Bunca yıldır Ege ve Akdeniz kıyılarını gezeriz Akyaka bir türlü kısmet olmamıştı. Nihayet Bodrum tatili sonrasında nereye gidip deniz tatilimizi sürdürsek diye düşünürken Gökova körfezine gitmediğimiz ve bu bölgeyi gezmediğimiz aklımıza geldi. Kızımı uçakla İstanbul'a gönderdikten sonra Bodrum'dan kısa bir sürede Akyaka'ya geldik. Aracımız artık uzun bir ticari araç oldu. Eski arabamızı bu ticari araçla değiştirdik, arkasına yatak koyduk. Yorgan, battaniye, bir sepet mutfak malzemesi, kamp ocağı alıp yollara düşmüştük zaten. Artık tatilimiz kamp şeklinde devam edecek. Çünkü uzun süre seyahat etmek istiyorsak bir yerlerde kalma işini ve yeme-içme işini en ucuza getirme şeklini bulmamız lazım. Malum artık emekliyiz. Hem İstanbul gibi bir yerde üniversite öğrencisi kızımız var hem de yarıya inmiş maaşlar artık gündemde. Yine de Allaha şükür, bir yolunu bulup gezme tutkumuzdan vazgeçmiyoruz.
Akyaka'da sezonunda park edecek yer yoktur büyük ihtimalle. Ama eylül sonunda nüfus baya bir hafiflemiş. Yine de kalabalık tabi ki ama şehir merkezinde çok rahat yer buluyoruz.
İlk geldiğimiz gün aracı park eder etmez çantamızı aldık sahile gittik. Sabah erken saatlerde deniz dümdüz oluyor. Kimsecikler yokken denize girdik, orman kampında duşlarımızı aldık ve kahvaltı için aracımıza gittik. Aslında orman kampında kalmak istiyorduk ama aracın karavan ruhsatı olmalıymış. Kabul edilmedik, acaba yurt dışında da böyle mi ki? Çünkü çok insan var böyle normal araçlarında yatıp kalkan. Yanımıza gelenlerden gördük, küçücük araçlarda bile insanlar otel parası vermemek için kalıyor. Artık devir hesap devri. Bizde okulun alt tarafında bir boşluk bulup orada kalmaya başladık.
Yemek işini hiç kamp ocağında yapmadık çünkü ekmek arası balık ücretleri gayet nornaldi. Marketlerden de soğuk meze şeklinde bir şeyler alıp yemeği de ucuza getirdik.
Akyaka'da begonviller bir başka güzel!
Akyaka evlerinin mimarisi, ahşap balkonlar, tavanlar, çiçek çiçek sokaklar nasıl da güzeldi. Akyaka evleri hakkında internetten bilgi isteyince şunlar çıktı;
''Akyaka'nın tarihi, antik İdyma kentine kadar uzanır; M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren bölgede çeşitli Karia yerleşimleri mevcuttu ve Roma döneminde de önemini korumuştur. 20. yüzyılın sonlarına kadar basit bir balıkçı köyü olan Akyaka, 1970'lerde turizm sayesinde daha geniş bir kitle tarafından bilinir hale gelmiştir. 1983 yılında sanatçı ve ressam Nail Çakırhan, geleneksel Ula evlerinden esinlenerek kendi evini inşa etmiş ve bu yapı Ağa Han Mimarlık Ödülü kazanmıştır. Bu öncülük, Akyaka'da tek tip mimari zorunluluğunu ve korumacı yerleşim politikasının temelini oluşturmuştur. Günümüzde birçok ev, eski yapıların restore edilmesi veya bu tarzda yeni inşa edilmesi yoluyla turizme kazandırılmıştı
Her ev böyle korunsa. Plastik yapıya izin verilmese...
Salı günüydü sanırım Akyaka pazarı vardı. Pazarda dolaşmayı seven biri olarak koşa koşa gittim. Bir kaç kışlık aldım. Kapalı pazar yerinde kurulan pazara taptaze meyve ve sebzeler geliyor. Ben de orada yetişen kekik ve susamdan aldım. Hatta ekim ayında susam şenliği varmış seneye kısmet olursa gitmeyi düşünüyoruz.
Azmak Nehrinde sandal gezisi yapmadan olmaz. O nehir nasıl güzeldi. İçinde çeşitli canlılar barındıran yaşayan bir nehir burası. Sandallar da elektrikli çevre dostu olunca çok sevindim. Hem fiyatı da abes değildi. 250 tl vererek boydan boya gezdik, manzaraya bakınca kendimi İsviçre'de hissettim. Doğa çok güzel, nehir tertemiz, gürültü yok, her şey sakin..
Ben çok beğendim ve uzun uzun her koyunu gezerek tatil yapmak isterim sezon dışında. Biz burada 3 gün kalarak rotamızı iç Egeye doğru çevirdik. Hala da bu bölgede geziyoruz. Bu yazıyı yazmak için yarım günümüzü bir kafede geçirmek zorunda kaldık ama üzerinden çok geçmeden yazmak da istedim. Darısı diğer gezdiğimiz yerler için olsun çünkü şu an gezdiğimiz yer hayal dünyası gibi güzel.
Sadece yazımı paylaşıp gidiyorum herkese iyi haftalar!
not: Hangi gündeyiz hiç bilmiyorum meğer özgürlük böyle bir şeymiş hesap kitap olmadan sadece yaşamak!!
Artık Bodrum'da değiliz ama eylül sonu yaptığımız bu tatili ve Bodrum'un güzelliklerini burada anlatmak isterim. Emekli hayatın keyfini eylül ayından itibaren yaz tatilini yapmakla çıkarmaya başladık. Aldığımız ikinci otel tatili yine Bodrum'da bir oteldeydi. Daha önce de yazdığım gibi hep aynı yerde uzun süre kalmayı sevmiyorum. Benim en fazla kalacağım gün 4 gecedir. Sonrasında başka yerlere geçip deneyimlemeyi seviyoruz.
Akyarlar'da ki otelden bu kez Ortakent yakınlarında ki büyük bir otele geçtik. Otel seçerken içinde bulunduğu doğası birinci tercihimdir. Yoksa odası, otelin içi falan hiç önemli değildir çünkü sadece yatmak için kullanırız burayı. Eğer otel bol ağaçlıklı ve deniz kıyısındaysa özellikle yorumlarda güzelse gitmek isteriz
Birde deprem ve yangın fobimden dolayı çok katlı kesinlikle olmaz. Bu otelde büyük bir alanda ama kıyıdan yola kadar olan alanda içinde çam ve zeytin ormanını içinde barındırıyordu. Fotoğraflarında görmüştüm ama gidince ne kadar güzel olduğunu anlayınca çok memnun kaldım. Her odanın camı ağaçlara ve bitkilere açılıyordu. Büyük bir yüzme havuzu vardı ama ben deniz varken tercih etmem.
Yüzme havuzunun içinde İstiklal Marşımızın notaları yazılıymış.
Tabi büyük bir otel olunca bir de herşey dahil olunca çok kalabalık oluyor. Okullar tatil olmasına rağmen Rus turistler çok fazlaydı. Çoluk çocuk herşey dahilde o kadar çok gereksiz tüketim, çöpe atma, ne varsa tabağa doldurma burada artık ayyuka çıkmıştı. Ne yazık ki bu olay hep var. Biz ailece bu çirkinliği yapmamaya dikkat ediyoruz.
Ben zaten yemek dışında insanların çok olduğu yerlerden kaçtım. Otelin denize doğru inen bir asansörü var ama onu fazla kullanmadım. Yaklaşık olarak 120 basamak olan yerden gittim geldim. Yani günlük sporumu da yapmış oldum günde üç kez indim çıktım en azından.
Bahçesinde dolaşmak, çiçekleri incelemek, ağaçlar altında oturmak öyle güzeldi ki. Sonra da cup! denize. Bir gün yağmurluydu hatta, insanlar hemen hırkaları giyiip içeride oturmaya başladı. O havada bile girdim denize, yüzdüm ve çok güzeldi su.
Çok ilginç ağaçlarda vardı otelde. Botanik bahçe gibi üzerlerinde etiketleri de vardı. Hepsinin karekodlarına baktım tek tek. Bilgilendim ve bu botanik müze gibi oluşunu çok sevdim. Milletin elinde bardak, içki sırasında olduğu zamanlarda ben ağaç ve çiçek peşindeydim. Bahçede dikenli çok değişik bir ağaç gördüm. Bu Floş Ağacı ya da Maymun Tırmanmaz Ağacı deniyormuş. Eylül ayında çiçekleniyormuş ve bizde buna denk geldik.
Şu ağacın ilginçliğine bakar mısınız!
Çiçekleriyle, kalın dikenli gövdesiyle ne kadar güzel..
Tabi ki en sevdiğim kakatüsler de burada çok vardı. Asırlık zeytin ağaçların üzeri nasıl zeytin doluydu görseniz. Eylül ve ekim bol meyvenin olduğu bereketli zamanlar. Ege zaten en verimli topraklar. Sabah kalktığım gibi uzun uzun yürüyerek denize gittim kahvaltıdan önce. Bu tatillerde öyle öğlene kadar yan gelip yatayım olmuyor çünkü yapılacak onca şeyi kaçırırsınız. Sabahın o güzel saatlerini hiç bir şeye değişmem, üşenmeden kalkar denize zaten mükemmel olur. Onu da kaçırmamak lazım. Sonra bir duş ve bir bardak çayla başlayan kahvaltı..
Sonrasında bir kahve eşliğinde sabah keyfi..
Her şey dahilde durmadan bir şeyler yemekten öyle sıkılıyorum ki tatil sonrasında neredeyse tek öğünle besleniyorum. Ama eğer varsa da keyfini çıkarmak lazım abartmadan. Dondurma mesela en sevdiğim şeydir.
Margit'in ikinci kitabına başladım ama bitiremedim. 7 yaşıyla 70 yaşını paralel tutarak arada geçen ömrü öyle iyi dile getirmiş ki. Sevdim ben bu yazarı..
Bu otelden çıkarak kızımı Milas havaalanına bırakarak rotamızı biz Akyaka'ya çevirdik. Kızım İstanbul'a uçarak artık okula devam ediyor. Biz emekliler aldığımız araçla artık otellerde değil de kamp hayatı şeklinde yola devam ediyoruz.
Akyaka'da da üç gün kaldık ve biz buraya aşık olduk!
Orada ki günlerimizi de gelecek yazıda anlatacağım. Hala yola devam ediyoruz,yazmak için bir yer bulmak lazım hatta zaman ayırmak lazım ama biriksinde istemiyorum.
Edirne'de bir gece kaldıktan sonra sabah erkenden yola çıktık. Eve dönüşümüzü köylerden kasabalardan geçerek durarak ve orayı gezerek tamamlamayı düşünüyorduk. İlk olarak adını çok duyduğumuz Babaeski ilçesine giderek başladık. Hatta oraya vardığımızda sabah saat 10 gibiydi, şehir pazar olduğundan çok sakindi. Havada soğuk ve yağmurlu olunca insanlar hiç evinden çıkmıyor gözüküyordu. Kahvaltı yapmadan yola çıktığımız için bir fırın bulmak istiyorduk ve çarşının ortasında köşebaşında açık olan pastane bulduk. İnsanlar sabah sabah sıraya girdiğine göre lezzetli şeyler yapıyor deyip bizde girip sıcak çay eşliğinde çıtır çıtır simit ve peynirli börek istedik.
Koşturmaya gerek yoktu, biraz çarşı içinde gezer sonra tarihi bir köprüsü olduğunu duymuştum onu bulmaya gideriz dedik. Babaeski'nin tarihine bakınca şöyle bilgiler edindik. “Bulgarophygon” adıyla anılmış,Osmanlı döneminde ise “Baba–yı Atik”olarak bilinmiş.
Çarşıda gezerken tarihi olduğu belli olan güzel bir camiye denk geliyoruz. Cedid Ali Paşa Camisi olduğunu öğreniyoruz.
16. yüzyılda Sadrazam Semiz Ali Paşa’nın talimatıyla inşa edilmiş olan cami dönemin ustalık anlayışını yansıtıyor. Tek kubbeli yapısı, sade ama etkileyici iç mekân süslemeleri ve taş işçiliğiyle dikkat çekiyor.
İçini gezdiğimiz sırada kimse yoktu, rahat rahat o sade ama etkileyici havasını içimize çektik.
Bahçesinde ulu çınar ağaçlarının altında da esen rüzgarı, sessizliği dinlemek öyle iyi geldi ki..
Camiden çıktığımızda yolun ortasında tarihi bir çeşme gördük. Çevresinde bilgilendirici bir levha yoktu.
Burası Babaeski Tarihi Dört Yüzlü Çeşmeymiş. İsminden de anlaşılacağı gibi Dört tarafında çeşmesi olan bir yapı. Çeşmenin her yüzü farklı desenlerle süslenmiş.
Biraz ilerisinde günümüzde yapılan bir çeşme vardı.
Buradan yürüyerek Mimar Sinan tarafından yapılan köprüye gidiyoruz.
Köprüye giderken çeşmenin karşısında Tarihi Hamamı da görüyoruz ama içine girilmiyormuş, sadece dışarıdan inceliyoruz.
Babaeski Köprüsü, İstanbul-Edirne asfaltının Babaeski Deresi'nin (Şeytan Dere) geçtiği, Babaeski’nin Lüleburgaz çıkışında yer alır. 1633 (H.1043) yılında 4. Murat Devri'nde yapılmıştır. Anadolu'dan Balkanlar'a giden askeri ve ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır. Muntazam kesme taş kaplı, kargir bir köprüdür. Nehir taştığı zaman zedelenmemesi için 6 kemerli köprünün kemer aralarında büyük delikler bulunmaktadır. Nöbet hücreleri birer dantel gibi taş işlemedir. Kuzeydeki nöbet hücresi aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.
Köprüyü geçerek yeşil bir parka geldik. Burada bir kaç kafe vardı, hadi sabah kahvemizi burada içelim diyerek girdik birine. Yeni gelmiş tatlıları da görünce dayanamayarak bir saat süren bir keyif yaptık.
Buradan kalkarak arabaya atlayıp 10-15 dakika sonra Alpullu ilçesine geldik. Alpullu adını da coğrafya dersinde çok duyardık. Yıllar sonra buraya gelip şeker pancarının buralarda yetişip cumhuriyet tarihinde ki ilk şeker fabrikasını göreceğimiz aklıma gelmezdi.
İlk olarak Alpullu Tren İstasyonunu görmek istedim. Ama bina da restorasyon vardı. Sadece bir kısmında küçük bir gar yazısı vardı, burada hatıra fotomuzu çekerek yolumuza devam ettik.1926 yılında Rumeli Demiryolu tarafından inşa edilen Alpullu Tren İstasyonu İstanbul Edirne arasında bulunan bir durak.
Garın arka tarafında Alpullu Şeker Fabrikası bulunuyor ve hala işleyen bir fabrika.
Merkezden biraz ayrılınca tarihi köprüsüne gidiyorsunuz.
Alpullu’ya Hayrabolu tarafından girişte, Tekirdağ-Edirne asfaltı üzerinde bulunmakta olup, 16'ncı yüzyıl ortalarında Sokullu Mehmet Paşa tarafından Mimar Koca Sinan’a yaptırılmıştır. Bu yol aynı zamanda Tekirdağ-Edirne arasında ticaret yoludur. Mimar Koca Sinan’ın en muhteşem abide köprüsüdür. Sivri kemerlidir. Koca Sinan, bu büyük kemeri teşkil eden 76 cm.lik çevre taşlarını da tek taş olarak kullanmıştır. Bu genişlikte kemer taşına hiçbir köprüde rastlanmaz. Bu taşların boyları 2,5 metreyi bulmaktadır. Korniş profili aynı olup, korkuluk taşı ile dış yüzleri birleştirilmiştir.
Ortaya doğru dikleşen bir köprüydü. Bunun nedeni de zamanında nehrin çok akışının olması, sele karşı korunması içinmiş. Orta yerinde oturup etrafa bakmak inanılmaz güzeldi.
Karşıdan da fotoğraflarını çekip merkeze doğru döndük.
Yine merkezde güzel bir cami vardı, bahçesi biraz bakımsız ama çok güzeldi. Galiba Şeker Fabrikası çalışanları yaptırmış bu camiyi. Şeker Cami'nin içine girip gezdik ve çok beğendik. Dediğim gibi bahçesi biraz daha düzenli olsa çok iyi olur.
Fabrikanın tarihçesi çok ilginç. Zamanında 1926 yılında Atatürk'ün isteüğiyle bu fabrika yaptırılmış. Türkiye'de bulunan sayılı şeker pancarı fabrikalarından biri. Fabrikaya çalışmaya gelen işçiler ve aileleri için de bildiğiniz küçük bir köy inşa edilmiş o yıllarda. Lojmanları, itfaiyesi, okulu, sinemasıyla her şeyi içinde bir yerleşim olmuş.
Bunları nereden mi öğrendik, yeni açılmış sayılan Alpullu Sanayi Müzesinden.
Müzeye giden yol çok güzel. Bu yerleşim merkezi yani zamanında binlerce insanın yaşadığı bu küçük sanayi köyü korumaya alınmış. Lojmanlar olduğu gibi duruyor, evlerde artık kimse yok, hayalet şehir gibi doğanın içinde. Sadece bir binası retore edilmiş. Yakında burası da kafe müze gibi olabilir bence. Yürüdüğümüz yolda ki lambalar Ş şeklindeydi. Böyle güzel ve küçük ayrıntılar korunmuş.
Biz gittiğimizde gezen kimse yoktu, ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz burayı. İçine girdiğimizde bir müze görevlisi karşıladı bizi. Ve bizi gezdirmeye başladı. O kadar ilgili ve ayrıntılı anlattı ki inanamadım. Öğrendiklerim çok kıymetliydi. İnsanların buraya çocuklarıyla gelmeleri lazım. Soframıza gelen kesme şekerin öyküsü, aynı zamanda cumhuriyetin ilk yıllarında ki böylesine büyük bir gelişim ve insanların el birliğiyle yaptıkları başarıya hayran kaldım.
Müzede ki her şey oo yıllardan kalma eşyalar. Atalık tohumlar, sinema salonun sandalyeleri, o yıllarda yapılan resimler, kullanılan eşyalar, Atatürk'ün buraya geldiğinde kullandığı eşyalar daha onlarcası. Mutlaka gezilmesi gereken yerlerden.
1 Mayıs tatiliyle üç gün boyunca değişik yerler gezdik, gördük ve çok memnun kaldık. En son Edirne gezimizi video yaptım. İsterseniz buyurun buraya..