcaklığı ilk başlarda 29-30 derece gibiydi ama sonra 25-26 derecelere indi.

Denizin ucu yok bucağı yok
Gökyüzü dersen daha geniş.
Ardımda dağlar, üstümde bulutlar
Tekmil yıldızlar bir köşeye sinmiş
Cebimde kendi ellerim
Kumlarda kendi ayaklarım




Sabah saat 6 buçuk gibi kalkıp denize gidiyor, güneşin doğuşunu bekliyor, sessizliği büyük bir hazla yaşıyor, kımıltısız denize bakıyorduk. Sonra terliklerimizi elimize alıp deniz kenarında yürüyor, otelin önüne dönerek sabah serinliğinde denize giriyorduk. Hatta ikinci gün hava baya bir serinledi, hava sıcaklığı 23-24 lere indi. Ama deniz hiç soğuk değildi. Egede sarı yaz günleri meğer ne güzelmiş. Eylül başında okullar başladığından hayatımda hiç eylül ayında deniz tatili yapmamıştım meğer en güzel zaman bu aymış.
Denizden çıkıp duş alıp üzerimizi değiştirip kahvaltı salonuna geçip sabah çayı içmek var ya nasıl anlatsam öyle harika ki! Otelin restoranı da çok keyifli, beyaz masalar ve sandalyeler ile sepet abajurlar ile kalbimi çaldı.
Kızım bir çok genç gibi biz artık kahvaltının sonuna gelmişken yanımıza geliyordu. Onlarında okulları açıldı ama bir hafta kaçamak yaptı o da.





Günün başladığı saatlere bakın. Bu sırada Marmara Bölgesine kış gelmiş diyorlardı. Çok yağışlar ve rüzgar olmuş. Bize de biraz soğuğu geldi ama bu otelin konumu öyle güzeldi ki koyda olduğundan dalga olmuyordu  hiç. Akşama doğru çok dalga olur denizde ama o rüzgarlı günlerde bile oldukça sakindİ. Yaşlı teyzeler denizde konuşuyorlardı zaten bu koy her zaman çok güzeldir diye. 
Kahvaltı sonrası kahveler içiliyor, öğle olmadan tekrar denize giriliyor, duşlar alınıp kitaplar ellerde şezlongda dinleniyor. İşte benim yaz tatilim!
Çok ilginçtir gözlemlediğim bir şeyi yazayım size; gençlerin nasıl elinden telefon düşmüyorsa yaşlı teyzelerin amcalarında ellerinden telefon düşmüyor. Yemeklerde bile herkesin elinde telefon bir şeyler izliyorlar. Karşılıklı oturmuş çiftler yemeklerini bitirmiş ellerinde telefonlara bakıyorlar saatlerce.
Gençler zaten biliyorsunuz artık telefon uzuvları olmuş herkesin. Çalışanlar bile boş bir an bulsalar telefonlara gömülüyor. Nereye geldi bu dünya??


Bu hafta boyunca Margit Schreiner'in Sevmek Dedikleri adlı kitabını okudum. Avusturyalı yazar Margit Schreiner’in “Ayrılık Üçlemesi”nin Türkçede ilk kitabı bu. Kitapta konu olarak birbirinden bağımsız Ölüm, Düğün, Doğum bölümlerinden oluşuyor. 
Ölüm bölümü çok etkileyici. Anne -kız hesaplaşmaları, yıllarca süren çekişmelerinin son durağını anlatırken sizi de bu hesaplaşmaya çekiyor. Annesiyle derdi olanlar, annesinin ölümüne şahit olarlar kitabın bu bölümünden çok etkileneceklerdir söylemiş olayım. Beni de etkileyen altını çizdiğim bir kaç cümle paylaşmak isterim.

“Derler ki insan hayatta ilk nasıl sevildiyse öyle sever. Her yerde okuyabilirsiniz. Bütün ikilem de bununla başlar zaten. Daha doğrusu doğumla. İlk sevginin eşi benzeri yoktur, insanın içine işlemiştir ve yinelenemez. Salt duygusallıktan ve belki de aynı zamanda tembellikten çoğu insan ömrü boyunca o ilk sevgiye özlem duyar.”(s.17)

“En kötüsü annelerimizin bize sevgisini göstermek istemesidir. Elbette içten içe biliriz ki onlar bizi değil, kendi kafalarında bize ilişkin oluşturdukları tasarımı yani kendilerini severler, biz de hayat boyu irkilir, kendimizi geri çekeriz. Ama asla bir şey kanıtlayamayız. Bu da bizim zayıf noktamızdır. Bu yüzden ardından suçluluk duyguları gelir. Ömrümüzün sonuna dek sürer. Anca bakımevine düştüğünde, insanlara, bize ve şeylere dair hiçbir imgelemi olmadığında sevebiliriz annemizi.”

“Hayat çok tuhaf. Neredeyse ölüm kadar tuhaf. Daha dün on yaşındaydım.”


Kitap tatilde okunacak bir kitap değildi ama listemde olup aldığım kitaplardan biriydi. Margit Schreiner okumayı çok istiyordum, merak ettiğim bir yazardı . İlk bu kitabıyla da başlamış oldum. İki tane daha kitabı var elimde. Tatilimin ilerleyen zamanlarında devam edeceğim. Bu otelden çıkış yaparak başka bir yere geçtik. Artık onu da haftaya cuma yazarım. Bu bir hafta çok iyi geldi, eylülde tatil başkaymış.
Herkese Hayırlı Cumalar!

*Dizeler Turgut Uyar'dan

18 Eylül 2026 Cuma

Cuma Hoşgeldin!

 

                  Bugün 14 Eylül pazartesi. Bloguma bir çırpıda yazmam, ara ara yazar cuma günü de yayınlarım. Bu sabah saat 10 gibi uyandım. Normalde çalışıyor olsaydım sabah okula gitmiş, öğrencileri sınıflara almıştık. Nasıl hissediyorum? diye yazdı bir arkadaş mesaj olarak. Çünkü okullar bugün açıldı, hayatımın ilk işsiz günü resmen. Hala tatil havasındayım sanki. Bitmesini istemediğin tatillerden. Günler öncesinde başlayan okul, veli, öğrenci rüyalarım olmuyor artık. Tatil bitiyor diye gerginlik yaşamıyorum. Artık bomboş mu olacağım duygusu hiç yok. Emekli olduğumu öğrenen insanların yüzde 70 gibisi niye oldun, daha gençsin, çocuğun daha okulu bitirmedi, çok sıkılacaksın diyor. Diğerleri de iyi yaptın, kendine bak diyor. Herkesin görüşü, hayat anlayışı farklı arkadaşlar, iş hayatı zaten ömrümün çoğunu kapladı şimdi fırsat varken sadece kendimi yaşamak, insan faktöründen uzaklaşmak, yavaşlamak, sakin bir hayat sürmek istiyorum. Çok şükür bahçe içinde bir evim var, üç beş bitkiyle uğraşacağım, ağaçlarımı seyredeceğim, az da olsa şehrin gürültüsünden uzak hayat süreceğim. Tek endişem sağlığımız. Yoksa maaşım yarıya inse de saati kurmadan alarmsız uyandığım günlere başladığım için çok müteşekkirim.

             İşte şimdi tüm insanlar İşlerinde. Öğrenciler okulda, emekliler evde :)

Vallahi çok güzel bir duygu bu, Allah her çalışana nasip etsin. Büyük zeytin ağacımın altında ki ferforje masama oturdum, karşımda küçük evim, kaktüslerim, minik kiraz ağacım. Bugün yağmur yağacak dendi ama sadece eylül rüzgarı var biraz ürperten. Çok seviyorum bu havayı. Hele rüzgar ve yağmur varsa değmeyin keyfime. Prefabrik evimizin bir çok aksak yönleri oluyor ama tek katlı evde küçük bir hayata geçtiğim için kendimi çok şanslı buluyorum. Azalmak, az tüketmek, azla yetinmek artık hayat felsefem. Bu yüzden maaşımın azalmasını da önemsemiyorum. Kıyafetlerimi, eşyalarımızı büyük ölçüde verdik, dağıttık ama yeterli değil bence. 


                    Mevsim döngülerini çok seviyorum. İyi ki dört mevsimi yaşadığımız bir ülkedeyiz. Mesela devamlı yazı yaşamak istemezdim, düşünsenize sıcak iklimlerde ki insanları. Bence toplumsal sorunlar bile bu yüzden etkileniyor. Yavaş yavaş hava serinliyor, güneşin etkisi gidiyor, yaprakların sararması hele.. Her yıl sil baştan aynı şeyleri yaşamayı çok seviyorum. Mesela sonbahar objelerimi, bardaklarımı, tabaklarımı, sarı turuncu mumlarımı çıkardım bugün. Hayatı güzelleştiren ritüelleri severim. Bu bitecek yeni yıl gelecek, sonra bahar sonra yaz.. Yaz boyunca kuşlar ortada yoktu. Yavaş yavaş havalar serinlemeye başlayınca kuşlar da dallara gelmeye başladı. Hele yavrularını görseniz  öyle şamatacı ve hareketliler ki. İlk kez karga sürülerini gördüm, bu da demektir ki remen sonbahar başlamıştır. Hayatı sevmek için ne çok şey var!



                     Bahçelerin rengi, içilen çayların lezzeti, hafif esen rüzgarla içine dolan o sonsuz şükür duygusu, biraz soluklanmak için yeşile bakmak, dinlendiğini hissetmek, yılların yorgunluğunu hep omuzlarında taşırken yavaş yavaş atmak..
Daha ne saysam öyle çok şükür nedeni var ki..
Komşulardan gelen bahçe nimetleri, üzümlerin toplanması, incirleri yemeye gelen kuşlar, her gece gelen kirpiler, bahçede ki devinim. Yavaş yavaş doğayı görmeye , incelemeye başladım, bilmediklerim ne çokmuş meğer..


                    Geldiğimden beri sağ olsun arkadaşlar aradılar, sordular, bir araya geldik, oturduk, sohbetler ettik. Güzel masalarda açık havada oturmalar yaptık bu hafta boyunca. Memleketime gelince çok insan oluyor etrafımda. Sevenler hemen arıyorlar çok seviniyorum bu değeri gördüğümde. Hemen buluşup hasret gideriyoruz. Ne kadar yalnızlığı sevsem de muhabbeti de severim.  Bahçemde ya da sahilde bir araya geldik. İnancıma göre ikram, akrabalarla görüşmek, bağları koparmamak önemlidir. Peygamberimizin "Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin" hadis-i şerifindeki o ikram bereketini ve huzurunu evimizde hissettik.



                              Bahçeler sezonunun en bereketli zamanlarını yaşıyorlar. Üzümler, elmalar, incirler bu sene ne kadar bol değil mi? Evimin kapısını açığım gibi büyük bir incir ağacı bizi karşılıyor. Komşunun inciri aslında. Yürüyüş yolumuzda olduğundan dallarını kesebilirsiniz dedi ama sizce ben dal falan keser miyim ? Elimi uzatıp incir aldığım bu yer en sevdiğim köşemiz. Akşamları da balkon yerine kullandığımız ev önü burası. Tüm geceyi burada ki iki sandalye de geçiriyoruz. Biz otururken gece saat 11'e doğru yukarıdan büyük bir kirpi ve yavrusu geliyor. Burunları yerde hep bir şeyler arıyorlar. Başlarda korkuyorduk ama şimdi çok seviyoruz onları. Meyve falan koyuyoruz ama onlar bildikleri yolda gidip geliyorlar. Bir de bizi sahiplenen kedimiz oldu, o da hep buralarda. Kuşları da bir alıştırırsam daha ne olsun!


                      Kitap ve dergi okumalarıma şükür başladım. Performansım düşmüştü bu taşınmayla ama şimdi istediğim zaman elime kitabımı alıyorum. Canım arkadaşım Sonat bana Dureller'in Korfu adası üçlemesini verdi. Kitap yaz tadında zaten su gibi gidiyor. Dizisi de varmış ona da başladım, aman ne iyi geliyor o adanın güzelliğinde geçen aile ilişkilerini izlemek. 


                    Filmler de izledim geceleri özellikle balkonumuzda otururken. Anthony Hopkins filmi One Life güzel bir filmdi.Otobiyogrif gerçek bir olaya dayanan filmdi. Bence izlemelisiniz. İnstagramda izlenmesi önerilen Raw filmine başlayınca aklıma Kuzuların Sessizliği geldi ama o film vahşeti ayan beyan göstermeden bile ne etkileyiciydi. Bu filmde ise üniversite öğrencisi iki kardeşin akıl almayacak bir özelliğini gösteriyor. Tam da kızımı üniversiteye göndermişken bunu izleyince midem bulandı. Gençlerin yaşadıkları bu mudur yani yurt dışında. Böyle değilse bile iğrenç şeyleri normalmiş gibi sinema yoluyla beyinlere işlemek de nedir? Sanat falan diyeceksiniz şimdi..

Without Air öğretmen arkadaşlara tavsiye edeceğim bir film. Öğrenci, veli, öğretmen sorunları evrensel dedirten, bu sorunları bizde yaşıyoruz diye hayret ettirin bir filmdi.


                   Burada olduğum sürede bir arkadaşımla ilgili olumsuz bir olay yaşadım. Birlikte geçirilen onca zaman, paylaşıma rağmen ego denen şey işin içine girince her şey bir çırpıda siliniyor. Bu olaylara yabancı değilim hatta artık hiçbir uzaklaşma, gidiş ya da biten arkadaşlıklar için üzülmüyorum. Çünkü insan ilişkilerinde net sabit bir çizgi yok. Başlangıçlar gibi bitişler de gayet normal.
Hatta Fatma Bayram'ın bir yazısına rastladım eşzamanlı. Okuyunca ne iyi geldi:

''Hayy isminden bugünkü ödevim "geçmişten beri sana zarar veren, kırgın olduğun insanlara içtenlikle hayır dua et" idi. Bana yanlış yaptığını düşündüğüm insanların simalarına hafıza kayıtlarından bir bir baktım. Cümlesiyle bir derdim kalmamış. Bu müthiş bir özgürlük. Kimseyle tartışmamak da öyle. Geriye kaldı insanlar bozulsa da bozulmadan kalmak. Bu da takdir ve onay arzusundan bağımsız olmakla ilintili büyük ölçüde.

Sonuçta insanların övgüsünü de yergisini de, faydasını da zararını da umursamamak kendin olarak kalabilmenin önemli bir eşiği.

Peki bu mutlak anlamda mümkün mü? Çoğumuz için değil. O zaman ikinci önlem olarak bari kimlerin yergisine kıymet vereceğimiz, kimlerin övgüsünü önemseyeceğimiz konusunda seçici olalım.''



Bana iyi gelen ne çok işim var çok şükür! 
Benim derdim kendimle. 
Hayatı güzelleştirecek, iyi hissettirecek şeyler yapmayı ve paylaşmayı seviyorum. Bu yüzden yıllardır  blog yazıyorum, bu yüzden instagramda paylaşım yapıyorum. Hatta ara ara Youtube videosu da koyuyorum. 
Bakın yeni bir video var kanalımda haydi buyurun 💙 














Bodrum'da Eylül

                         Artık Bodrum'da değiliz ama eylül sonu yaptığımız bu tatili ve Bodrum'un güzelliklerini burada anlatmak ist...