17 Mayıs 2024 Cuma

Merhaba Cuma

                             Geçen cumadan başlayalım. On gündür süren boya işleri bitip evi mahveden boyacılar gittikten sonra temizlik işlerine başladık. Laminantlara dökülen boyaları tinerle silmişler ve her tarafa bulaştırmışlar. Aslında yere bir naylon serip yapmaları gerekirdi ama yapmamışlar. Tüm evin yerleri bulanık bir görüntüye sahip oldu. Bunu temizlemek için günlerce yerleri cifledik ama tam çıkmadı. Duvarlar, kapılar tertemiz oldu ama tüm ev yerinden oynadı. Odaları değiştirdik, eşyalarıı taşıdık, yıkadık pakladık ve yorgunluktan öldük. Bu kadar çok yorulunca da aşırı sinirli ve mutsuz oluyorum. Çevremdekilere patlıyorum. Kızım sınav sonrası bir haftalık tatili de gelmişti ne yazık ki bu ortama denk geldi ve gideceği son gün gerginlik yaşayıp onu uğurladım. Yani pazar günü okuluna gitti, aramızda bir tartışma olup öyle gönderince de çok moralim bozuldu, gidince de vicdan azabı çektim. Tüm gece ağladım durdum.

                        Cumartesi günü anneler gününü çok güzel kutlamıştık halbuki. Annem ve babamı bize davet etmiş, çiçekler almış, yaban mersinli kek eşliğinde çay saati düzenlemiştik. Hayat işte bir gün mutlu bir gün üzüntülü.


Okulda kabak boyama işlerine başladım yavaştan. Yıllardır duran su kabaklarını renklendirince çok güzel oldular. Vernikte sürünce tam olacak ve bahçemi renklendirecekler. Bahçelerin en güzel zamanı şu sıralar..


Sokağımızda ki ev önleri de şenlendi. Çiçekler açtı, sarmaşıklar sardı duvarları, hele o koku!
Mesela şu fırça çiçeği diyorlar galiba, yan komşu bahçesinde coşmuş da coşmuş..


                   Benim yaseminlerim de zaten  muhteşem! Bahçe kapım bomboştu yıllar önce ektiğimde. Şimdi kapıdan zor geçiyoruz. Biraz sabır biraz emekle ne güzel oldu, ben bile inanamıyorum.


Bu hafta güzel kitaplar okudum. Özellikle Cihan Aktaş'ın dilini, anlatımını çok sevdim ve artık bulduğum tüm kitaplarını okumaya kararlıyım. Ali Ural daha önce okuduğum bir yazar zaten, kütüphanede okumadığım kitabını bulunca aldım. 


              İlk kez okuduğum Behçet Çelik. Öyküleri su gibi akıp gidiyor, anlatımı duru. Ama Cihan Aktaş ilk sırada bence.

'' Her yerde ölümü görüyorsun; ölümü düşünmekten kaçındığın için koşuyorsun kütüphanelere, ölümlü bir dünyada ölüme dönüşen hiçbir şey el sürmeye değer gibi görünmüyor sana ve ölümsüzmüş gibi görünen ne çok şeyde de ölümün gölgesini hissediyorsun.''

'' Yaşamak soru gerektirmezdi. Dolu dolu yaşamak, diye düşündü, boş bomboş bir zihnin hafifliğini kabullenmek mi? ''



Arkadaşlarla buluşmadan olmaz :)

         
The Taste of Things izledim bu hafta içi. Binoche ne yaşlanmış, üzülüyorum böyle gördükçe. Ama oyunculuğuna diyecek yok tabi ki. Filmin bir yerinde ''Evlilik başta açılışı tatlıyla yapmaktır'' gibisinden bir şeyler dedi ne doğru değil mi:)
Film yemek yapma süreci, gurmelik, yiyecekler baz alınarak uzun sürmüş bir ilişki çevresinde şekilleniyor. Temposu yavaştan.. Ama sonda ki şu diyalog için bile seyredilir:

''- Hayatımızın sonbaharındayız diyorsunuz.
-Evet.
-Kendi adınıza konuşunuz. Ben hayatımın yazını yaşıyorum. Bir gün göçüp gittiğimde de hala yaz olacak. Yazı çok seviyorum. Siz sevmez misiniz?
- Ben tüm mevsimleri severim.İlk düşen serin yağmur damlası, kar taneleri. Bacalardan süzülen ilk ateşler, ilk tomurcuklar. Yaşanan tüm bu ilkler her sene tekrar tekrar gelip beni mutlu ediyorlar.
- Ama yaz güneşi..Yanma hissini seviyorum, vücudumdaki böylesine yanma hissini. Her gün altından kalkabileceğim közler gibi.
-Anlıyorum. Yirmi yıldan fazladır aynı çatı altında beraber yaşıyoruz. Benimle beraberken sebat ve bağlılığınızı nasıl koruyabildiniz?
- Aziz Augustinus demiş ki ' Mutluluk zaten elimizde olanı devam ettirme arzumuzdur.''




               This Is Not a Burial Its a Resurrection filmini seyrettim. Afrika'da geçen film kocasını, oğlunu kaybetmiş 80 yaşlarında ki bir kadının ağıtı. O yas süreci yaşlılığın getirdiği umutsuzlukla birleşmiş yaşadığı coğrafyada yine de varolmaya çalışırken aslında bize kayıpların ağırlığını dünyanın her yerinde benzer olduğunu anlatıyor. Yönetmeni Mosese filmlerinde fazla diyaloga yer vermiyor ve ölüm, maneviyat, çocukluk anılarına daha çok yer veriyormuş. Bu filmi de bir çok ödül almış. 
                     Bir de Karadeniz dağlarının o eşsiz manzarasıyla bir adamın hayatından kesit Vargit Zamanı'na denk gelerek izledim. Bu sefer 80 yaşlarında ki insanın hikayesi dünyanın başka bir ülkesi; Türkiye'deydi. Dünyanın neresinde olursanız olun acılar, üzüntüler, çekilen sıkıntılar benzer. Seyrettiğim her hikayede kendimi besleyen bir şeyler buluyorum.



                Her belgeselde de ağlanır mı? Yaş aldıkça bu kadar duyarlı, hüzünlü olmak normal mi? Torn belgeselini açtığımda eşsiz dağ manzaraları göreceğimi biliyordum. Bir de buna eşlik eden bir adamın, kadının ve çocuklarının hikayesi ile işte bu dünya böyle, insana neler gösteriyor, nler yaşatıyor bilemezsin diyorsun.


Hafta içi bahçeme bir kaç fide ektim ama şunu söyleyeyim bu bağ bahçe işleri çok zor. Köylerimizde çiftçilik yapan, bir çok ürün yetiştiren insanların emeğine ne kadar saygı göstersek azdır. 


                      Okula gidip geldiğim yolda ki büyük çınar ağaçların kesildiğinden bahsetmiştim. Sadece şu 3 büyük ağaç kalmıştı. Bir de kaldırım boyunca bodur ağaçlar ekmişti belediye. Şu arabaların sağ tarafında hep minik ağaçlar vardı. Ama insanlar kafalarına göre bu ağaçları kesmişler. İlk önce birer ikişer gittiler, şu an hiç ağaç kalmamış, dipten kesmişler. Nedeni malum arabalarını rahat kaldırıma parketmek için. Bilmiyorum artık ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi. Bunlara şahit olduğumda büyük bir üzüntü kaplıyor hayatımı, umudum yokoluyor. Bunca yıldır öğretmenim ama böyle inssanları ben de yetiştirdim diye suçluyorum kendimi...
                    Yazımı diyanetin sayfasından aldığım bugün ki hutbede ki dua ile bitirmek istiyorum;
                 “Rabbim, bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana nasip et. Neslimi de salih kimseler eyle. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.”  Ahkaf 46/15
























10 Mayıs 2024 Cuma

Bir Cuma Daha..

                          Bir cuma daha geldi hatta yeni bir ay yeni bir mevsim daha.. Zaman acımasızca akarken, gün gün birikip bizi ezip geçerken bir şeylere tutunuyoruz. Sanata, romana, müziğe, yeşile, ailemize.. Beni besleyen kaynaklardan en az yararlandığım iki hafta oldu şu sıralar. Geçen hafta özellikle çok yorucuydu. Pazartesi eve gelecek ustalar için hazırlık yapmış, evi toplamış onlara yemekler hazırlamış, okula gitmiştim. Ama o gün boya badana yapacak ustalar bize hiç haber vermeden gelmediler - başka bir işe gitmişler- biz de boşuna onca yorgunluk yaşamıştık. Bize tam 10 gün sonra geldiler. Ev evlikten çıkmış halde bir kaç günde olsa yaşamak çok sinirlerimi yıprattı. Benim gibi düzen, tertip hastası biri için baya zorlayıcı günler bunlar. Eşyalar ortada göçebe gibi yaşıyorum on gündür. Sinirlerim harap durumda şu an. Neyse ki dün boya badana işi bitti, usta işi bitirdikten sonra bizden ekstra para daha istedi. Anlaşmamızda bu yoktu, çok sinirlendim. İş ahlakına bu sığar mı diye saydırınca vazgeçti. Ama neden böyle? Neye el atsak, kimle iş yaparsak hep bir dolandırmaya çalışma hep bir sorun. Çalışırken de yerleri çok kirlettiklerinden iki gündür dizlerim üzerinde yerleri siliyorum. Camları silme, ne varsa yıkama, perde takma, bazı odaları değiştirme, odalar arasında eşya taşıma derken öyle yorgunum ki.


                    Ev böylesine düzensizken içimden ne kitap okumak geldi ne film seyretmek geldi ama bu kargaşayı görmemek için yine de bunlarla vakit geçirdim. Kütüphaneden aldığım üç kitaptan birine başladım ve bitirdim. Tanizaki'nin Bazıları Isırgan Sever kitabını okudum. Romanda Kaname ve Misako adlı evli çiftin yürümeyen evliliğini okuyoruz. Kayınpederlerinin  japon kültürü, gelenekleriyle birleştirme çabaları, karıkocanın boşanacaklarını çocuklarına söyleyememeleri, yıllardır aynı evde yaşamalarına rağmen buna bir son vermemeleri ekseninde kitap dönüyor. Özellikle japon kültürüne ait şeyler hakkında bilgi ediniyorsunuz. Mesela o yıllarda kukla tiyatrosunun bu kadar önemli olduğunu, her köyde bunun olduğunu bilmiyordum. 20. yüzyıla kadar kadınlarda ön dişlerini siyaha boyadıklarını bunun moda olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım.




                  Kütüphaneden aldığım diğer kitap Kendini Arayan Adam. Mehcer denilen Göç edebiyatının isimlerinden Mihail Nuayme tarafından 1917 yılında yazılmış. 1. Dünya savaşına katılınca yarım kalmış bu kitabı yazmak, 30 sene sonra Lübnan'a dönünce tamamlamış. Hiç konuşmayan bir kahvehane de çalışan Arkaş'ın günlükleri olan kitapta ki fikirler ilginçti.




              Bir dizi bitirdik bu hafta. The Severance. İşe gittiğinizde ev yaşamınınız, eve döndüğünüzde iş yaşamınıza ait her şey zihninizden silinse,  hiç bir şeyi hatırlamasanız nasıl olur? Bu dizi de beyinlere takılan bir çiple böyle oluyor ama insanoğlu işte, gönüllü de olarak da taksa bu çipe belli bir süre sonra bu esaretten kurtulmak istiyor. 9 bölümden oluşan dizi zaman zaman sıktı, gereksiz uzatmalar vardı. Bir de belgesel seyrettim Antares diye. Şili'de yoga meditasyon yaparken yavaş yavaş etrafına toplanan insanları mürit yapan bir adamın öyküsü. Tabi sapkınlık, cinayet her bişi başlıyor sonra. İlginç bir belgeseldi, insanlar nasıl bu aşamaya gelebiliyor bir anda şaşıp kalıyor.



                             Binoche filmlerini seviyorum. Sils Maria güzel bir filmdi, jenerasyonlar arasında ki farklara değinmişti.  İnstagramda birbirimizi takip ettiğimiz biri bana Mubi seyretmelik film hediye etti bu hafta.Journey in to the Desert. Ingeborg Bachmann ve Max Frisch arasında ki ilişkiyi anlatan güzel bir filmdi. Kadın erkek ilişkilerinin temel kalıplarını iki yazar arasında da görmek beni şaşırttı ama ne yazık ki artık bu bir gerçek galiba. Filmin tartışılacak çok konusu var. 




                   Evimize fazla gidemedik sadece bir hafta sonu gidip sobayı kaldırdım. Ama hata yapmışım ertesi gün çok soğuk oldu. Yaza geçmede sabırsız davranmışım. 


                              Hafta Sonu bisikletimi çıkardım biraz gezeyim dedim ama öyle bir rüzgar vardı ki ! Geriye koyup kısa bir yürüyüş yaptık, en sevdiğimiz çiçek ekmeği aldık, eve dönüp kahvaltı yaptık.


Köyümüze de bahar geldi..


Arkadaşlarla buluştuğum günler.. Yapılan el emeği leziz pastalar...




Kitaphaber sitesinde yeni yazım çıktı, okumak isteyenler buraya

Bugün cuma. Tüm öğretmenler olarak bu hafta işlenen cinayet ve geçen hafta bir kadın öğretmenin veli tarafından yumruklanması ve bilemediğimiz bir çok şiddet olayından dolayı çok üzgünüz. Çoğu öğretmen elinden gelenin en iyisini yapıyor ama 30 yıllık öğretmen olarak şunu söyleyebilirim ki; son on yıldır öğretmenin veli hatta öğremci gözünde değeri çok azaldı. Herkes öğretmenden daha iyisini biliyor ve bunu dayatıyor, en küçük sorunda çözüm bulunacağına şikayet, şiddet yolu çiziliyordu. Biliyorsunuz geçen gün bir okul müdürü 17 yaşında ki öğrencisi tarafından başından vurularak öldürüldü. Öyle üzgünüm ki bu olaya..Bugün tüm yurtta iş bırakma eylemi vardı. Umarım bir çok meslekte ki gibi öğretmenlerin de kıymeti yerini bulur.
Umutlarımızın körelmediği, kötülüklerin azaldığı günlere diyelim o zaman..



26 Nisan 2024 Cuma

Merhaba Cuma

                          ''Kendini sevmezsen başkasını nasıl sevebilirsin?'' diye soruyor Tina Turner Mutluluk Sana Yakışıyor kitabında. Kardeşimden aldığım kitabı okumaya başladığımda güçlü insanların hatta güçlü kadınların bir çok zorluk yaşayarak bu hale geldiğini tekrardan gördüm. Tina Turner'ın o sert tarzını ve sesini severim. Çocukluk yıllarından hatırlıyorum ekranda mini elbisesiyle iri yarı kadının oradan oraya atlayışını. Sonraları kasedini almıştım tekrar tekrar dinliyordum. Ama hayatında ki bunca zorluğu hiç bilmiyordum. Geçen mayıs ayında vefat ettiğinde gençlik yıllarımızın devleri teker teker gidiyor diye üzülmüştüm. Kitabı zorlu yaşamına ucundan değiyor, daha çok hayata nasıl tutunduğunu, mutlu olmak için ne gibi bir yol izlediğini anlatıyor. Budizm ile kendine bir yol çiziyor, zikirlerin hayatına kattığı anlamı anlatıyor sayfalarca. İnançlı bir insan olarak anlattıklarında kendi duygularımı buldum. Özellikle zikir hakkında yazdıkları dikkat çekiciydi. Tina Turner çocukluğunda anne babasının kendini terketmesi, mahallesinde ki ırkçı olaylar, evliliğinde sanatçı kocasının zulmü, 4 erkek çocuğu yetiştirme gibi bir çok zor durumda zikir yapmanın kendine nasıl iyi geldiğini anlatıyor.

                         '' Zikrederken beyin dalgalarının titreşimlerinin, aynı zamanda yeryüzünün temel frekansı olarak da bilinen 7,83 Hz ile uyumlu olmasını ilginç buluyorum. Buna, bu gerçeği ortaya koyan fizikçi Winfried Schumann'ın çalışmaları sonrasında temel Schumann Rezonansı adı verilmiştir. Böylesi benzerlikler sadece bir 'tesadüftür' belki. Ama ben tesadüflere inanmadığım için bir gün bu titreşim uyuşmasının ardında önemli bir anlam keşfedeceğimizi umuyorum'' diye yazıyor Turner.

                  Dediğim gibi inançlı insanların bir çok kaynaktan beslendiği düşünülürse bu basit kitaptan bile çok yararlandım.  



'' Yine de kendimizi iş, okul veya ilişkilerin yoğun programına kaptırdığımızda hayatımızın güzelliğini takdir etmeyi kolayca unutabiliyoruz. Sorumluluklar, teslim tarihleri, faturalar ve kendi sorunlarını çözmek için çabalayan insanlarla karşılaştığımızda durum daha da zorlaşabiliyor. 
Öyle veya böyle bir çoğumuz dört evrensel acı; doğum, hastalık, yaşlanma ve ölümden kaynaklanan daha büyük zorluklar bir yana, kendimizi günlük yaşamın sıkıntılarından korumak umuduyla kabuğumuza çekiliyoruz. Kabuğumuzun içine saklanmasak bile, inzivaya çekilebileceğimiz tanıdık bir yer daha var; konfor alanımız.

                   Ben bu kitabı okurken cumartesi sabahı tv de kendi kendine yayın yapıyordu. Bir an ilgimi 12 yaşında evlenip 13 yaşında anne olan, o sırada kocasının da 50 yaşlarında olan bir kadından  bahsettiğini duydum. Ekrana bakınca Dilber Ay'ı gördüm. Şu dünya ne ilginç paralellikler sunuyor insana. Dünyanın iki farklı yerinde, farklı dinlerde, farklı ailelerde doğmuş iki kadının acıları birbirine ne kadar benziyor. Tina Turner anne sevgisizliği, terk edilmişliğiyle hayatın gerçekleriyle karşılaşırken bir kaç yıl sonra başka bir kız çocuğu da babası tarafından 12 yaşında 50 yaşında bir adama satılıyor. İkisinin ortak yanı sesleri ve mücadeleleri. İkisi geçen senelerde vefat ediyor. Dilber Ay 29 nisan 2019.

                 Görünüşleri açısından da benzerlik bulduğum bu iki kadın bu hafta boyunca hayatıma girdi. Dilber Ay'ı öyle çok dinlemişliğim yoktur ama bazı insanların kaderlerinin bu kadar ağır olmasını çok düşünüyorum. Kendi yaşamımda çokça yaptığım bunalım şımarıklılıklarını yeniden gözden geçirmeme neden oluyor.


Bu hafta boyunca seyrettiğimiz bir diziden de bahsetmek istiyorum. Günümüzde çok rastladığımız saplantılı sapıklar, tacizcilerin farklı versiyonu daha doğrusu kadının bir adamı devamlı taciz etmesi, yakasını bırakmaması üzerine başlayan dizi de ki kurban adamın buna neden izin verdiği üzerine düşünmemizi istiyor sanki. İnsan doğasının karanlık yönlerini ele alan, sorgulatan, kişilik özelliklerini inceleten psikolojik alan zeminli olması sebebiyle öneririm. Oyunculuklar mükemmel. Ne yazık ki bu netflix dizilerinin uyuşturucu, sapkın cinsellik dayatmaları bunda da özellikle 4. bölümde yoğun. O bölüme kadar aa ne güzel daha bir dakika seks, uyuşturucu sahnesi izlemedik derken özellikle 4. bölümde adım adım uyuşturucu dersi veriliyor. Bunu bilinçli bir şekilde insanların, kültürlerin yıkımına yönelik yaptığına inanıyorum.


                İki filmde seyrettim bu hafta. Tabi ki herkesin ağzında ki Perfect Day nihayet internete düşmüş. Yönetmen Wenders  '' Hirayama'nın bir çok insanın artık yaşayamadığı bir tatmin duygusunu temsil ettiğini düşünüyorum.'' demiş. Oldukça monoton giden film akışında ha bir olay oldu olacak derken iki saatte film bitiyor. Ama yine de izlemeden yapamıyorsunuz çünkü hayatımızda ki ihtiyacımız olan o yavaşlık o tatmini veriyor bize. Bak bunu da başaran bir insan var diyor. Hepimiz bir yavaşlık, sadelik peşinde değil miyiz? Hirayama bunu seçmiş ve yaşayan bir insan. Az eşya, sade bir yaşam, az insanla muhatap olma, ayrıntıları görüp mutlu olmayı başarmış biri. Çoğumuz böyle hayatı övüyoruz ama kaç kişi bir oda bir mutfaktan oluşan bir evde yaşamayı başarıyor ki. Ben bile 50 metre kare ev yapmamıza rağmen iki evi kullanıyor, ekstradan fazla eşyayla uğraşıyoruz. Sadece eşim şu an dayatılmış bir çok şeye karşı çıkarak emekli olup bildiğini yaşıyor. Evi, arabası ve emekli maaşı var ama yine de 50 yaşında ki adam tekrar niye çalışmıyor, daha çok genç yargıları etrafımızda uçuşuyor. Filmlerde seyrettiğimiz bu karakterlere sonsuz sempati duyarken hayatımızda rastladığımızda nasıl değerlendirirdik acaba?
 Wenders yine '' Hayatımda zamandan başka her şey var'' diyor bir röportajında bu film hakkında konuşurken.
Bizim için de geçerli değil mi bu? Elimizin altında her imkan, bilgi, olanak var ama zaman ne kadar bize ait? Bunca sahip olduğumuz şeyin karşılığında duyduğumuz o tatmin duygusu yeterli mi?
Wenders bu filmle bunu sorduruyor bize bence. Bir de tuvalet temizleyicisi oluşunu bizim dervişlerimizin yaptıkları ilk iş olarak da gördüm. Bir çok derviş ''olma yoluna'' tuvalet temizlemeyle başlıyor. Bu beğenmediğimiz iş bence herkesin yapabileceği iş değil, çünkü egoyu ayaklar altına aldırıyor. Hem filmde ki o tuvaletler nedir arkadaş, hepsi tasarım harikası. Bizde ki özellikle camilerde ki tuvaletlerin durumunu düşünce küçük bir şok geçirdim.
           Diğer film Ken Loach'un son filmi The Old Oak . 87 yaşında ki yönetmen enerjisinin son damlasında bu filmi çekmiş. Diğer Loach filmleri gibi sorgulayan, insancıl, insan olmayı öğreten bir film. Seyredilmeli, seyrettirilmeli...



                              Bu hafta içi biliyorsunuz 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vardı. Biz de bu sene köy meydanında ki halı saha da birbirinden güzel yarışmalar, oyunlar oynayarak bayramı kutladık. 
Diğer günler de sınıfta ki derslerimiz devam etti. Okul bahçamizde ki yeşillikler toplandı, salatalar yapıldı, bahçemizde büyüyen sebzeler incelendi.


                    Bahçeme bakamadım bu hafta. Hele kulübemize kaç haftadır gitmedik. Bu hafta bunca olay olurken 4-5 gün süren ateş ve halsizlikle savaştım. Bir anda başlayan bir griple evden çıkamadım, hiç bir şeyle ilgilenemedim. Bahçemde galalar, mor salkımlarım açmış hatta solmaya başlamış bile bunları bile gözüm görmedi.
             Tolstoy'u sevmeyen, yazdıklarını beğenmeyen var mıdır? 
Onca yaşanmışlıktan sonra söylediklerini baş tacı etmişimdir, bakın siz de okuyun haksız mı?

                 ''Epey yaşadım ve mutluluk için neyin gerektiğini bulduğumu sanıyorum. Kırda sessiz, münzevi bir yaşam; iyilik yapmanın kolay olduğu ve buna hiç alışmamış insanlara yararlı olma imkânı; sonra biraz fayda sağlayacak kadar çalışmak, sonra dinlenmek, doğa, kitaplar, müzik ve yakınlara sevgi... İşte benim için mutluluk fikri bu.''

                 Her geçen gün doğal yaşama yaklaştığımı, şehirden koptuğumu hissediyorum. Tam zamanlı doğaya dönüşü, Hiramaya olmayı çok istiyorum ama hala buradayım işte..


Bugün Afyon Gezimizi de yükledim, herkese iyi seyirler!
Bugün cuma, yorucu bir haftayı geride bıraktık. Yarın enerjim umarım yerinde olur biraz bağ bahçe işleriyle uğraşırım. 
Herkese mutlu, huzurlu haftasonu dilerim!
















24 Nisan 2024 Çarşamba

Diğer Ev

                                  Rachel Cusk adını nerede gördüm hatırlamıyorum ama ilk kez okumak üzere iki kitabını satın aldım. Diğer Ev kendimden çok şey bulduğum kitap oldu. Aynı kitaptaki kahraman kadının ünlü bir ressamın sergisini gezmesiyle aydınlanması gibi. Ressam L. 'nin sergisine giriyor, yapıtlarını tek tek inceliyor, otoportresiyle karşılaşıyor ve kendi üvanlarının -eş, anne vb.- oluşturduğu güvenli ve esir edici yaşamında ki karanlık baskıyı net görüyor ve şöyle diyor; 

                 '' L.'nin tablolarından çıkan ve bana kendini böylesine açık seçik ifade eden neydi diye merak edeceksin. Şuydu: Buradayım.''

Biz kadınları düşününce hayatın her aşamasında hangi konumda hangi coğrafyada olursak olalım benzer sorumluluk kodları yüklenmiş, yapması gereken şeylerin önceden belirlenmiş olduğunu görüyorum.Kendi hayatımda da ergenlik ve gençlik yıllarımın varoluş ve yer ediniş savaşıyla geçtiğini, evlilik yoluna da tamamen kendi isteğimle girdiğimi, iş ve eş olma durumunda da bir çok insanla benzer zorlukları yaşadığımı, küçük çarklarımızda dönüp durduğumuzu, yılların hızlıca eridiğini görüyorum. Bir de çocuk olunca adanmışlık hali ikiye katlanıyor. Evlilik neyse de bir de çocukla özgürlüğün artık kendimden uzaklaştığını hissediyorum. Kitabın sonlarında özgürlüğü bu kadar sorgulayan kadının çocuğuyla bunu tamamen yitirdiğini yazıyor.

              Şimdi bakıyorum şu noktada yani elli yaşına gelmişken artık bir çok dalganın yerini sakinlik almış, çocuğumuzu büyüttüğümüz o yirmi yıl boyunca çok çabalamış ve yorulmuş, heyecanlarım, tutkularım, hayallerim bile dinmiş buluyorum kendimi. Ee tabi gençliğin verdiği o freşlik, tazelik yavaş yavaş sona ererken vücutta bunca değişime ayak uydurmakta zor olmaya başlıyor.


                         Kitapta ki kadın benim gibi ellili yaşlarda, büyüttüğü yirmili yaşlarda kızı, ikinci eşiyle uzak bir kasabada yaşıyor. Eşi -yine benim ki gibi- kendi ketum dünyasında yaşıyor, sevdiği işlerle ilgileniyor, kadının tüm çalkantılı ruhuna sessiz kalıyor sadece varlığıyla destek oluyor. Gelgitlerin olduğu okyanus kenarında ki evlerinde yaşıyorlar. Evlerine yakın başka bir evleri de var, buraya hiç tanımadıkları insanları misafir olarak davet ediyorlar, uzun uzun kalıyor insanlar. 15 yıl önce resimlerini görüp bağ kurduğu ressamı bu yazlık evine davet ediyor ve geldiği ilk günlerde ressamla şöyle bir şey yaşıyor;

“Hafif şakacı bir ifadeyle bana baktı. ‘Ama sizi gerçek anlamda göremiyorum’ dedi. ‘Neden göremiyorsunuz?’ diye sordum. Bu sanıyorum ruhumun en dibinde yatan sözdü, hep sorduğum ve hâlâ da sormak istediğim çünkü henüz bir cevap alamadığım şeydi.”

               Kadının yaşadığı durumu bir hesaplaşma ya da özgürlük peşinde gibi görmemek lazım. İnsanın ya da sorgulayan insanın her daim içinde yer verip büyüttüğü bir şey bu. Ölene kadar süren, ne olduğunu ne istediğini anlamaya çalışması, insan olma savaşı bence. Kitabın bir yerinde şöyle diyor; ''Zihnimizde kurguladığımız şeylerin içinde neden bu kadar acı çekerek yaşarız? Kendi yarattığımız şeyler niçin bu kadar acı verir? Bunu anlıyor musun, Jeffers? Bütün hayatım boyunca özgür olmak istedim ama küçük ayak parmağımı bile özgürleştirmeyi başaramadım.''

Eşini, çocuğunu, ailesini yani hayatını sorgulamayan yoktur. Kimimiz acımasızca, kimimiz bir çok şeyin üzerini örterek, inkar ederek kimimiz kabullenerek yaparız bunu ama kafamızda ki kaos bitmez. Çocuğa, evlada ait hesaplaşma en acı verendir, kendimize sert vuruşlar yaptığımız alandır belki de. Yine kitaptan not aldım;

''Çocukluktan sonra tam kendimi toplayıp en sonunda o çukurdan sürünerek çıktıktan ve güneşi yüzünde ilk kez hissettikten sonra, o bulunduğun noktayı, senin çektiklerini çekmeyeceğinde kararlı olduğun bir bebeğe vermen ve evladın bütün o acıları çekmesin diye tekrardan, bu sefer de fedakarlık çukuruna doğru sürünmen gerektiği gerçeğini bir türlü kabullenemedim.''

Evlerine konuk ettikleri ünlü ressam üzerinden hayatını sorgulayan, sanat ve gerçeklik arasında kalan, hangisinin daha değerli olduğuna karar vermek için deneysel bir ortam hazırlayan anlatıcı kadının düşüncelerini izlemek oldukça faydalı geldi bana. Zaten edebiyat bir anlamda yaşamı katlanılır kılan, yolunu bulmana yardım eden, yaralı ruhuna şifa veren bir şey değil mi? Sayfa sayfa okuduğum kitapta ki kadın ruh hali ve sorgulamalarıyla bana çok tanıdık geldi, durgunlaşmış yaşamımı değerlendirmemi başka bir açıdan etkiledi. Böyle kitapları okurken hiç bitmesin isterim, sonunda sanki aradığım cevapları bulacakmış gibi umutlanırım. İşte böyle bir kiitap, yolunu arayan, bu zor hayatta nefesi sıkışanlara bir soluk!

19 Nisan 2024 Cuma

Nisan Cuması

                        '' Dün bildik bir rüzgar esiyordu. Daha önce karşılaştığım bir rüzgar. Dışarıda mevsimsiz bir ilkbahar. Kararlı, hızlı adımlarla yürüyordum rüzgarda, her sabah olduğu gibi. Oysa yatağıma geri dönmek ve uzanmak istiyordum, hareketsiz, hiç kıpırdamadan , isteksiz ve hiç düşünmeden, ta ki o sesi olmayan , tadı olmayan, kokusu olmayan ''şey'' bana  yaklaşıncaya kadar. Yani belleğin sınırlarını aşıp gelen o uçucu anı bana dokununcaya kadar. ''

Agota Kristof  Dün adlı kitabına böyle başlıyor. Kitabın zor bir çocukluk geçirmiş, sevgi şefkat görmemiş ve bu yüzden yersiz yurtsuz kalmış kahramanı Sandor orta yaşa gelmiş, on senedir bir saat fabrikasında hep aynı işi mekanikleşmiş şekilde yapıyor. Hayatının bir amacı olduğuna inanıyor ama bunun ne olduğunu bilmiyor sadece bekliyor. Kitabın ilk cümlelerinde ki o bekleyiş, kendisini saran o buhranı çok tanıdık buluyorum okuyunca. Kitapları işte bu yüzden çok seviyorum, bunca insan arasında bana gerçeği hissettiren, beni yalnız bırakmayan, kaçınılmaz esaretliği azalttığı için..

                 20 Mart doğduğum gündü. Yarım yüzyıldır bu dünya üzerinde olmak çok kavranabilir bir duygu değil, boşluk hissediyorum sadece, onca şey yaşamama rağmen. Yıllar üst üste bindikçe bu boşluk artıyor. Yine de tutunmaya çalışıyorum olaylara, güzelliklere, umutlar yeşertmeye çalışıyorum hayatımda. Bir çabanın içindeyim, mutlu olmaya çalışmak için değil. Başka bir şey var bu dünyada ki varoluşumun diye hissediyorum ve cevap olarak inancımı koyuyorum yerine. O ruhumu doyuran tek duygu özde. Bu ramazan içe dönmek, şu aldatıcı bir çok işten uzaklaşmak çok iyi geldi. Beni yavaşlattı, huzurla doldurdu, manevi bir doygunluk yaşadım kısmen. Tüm olumsuz şartlara rağmen hayatta kalmama neden oluyor, iyi ki inançlı bir insanım diyorum kendime. İç huzura sahip olmak kolay değil, bunun için çabalayıp duruyoruz ama bir çok faktör yüzünden süreklilik olmuyor. 

                Kendime hediyem her seferinde kitap oluyor.Gideyim çarşı pazar gezeyim de kıyafet  falan alayım hevesim de yok artık. Ama kitap deyince akan sular duruyor..Bu yaş eşiğinde de iyi hissetmek için 5-6 tane kitap satın alıp hepsini okudum. İlki Agota Kristof'un Dün ve Okumaz Yazmaz oldu. 


                      Sonra bir blog yazısında karşılaşıp merak ettiğim Juli Zeh oldu. Temize Havale adlı kitabını almışım, onu okudum ama kurgusal ütopik dünyalar bana göre değil. Yazarın dili gayet akıcı, sizi sıkmıyor ama dediğim gibi ne bilim kurgu, ne tarihi ne polisiye, sevemedim. 


               Kitapta tasarlanan konu temizliğin uç noktası, devlet eliyle herkese dayatılmış sağlık ve temizlik kurallarından oluşan sistem. Şöyle anlatıyor kendini;

''Geçmişin tüm sistemlerinin tersine, ne piyasaya ne de bir dine itaat ediyoruz. İfratlı, tefritli ideolojilere ihtiyacımız yok. Sistemimizi meşrulaştırmak için halkın egemenliğine bel bağlamış bağnaz inanca da ihtiyacımız yok. Doğrudan biyolojik yaşamın varoluşundan ihtiyacından bir dayanarak salt salt akla boyun eğiyoruz. Zira her canlıda ortak bir özellik vardır. Her hayvanı, her bitkiyi  özellikle de insanı farklı kılar; mutlak birey sel ve kolektif hayatta kalma arzusu. İşte bu arzuyu toplumumuzun dayandığı o büyük uzlaşmanın temeli olarak yüceltiyoruz. Bir YÖNTEM geliştirdik ve bu YÖNTEM  her bireye mümkün olduğunca uzun , sorunsuz, başka deyişle sağlıklı ve mutlu yaşam garantilemeyi hedefliyor.''

               Burada yazılanlar kitapta ki kurgusal yaşamı özetliyor. Sağlığı bile yönetimlerin idaresinde bir dayatma olarak insana sunulduğunda sanıldığı gibi mutluluk veriyor mu vermiyor mu sorusu baz alınarak bir roman yazılmış. Aslında tartışılacak çok yönü var. 


          Diğer aldığım kitaplar Rachel Cusk'ın Diğer Ev ve Geçiş. Rachel Cusk ilk defa okuduğum  ve işte bu diye heyecanlandığım bir yazar oldu. İnsana, kadına dair gündelik meseleleri öyle güzel dile getirmiş, yormayan anlatımıyla derinliklere inebilmiş biri. Kenara not ediyorum, okumadığım diğer kitaplarını bulmalıyım diye..


''Kutuyu kafaya geçirdiğimde, o zaman, sahte ben gerçek beni yok etmektedir. Ama, bende sahtekârlığa karşı bağışıklık oluştuğundan, artık hiç balık rüyası görmeyi beceremiyorum. Kutu-adamlar, sayılamayacak kadar çok defa rüyalarından uyanmışlar, her defasında da, hep oldukları gibi yani kutu-adam olarak kalmışlardır.''

                                               İlginç bir okumaydı Kutu Adam. 


Masumlar romanı şu cümle ile başlıyor: “Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da o büyüdü içimde.”

Kewe, Brani Tawo ve Feruzeh İngiltere'de birleşen hikayeleriyle geçmişe yolculuk yapıyor, o dönemin 'masumlarını' anlatıyorlar bize. Kitabın sonunda '' İnsan İnsanın en iyi sığınaydı.'' diyor. 


Tolstoy okumayı çok seviyorum. Aile Mutluluğu'nu okumamışım. İnsanı, insan doğasını, ilişkileri en iyi anlatan yazarlardan biridir Tolstoy. Yine keyifle okuduğum kitap oldu.
Ramazan bir ay boyunca bereketi, huzuruyla beni sarıp sarmaladı. Kuran-ı Kerim'i tekrar okumaya başladım, hala da sürüyor. Her sayfasında yeni bir şey görüyor, öğreniyorum. Hayatta bu kadar kılavuz olacak, yaşam amacını gösterecek başka bir kitap görmedim. Tutulan oruçla geçen her günde yemeden içmeden uzaklaştıkça ruhum hafifledi. Boşuna eren evliya az yemiyor, az konuşmuyor hayatlarında. Çok yedikçe, yemekten çok keyif almaya başladıkça ruh kendini kaybediyor gibi geliyor. İnsanız tabi ki, güzel yemekler, masalar bizi cezbediyor ama en azından yılın bir ayı başka bir arınmaya geçmek lazım. 
              Okula gidip geldik mart ayı boyunca. Öğrencilerin o sıcak dokunuşları günlerimi renklendirdi.


Köyümüze bahar geldi..


Annem penceresinden gün sonu ışıklarını yakaladı yine...



                     Beni üzen bir şey yaşadım okulda bu ay. 5-6 sene önce bize gölge olsun diye okul bahçesine ektiğimiz ceviz ağacını köydekiler kesmiş. O gün okula gelince inanamadım. Kim niye yaptı diye arayınca aşılamak için kestiklerini söylediler. Biz o ağacı bize çok ceviz versin diye ekmedik, okul bahçesinde başka da ağaç yok. Yaz sıcağında altında oturuyor, dersler yapıyorduk ama ne yazık ki yurdum insanı hiç sormadan, kendi kafasına göre her şeyi bozmayı sevdiğinden böyle bir şey yaşadım. Bir de buna en çok üzülen ben oldum, ne güzel işte bedavadan aşılama yapılmıştı!




                                       Nisan ayının başında erkek kardeşimin doğum günü vardı. Ona sürpriz yaptım, yakınlarımı bir araya getirerek güzel bir gece geçirdik. Ama erkek kardeşler hep böyle sanırım, o benim doğum günümde sosyal medyada kutlama mesajı yazarak her sene olduğu gibi geçiştirdi. Biz erkeklerden farklı hissediyoruz galiba, özel günler de kutlama, ziyaret, ilgi alaka bekliyoruz ama olmuyor işte. Bence özel günlerle şu sıradan hayatlarımıza renk geliyor, ailece bir araya gelme bahanemiz oluyor..

               

                           Bayram üzeri yolculuğa çıkmadan halamı ziyaret ettim elimde menekşeyle. Menekşeleri çok sever. Hemen yeni yerine yerleştirdi, büyüyenleri bana gösterdi. Halam babamla birlikte ailemizde ki en yaşlılarından.Başka büyüğümüz yok, onlara hep hürmet etmeye çalışıyorum, arıyorum soruyorum. Birlikte daha çok zaman geçirmek için imkan yaratıyorum. Evde kendi kendine yeterli olup yaşıyor çok şükür.


Halam 83 yaşında babam 79. Allah sağlık, güç kuvvet versin, başımızdan eksik etmesin. Bu bayram eşimin anne ve babasının olmaması, evin son zamanlarında ki gibi aynı şekilde zamanda asılı kalması, oraya gittiğimizde ki o koca boşluk ve yas öyle ağır ve üzücü ki. Babaanne ve dedemizi çok özlüyoruz, anılar hep bizimle...
Biraz da bayram tatilinde gittiğimiz gördüğümüz yerlerden bahsedeyim. Bayram tatili olunca kızımda eve geldi üniversiteden. Almanca hazırlık gördüğünden özellikle konuşmada konuşuyor. Çünkü lisede dili  ingilizceydi. Ama yine de iki kuru verdi, yakında üçüncü kur sınavı olacak. Oldukça stresliyiz biz anne-baba olarak.
Ama bu uzun bayram tatilinde bir yerlere gidelim dedik ve çok uzak olmayan, daha önce gitmediğimiz şehirlere gitmeye karar verdik. 
Pelin artık 19 yaşının içinde olduğundan tüm gençlik enerjisiyle şehirde, kafelerde, avm'lerde gezmek istiyor. Bizim iç Anadolu şehirlerine yapacağımız gezide morali bozuldu:) ama ailece bir arada olmamızın verdiği mutlulukla -ara ara alışverişte yapınca- keyfi yerine geldi. 
İlk olarak sabah yola çıkıp Kütahya Tavşanlı ilçesine uğradık. Küçük bir kasaba ve leblebisi meşhur. Biraz çarşısında gezip, leblebi alıp yola devam ettik.



Sabahtan beri çok aç olduğumuzdan yol üstünde gördüğümüz bir düzlüğe masamızı kurup, sabahtan hazırladığım kahvaltıları çıkardık. Artık bir yerlerde kahvaltıya fahiş fiyat vermek istemiyorum. Nehre yakın yerimizde bir saat keyif yaptık.



Arabayla ilerleyip çok görmek istediğim Çavdarhisar Aizanoi Antik Kentine gittik. 




Akşama doğru konaklayacağımız Uşak'a ulaştık. Merkezde uygun fiyatlı Esila Pansiyona yerleştik, iki gece burada kaldık. Ertesi gün yaklaşık olarak bir saat uzaklıktaki Kula bölgesine gittik. Akşama kadar öyle yoğun gezdik ki burada ki gezimiz çok iyi geldi bize. Kula coğrafi olarak çok farklı bir yer. Kula peri bacaları, Dilvit Jeoparkı, Bazalt Sütunları, Taşyaran vadisi, Kula evleri.. Her şey o kadar güzeldi ki..



                                               Tarihi evler.. Çok az kalmış ve yıpranmış...


Bazalt Sütunları.. Köyün arkasında ki dağlar boyunca..



                                                 Kula Peri bacaları.. Müthiş bir coğrafya, yürüyüş yollarıyla tam keşfedilecek bir bölge. Ama çoğu insan arabalarla gelip kıyısında köşesinde foto çektirip gidiyor. 


Peksimet diyorlar sanırım. Burada katmer ve bükmesi de meşhur. Biz denedik çok beğendik..



Tarihi camileri çok güzel, içlerinde ki işlemeler, hat yazılarına hayran kaldım..




                                         Uşak gezimizi video yapıp kanala koydum. Aboneyseniz zaten biliyorsunuz. Seyretmek isteyenler haydi buyrun..
                       Uzun zamandır yazmamıştım, bloglara açıp bakamamıştım. Çok teşekkür ederim beni merak edip soranlar da olmuş. Onların mesajlarını yayınlamadım ama okudum. Zaman oldukça yazmaya devam edeceğim, bana iyi gelen bir şey bu. Şunu bunu yaptım diye tekrara dönüyor ama bir tür sohbet gibi geliyor bana.
En kısa zamanda bloglarınızda görüşmek üzere !





Merhaba Cuma

                              Geçen cumadan başlayalım. On gündür süren boya işleri bitip evi mahveden boyacılar gittikten sonra temizlik iş...