22 Mayıs 2026 Cuma

Cuma Geldi!

 Günlerdir beklediğim bayram tatili başlamak üzere 💃💃💃

Gezi yazılarını yazmaktan cumaları atladım ama şimdi ne olmuş, nasıl geçmiş gelin bir bakalım.

Geçen haftalarda okul ve ev arası mekik dokudum mecburen. Yıl sonuna yaklaşırken okulda ki etkinlikler çoğalıyor. Çocuklarda da ekstra enerji birikiyor yaza doğru. Galiba güneşli günlerin etkisi onlarda maksimum enerji olarak ortaya çıkıyor. Haliyle biz yaşlı öğretmenler 😂 daha çok yorulup enerjimiz düşüşe geçiyor. Biliyorsunuz bu yaz emekli olacağım hatta şu sıralar ön emeklilik işlemlerini yaptım. Tatil zamanları beni motive ederek devam ediyorum işte. Hislerimi açık açık yazamayacağım buraya anında yorumlara bunca yılın emeğini hiçe sayarak ' artık zaten emekli olun bu kadar sızlanmaya '' diyenler çıkıyor, bir de bunların negatif enerjisiyle uğraşamayacağım. 

Okulda çocuklarla olsun velilerle olsun sene boyunca yorucu ama güzel işler yaptığıma inanıyorum. Bu ay bahçede beraber kahvaltı ve etkinlik gerçekleştirdik.




                     Kuş evi boyama, bahçede kahvaltı, çocuk yazarı ile buluşma ve kitap alma, evde kitaplık oluşturma gibi etkinliklerimiz oldu iki hafta boyunca. Her çocuğun evinde kendi kitaplığının olmasını, seneye okuma-yazma öğrenince okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılmasını istediğimi söyledim velilerime. Ama ne yazık ki velilerimizin bazılarında (daha büyük abi-ablası olanlar) direnç var. Evde kitap okumadıklarını, bunu sevmediklerini ısrarla söylüyorlar. Bu alışkanlığın oluşması için örnek teşkil etmemiz gerektiğini, günün belli bir saatinde en az 15 dakika ailece okuma yapmamız gerektiğini, kitaplık oluşturma ile çocukların bu hevesi kazanacaklarını bir hafta boyunca anlattım.
Ne yazık ki öğretmenler olması gerekeni veliye işaret ediyor ama evlerde kazandırılması gereken davranışlar, kurallar yerleşemiyor. Okulda öğrenilen ya da yaşanan kurallar evde pekişmiyor. Bu yüzden de eğitim yarım kalıyor. 





                        Okulda çocuklarla geçirilen zaman hem yüksek enerji gerektiriyor hem de beş dakika dinlemediğiniz bir zaman dilimi oluyor. Her branşın farklı zorlukları var. Biz okulöncesi öğretmenlerin teneffüs ya da bir dinlenme molası olmadığından tükeniş daha hızlı. Eve döndüğüm gibi koltuğuma atıyorum kendimi. Mahallede de her köşede olan inşaat seslerinden tüm sabrım sınanıyor bu sene. Hele tam karşımıza koca bir apartman yapılmaya başlandığından beri olan gürültüyü hayal edin. Ben de artık sadece gökyüzüne bakıyorum. Dinlenme saatlerimde yükselen tansiyonumu düşürmek için meditasyon yapmaya çalışıyorum. 
                Bu haftalar boyunca iki belgesel izledim. Biyografik belgeselleri çok seviyorum ve her farklı konu da yok artık, nasıl olur bunlar diyorum. Dünyada olanlar her daim beni çok şaşırtıyor. Bu belgeseller de onlardan.



Hirokazu Koreeda filmlerini izlemeye başladım. Hayatın içinden, insan ruh hallerini ön plana alan, derinlikli filmleri seviyorum. İzlediğim iki filmde böyleydi. Hatta Nobody Knows aslında gerçek bir olaydan esinlenmiş. İnsanı alt üst eden bir film.
Still Walking aile içi bireyleri içeren konusuyla aslında tüm toplumlarda dertlerin ve ilişkilerin benzer olduğunu gösteriyor. Filmde ki insanların hallerini görünce sanki bizim ailede ki durumlar diyorsunuz.
Başka filmleri de internette mevcut, sırayla devam etmeyi düşünüyorum.




                            Bir de dizi bitirdim. Edebiyat uyarlamalarına karşı temkinliyim aslında. Ama My Brilliant Friends hem oyunculuk hem kurgu olarak çok iyiydi. 
(L’amica geniale )  My brilliant friend yani Benim olağanüstü Akıllı Arkadaşım. Dizi Elena Ferrante’nin Napoli dörtlemesine birebir sadık kalarak çekilmiş. Dört romanda anlatılan ve 1950’li yıllarda, savaş sonrası güney İtalya’da başlayıp 2000’li yıllara kadar devam eden hikayede işlenen yoksulluğun ve kadın kimliğinin çıkmazları, faşizm, sınıf mücadelesi, direniş, dostluk, insanın karanlık yönleri dizide de çok güzel işlenmiş. 
Dizi sanırım 4 sezon, ben birinciyi bitirdim. Çok sezonlu uzayan diziler sıkmaya başlıyor ama İtalya'dan sahneler ve karakterler öyle güzel ki devam edeceğim büyük ihtimalle.


             Kütüphaneye gidip çeşitli kitaplar aldım. Bir dönem herkesin elinde olan Vejetaryen ve Kasiyer'i bulmuşken bende okuyayım dedim. Hızlıca ve kolay okunan iki kitap. İkisinin dil ve içeriklerini benzer buldum, okundu bitti kitaplardan biriydi bunlar benim için. Doğmayacak Çocuk İçin Dua kitabının yazarı Imre Kertesz daha derinlikli diliyle hoşuma gitti. Magda Szabo zaten benim için bir numara bunların arasında. Ondan ne bulursam okurum. Kapı romanı da çok güzeldi.



       Yaz yaklaştıysa benim için vazgeçilmezlerden biri 💛 Dondurma 💜 Bir de güzel yapsalar..



Hafta boyunca gelen çiçekler mutlu etti..



           Özlemlerimi fotolarla dile getirdim. Gerçekten de doğada yaşamı, ormanda geçirilen saatleri, dağlarda yürümeyi, denize girmeyi çok ama çok özledim. Bunlar ne zaman nasıl olur bilmiyorum ama umutlar bitmesin..
Eski fotoğraflarıma bakıp hayal kurmayı çok seviyorum.



                   Kızım geçen hafta ilk kez tek başına yurt dışı gezisine gitti. Geçen sene bir arkadaşıyla Viyana'ya gitmişti ama bu kez sadece kendisi uçağa bindi ve Venedik'e uçtu. Oradan da İtalya'nın Padova şehrinde ki arkadaşının yanına gitti. 
5-6 sene önce bir İtalya seyahatimizde iki günlüğüne Padova'ya gitmiştik. Ona bunu hatırlattığımda bir çok gezimiz gibi bunu da unuttuğunu söyledi. Kızım boşuna mı götürdük seni onca yere diye hep söyleniyorum.
Ben de oradaki fotolarımızı buldum hemen, hatta instagramda sabit hikayeler koymuşum onlara izledim. Ne kadar güzelmiş bu gezimizde. 
Kanal boyu heykelleriyle, yemyeşil parkları, kendine has meydanı, üniversitesi sayesinde genç nüfusuyla sakin ve huzurlu bir şehirdi.. 





   Kızıma ne yaparsanız nereye giderseniz bana fotoğraf gönder dedim ama gençleri biliyorsunuz fazla bir şey paylaşmadı. Daha çok kahve - yemek fotoları gönderdi.
ee ben de severim  biliyorsunuz bunları 😉



                             Kızımla gurur duyuyorum böyle bağımsız şeyler yaptığında. Daha çok gezsin dolaşsın, insanları tanısın, arkadaşlıklar kursun, gençliğini yaşasın ama okulunda da başarılı, hedefleri ve değerleri olan  biri olsun istiyorum. O geziye gittiğinde hatta İstanbul'da okurken bile çok paranoyak düşüncelerim oluyor çünkü evhamlı bir anneyim ama onu kısıtlamak istemiyorum.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı salı gününe denk geldi biliyorsunuz. O gün tatil olunca okulda ki arkadaşlarla piknik yapalım, kahvaltıya gidelim dedik.




Çerkezköy'e on dakikalık yolda olan İkiz Göller'e gittik. Burası gerçekten çok güzel bir yer. İki tane göl etrafında ki ormanlık alan ve yolları her türlü aracın gelmesine müsait. Hatta karavanlar için cennet. Çünkü şehre yakın ve doğanın kalbi. Hem ücretsiz, wc var, su var. 
Sabah gidip ağaçların altında göl manzaramızda kahvaltımızı yaptık, sohbet ettik, yürüyüş yaptık.
Bu haftamızda böyle güzel geçti gitti çok şükürler olsun.
Babaeski ve Alpullu videomuzu da koydum. 


























17 Mayıs 2026 Pazar

Babaeski ve Alpullu Gezimiz

 

                       Edirne'de bir gece kaldıktan sonra sabah erkenden yola çıktık. Eve dönüşümüzü köylerden kasabalardan geçerek durarak ve orayı gezerek tamamlamayı düşünüyorduk. İlk olarak adını çok duyduğumuz Babaeski ilçesine giderek başladık. Hatta oraya vardığımızda sabah saat 10 gibiydi, şehir pazar olduğundan çok sakindi. Havada soğuk ve yağmurlu olunca insanlar hiç evinden çıkmıyor gözüküyordu.  Kahvaltı yapmadan yola çıktığımız için bir fırın bulmak istiyorduk ve çarşının ortasında köşebaşında açık olan pastane bulduk. İnsanlar sabah sabah sıraya girdiğine göre lezzetli şeyler yapıyor deyip bizde girip sıcak çay eşliğinde çıtır çıtır simit ve peynirli börek istedik. 



              Koşturmaya gerek yoktu, biraz çarşı içinde gezer sonra tarihi bir köprüsü olduğunu duymuştum onu bulmaya gideriz dedik. Babaeski'nin tarihine bakınca şöyle bilgiler edindik. Bulgarophygonadıyla anılmış, Osmanlı döneminde ise BabaAtik olarak bilinmiş. 
Çarşıda gezerken tarihi olduğu belli olan güzel bir camiye denk geliyoruz. Cedid Ali Paşa Camisi olduğunu öğreniyoruz.
16. yüzyılda Sadrazam Semiz Ali Paşa’nın talimatıyla inşa edilmiş olan cami  dönemin ustalık anlayışını yansıtıyor. Tek kubbeli yapısı, sade ama etkileyici iç mekân süslemeleri ve taş işçiliğiyle dikkat çekiyor.
İçini gezdiğimiz sırada kimse yoktu, rahat rahat o sade ama etkileyici havasını içimize çektik.



       Bahçesinde ulu çınar ağaçlarının altında da esen rüzgarı, sessizliği dinlemek öyle iyi geldi ki..


Camiden çıktığımızda yolun ortasında tarihi bir çeşme gördük. Çevresinde bilgilendirici bir levha yoktu. 
Burası Babaeski Tarihi Dört Yüzlü Çeşmeymiş. İsminden de anlaşılacağı gibi Dört tarafında çeşmesi olan bir yapı. Çeşmenin her yüzü farklı desenlerle süslenmiş. 
Biraz ilerisinde günümüzde yapılan bir çeşme vardı.



                         Buradan yürüyerek Mimar Sinan tarafından yapılan köprüye gidiyoruz.
Köprüye giderken çeşmenin karşısında Tarihi Hamamı da görüyoruz ama içine girilmiyormuş, sadece dışarıdan inceliyoruz.  



                    Babaeski Köprüsü, İstanbul-Edirne asfaltının Babaeski Deresi'nin (Şeytan Dere) geçtiği, Babaeski’nin Lüleburgaz çıkışında yer alır. 1633 (H.1043) yılında 4. Murat Devri'nde yapılmıştır. Anadolu'dan Balkanlar'a giden askeri ve ticaret yolu üzerinde bulunmaktadır. Muntazam kesme taş kaplı, kargir bir köprüdür. Nehir taştığı zaman zedelenmemesi için 6 kemerli köprünün kemer aralarında büyük delikler bulunmaktadır. Nöbet hücreleri birer dantel gibi taş işlemedir. Kuzeydeki nöbet hücresi aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır. 
(Bilgiyi buradan aldım.)




                      Köprüyü geçerek yeşil bir parka geldik. Burada bir kaç kafe vardı, hadi sabah kahvemizi burada içelim diyerek girdik birine. Yeni gelmiş tatlıları da görünce dayanamayarak bir saat süren bir keyif yaptık. 




             Buradan kalkarak arabaya atlayıp 10-15 dakika sonra Alpullu ilçesine geldik. Alpullu adını da coğrafya dersinde çok duyardık. Yıllar sonra buraya gelip şeker pancarının buralarda yetişip cumhuriyet tarihinde ki ilk şeker fabrikasını göreceğimiz aklıma gelmezdi. 


              İlk olarak Alpullu Tren İstasyonunu görmek istedim. Ama bina da restorasyon vardı. Sadece bir kısmında küçük bir gar yazısı vardı, burada hatıra fotomuzu çekerek yolumuza devam ettik.1926 yılında Rumeli Demiryolu tarafından inşa edilen Alpullu Tren İstasyonu İstanbul Edirne arasında bulunan bir durak. 
Garın arka tarafında Alpullu Şeker Fabrikası bulunuyor ve hala işleyen bir fabrika.



Merkezden biraz ayrılınca tarihi köprüsüne gidiyorsunuz. 
Alpullu’ya Hayrabolu tarafından girişte, Tekirdağ-Edirne asfaltı üzerinde bulunmakta olup, 16'ncı yüzyıl ortalarında Sokullu Mehmet Paşa tarafından Mimar Koca Sinan’a yaptırılmıştır. Bu yol aynı zamanda Tekirdağ-Edirne arasında ticaret yoludur. Mimar Koca Sinan’ın en muhteşem abide köprüsüdür. Sivri kemerlidir. Koca Sinan, bu büyük kemeri teşkil eden 76 cm.lik çevre taşlarını da tek taş olarak kullanmıştır. Bu genişlikte kemer taşına hiçbir köprüde rastlanmaz. Bu taşların boyları 2,5 metreyi bulmaktadır. Korniş profili aynı olup, korkuluk taşı ile dış yüzleri birleştirilmiştir. 
Bilgi buradan




               Ortaya doğru dikleşen bir köprüydü. Bunun nedeni de zamanında nehrin çok akışının olması, sele karşı korunması içinmiş. Orta yerinde oturup etrafa bakmak inanılmaz güzeldi. 
Karşıdan da fotoğraflarını çekip merkeze doğru döndük. 





                   Yine merkezde güzel bir cami vardı, bahçesi biraz bakımsız ama çok güzeldi. Galiba Şeker Fabrikası çalışanları yaptırmış bu camiyi. Şeker Cami'nin içine girip gezdik ve çok beğendik. Dediğim gibi bahçesi biraz daha düzenli olsa çok iyi olur. 


                           Fabrikanın tarihçesi çok ilginç. Zamanında 1926 yılında Atatürk'ün isteüğiyle bu fabrika yaptırılmış. Türkiye'de bulunan sayılı şeker pancarı fabrikalarından biri. Fabrikaya çalışmaya gelen işçiler ve aileleri için de bildiğiniz küçük bir köy inşa edilmiş o yıllarda. Lojmanları, itfaiyesi, okulu, sinemasıyla her şeyi içinde bir yerleşim olmuş. 
Bunları nereden mi öğrendik, yeni açılmış sayılan Alpullu Sanayi Müzesinden. 


                                 Müzeye giden yol çok güzel. Bu yerleşim merkezi yani zamanında binlerce insanın yaşadığı bu küçük sanayi köyü korumaya alınmış. Lojmanlar olduğu gibi duruyor, evlerde artık kimse yok, hayalet şehir gibi doğanın içinde. Sadece bir binası retore edilmiş. Yakında burası da kafe müze gibi olabilir bence. Yürüdüğümüz yolda ki lambalar Ş şeklindeydi. Böyle güzel ve küçük ayrıntılar korunmuş. 
Biz gittiğimizde gezen kimse yoktu, ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz burayı. İçine girdiğimizde bir müze görevlisi karşıladı bizi. Ve bizi gezdirmeye başladı. O kadar ilgili ve ayrıntılı anlattı ki inanamadım. Öğrendiklerim çok kıymetliydi. İnsanların buraya çocuklarıyla gelmeleri lazım. Soframıza gelen kesme şekerin öyküsü, aynı zamanda cumhuriyetin ilk yıllarında ki böylesine büyük bir gelişim ve insanların el birliğiyle yaptıkları başarıya hayran kaldım.



                      Müzede ki her şey oo yıllardan kalma eşyalar. Atalık tohumlar, sinema salonun sandalyeleri, o yıllarda yapılan resimler, kullanılan eşyalar, Atatürk'ün buraya geldiğinde kullandığı eşyalar daha onlarcası. Mutlaka gezilmesi gereken yerlerden.
1 Mayıs tatiliyle üç gün boyunca değişik yerler gezdik, gördük ve çok memnun kaldık. En son Edirne gezimizi video yaptım. İsterseniz buyurun buraya..






Cuma Geldi!

 Günlerdir beklediğim bayram tatili başlamak üzere 💃💃💃 Gezi yazılarını yazmaktan cumaları atladım ama şimdi ne olmuş, nasıl geçmiş gelin ...