Mayıs 1 tatili cumaya gelince bu fırsat kaçmaz dedik ve iki gece üç günlük bir gezi tasarladık. Bu sene Çerkezköy'de yaşıyorsak tüm Trakya'yı gezmeliyiz diyoruz. Gerçekten de şimdiye kadar bir çok yer gezdik. Ama büyük şehirleri daha gezememiştik. Cuma günü Kırklareli'ye gittik. Bütün gün şehrin içini gezdik dolaştık, camilerinde namaz kıldık dua ettik, güzel yemekler, tatlılar yedik, kafelerinde soluklandık. Gece de bulduğumuz en ucuz otelde kaldık ama şunu söyleyeyim iki kişi konaklama en ucuz 1800 tl bulabildik. Ne yazık ki öğretmenevlerinde yer bulamadık her zaman ki gibi. Onlar biraz daha uygun fiyatlı. Sadece uyuyacağız aman ne olacak dedik ama bu ucuzlar da çok fena.
Neyse şimdi sırayla bu şehirde neler yaptık, neler gördük anlatmaya başlayayım. Hatta ara ara video da çektim, onu da yazı sonuna ekleyeceğim.
Kırklareli beni şaşırtan bir şehir oldu; huzuru, temizliği ve sakinliğiyle. Çok keyifle gezdik, hatta hava çok soğuktu ama bu bile bizi etkilemedi. Kırklareli'nin Milattan Önce 6. yüzyıla kadar uzanan bir tarihi var. Tarihte adı Kırk Kilise olarak biliniyormuş.1924 yılında meclise sunulan teklifle ismi Kırklareli olarak değişmiş.
Eşyalarımızı otele koyduğumuz gibi merkeze doğru yürümey başladık. Ferah caddeleri, bol ağaçlı parkları ve kafeleriyle ilgimizi çekiyor hemen. Merkezde Kırklareli Tren istasyonu binası restore edilmiş, büyük bir lokomotif konmuş, insanlar sıra sıra fotoğraf çektiriyor. Hatıra fotolarımızı bizde çekiyoruz tabi ki. Hava buz gibi, serin rüzgar burada da esiyor ama gezmemize engel değil. Yürümeye devam ediyoruz çünkü görecek çok şey var. O sırada öğle ezanı okuyor. Tarihi bir camisi olduğunu okumuştum hemen sese doğru gidiyoruz.
Hızırbey Camisine varıyoruz. Kırklareli şehir merkezinde bulunan Hızırbey Cami Avrupa’nın en eski camilerindenmiş. 1383 yılında Köse Mihalzade Hızır Bey tarafından inşa ettirilmiş. Büyük Camii olarak da anılan yapı, döneminin Osmanlı mimari özelliklerini yansıtıyor. İç mekânındaki kalem içi süslemeler çok etkileyici bir görsellik sunuyordu. Bin kişilik kapasitesiyle ibadete açık olan cami, 2007 yılında aslına uygun şekilde restore edilmiş.
Duvarlarda bulunan devasa hat yazılara bayıldım. Namazdan sonra camiyi ayrıntılı şekilde gezme fırsatımız oldu. Buradan çıkarak zaten birbirine çok yakın olan müzelere gittik. Şehrin içine çok güzel müzeler kazandırmışlar. Bunlardan biri Atatürk Evi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin birebir kopyası olarak inşa edilmiş Atatürk Evi. 17 Ocak 2018’de ziyarete açılan üç katlı bu müze ev gerçekten çok güzeldi. Müzenin içinde Millî Mücadele Dönemi, Atatürk’ün yaşamı ve ailesini temsil eden heykeller yer alıyor. Atatürk’ün Kırklareli ziyaretlerinde kullandığı bazı kişisel eşyalar da sergileniyor. Atatürk Evi’ni genellikle haftanın her günü 09.30 ile 17.30 arasında ziyaret ediliyor.
Hatta müzeye girerken bahçede Atatürk'ün resimlerinden bildiğimiz o meşhur traktör vardı. Birebir aynısı yapılmış ve burada ziyaretçilere gösteriliyordu. Özellikle çocuklar için çok faydalı bulduğum bir müze oldu. Çünkü derslerde öğrendikleri bir çok şeyi pekiştirmiş olacaklar bu müzede gezerken.
Buradan çıkınca hemen yakında Ali Rıza Efendi Kültür Evi'ne geçtik. Üç balkan ülkesi ( Karadağ, Bulgaristan, Kosova) ile Türkiye odası olarak düzenlenmiş bir ev burası. Kültürleri tanımada çok güzel bir örnek olmuş.
Ali Rıza Efendi Kültür Evi Yayla Camii ve Tevfik Fikret Yatılı Bölge Ortaokulu’na komşu olup, Yayla Mahallesi’nde Mektep Sokak ile Laleli Sokak’ın kesiştiği noktada yer almakta.
Buradan çıktığımızda gördüğümüz okula bayıldım.
Buradan çıkınca mahalle aralarında dolaşmaya başladık. Nerede eskiye ait ev görsek çok sevindik ama artık fazla ev kalmamış ne yazık ki. Evlerde ki ayrıntılara baktık, kimler ne yaşadı diye hayaller kurduk, eski olanda ne estetik ne sadelik varmış diye konuşup üzüldük. Burası Yayla mahallesi ve eskiden göçmenlerin yaşadığı yerlermiş.
Yayla mahallesinden aşağıya çarşıya doğru yürüyerek bir yerlerde oturup dinlenmek istedik. Güzel bir kafede kahve içmek güzel olacaktı. Yolumuzun üzerine böyle bir kafe çıkınca hemen oturduk. Gün boyu iki farklı kafede oturduk dinlendik. Şarjlarımızı doldurduk.
Sonrasında sokaklara döndük ve bir mahalle de merdivenli bir sokağa denk geldik. Buranın iki yanından sarmaşık güller kaplamıştı her yeri, öyle güzel kokuyor öyle güzel duruyordu ki hemen geçip gidemedik altından. Bazı sokaklar sadece çiçeklerle ya da ağaçlarla ne güzel oluyor, keşke herkes bunun farkında olup evlerinin önüne bir şeyler ekse. Gerçi ben bir çok insanın yaprak döküyor diye ağaçların kesilmesi gerektiğini konuşurken duymuştum.
Kırklareli şehrinde dikkatimi çeken bir şey de her köşede bronz heykellerin olmasıydı. Şehrin çeşitli yerlerinde farklı temada heykeller bir sürpriz gibi karşınıza çıkıyor ve bunlar da şehri güzelleştiriyor.
Yayla mahallesinde tarihi bir bina görünce merak edip girdik. Burası otel olarak kullanılıyormuş ama içini görmek isteyip gezdik. Yüksek tavanları, büyük pencereleri, ahşap merdivenleri ile korunmuş binalardan biri. Lobi de zeminde camlı bir yer vardı, bakınca bunun sarnıç olduğunu anladık. Umarım bina otel olarak kullanılırken de iyi korunur, dikkat edilir.
Bu bina Osmanlı Döneminde Rum Okulu olarak inşa edilmiş. 2005 Yılında bir yangınla harap olmuş.
Daha sonra ki yıllar tekrar yapılandırılarak günümüzde de Thrace Konak Otel olarak 20 odayla hizmet veriyor.
Şehirde aslında tarihi on civarı çeşme kaldığı yazıyordu, ben de gezerken rastlarım diye bekledim ama sadece merkezde Hızırbey Cami karşısında ki Alman Çeşmesini gördüm.
Aynı zamanda Büyük Cami Çeşmesi diye de anılıyor. Hızırbey Camisine Büyük Cami diyor genelde halk. 1383 yılında külliyenin parçası olarak yapılmış bu çeşme.
Alman çeşmesi diye niye anılıyor tutarlı bir cevabı yokmuş.
Çarşıda gezerken neler alabiliriz, ne yiyelim diye bakmaya başladık. Bilindiği gibi Trakya'da badem ezmesi, Kavala kurabiyesi, beyaz peyniri, helva çeşitleri meşhur. Bedesten taraflarında minik bir dükkanda mavi önlüğüyle bir amca arı gibi çalışıyor, sırada ki insanlara paketler sarıyordu. Doğal Helvacı dükkanında tahinler, koshelvalar satılıyor.
Yemek için Kırklareli köftesi yiyelim dedik ve memnun kaldık. Arkasından buranın tatlısı Peynir helvası aldık. Bunu da yiyenler bilir çok hafif lezzetli bir tatlıdır. Kırklareli köftesi daha çok yeni 9 Mart 2026 yılında tescil almış. Istranca dağı meralarından gelen büyükbaş hayvanların baharatsız yapılan doğal haliyle yapılıyor. Yanında koyun yoğurduyla müthiş bir lezzet gerçekten de.
Birde buraların milli içeceği var; Hardaliye.
Hardaliye Kırklareli’nin olgunlaşmış üzümlerden elde edilen alkolsüz, buruk tadıyla karakteristik bir içeceğidir. 20 Kasım 1930 yılında Kırklareli ziyareti sırasında kendisine ikram edilen hardaliye hakkında Mustafa Kemal Atatürk şöyle der : “Bunu milli bir içecek haline getiriniz.”
Kırklarelinde bağcılık zamanında çok gelişmiş ama artık ondan da fazla eser yok. Hatta Evliya Çelebi bile şöyle bahsetmiş;
''İçinde adam yürüse kaybolur.''
Biz yemeği yiyip çıktığımızda hava iyice kararmıştı. Biraz da kafelerin olduğu yere gidelim gezelim dedik. Bu ağaçlıklı yol gerçekten de çok güzel çünkü geniş bir cadde üzerinde yürürken sağlı sollu kafeler, hediyelik eşyacılar, yiyecek satıcılarıyla gezmek için eşsiz.
Akşam serinliğinde hadi bir kahve daha içelim diyoruz çünkü otele gitmek istemiyoruz. Gün bitmesin daha çok gezelim ama çok da yoruluyoruz. Neredeyse 25 bin adım atmışız. Dinlenmek de gerekli çünkü ertesi sabah erkenden Edirne'ye doğru yola çıkacağız.
YouTube kanalına Kırklareli seyahatimizi yükledim. Hadi abone de olalım 😆
Yeni okumaya başladığım ''Gündelik Hayatın Sahnesi'' kitabında Fatma Barbarosoğlu şöyle diyor;
'' Günlerin, yılların önüne getirilen rakamların bir önemi yok benim için. Benim derdim 'Günü gün yapan nedir? ' sorusuna cevap bulmakta düğümleniyor. 'İşte o gün' dediğimiz şey. Bir günü/bugünü ya da dünü diğerlerinden öne çıkaran o iç huzuru ya da insanın içinde ki bütün renkleri solduran o derin elem?
Günlerin hızlıca geçip gitmesi yüzünden duyduğum üzüntüyü düşündüm. Fatma Barbarosoğlu'nun sorusuyla bu üzüntümü sorgulamaya başladım. Günü gerçek gün yapan nedir? Doya doya ve sorunsuz yaşamak mı? Yorulmadan haz içinde geçmesiyle sonlanan mı? Zamanın genişleyip içinde kaybolup bu düşüncelerin aklımıza gelmediği anlar mı?
Yazarı çok seviyorum, yazdıklarını, samimi oluşunu ( ona yazdığım bir mesajla telefon numaramı isteyip aramış, uzun uzun konuşmuştuk ), bakış açısını..
Ne yazarsa okumak istediğim yazarlardan biri. Son kitabı olan bu kitapta da şöyle bir şey diyor;
Teferruatı çeyiz edinip zihnin sandıklarında saklayan kadınlar için..'' demiş. Okuyunca işte ben dedim. Yaşarken gündelik hayatta karşılaştığım bir çok ayrıntıyı uzun uzun düşünürüm. İnsan kendisini bulduğu kitapları seviyor belki de, ben de bu kitapta bir çok şeyi benzer düşündüğümüz görüp bu kadar güzel ve sade dile getiremediğim için beğendim yine.
Bu kitapta ki bazı bölümlere denk düşen konuda instagramda Osman Turhan'ın yazısına ve karikatürüne denk geldim. Yazdıklarını paylaşmak isterim ;
''Belki de kendimize yeniden şu soruyu sormalıyız: Gerçekten hissedebiliyor muyuz? Dijital ağlarda sayısız bağlantımız var; fakat gönlümüzden gönle uzanan bağlar ne kadar güçlü? Herkesle temas hâlindeyiz belki, ama hakikatte kaç kişinin kalbine dokunabiliyoruz?
Bugünün insanı, başkasının acısıyla çoğu zaman bir ekranın soğuk yüzünde karşılaşıyor. Bir bildirim düşüyor önümüze… Bazen bir fotoğraf, bazen bir cümle. Altına birkaç kelime, yanına bir üzgün yüz emojisi… Sonra içimizde beliren o kısa “görev tamam” hissiyle kaydırıp geçiyoruz. Ne kadar hızlı, ne kadar yüzeysel…
Peki, bir kardeşimizin derdini gerçekten kalbimizde taşımayı göze alabiliyor muyuz? Bir çocuğun yaşadığı acıyı hissedebilmek için ekranı değil, kalbimizi açmamız gerektiğini unutuyor muyuz?
İsveç dilinde Vårkänsla diye bir kelime varmış. Baharın gelişiyle hissedilen o hafiflik haline deniyormuş. Günler uzuyor, kışın ağırlığı yerini ferahlığa bırakıyor, mevsim değişirken ruh hali de onunla birlikte dönüşüyor. Gün ışığı uzadıkça hayatın akışı da genişliyor; sabahlar aydınlık başlıyor, akşamlar daha da geceye doğru uzuyor. Baharı tüm hücrelerimize kadar hissediyoruz galiba. Trakya'da bahar gerçekten çok güzel oluprmuş. Tüm yol kenarları kanola tarlalarıyla dolu. Arabanızla giderken uçsuz bucaksız tarlalara bakmak çok harika.
Trakya'da irili ufaklı bir çok da göl bulunuyor. Ağaçların ortasında bu küçük göller çevresinde piknik alanları var. Haftasonunu beklemeden de gidebiliyorsunuz. Mesela İkizgöller var Kapaklı ilçesine çok yakın. Mangalımızı alıp masa ve sandalyelerimizle gidip akşam yemeğimizi burada yedik. Göl çevresinde yürüdük, sandalyelerimize oturup güneşlendik, dergi okuduk.
Nereye gidersek büyük boy çöp götürüyoruz ve bize ait olmayan çöpleri topluyoruz, en azından oturacağımız bölgeyi temizliyoruz.
Pazar günü de Silivri'ye bağlı Çayırdere Köyü göletinde kahvaltı yaptık. Tabi ki buraya da gittiğimizde her tarafın çöp içinde olduğunu gördük ve torbalarımızı çıkarıp temizlik yaptık. Bizim oturduğumuz yere bir kaç genç gelip çadır kurup ateş yaktılar. Yakın oldukları için konuşmalarına şahit olduk ve pazar sabahımız zehir oldu. Öyle çok küfür ettiler ki, her konuşmada her cümle içinde ananın... diye devam ettiler. Artık bu zaten küfürden çok normal bir deyime dönüştü, toplum olarak kabullendik.
Öğle olunca eve dönmeye karar verdik ve yolların kilitlendiğini gördük. Herkes gezmek için yollardaydı ve tam zamanında eve dönüyoruz diye sevindik.
Eve dönünce duramadım pazar keki yapayım dedim.
Pazartesiden itibaren iş başladı malum. Yoğun işler bizi bekliyordu, bir gün okul çıkışı Çerkezköyde yeni açılan bir kafeye gittim. Mekan çok tatlıydı, keyifle oturdum. Ama kahve hazırlama da elemanlar acemiydi. O kadar para verip böyle olunca canım sıkıldı ama yapacak bir şey yok, bir daha gitmem zaten.
Başka bir okul çıkışı komşum davet etti evine. Yeni gelin evinin havası da bir başka oluyor canım :)
Mayısa da girdiğimiz bu gün tatil cuması. Biz bugün kısa bir tatile çıkacağız kısmetse.