24 Nisan 2026 Cuma

Nisanın Son Cuması

 '' Bahar yeniden başlamanın adıdır. Zorluktan sonra gelen kolaylık, zahmetin ardından oluşan rahmettir. Bahar tazelenmektir. Sadece evimizde değil, içimizde de bahar temizliği yapmalıyız. Unutmayalım, sorumluluktan kaçmak ile gereksiz yüklerden kurtulmak aynı şey değildir '' 

diye okudum dergide İbrahim Tenekeci'den. Çıkan güneş, tomurcuklanan ağaçlar, yemyeşil tarlalar ile ruhunuzda da kıpırdanmalar, silkelenmeler olmuyor mu? Bahar temizliği kavramı ne güzel bir şey değil mi? Bu yazıda da okuduğum zaman ruhumda bir temizliğe gitmem gerektiğini bir kez daha anladım. Ruhumuzu iyileştirme, arınma, sakinleştirme çabaları her daim sürüyor hayatta olduğumuz sürece bu savaşın içindeyiz. Tamam oldu bitti artık çok rahatım diyemiyoruz, buna ne ülke şartları, ne hayat süprizleri ne de zaman imkan veriyor. Üstelik bir de içimizde zehirleyici düşünceler, bize zarar veren duygular olursa ne hastalıktan kurtuluyoruz ne de dert tasadan. Bunları en azından minimale indirmek zorundayız.

Beklentiler ne yazık ki insanı en çok yaralayan duygu. Bunu azaltmakla daha çok rahatlayacağımıza inanıyorum. Eşimizden, çocuğumuzdan, arkadaşlarımızdan beklentilerimiz çok yüksek normal olarak. Çünkü onlar en yakınlarımız en sevdiklerimiz ve en çok özveride bulunduklarımız değil mi? Onlara verdiğimiz kadar almak istiyoruz ve bu gayet insanca bir duygu. Bu karşılığı görmeyince hayal kırıklığı çok oluyor tabi ki. Yaş ilerledikçe hayat, hayal kırıklıkları, artık beklentini azaltman gerektiğini öğretiyor sana. Gurbete yani buralara geldiğimde geride arkadaşlarımı, ailemi, yakınlarımı bıraktım. Beklentim çok yüksekti tabi; buralarda en azından arayıp sorup beni yalnız bırakmayacaklar, görüntülü sesli aramalarla kendimi yalnız hissetmeyecektim. Peki ne oldu biliyor musunuz?  İki üç kişinin dışında arayan soran olmadı, daha çok ben aradım, hayırlı olsun diyen bile çıkmadı arayıp konuşan yoktu. Erkek kardeşim bile aramaz , belki aile grubunda ki yazışmalarımız ona yetiyordur. Demek istediğim üzülecek konu arasam çok var. Ben de yüksek beklentiye girmiyorum uzun süredir. Arkadaş olsun akraba olsun kesiştiğimiz yerlerde yine birlikte oluruz, konuşur eğleniriz, kin tutarak kalbimi kirletmek istemiyorum.

                  Bazen beklemediğiniz anlarda beklemediğiniz bir kişiden gelen mesaj bir telefonla ne çok şaşırır ve mutlu olursunuz, değil mi? Belki de bunlarla yetinmeli ve yolumuza devam etmeliyiz. Geçen cuma günü böyle bir mutluluk yaşadım bende. Okul çıkışı her zaman ki gibi kitap değiştirmek için kütüphaneye gittim, kitabımı alıp bir kafeye oturdum. Okuldan arkadaşlarımda gelip bana katılacaklarını söylemişlerdi; hem onları bekliyor hem de kitabımı okuyordum. Çünkü gelmelerine bir sat vardı. Bu anları öyle çok seviyorum ki. Bir yerlerde vakit geçirmek için başkasına hiç ihtiyaç duymam. 



                Kütüphaneden Halid Ziya Uşaklıgil'in bu kitabını alıp orada okumaya başladım. 1890'larda yazılmış kitabın iki kez sadeleştirildiği yazıyordu önsözünde.  Neredeyse yirmi sayfa okudum ama konunun ne olduğunu bir türlü kavrayamadım yabancı sözcüklerin fazlalığından. Kitap okuma eziyete dönüşmeye başlayınca hiç sevmiyorum. Bu yüzden okumayı bıraktım. Başka kitap alırım artık. Zaten internet üzerinden aldığım kitaplarda geldi, büyük bir heyecanla onlara başlama üzereyim.
Ben böyle zaman geçirirken okuldan üç arkadaşım da gelip bana katıldılar. İlerleyen saatlerde süpriz bir pastayla geçmiş doğum günümü kutladılar. Buna çok şaşırıp mutlu oldum. Hayat işte böyle, beklenti az mutluluk ve huzur çok!


 Öğle saatlerinden akşama kadar süren güzel saatlerden sonra evlere döndük. 
Hafta boyunca okul baya bir yoğun geçti Yaşanan olaylardan sonra Milli Eğitimde sıkı kontroller, toplantılar, çalışmalar oldu ve olmaya da devam ediyor.
Bu hafta 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramı kutlamaları da oldu. Öncesinde bayrama yönelik çalışmalar yaptık, sınıflarımızı çocuklarla süsledik.


Sınıfta eğlenceli saatler..
Leylek ve ailesi tam sınıfımızın karşısında ki direkte.
Devamlı onları gözlüyoruz..


                    Bu sene 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutladık ama buruk bir kutlama oldu. Yaşanan olayları düşününce aklım almıyor, ülke de bu tarz şeyler olmazdı. Bunu uzak ülkelerde yaşanan kötü olaylar olarak duyardık. Millet olarak çok üzüldük, umarım herkes şapkasını önüne koyar iyice düşünür. Öğretmenlerin eski saygısı, güven geri gelir umarım.
Köyümüzde ki bayram çok güzel oldu. Uzun yıllar sonra okul bandosunun arkasında yürüyüş yaptım. Daha önce ki okullarım da bando yoktu. Bence bando her okulda olmalı. İlkokuldayken bandoya girmek için can atıyordum. İlk etapta ritim tutabiliyorum mu diye denemişti öğretmenimiz. Ama başaramamıştım. Ne çok üzülmüştüm. Müzik kulağım hiç yoktur bu gerçeği de öğrenmiş oldum.
Lisede bandomuz vardı ama bunda kendimi denemeye cesaret bile edemedim, ilkokulda ki başarısızlığım üzerine tüm cesaretim kırılmıştı. En yakın arkadaşım -Filiz-  bandonun majörüydü. Ah bir görseniz majör olmak lisedeyken ne havalı bir şeydi. O sopasını havaya atarak okullar arası yarışırlardı. Hey gidi günler ! 



                      Okul çıkışı eve geldiğimde işlerimi hızlıca yapıp koltuğuma oturmayı dört gözle bekliyorum. Bu saatlerde YouTube açıyorum , sevdiğim videoları izliyorum. Çay ya da kahve mutlaka olur. Doğa, bahçe, kırsal yaşam videoları bunlar tahmin edeceğiniz üzere. Dergi, kitap okuma derken zaten akşam oluyor. Birbirinin aynı günler diye üzülmüyorum. Ne olacak zaten, her gün farklı bir şey yapan var mı çalışma hayatı olan herkes aynı. Gün boyu yorulup eve gelen zaten dışarı adımını atmak istemiyor. 
Geri de kaldı gençlik, gezme tozma, hayatın gerçek dertleriyle uğraşmadan okul okuma. Kabullenip yoluna devam edeceksin. Çoğu zaman gece yastığa başımı koyduğumda ne ara bitti bu koca gün diye düşünüyorum. Bu koşturmada kaybolup gitmeyen yok ve buna istediğin kadar dertlen elinden bir şey gelmez.




                  Ben evde kahvemi içerken kızımda arkadaşıyla bir kafede olduğunu yazıp foto gönderir. Ben seviyorum ya kahve fotoğraflarını. Yazışırız, özlemimi bastırmak için bir zamanlar ben de böyle gurbetteydim diye düşünürüm. Annem özlem içindeyken  nasıl umursamaz halde, büyük şehrin büyüsü içindeydim. Şimdi kızımda böyle diyorum, öyle de olması lazım ayaklarının üzerinde durması için. Evde geçirdiğim zamanları çok seviyorum. Artık yaşlandım diyorum çünkü okul sonrası biriyle görüşmek bile çok yoruyor ve bunu hafta da bir günden fazla yapamıyorum. Okuldan döndüğümde kulaklarım çınlıyor çünkü ses artık çok etkilemiş oluyor. Bir de bir yerlere gidip konuşma artık zorluyor.
Salı günü hava o kadar güzeldi ki evde oturamam dedim. Yorgunda olsam bisikletime binip eve 2-3 km yakınlarda ki göle gitmeye karar verdim.



Yolu fena değil hatta bisiklet yolu bile yapılmış ama çok bakımsız olduğundan buradan gidemiyorsun. Hafta içi olduğundan fazla işlek değil. Genelde piknikçiler gidiyor. Doğa da uyanışta olduğundan güzelleşmeye başlamış. 
Gidene kadar durup durup çiçek topladım.



Göl kenarında yarım saat oturup güneşi içime çekerek zaman geçirdim. Şimdi buraya bir arkadaşla gitsem bu kadar sakin zaman geçiremezdim. Sohbet ederken etrafı tam göremiyorsunuz, o anı yaşayamıyorsunuz. O yüzden bisikletle gezilerimde yalnız olmayı seçiyorum.
Trakya baharla birlikte çok güzel olmaya başladı arkadaşlar. Büyük düzlükler olduğundan uçsuz bucaksız tarlalar var. Sanayinin buraya kaydırılmasına çok üzülüyorum çünkü Çerkezköy'de o kadar çok küçüklü büyüklü fabrika var ki. Hava kalitesi çok kötü bu yüzden. 
Şehir dışında ki tarlalar yeşile ve sarıya boyandı bir anda.




                    Okul yolumun üzerinde ki kanola tarlalarını görmek hayatımın en unutulmaz sahnelerinden olacak kuşkusuz. Çünkü bizim oralar daha dağlık böyle uçsuz bucaksız tarlalar yok. Baharla birlikte ayçiçekler çıkacağını biliyordum , kanola sürpriz  oldu.
Kanolayı yağ olarak biliyoruz ama burada kocaman tarlalar halinde görünce meark etti, biraz araştırım.
Kanola bitkisi canlılar için zararlı olan erüsik asit ve glukosinolat içeriyormuş aslında ama  yağı bitkisinin aksine zararlı olmadığından insanlar ve çiftlik hayvanları için gıda maddesi olarak kullanılmaktaymış. Doymuş yağ söz konusu olduğunda, kanola yağı diğer yağlara kıyasla en düşükmüş:
Kanola yağı %7 doymuş yağ
Ayçiçek yağı %9 doymuş yağ
Mısır yağı %13 doymuş yağ
Zeytinyağı %14 doymuş yağdır

              Bir ayı daha devirdik neredeyse. Baharı tam anlamıyla yaşıyoruz; bazen sıcak bazen soğuk. Bu haftayı da sağlıkla huzurla kapatalım.
                                            Hayırlı Cumalar!!











17 Nisan 2026 Cuma

Cuma Geldi

 

                     Geçen hafta cuma gelip işten çıktığımda kendimi kuş gibi hafiflemiş hissettim. Bu haftayı da güzelce geçirdiğim için kendime ödül vereyim dedim. Çerkezköy'de ki en sevdiğim kütüphaneye gidip bir saat kitapları inceledim. Aslında geçen hafta istediğim ve kütüphane de bulamadığım kitapları internetten sipariş ettim. Gönül isterdi ki kitap satan bir dükkana gideyim, istediklerimi tek tek arayayım, kitabı elime alayım, sayfalarını karıştırayım, az biraz okuyayım, o dükkanın eşsiz kokusunda sarhoş olayım..

Yine de iyi ki kütüphaneler var. Hele bazı şehirler de ki kütüphaneler özel binaların içinde. Ne çok görmek isterdim her birini. Mesela Sinop'ta öğretmenlik yaparken şehirde ki kütüphane güzel bir binanın içinde ve deniz kenarındaydı. O zamanlar kütüphaneler böyle revaçta değildi. Okul sonrası uzun bir yürüyüşle - insanların minibüsle gideceği mesafeyi- giderdim kütüphaneye ve orada ki zamanım en güzel anlardı. Fazla arkadaşım yoktu, kendi halimde yaşadım gittim oralarda.

Sadece bir kitap verdiklerinden uzun uzun seçimimi yaptım. Ne alsam okusam diye küçük dertleri olmalı insanın 😇



               Aylardır AVM'lere , mağazalara gitmemiştim. Biraz mağazalar arası dolaşayım dedim . Ne yazık ki alışveriş yapmak istemesen de insanları cezbeden, alışveriş yapmasına neden olan dolu ürün var. Artık giysi ve ayakkabı almak istemiyorum, yıllarca stok yapmışız. 
Ama ev eşyalarını ve kırtasiye ürünlerine bayılıyorum. Böyle amaçsızca gezmek dolaşmak aman ne iyi geldi anlatamam. Bir kaç tane dergi ve eşim için de sudoku aldım. Hadi bir de kahve-pasta yapayım dedim ve daha önce gitmediğim bir kafeye gittim. 
Daha önce de söyledim değil mi kahve-pasta ikilisinin bana verdiği mutluluğu. 
Kahvemi içerken kafede çalan güzel bir müzik eşliğinde yeni aldığım kitabıma başladım, dergilerimi karıştırdım.
Robert Musil'in Niteliksiz Adam kitabını okumak istiyorum asıl ama bir türlü başlayamıyorum bu hacimce büyük kitaba. Yazarın ilk kitabı olan Genç Törless'in Buhranları kitabını okudum bu hafta. İlk romanı olmasına rağmen güçlü kalemi, psikolojik tahlillerinin derinliği hemen fark ediliyor. 




Festivalde bir yönetmeni fark ettim ve onun hiç bir filmini izlemediğimi gördüm. Hemen araştırarak sadece iki filmini buldum nette. lldiko Enyedi 1955 doğumlu Macar yönetmen. İzlediğim Beden ve Ruh (Teströl es Lelekröl ) çok ilginç bir filmdi ve başrolde ki kadın oyuncunun oyunculuğu harikaydı. 





                  Geçen günlerde Norveç gezimizden bir kaç fotoğraf paylaştım instagramda. Çünkü öyle burnumda tütüyor ki oralar. Bildiğiniz cennetten köşeler. İnsanlar doğaya değer veriyor, sokaklarını temiz tutuyor, insanca yaşıyor. Hep neden neden diye soruyorum. Bizimde cennet köşelerimiz var ama dağ başına gitsek bile çöpten geçilmiyor. Öyle dert ediyorum ki bunu anlatamam. Çünkü bu pislik içinde yaşamak istemiyorum ve hak etmiyorum. 



Şuraya bakın. Bütün gün uzun bir yürüyüş yapmıştık farklı bir gezegendeydik sanki. Sadece doğanın güzelliği değil o ihtiyacımız olan sessizliğe kavuşmuştuk.

Henry David Thoreau Doğa ve Yürüyüş Üzerine'de ne doğru diyor;

“Aramızda manzaranın güzelliğini takdir edebilenler ne kadar da azdır!”

Hatta bir de şöyle der;

“Sadelik, dinginlik ,sessizlik - bunlardı ahlaki bir yaşamın, hakiki bir yaşamın ,felsefi bir yaşamın önkoşulları.”


                       Oturduğum mahalle de çevremde saydım tam 7 inşaat oluyor şu sıralar. Bir tanesi de tam karşımda. Eve dönmek istemiyorum çünkü akşam altıya kadar çekiç, beton mikseri sesleri oluyor. Artık pencere kenarında oturamıyoruz, perdeler hep çekik. Karşıya değil de sadece gökyüzüne bakıyorum nefes almak için. Çarşıya giderken bazı bahçelerde tek tük de olsa ağaçlar muhteşem bahar açmışlar, onları fotoğraflıyorum.


                       Çarşamba günü Çerkezköy'de tanıştığım ve arkadaş olduğum bir çocuk annesi Öznur'a davetliydim. Okul sonrası güzel balkonunda oturup mis gibi demlenmiş çay içip sohbet etmek çok iyi geldi. Hatta ondan ayrıldığımda öyle mutluydum ki neşe içinde eve döndüm ve akşam yemeğini hazırladım. Daha önce de söylemişimdir gün boyunca sosyal medyayı açmam. Zaten günün yarısında okuldayım hiç vaktim olmaz. Eve dönünce de dinlenme, kitap okuma, akşam yemekleri hazırlıkları falan vakit geçer. Yemekten sonra kahvemi yapar bilgisayarı açar `ve blog, instagram vakit geçiririm.


Nisan ayı boyunca yoğun etkinlikler içindeyiz. Bu sene her güne grup halinde yapılan etkinlikler koymuşlar. Bahçe de yapılanlar çok eğlenceli oluyor ve aynı zamanda yorucu. Ama Maarifin Kalbinde Çocuk programı kapsamında aileleri de işin içine koyup bunları uyguluyoruz. 
Ama akşam bilgisayarı açtığım gibi haberler çıktı karşıma ve iki gün üst üste gerçekleşen okul saldırılarını gördüm. Öyle şok olmuşum ki neyin nerede yaşandığını tam kavrayamadım.
Herkesten bir ses çıkıyor, bu elim olayı gerçekleştiren gençlerin nasıl bu noktaya geldiği hakkında fikir beyan ediyorlar.
Bunca yıl eğitim hayatının içinde biri olarak benimde şöyle bir gözlemim var. Özellikle son 5 yıldır çocukların hal, hareket, konuşma ve oyunlarında çok büyük değişiklikler var. Bizim sınıfta bile -ki bu çocuklar 5-6 yaş grubu -
oyunlar şiddet eğilimli. Devamlı dizi isimlerini söyleyerek orada ki insanları taklit ediyorlar. Oyuncakları silah ya da bıçak yapıyorlar ve oyunlarında hep öldürme olayı var. Devamlı konuşuyorum velilerle, ev ziyaretleri yapıyorum, tv de ki ve internette ki izlediklerine dikkat edin diyorum ama bir noktadan sonra evlerde ne oluyor bilmiyorum. Bu sene yaptığım görüşme, bilgilendirme kadar başka bir yıl yapmamıştım. Velilerle konuşuyorum, toplantılar düzenliyorum, veli ziyaretleri yaptım her çocuğun evinde. Elimden gelebilecek her şeyi yapmaya çalıştım.
Bundan bir kaç sene önce bu durumlar çok azdı.Çocuklar evcilik, hayvanlar ve arabalarla oynamayı severlerdi. Ama özellikle bu sene ki davranışları gördükçe canım çok sıkılıyor. Velilerimin yaş aralığı 28-34 gibi. Yeni nesil anneler ve babalar.
Toplantılar, bilgi yaprakları paylaşımları, ev ziyaretleri ve okulda ortak etkinlikler ile bir de veli eğitimi yapıyoruz. Ama şöyle bir şey gözlemliyorum; değişim gösteren çok az. Çünkü bir çok şeyi yapmak için uğraş gerekiyor, çocuk yetiştirmek büyük emek istiyor. 
Ortaokulda ki çocuklar arasında ki sorunlara çözüm bulmaya çalışan öğretmenimizi şikayet için soluğu okulda olan veliler vardı geçen hafta. Öğretmenden hesap soruyorlar. Ne yazık ki bu olaylar da çoğaldı. Bu durumda öğretmen mağdur oluyor hep. Çocuklar için iyisini ve doğruyu yapmaya çalışan öğretmenlerin önünde ne yazık ki böyle veli engeli çoğaldı.
Kahramanmaraş ve Urfa'da yaşanan olaylara çok üzüldüm. 



              Aylardır beklediğimiz köyümüzün leylekleri geldi. Bir sabah görünce nihayet dedim. Martın onu gibi gelir dediler ama nisan on oldu. Bu sene gecikmişler. İlk önce biri geldi ve bir kaç gün sonra eşi geldi. Yavruları da yakında olur.
Okuldan leylekler gözüküyor, devamlı çocuklarla onlara bakıyoruz. Bu günlerde ki heyecanımız onlar 💖



Anneciğimden gelen fotoğrafla yazımı bitireyim. Akşam saatlerinde oturmayı sevdiği cam önü. Çocuklarına resimler gönderiyor bol emojili. Burada oturmayı, akşam saatlerinde etrafı seyretmeyi çok seviyor. 
Hafta boyunca ülkece canımızı sıkan kötü olaylar yaşadık. Hala üzüntümü şaşkınlığımı üzerimden atamıyorum. Bu olayları Amerikadan falan duyardık. Nasıl bu aşamaya gelindi ?
Güzel zamanlarda öğretmenlik yaptım, velilerin öğretmenlere kıymet verdiği, saygı duyduğu ve bu yüzden de çocuklarında öğretmenlerini sevdiği saydığı yıllara denk geldim. Ama dediğim gibi son yıllarda yaşadıklarımızı duysanız şaşar kalırsınız. Bundan sonra ki yıllar daha zor olacak. 



































10 Nisan 2026 Cuma

Nisanda Bir Cuma

                  Okuduğum ''Dünyanın Tüm Güzellikleri'' kitabı beni hayallere sevk etti. Patrick Bringley  genç yaşta geldiği kariyerini bırakarak biraz da ölen abisinin yasını tuttuğu zaman işini gücünü bırakarak New York'un en ünlü müzesi Metropolitian Müzesinde bekçilik işine başlıyor. Bu belki yasını yaşama şekliydi belki yıllarca süren okuma, iş, mevki koşturmacasına abisinin genç yaşta ki ölümüyle farklı bir açıdan bakma şekliydi, belki de dünyanın en büyük kentinde önünden koşan bedenine yetişemeyen ruhunun bir tepkisiydi. Sanat eserleriyle dolu bir müzede insan selinin ortasında bir şeyler öğreneceğine, şifa bulacağına inanıyordu. Hatta yıllar sonra şöyle diyordu;

"On yıl önce bu işe başladığımda, anlayamadığım bazı şeyler vardı. Bazen hayat, ışıltılı sanat eserlerinin arasında nöbet tutan bir bekçinin dinginliği ve sadeliği gibiydi . Ama aynı zamanda mücadele etmek, büyümek ve yaratmak için verilen bir çabaydı."

Kitabı okumaya başlayınca güzel bir işi varken bir insanın bir çoklarının gözünde bu can sıkıcı işe girmesinin büyüleyici güzelliğini gördüm. Uzun yıllar okuyarak didinerek toplumun gözünde yüceltilmiş meslekleri edinmeye çalışıyor, başarırsak da ömrümüzün yarısını bu yolda geçiriyoruz. Kendi yaşamıma bakınca hasbelkader öğretmen olmuş şu anki yaşımın yarısından fazlasını bu meslekte geçirmiş durumdayım. Tamam kutsal bir meslek, hayatına dokunduğum yüzlerce kalp oldu, anne-babalar tanıdım yüzlerce başka bir işte bu doygunluk zor ele geçer ama mesela her beş yılda bir meslek değiştirmek isterdim. Ne yapmak isterdim sorusu bile şu an zihninde kocaman boşluk oluşturuyor. Bende bir müzede bekçi olmak isterdim mesela. İnsanların yaşamına fazla girmeden anlık karşılaşmalar ile hayaller kurmak iyi gelirdi. Ya da bir kütüphanede bir memur olabilir ama yarı zamanlı :)

Belki küçük bir kafede garson, şehir şehir gezen belgeselci, atölyesi olan seramikçi, güzel ve butik bir kitapçıda çalışan biri, yaşlı bakımevinde hemşire, bir serada çiçekçi yapabileceğim işler. Ama geç değil yine yaparsın demeyin yoruldum arkadaşlar hiç enerjim yok :)

Yazarda bekçiliğe geçiş yapmasının nedenini şöyle açıklıyordu;

''Ve bu dünyada ilerlemek için çırpınıp duracağım hiçbir yola da girmeyecektim. Birini kaybetmiştim. Kaldığım yerden yola devam etmek istemiyordum. Aslına bakılırsa hiçbir yere kıpırdamak istemiyordum.''


                         Kitabı sevdim, sanatın iyileştirici gücünü gösteriyor. Yazar hem müzede ki günlerini anlatırken hem de abisiyle yaşadığı zaman dilimini de işliyor. Müzede geçen günlerinde görev yeri İslam Bölümüne alınınca gözlemledikleri çok etkileyici.
Bu bölümde bekçi olduğu günlerde bir Müslüman ziyarete geliyor ve Mihrap adında ki esere bakarak doğu yönü burası mı diye soruyor. Burada namaz kılabilir miyim deyince bazı sakıncalarını anlatıyor ve ziyaretçi kabullenip gidiyor. Sonrasında yazar müslümanların günde beş kez secde etmesini sorguluyor;
'' İnsan zihnini birliğe odaklamak için tasarlanmış bir ritüeli günde beş kez tekrarlamanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. İngiüzcede din anlamına gelen  'religion' kelimesi 'ligature' bağ kelimesinde olduğu gibi ligio kökünü içeriyordu. Temel anlamıyla din 'yeniden bağlanmak'tı yani yani kişinin odağını , topluluğun temel hakikat olarak benimsediği şeylere tekrar yönlendirmesi demekti. Herhangi bir dini geleneğe bağlı değildim ancak sık sık yeniden bağlanma ihtiyacı hissediyordum, önemsiz endişeleri bir kenara bırakıp daha temel bir şeyle bütünleşme arzusu duyuyordum.Bu güzel mihraba ibadet eden bir dindar olarak değilse de taparcasına uzun uzun baktım.''
                Hep derler ya Allah'ın sizin ibadetinize ihtiyacı mı var, niye namaz kılınır dualar okunur diye. Onun yok evet ama bizim bu odaklanmaya ihtiyacımız çok fazla. Kalpler Allah'ı anarak huzur bulur. Günde beş kere anma mecburiyeti olmasaydı bu koşturup durduğumuz dünyada kaç kez aklımıza gelirdi ki?
Çok ilginç bu müzede İslam Bölümünde değişik eserlerden bahsetmiş. Hz. Muhammed'in 6 yüzyıllık bir Orta Asya tablosunda ki belli belirsiz bir tasviri varmış.



                 Okuyup bitirdiğim Dünyanın Bütün Güzellikleri kitabında yazar Patrick Bringley evliliklerinin beşinci yılında erkek çocuk sahibi oluyor. Üç aylık ücretsiz izininde yaşam alanının Met Müzesinin herhangi bir sergi alanından daha küçük 65 metrekarelik evlerinde bebek bakımı yapmasıyla değişen hayatını anlatıyor. 
''Nasıl oluyorsa 65 metrekarelik bu dairede Met'in iki buçuk milyon karelik alanında yaptığım her şeyden daha fazlasını yapmam gerekiyordu. Dürüst olmak gerekirse buna alışmakta zorlanıyordum. Eskiden önemsiz şeylerden büyük ölçüde azade bir hayat yaşıyordum; biricik meselem , külfetsiz dünyada etrafı kolaçan etmekti. Ebeveynliğin en temel kısmının,bitmek bilmeyen küçük dertleri yönetmek olduğunu keşfettiğimde yaşadığım şoku hayal edin.Dağ gibi çamaşırlar.Düzenli doktor ziyaretleri.Bir türlü sonu gelmeyen bebek çantası hazırlama ve boşaltma işleri.Nihayetinde çoğu zaman kendimi bir çiftçi gibi hissediyordum, yaptığı işlerden o kadar yorulmuş ki sonuçları görmeye mecali kalmamış biri..''
Öyle tanıdık ki..
Pelin doğduğunda bizde beş yıllık evli, bu süre içinde hiç kavga dahi etmemiş, evliliği huzur ve neşeyle sürdüren bir çifttik. Çocuksuz evlilik rahatlığı denen bir şey var ve çocukla yüzseksen derece değişen hayatlar var. Okumayı ve seyahati çok sevmeme rağmen ilk iki sene bunu yapamadım. Çocuktan çocuğa fark var tabi ki ilk doğduğu günden itibaren normal sürece katılan bebekler var, alıştırma meselesi değil bu bir de çok zorlu bebekler var, yaşayan bilir.
Bir bebekle tüm evlilik süreci değişiyor ve yıllar geçtikçe sorunlara yenisi ekleniyor. Çok şükür bebeklik, çocukluk, ergenlik süreçlerini alnımızın akıyla atlattık ama bir de bize sorun. Ama bu kadar meşakkatli geçen yıllar zamanı ve bu her senenin büyüsünü aldı elimizden. İçimde hızlıca ve yorgunlukla geçen yıllara ait burukluk var. Artık istesek de geriye dönüş yok, kızım koca bir yetişkin oldu. Rahata kavuşunca  geçmişin güzel yanlarını hatırlayıp elden kayan zamana üzülüyorsunuz.
Şimdi rahatız, sakin çocuk öncesi yaşamımıza döndük, sabah erkenden uyandıran, bakımı size ait bir canlı yok. Dilediğimizce okuyup evde sessiz günlerimiz geçiyor. Ama içimde bunca yıl süren çabanın, yorgunluğun sızısı var. Çocuğumuzun bunca yılı nasıl ve ne çabuk geçti ?  





Bu hafta François Ozon filmlerinden izlemediklerimi seçerek devam ettim. Daha önce Havuz, 8 Kadın, Kumun Altında, Frantz filmlerini izlemiştim. Seçtiğim filmlerden ilki EstaTudo Bem yaşlılık sürecini, baba kız ilişkilerini anlatan güzel bir filmdi. Gouttes d’Eau sur Pierres Brûlantes  Fassbinder’in aynı adlı sahnelenmemiş bir oyunundan uyarlanan filmmiş. Absürd komedi ve dram karışık diye okuyunca konusunu merakla başladım ama sübyancı eşcinsellikten girip saçma sapan Fransız cinsel serbestliğiyle birleşince atlaya atlaya bitirdim. Grace A Dieu filmi yıllarca süren belki de her ülkede rastlanan çocuk istismarını konu ediniyor. Kilisede görevli papazın sınıfında ki erkeklere tacizini ve bu erkeklerden birinin yıllar sonu hesap sormasını anlatan güzel bir film. Son olarak Ricky ilginç bir film. Başlangıçta yine bilinen bir konu, bir bebeğin dünyaya gelişiyle değişen aile dinamikleri, babanın sorumlulukların altında pes edip evden ayrılışı sizi filme çekiyor ama sonrasında bu bebekte absürd değişiklikler başlayınca kapattım bende.
Yani François Ozon dosyası benim için kapanmıştır 😕





Bu hafta sınıfımızda...





                                                            Okulumuzda İlkbahar ..



Bu hafta kütüphaneye gidip dönüp dolaşıp yine çok sevdiğim Selim İleri kitabı aldım. Zihnime ve ruhuma iyi gelen yazardır Selim İleri, o yüzden tekrar tekrar okuyabilirim. İstanbul Mayısta Bir Akşamdı daha çok eski İstanbul'u ve çeşitli yazarlar hakkında yazdığı denemelerden oluşuyor. 



                    Salı günü hava 20 dereceyi bulunca hemen mangalı aldık ve oturduğumuz yere çok yakın bir göle gittik. Uzun zamandır evlere kapalı kaldığımız için bu piknik çok iyi geldi. Özellikle ilkbaharda dışarıda geçireceğimiz zamanları düşündükçe bir çok şey katlanılır geliyor . Yoksa öyle sıkılmış durumdayım ki kendime devamlı telkinler vermesem küçük umutlarla beslenmesem tansiyonum her an yükselme eğiliminde. Bedenimizin sağlığının en büyük faktörü stres. Bunu çok iyi yönetmek gerekiyor biliyorsunuz.
Haftam güzelce geldi geçti, yavaş yavaş nisan ayının ortasına doğru geldik. 
Mutlu haftasonlarımız olsun 💖








Nisanın Son Cuması

  '' Bahar yeniden başlamanın adıdır. Zorluktan sonra gelen kolaylık, zahmetin ardından oluşan rahmettir. Bahar tazelenmektir. Sadec...