19 Nisan 2021 Pazartesi

venedik

                       Artık korku, aksiyon ve komedi filmleri seyredemiyorum.  Bir dönem korku filmlerine sarmıştım; gece gündüz seyreder  bunlar mı insanı kokutacak derdim. Neredeyse türünün tüm örneklerini seyretmişimdir. Keza komedi filmleri de öyle. İnsan gençken her şeye gülüyor zaten. Son on yılda az da olsa komedi de nedense hiç gülemiyorum. Hele küfür, argonun artık hayatımızın içine işlemiş haline zaten  canım çok sıkılıyorken böyle filmlere tahammülüm hiç yok. Cinsel göndermelere de  gülemiyorum  bir çokları gibi. Aksiyon filmler de ki gürültü, koşturmaca o kadar çok ruhumu sıkıyor ki anlatamam. Yani artık sinemanın bir çok türüne mesafeliyim.

                     Geçen gün seyrettiğim yarı belgesel yarı drama filmde baba, yönetmen kızına neden kurgu filmler çekmediğini soruyor sonra da bunun daha çok para getirdiğini söylüyordu. Yönetmen kız ;

                    ''Gerçek hayat çoğu zaman  uydurma şeylerden çok daha ilginç.'' deyince artık yaşanmış olayları seyretmekten daha çok hoşlanır olduğumu anladım.

                   Buna benzer nedenlerden belgesellere, biyografilere yöneldim bir kaç yıldır. Seyrettiğim Dick Johnson'un Ölümü ve sonrasında The Father sarsıcı ve kaçınılmaz sona ait. Üst üste yaşlılık, baba konularıyla ilgili filmler kendi ebeveynlerime olan düşkünlüğümü arttırıyor. Onların yaşlı insan olma yoluna doğru girdiklerini görünce merhamet, acıma, üzüntü ile dolup taşıyorum. 

                     Babam 1945 doğumlu. Genç kızken özellikle lise yıllarında beni sıkma, bir çok şeye izin vermeme, istediğim lisede okutmama nedenlerinden dolayı nefret ediyordum. Hatta onun verdiği kalın iki ece ajandasına yazdığım günlükte neredeyse her sayfa da seni sevmiyorum baba, seni hiç bir zaman affetmeyeceğim yazmışımdır. Şimdi gülerek bakıyorum o günlere tabi ki. Çünkü babama çok benzediğimden - hem huy hem de fiziki - aynı davranışları kızıma şimdi ben yapıyorum, onun gibi öfke içindeyim. 


                     1971 yılında babam Yalova'da açılan Aksa fabrikasına ilk girenlerden. Meslek lisesi mezunu olunca o zamanın mühendisi ayarında. Zaten yaşadığımız kasaba küçük. Onun gibi gençler hep karizmatik. Küçük bir yerdeyiz dememişler,  güzel şekilde yaşamışlar. Babam bildim bileli giyime kuşama önem verirdi. Pahalı giysiler, parfümler en sevdiği şeylerdi. Öyle çok parası da yoktu ama bu engel olmadı hiç. 
Fabrika onun gibi 3-4 kişiyi eğitime İtalya'ya göndermiş o yıl. O sırada annemle nişanlıymış. Venedik'te 2 ay kalmışlar.


                       İyi ki bu fotoğrafları çekmişler. Küçükken de uzun uzun bakar, İtalya hakkında sorular sorardım. Babam tabi kasabadan çıkıp başka bir dünyaya geçiş yapmanın etkisiyle artisliği o yıllarda da sürüyordu. Bize spagettinin nasıl çatal kaşıkla yendiğini gösterir, oradan aldığı mokapotta kahvesini demler, italyanca 0na kadar saymayı öğretirdi. Seyahat etmeyi hiç bir zaman sevmeyen babam turistlik bakış açısıyla hiç anlatmazdı Venedik'i. Yalnızca yaşam tüyolarını verirdi.


                                 Fotoğraflarda ki takım elbisesinin içine giydiği boğazlı kazaklar o zamanlar modaymış. Gerçekten de çok kaliteliydi bunlar, bir kaç rengi vardı bizde. Öyle ki üniversiteye geldiğimde ben giyiyordum onları. Ah keşke saklasaydım şu kazaklardan birini.
Venedik'te bir kaç ay kalıp küçük kasabasına dönen o dönemin gencini düşünün. 
Yıllar sonra ailece Venedik'e gidince 40 yıl önce San Marco meydanında fotoğraf çektiren babamı düşünmüştüm. Gençliğin tek yönlü bakış açısıyla, acımasızca onu yıllarca nasıl eleştirmiştim.
Dünya hızlı dönüyor, roller bir anda değişip sana gerçeği gösteriyor işte. Sonra babalarına günah çıkaran çocuklar kalıyor ortada.



16 Nisan 2021 Cuma

Cuma Gelmiş!

                              Ramazan ayının ilk  cumasından merhaba!

Geçen hafta hava soğuk olsa da biraz güneşi görünce bahçede oturalım dedik ama öyle keskin bir soğuk vardı ki bunu gerçekleştiremedik. Cumartesi ve pazar zaten evlerde yasaklı halde olduğumuzdan biz de hadi karavana gidelim dedik. Allahtan karavanımız deniz kenarında park halinde. Bu kampa çıkamadığımız günlerde öyle iyi geliyor ki. Denizde dalgaları seyrederek sıcacık karavanda vakit geçirmeyi çok seviyoruz. Yasak olunca etrafta kimse olmuyor. 


                           Gider gitmez hemen kahvemizi koyuyoruz. Ben elimde yaptığım işleri de alıyorum. Eşimde sudoku hastası. Masaya yiyeceklerimizi de koyarak günü keyifle geçiriyoruz çok şükür. O sırada mutlaka podcast ya da radyo dinleriz. Şu sıralar Toni ile Ayça Şen'in programlarını da dinliyoruz , biraz kafa dağıttırıyor, iyi  geliyor bize.


                              Evde bu hafta içi dikiş işlerimi de yaptım. Bir tane bluz dikeyim demiştim ama bu iş bana göre değilmiş. Kıyafet dikmek çok zormuş. Çok da yorucu. Bu tür sıkıntı verici işleri sevmiyorum zaten diktiğim bluz da bir şeye benzemedi. İşlediğim kumaşlardan yastık diktim onlar güzel oldu ama.



Kar yığınları altından bozulmadan çıkan kaktüslerime biraz toprak takviyesi yapıp onları yeni yerlerine taşıdım. Baharda daha da canlanacaklarını umuyorum.


                          Pazartesi itibariyle okula devam ettik. Çocuklarla olmak çok güzel, gerçekten insanı canlandıran yönü var. Ah bir de şu erken kalkmalar olmasa. Bir çok kişiye göre çok erken başlayan bir işim yok aslında ama her sabah nedense sürünerek kalkıyorum.



                           Okul bahçemizi her gün gözden geçiriyoruz. Bu hafta tohumlarımız çıkmaya başlamış aman ne mutlu olduk.


                                     Sınıf içinde tohum çimlendirme çalışmalarına başladık ama nedense hiç kıpırdanma yok bunlarda. Pamuk içi fasulye hemen çimlenirdi ama bunlar da hiç kıpırdanma olmuyor.


Bu hafta büyük dil ustası Salah Birsel'in kitabını okudum. Onun yazım dilini, keskin zekasını hatta kendine has mizahını seviyorum.


                               Güzel bir paylaşım buldum, ayetlerle bir Müslümanın nasıl olması gerektiğini gösteriyor. Kuranı Kerim insanın nasıl olması gerektiğini anlatan, yaşamı düzenleyen yol gösteren ayetlerle dolu. Ne yazık ki etrafımızda gördüğümüz yanlışlarla dolu insanların Müslümanlıkları İslama endekslenerek dinimizin okunması yapılıyor. Mesela hak yiyor, haksızlık yapıyor oruç tutuyor bu mudur müslümanlık söylemleri gerçek İslamla bağdaşmayan yapıştırmalar. Her hata kişiyi bağlar.



                         Dün gelen haberle bizimde okul kapandı. Tekrar evde olmak ramazanda çok iyi gerçi. İnşallah tüm yurt olarak alınan önlemlere uyarız, bayram sonrasında da azalmış vaka sayıları ile tekrar işimize gücümüze döneriz. Ama her gece artan hasta ve ölüm sayısını gördükçe moralim daha da bozuluyor.
Ramazan ayının ilk günlerine de ulaştık, çok şükür.
Herkese hayırlı ramazanlar, güzel ve sağlıklı günler !







12 Nisan 2021 Pazartesi

Biraz Nisan Olsun

                           Nisan ayıyla içimize doluşan minik kelebekler, kemiklerimizi ısıtan güneş, ağaçların yemyeşil olmaya başlaması ne kadar güzel, değil mi? Ama bu yıl nisanın ortasına gelmemize rağmen böyle olmadı, öyle soğuk ki hava acaba şubatta mı kaldık diyorum. Şair Eliot 'yu haklı buluyorum nisanın zalimliği hakkında. İlginçtir şair bu şiiri bir zamanlar dünyayı şimdi ki gibi esir alan virüs salgının sonunda yazmış. T.S. Eliot karısıyla birlikte ispanyol gribine yakalanmış. Meşhur şiiri Çorak Ülke oluşmuş bu sıralar. Soğuk havanın etkisini azalttığına inandığım bugün içim bahara yakışır şekilde minik kıpırtılarla dolarak yürümeye çıktım okul sonrası. Öyle ihtiyacım vardı ki uzun uzun yürümeye, serin havayı ciğerlerime çekip biraz ısınan topraktan süzülen buğuyu ciğerlerime çekmeye. Cahit Zarifoğlu fısıldıyor sanki kulağıma, nasıl yapmam diyorum hemen kaldırıyorum başımı yukarı;

                                '' Gökyüzüne bakmayanların kalbi daha çok kirlenir.''

Doğanın güzelliğinin suçları önlemeye, kalbi yumuşatmaya etkisi var mıdır acaba? Ağaçların altında yürürken içini merhamet ve sevgi kaplamayan var mıdır? Ya da benim gibi melankolikler herhalde bu kadar fazla anlam yüklüyor insan dışında olan her şeye. Yoksa Hitler bile Bavyeranın uçsuz bucaksız doğal güzelliğine bana mısın dememiş.1934 yılında Uzun Bıçaklar Gecesi'nin sabahında Ernst Roehm'i öldürmek için Münih'in 70 km ötesinde ki Bad Wiessee köyüne giderken bir ormanın ve bir gölün kenarından geçmiş ama doğa kalbini yumuşatmamış, kötülüğünü yapmıştır.

                    Ağaçların güneşe kavuşur kavuşmaz patlatacağı tomurcuklarına baktım. Onlarda benim gbi bekliyorlardı gün ışığını. Coşmalarına az kalmıştı. Bakmak, seyretmek en çok bahara yakışıyor sanki. Özlediklerimizi içeriyor, mutlu olmayı garantiliyor sanki. Eve dönmeden , şehrin kalabalık sokaklarına girmeden önce bu patikadan geçmeliyim, şuradan çiçek toplamalıyım, belki koyunlar da görürüm diye az yürümemişim. Otuz yıl önce de bu bağlarda geziyordum, anneme çiçek topluyordum her seferinde. İşte değişmeyen şükür ki bu sarı , mor çiçekler. Çocukluğumun kanıtı sanki, hala varlar.

                       '' Bu dünyadan bize kalacak olan gözümüzün gördükleri değil , gönlümüzün duyduklardır. ''  

                            diyen İbrahim Tenekeci'yi hatırlamamak olmaz. Gönlümüzü eğitmenin yollarını bulmalıyız, bunun için daha çok bakmalı, farketmeli, merhameti eksik etmemeliyiz . Daha çok yalnız kalmalı, fazla da bel bağlamamalıyız çok sevsek de bazılarını. Hayatı yavaşlatmalı, hep koşmamalıyız günler günler boyu. 

                   '' Uzun sürmenin yollarını arayıp bulmalı insan. Yavaşlamanın.. Hızlıca geçip giden bir şey olmamanın çaresini arayıp bulmalı. Otobüsün penceresinden dışarıya baktığımızda nasıl çizgileşerek kayıp gidiyorsa her şey, öylece kayıp gidiyor hayat ellerimizden, akan yol şeritleri gibi akıyor gözlerimizin önünden '' diye yazınca ne zamandır Gökhan Özcan köşe yazılarını okumadığım aklıma geliyor.

                           Güzel bir yürüyüş sonrası eve gelip kendime bir kahve yaptım. Topladığım çiçeklerin yarısını anneme verdim yarısını da vazoma koydum. Sonra da bunları yazmaya oturdum. Gün içinde içtiğimiz son kahve bugün. Yarın ramazan başlıyor, değişik bir heyecan inananların bildiği bir haz. 



                         Bir zamanlar Cahit Zarifoğlu eşi Berat Hanım'a bir mektup yazmış ve Mutluluk hakkında şunları demiş;

                         ''Bana soruyorsun şu resimdekiler kim diye. Emin ol kim olduklarını çıkaramadım. Görünüşe bakılırsa mutlular.  Fakat insanlara tavsiyem şudur ki nasıl ' zenginin parası parasızın çenesini yorarsa' , başkalarının mutlu görünümü , insanın kendi mutlu olma imkanını, kabiliyetini görmekten  alıkoymamalı. Filmler, resimler birer hayaldir. Başka insanların dış görünümleri de bizi aldatmasın. İnsan kendi mutlu olma imkanını görebilmeli. Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan yaşanılan 'an'dır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir. ''

                     Öyle beğendim ki mutluluk formülüne Zarifoğlu'nun. Yaşamı anlamlı hale getirmek insandan insana değişir ama bu reçete tam benlik; yılın en anlamlı ayına gelmenin mutluluğunu yaşayan herkese selam olsun. Bereketi, huzuru, nuru evlerimizi doldursun, dualarımızda birbirimizi unutmayalım.

                                Hayırlı Ramazanlar !










9 Nisan 2021 Cuma

Merhaba Cuma

                   Pandemi dedik, salgın dedik, dünyaca bir çok şey yaşadık ve hala yaşıyoruz. Akıbetimiz belli değil, el yordamı ile karanlıkta ilerleyen birine benziyor dünyanın hali. Ne olacak, bu işin sonu nasıl olacak kimse bilmiyor. Pandemi birinci yılını doldurdu ve ülkemiz hastalıkta hiç olmadığı kadar yükselişe geçti. Geçen cumartesi ailece eve kapanıp mutlu ve izole iki gün geçirelim dedik. Cuma günü erkek kardeşim üzermde bir kırgınlık var, evde uyuyorum devamlı deyince içim içimi yedi o gece. Cumartesi de devam edince gidip bir test yaptırmasını istedim. Başta gitmek istemedi ama sonra ikna edince acile gidip test yaptırdı. Pazar günü pozitif olduğu haberi geldi. 

Eline zaten ne olur olmaz bir ilaç vermişler. Ona başladı, bende C ve D vitamini aldım, kelle paça çorba yaptım , ona götürdüm. Bu hastalığın kimde nasıl seyredeceği meçhul. Şükürler olsun sekiz gün oldu ve hafif seyrediyor. Üzerimde bir kırgınlık var, bir de koku almıyorum diyor. Eşide karantina da ve evde ayrı ayrı odalarda falan değiller, maskesiz ikisi. Çok ilginç eşine geçmedi. 

              Cumartesi günü ayrıca 82 yaşında ki halamı da acile götürdüm , çok bulantı ve kusması vardı. Yapılan tetkiklerde bağırsaklarda ödem görüldü. 3 gün hastane de kalması gerekti.

          İşte insanoğlu bir taraftan planlar yaparken bir anda neler çıkıyor . Dedemiz hala yoğun bakımda. Hafta içi ziyaretine gittiğinde çocuk gibi ağladığını söyledi eşim. Onun durumuna karşı elimiz kolumuz bağlı. Eve döndüğünde solunumda tıkanma olur olmaz tekrar hastaneye kaldırıyoruz. Onun da bu süreçte artık iyice sinirleri yıprandı. Tüm aile çok üzgünüz. Sıkıntıdan karnımda iki tane çıban gibi şey çıktı.

                Yine de umudumu kesmek istemiyorum. Her zorluk sonunda düzlüğe çıkılacağına inancım tam. 

                                   Susan Sontag  - çok sevdiğim bir kadındır-  şöyle demiş;

               '' Modern yaşamın tüm koşulları el birliğiyle duyumsal yetilerimizi öldürür. Şimdi önemli olan bunları yeniden kazanabilmek. Daha çok şeyi görmeyi , daha çok şeyi işitmeyi, daha çok şeyi hissetmeyi öğrenmemiz gerekir.''

                Dünyanın herkese dağıttığı zorluklar, çile ve sıkıntısı içinde güzel şeylere odaklanma, görme ve hissetmeye çalışma da başlı başına bir iş. Bu düzlemden kopmamaya çalışarak günlerimi geçiriyorum. Hem Secde Suresinde  (17) şöyle demiyor mu;

                      ''Hiç kimse kendisi için gizlenen müjde ve mutluluğu bilemez.''



                       Beni motive eden, mutluluğu evime getiren işlerden biri tabi ki pazar keki. Bu pazar da limonlu ve haşhaşlı kek yaptım onca olayın içinde.


                       Haftasonu sabah etkinliklerimin vazgeçilmezi kahvaltıdan sonra çayımı alıp her zaman oturduğum koltuğuma geçip dergilerimi okumak.


                                     Pazartesi hava güzelken sardunyalarımın saksılarında ki toprağı yenilemekle uğraştım. Tüm kış boyunca ara sıra karın altında kalmasına rağmen yaşıyorlardı. Ama artık kartlaşmışlardı. Topraktan çıkararak taze sürgün yerlerinden kırarak diktim. Bakalım bu yaz nasıl olacaklar, bekleyip görelim.


                                                           Bu hafta okuduğum iki kitap.


                                    Bu hafta annemden gelen fotoğraf. Babamla yaptıkları geç kahvaltıları bize atıp özendiriyor. Kardeşimle biz işteyiz tabi. Ama hakları tabi ki. Emeklilikle babam eve kapandı ve en büyük zevkleri yeme içme. Allah sağlık, güç , kuvvet versin, uzun yıllar birbirinden ayırmasın diye her gün dua ediyorum.


                              Hafta içi okula giderken sabah saat 8 de çöpün üzerinde bu iki kardeşe rastladım. Aslında kafaları birbirine dolanmış, nasıl sarılmışlardı birbirine anlatamam. Yanlarına yaklaşınca hemen kafalarını kaldırdılar.


                 Salı günü de güzel bir hava vardı. İlkokulda bahçelerini oluşturdu. Okulun arka tarafına minik sınıf bahçeleri oluşturduk.


Çarşambadan itibaren soğuk hava geriye döndü. Köyü sis kapladı. Daha da hava soğumadan köyde gezdim dolaştım. 


                                                     Armut ağaçları da çiçek açmış.


                                               Eve döndüğüm yağmurlu perşembe gününden..

                    Daha önce de ördüğüm battaniyeleri satarak gelirini hayır kuruluşlarına yatırmıştım. Tekrar ördüğüm battaniyeleri satışa başladım. Elimden gelen örgü ve ondan gelenleri en azından ihtiyacı olanlara ulaştırabilirim diye düşünüyorum son senelerde. Eğer siz de destek olursanız sevinirim. Sonuçta sizin paranız güzel yerlere gidecek ve eliniz de bir battaniye olacak. Fiyatlama yaparken instagramda bu işi yapanlara danıştım. Ve onların söylediklerinden biraz daha az fiyat koydum. Benimkiler amatör işler sonuçta.

      



                           İşte böyle. Bu haftanın getirdikleri bunlar. Cumartesiye yaklaşmışken herkes için cumanın hayırlı geçmesini , sağlık ve huzurun eksik olmamasını dilerim.









2 Nisan 2021 Cuma

Hoşgeldin Cuma !

                             Mart ayını bitirdiğimiz bir hafta oldu ve şairin dediği gibi ayların en zalimi nisana girdik.  Bence zalimliği baharın tam anlamıyla yaşandığı bir ay olmasından. Nisan gelmiş, hoş gelmiş! Umudum bu hafta soğukların son olması ve güneşin yüzünü daha çok göstermesi. 

                    Bir taraftan dedemiz hastanede kalmaya devam ediyor. Ara ara hastanede iki çocuğu refakatçi kalıyor ama eve getirdiğimiz zaman solunumda tıkanıklık yaşayıp tekrar hastaneye kaldırıyoruz. Ne yazık ki solunum normale dönmüyor. İnsan farkında olmadan yıllarca kimbilir kaç kez sorunsuz nefes alıyor. Meğer ne kıymetliymiş şu nefes alıp verme işi. Şimdi boğazında bir delikle kocaman aletlere bağlı kalarak yaşamaya çalışan dedemizi görünce öyle üzülüyorum ki. İnsanın çaresizliği gözümün önünde büyüyüp duruyor, morallerimiz hiç düzgün değil.

                  Diğer taraftan kendi anne ve babamı da ihmal etmek istemiyorum. Evlerine gidip onları riske sokmamak için fazla görüşemiyorduk ama bu hafta sonu hava güzel olunca fırsatı kaçırmadık.


                      Bahçeye mini masamı çıkararak annemleri çağırdım. Güneş gören yerler sıcacıktı. Ne yazık ki babamın fazla bizle oturma zevki yoktur. Genelde evde kalıp saatlerce tv seyreder. Bazen çok söylenince gelir, bizlerle en fazla yarım saat oturur ve gider. Onu da böyle kabul ettik artık. 
Ama annem hemen gelir. 


                               Hafta sonu mutlaka kek, pasta yapıyorum artık biliyorsunuz. Annem örgüsüne de getirmiş, ben de işlediğim örtüyü alıp kahvemizi de yapıp bahçede oturduk güneş gidene kadar.


                           Annem gelene kadar dergi, kitap okudum. Bu hafta bir kitap bitirebildim çünkü 450 sayfaydı. Meşa Selimoviç'in  Derviş ve Ölüm kitabı beni kökenlerimin topraklarına götürdü. Yazarın bu kitabı tam 30 dile çevrilmiş ve Yugoslavya'da edebiyat dersinde okutuluyormuş. Meşa Selimoviç'in 1944 yılında subay olan ağabeyi Şevki Selimoviç'in mahkeme kararıyla kurşuna dizilmesi kitabın yazılmasında etken olmuş. 
Kitap oldukça yoğun duygular, iç hesaplaşmalar içinde yazılınca okuma da ağır oldu ama
çok beğendim.


Okulda boyadığım taşların bir kısmını bahçeye koydum.



                 Bir kaç çilek fidesi alıp saksıya ektim. Bakalım çilekler olacak mı bu yaz?


Pazartesi okula gidince ne görelim bizim kar erimemiş. Sanki başka bir ülkedeyiz. En büyük keyfim hemen çaydanlığımı sobanın üzerine koymak. Sonra da dışarı da koşuşturan çocukları seyretmek benim miniklerle..


Onlarda dışarı çıkmak istiyorlar ama bulduğum çözüm de fena değil yani..




Bu hafta içi annemden gelen sabah dolunay fotoğrafı..



Sınıfta bu hafta boyunca taş boyamalarına devam ettik.


                               
                            Cuma yazımı bitirirken Abdulkadir Geylani Hazretlerinin  Gizliden Sesler'den bir alıntı yapmak istiyorum;
                  ''Heves ettiğin şeyler üçe ayrılır.
                     Senin nasibindir, başkasının nasibidir, ne senin ne de başkasının nasibidir.
Senin nasibin ise, ihtirasa düşüp ardından koşsan da gelir, koşmasan da. istesen de istemesen de.
başkasının nasibi ise, çırpınman niçin? o şey sana hiçbir zaman gelmez.
kimsenin nasibi değilse, o şey fitne ve tecrübe için yaratılmıştır. böyleyse akıllı kimse kendine celb etmeyi arzu eder mi?
              O halde bir hal içinde bulunduğun zaman başkasını isteme. hiçbir makam arzu etme."


                              Hayırlı Cumalar!


















30 Mart 2021 Salı

Mutluluk Nasıl Bir Şey!

                    Agnes Varda'nın Mutluluk filmini tekrar seyrettim geçen gece. Bu tekrarı yaptıran filmin başında ki ayçiçeklerinin fotoğrafını bir yazı da görmemdi. Varda'nın ilk renkli filmi olan ''Mutluluk''  bol bol renk cümbüşünde oradan oraya seken iki çocuklu genç çifti konu ediyor. Neredeyse tüm sahnelerde bahar çiçeklerini vazoda olsun doğa da olsun oldukça fazla görüyorsunuz. Gayet mutlu genç çiftimizin hayatına bakıyoruz ilk başlarda. Kendini eşine ve çocuklarına adamış bir eş, aşk dolu anlarından 2 küçük çocuğuna rağmen bir şey eksilmemiş evlilik hayatı, işine gidip eve para getiren bir koca. Ne kadar tanıdık değil mi? Ama bunlar Fransa'da oluyor. Sonrasında erkeğin başka bir kadına aşık olması ve bir ilişki yaşamaya başlaması, yine de evli olduğu kadını ayrı tutması ve ondan da vazgeçmemesi. Ee bu da tanıdık. 

                  Eşine karşı dürüst olup durumu '' Biz çevresi kapalı bir elma bahçesindeyiz ve mutluyuz. Ama bahçenin dışında da farklı ağaçlar var ve ben bunları da tatmak istiyorum'' diye durumu açıklaması  erkek doğasının her coğrafyada değişmez olduğu yönünden önemli. 


                         Hans Fallada'nın Neden Ucuz Saat Takıyorsun kitabında Sevinç ve Üzüntü diye bir hikaye var. Aklıma hemen o geldi. Yine evli genç çift gece gündüz demeden çalışarak bu dünyaya tutunmaya çalışıyorlar. Özellikle kadın çeşitli işler yapıyor, çocuklarına bakıyor, oğullarına tereyağ alabilmek için çamaşır yıkamaya gidiyor ekstradan . Kirayı ödemek için adama para bırakıyor, o da oğlanı bırakacakları kimseleri olmadığı için evde uyutup dışarı çıkıyor.
En fazla iki saati olan adam şehre gidip bu işleri halletmeye yola çıkıyor ama bir anda ne oluyorsa kendini bir barda buluyor. Çocuğu için alacağı tereyağ parasını harcıyor ilk önce. Yol boyunca kendisini kandırmaya çalışan fahişelerden birini masaya çağırıyor ve kendisini eve gitmeye ikna ediyor. Eve gitmek istemeyen fahişeye '' Gelmende bir mahsur yok, bak eşimde seni sevecektir '' diyerek Mutluluk filminde ki adamın pişkinliğini yaşıyor.
                      Birbirinden farklı ülkeler ama  amaçları hep aynı erkekler ve her zaman mağdur olan kadın tiplemeleri.
Mutluluk nasıl bir şey o zaman?



















26 Mart 2021 Cuma

Merhaba Cuma

          



                '' Bizim kendimizde kaybolmaya değil, şu koca kalabalık içinde kendimizi bulmaya ihtiyacımız var.
              Bizim lafın cambazlığını yapana değil her kelimesi bir yaraya merhem olan söz tabiplerine ihtiyacımız var.
              Bizim dünya kargaşasını büyüten değil, içimize sükûnet aşılayan söze ihtiyacımız var.''

                    Cuma yazıma defterime not aldığım Gökhan Özcan yazılarından biriyle başlıyorum bugün. Gerçekten ihtiyacımız olan güzel bir söz, içten verilmiş bir selam, okuduğumuzda içimizi ısıtan satırlar. Bir de merhem gibi bir arkadaşınız, yakınınız varsa çok şanslısınız. Olmasa da dert etmiyorum artık, ilaç gibi gelen kitaplar var diyorum. Onlarla birlikte bir evde yaşıyorum ya bana yeter.

                  Hafta başında bahar yaprakları yerlere dökülürken, yeşil yeşil başlarını uzatan bitkilerimi her sabah merdivenlerimden inerken görmek çok iyi geldi.


          Geçen cumartesi 48 yaşın kutlamasını yaparken buruk bir tat vardı üzerimde. Ruhumun neşesine ve çocuksuluğuna uymayan bir bedenle yarım asıra gelme duygusu yabancılaşmanın doruk noktası. Bundan sonra ki yıllarda da katlanarak gidecek olan bu duygu ile beden ilişkisinin çelişkisi işte,  insanın kendisi. Yaş aldıkça çılgınca bedenine kendini ispatlamaya çalışan insanlardan olmayacağım kesin. Değişen şey daha çok içe dönme ve tecrit olma isteği olacak.


                  Sağolsun dostlar çeşit çeşit hediyeler verdiler. Hediye almayı ve vermeyi çok severim. Böyle günler de mutlaka olmalı :)


                       Pazar günü fırına gitme gibi bir ritüelim var. O mis gibi ekmek kokusu öyle güzel ki. Beş on dakika tezgahın önünde dikilir hangi ekmeği alacağıma karar vermeye çalışırım. Eşim de bu sırada çayı koymuştur ocağa.


            Cuma günü pazardan çiçek almadım bu sefer okuldan eve gelirken bir bahçede gördüğüm çiçekleri toplayarak eve getirdim.



Okuduğum kitaplar...



Okulda yapılan çalışmalara devam..



               Okulun arka tarafına küçük bir bahçe yaptık. Çocuklarla marul, soğan, patates ektik. Hem bu mevsimde ekilebilecek şeyler hem de kısa zamanda ürün alırız diye düşündük. Her okulda keşke böyle bir imkan olsa. Bu çocuklar köyde yaşamasına rağmen bu çalışmayı çok sevdiler..



Biz çalışırken minik bir köpek de geldi yanımıza.


                             Biz bahçeye o gün bir sürü şey ektik, çevresine de küçük çitler boyamaya başladık. Ertesi gün okula çıktığımızda köye kar yağmıştı. Manzaramız harikaydı yine.


Kar yağınca yürümek , düşünmek hatta kendi kendine konuşmak .. Oğuz Atay demiyor mu Tutunamayanlar'da;
'' Çok konuşuyorum kendimle bugünlerde. Ne yapayım? Başkalarının sohbetinden hoşlanmaz oldum.''


                    Sınıfımıza sabah girdiğimiz anlar. Belki yıllar sonra burada olmadığımda ne çok özleyeceğim..


                Özleyeceğim şeylerin başında sobada demlediğim bergomatlı çaylar, yağmurun cama vurması, mutlu yuva misali içeride ki çocuklarım gelecek.. Hizmetlimiz ara sıra cama gelip bir isteğin var mı hocam diye soruyor, zil sesiyle dışarı koşan öğrenciler, karşı kahveye erkenden gelen amcalar, dedeler, öğlen okuyan ezanla camiye gelen tek tük yaşlı..
Ne güzel her şey. Çok şükür!



       Bir kaç gündür yağan kar bahçemizi de kapladı.  Bahçemiz de son durum bu. Haftaya hava ısınıyormuş, bakalım marullarımızın akibeti ne olacak.



Hayati İnanç'ın bir sözü var, çok severim ;
"Beden almakla doyar, ruh vermekle."  Okulda olduğum zamanlar ruhumun en huzurlu zamanları bu yüzden. Okulların açık olduğu bu zamanlarda gelip gitmelerim çok keyifli kendi açımdan. Ama artan vaka sayılarıyla tekrar kapanabilir gibi geliyor. Umarım bu zamanları en hasarsız atlatabiliriz.
Mutlu haftasonları, hayırlı cumalar !





































venedik

                       Artık korku, aksiyon ve komedi filmleri seyredemiyorum.  Bir dönem korku filmlerine sarmıştım; gece gündüz seyreder  ...