''Deniz kenarında akşama kadar
Oturdum şeytan minaresi topladım.''
Emeklilik hediyesi yaz tatili ayarlamıştık kıştan. Hatta ödemesi yeni bitti. Otel tatilleri çok pahalı artık. Bir hafta tatil yapıyorsunuz sonra altı ay ödüyorsunuz. Her şey dahil yemeli içmeli tamamen yan gelip yatmalı tatilleri çok sevmiyorum artık.Neredeyse yirmi yıl böyle tatiller yaptık çünkü hem çocukla tatilde gayet makul ve yorucu olmayan bir tatil oluyor hem de çalışma hayatında çok yorulduğunuzdan yan gelip yatmak istiyorsunuz bunu da sağlıyor. Ege ve Akdeniz'de gitmediğimiz otel kalmamıştır. Bir kez gittiğimize çok beğensek de bir daha gitmeyiz. Bir haftalık tatili bile iki ayrı otelde yaparız. Çünkü hem farklı otel deneyimliyorsunuz hem de üç günden fazlası aynı yerde sıkıyor.
İşte böyle olunca tatil için tarih olarak eylülün son haftasını seçtik, böylece kalabalık tatilden kaçmış olacaktık. Gerçekten de okullar açıldığı için çocuklu aileler ortada yoktu. Gittiğimiz otelde sadece üç yaşında çocuğu olan bir aile vardı.
Bunları geçersek güzel olan bir diğer şey Karaincir Koyunda bulunan otel yemyeşil ağaçlar, çiçekler içinde olmasıydı.
Çimlerin üzerinde ya da deniz kenarında ki şezlonglara oturup kitap , dergi okumak, ara ara uykuya dalmak, ısınınca denize atlamak, bir şeyler içmek yani tatil keyfi yapmak gerçekten de çok dinlendirici ve çok güzel bir şey. Bol yürümeli, sokaklara, dağlara tepelere girmeli çıkmalı tatilleri de seviyorum ama bazen böyle de gerekiyor. Yılların yorgunluğunu attım üzerimden. Meğer eylülden itibaren insanların azaldığı günlerde tatil yapmak ne güzelmiş. Böyle diyorum ama Bodrum yine de çok kalabalık. Hava sıcaklığı ilk başlarda 29-30 derece gibiydi ama sonra 25-26 derecelere indi.
Gökyüzü dersen daha geniş.
Ardımda dağlar, üstümde bulutlar
Tekmil yıldızlar bir köşeye sinmiş
Cebimde kendi ellerim
Kumlarda kendi ayaklarım
Sabah saat 6 buçuk gibi kalkıp denize gidiyor, güneşin doğuşunu bekliyor, sessizliği büyük bir hazla yaşıyor, kımıltısız denize bakıyorduk. Sonra terliklerimizi elimize alıp deniz kenarında yürüyor, otelin önüne dönerek sabah serinliğinde denize giriyorduk. Hatta ikinci gün hava baya bir serinledi, hava sıcaklığı 23-24 lere indi. Ama deniz hiç soğuk değildi. Egede sarı yaz günleri meğer ne güzelmiş. Eylül başında okullar başladığından hayatımda hiç eylül ayında deniz tatili yapmamıştım meğer en güzel zaman bu aymış.
Denizden çıkıp duş alıp üzerimizi değiştirip kahvaltı salonuna geçip sabah çayı içmek var ya nasıl anlatsam öyle harika ki! Otelin restoranı da çok keyifli, beyaz masalar ve sandalyeler ile sepet abajurlar ile kalbimi çaldı.
Kızım bir çok genç gibi biz artık kahvaltının sonuna gelmişken yanımıza geliyordu. Onlarında okulları açıldı ama bir hafta kaçamak yaptı o da.
Günün başladığı saatlere bakın. Bu sırada Marmara Bölgesine kış gelmiş diyorlardı. Çok yağışlar ve rüzgar olmuş. Bize de biraz soğuğu geldi ama bu otelin konumu öyle güzeldi ki koyda olduğundan dalga olmuyordu hiç. Akşama doğru çok dalga olur denizde ama o rüzgarlı günlerde bile oldukça sakindİ. Yaşlı teyzeler denizde konuşuyorlardı zaten bu koy her zaman çok güzeldir diye.
Kahvaltı sonrası kahveler içiliyor, öğle olmadan tekrar denize giriliyor, duşlar alınıp kitaplar ellerde şezlongda dinleniyor. İşte benim yaz tatilim!
Çok ilginçtir gözlemlediğim bir şeyi yazayım size; gençlerin nasıl elinden telefon düşmüyorsa yaşlı teyzelerin amcalarında ellerinden telefon düşmüyor. Yemeklerde bile herkesin elinde telefon bir şeyler izliyorlar. Karşılıklı oturmuş çiftler yemeklerini bitirmiş ellerinde telefonlara bakıyorlar saatlerce.
Gençler zaten biliyorsunuz artık telefon uzuvları olmuş herkesin. Çalışanlar bile boş bir an bulsalar telefonlara gömülüyor. Nereye geldi bu dünya??
Bu hafta boyunca Margit Schreiner'in Sevmek Dedikleri adlı kitabını okudum. Avusturyalı yazar Margit Schreiner’in “Ayrılık Üçlemesi”nin Türkçede ilk kitabı bu. Kitapta konu olarak birbirinden bağımsız Ölüm, Düğün, Doğum bölümlerinden oluşuyor.
Ölüm bölümü çok etkileyici. Anne -kız hesaplaşmaları, yıllarca süren çekişmelerinin son durağını anlatırken sizi de bu hesaplaşmaya çekiyor. Annesiyle derdi olanlar, annesinin ölümüne şahit olarlar kitabın bu bölümünden çok etkileneceklerdir söylemiş olayım. Beni de etkileyen altını çizdiğim bir kaç cümle paylaşmak isterim.
“Derler ki insan hayatta ilk nasıl sevildiyse öyle sever. Her yerde okuyabilirsiniz. Bütün ikilem de bununla başlar zaten. Daha doğrusu doğumla. İlk sevginin eşi benzeri yoktur, insanın içine işlemiştir ve yinelenemez. Salt duygusallıktan ve belki de aynı zamanda tembellikten çoğu insan ömrü boyunca o ilk sevgiye özlem duyar.”(s.17)
“En kötüsü annelerimizin bize sevgisini göstermek istemesidir. Elbette içten içe biliriz ki onlar bizi değil, kendi kafalarında bize ilişkin oluşturdukları tasarımı yani kendilerini severler, biz de hayat boyu irkilir, kendimizi geri çekeriz. Ama asla bir şey kanıtlayamayız. Bu da bizim zayıf noktamızdır. Bu yüzden ardından suçluluk duyguları gelir. Ömrümüzün sonuna dek sürer. Anca bakımevine düştüğünde, insanlara, bize ve şeylere dair hiçbir imgelemi olmadığında sevebiliriz annemizi.”
“Hayat çok tuhaf. Neredeyse ölüm kadar tuhaf. Daha dün on yaşındaydım.”
Herkese Hayırlı Cumalar!
*Dizeler Turgut Uyar'dan

.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)

.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)


.jpeg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder