12 Haziran 2026 Cuma

Cuma Geldi



                  ''Bitişe yaklaştığınızı anladığınızda üzerinize çöken o hüzün.. Haziran aylarında okul biterken, eylül ayında okul açılırken yaşamıştık hani bu duygunun bir tık altını. Bir şeyler biterken yaşlanırız.Azalırız. Bazılarımız zenginleşir ama giden zaman yine de bizi biraz eksiltir...''

Kütüphaneden aldığım Zeki Bulduk kitabında rastladığım satırlar. Nasıl da durumuma denk düşüyor. Çok az kaldı biliyorsunuz yaz tatiline. Tam 10 iş günü sonrası tüm öğrenciler ve öğretmenler yaz tatiline çıkıyor. Ben de uzun zamandır hayal ettiğim, istediğim emeklilik için başvurularımı yapıp son öğrenci grubumla öğretmenlik hayatımı sonlandıracağım. Ama yazarın dediği gibi bitişe yaklaştığımda üzerime hüzün çöküyor. Uzun yıllar işe gitmenin, aktif bir hayatın sonunda içine gireceğim sakin hayatta ne olacağım endişesi de beraberinde var. Okul hayatının devamlılığı hayatıma çok şey kattı ama yine Zeki Bulduk'un dediği gibi bir taraftan azaldım. En başta ömrümden günler azaldı.

En sonunda bile isteye atıldığım bu bir yıllık serüven bitmek üzere. Sağlıkla bu günlere geldik ya çok şükür. Çok da yıprandığım, önemli hastalıkların eşiğine geldiğim, sabrımın çok çok tükendiği ama bir şekilde yoluna koyduğum haliyle yorulduğum bir yıl oldu. Belki bir neden de yaşımın artık ilerlemiş olması yani bir 40 yaş tahammülü ile 50 yaş arasında dağlar kadar fark varmış. Yaş dönümlerini biz kadınları nedense çok etkiliyor..

                         ''Ömür geçiyor.. Bir romana dalıp gidecek kadar ehil değil bilincim. Şöyle iki rekat namaz kılarken tüm dünyayı silkip atamıyorum. Herkes kadar fukara bir hayatım var, demek isterdim ama biliyorum bir çoğu ömrünü zenginleştiriyor. Fukara zihinlerin oyuncağı olup gidiyor güzelim alemde. Oysa bedel ödeye ödeye borcunu kapatamayan bir Dostoyevski kahramanı gibi bocalaya bocalaya, verilmiş ömrü tırmalaya tırmalaya  bitirmek üzere olduğum düşünüyorum.''

Ne kadar benzer duygular içindeyim sevgili yazar. Belki de bazı kitapları ve yazarları sevme nedeni içimizde ki fırtınaları dile getirenler olması.




                       Bu şehirde yaşarken bir taraftan da hayatımızda azalan insanlar sayesinde içimize dönüp eşimle birbirimize odaklandığımız, yavaşladığımız bir sürecimiz oldu. Bol bol Trakya'yı gezdik, geziyoruz. Bu haftasonu eşimin MR randevusu vardı hastanede. Sabahın 9'unda olunca erken kalkıp gittik. MR çekildikten sonra Çerkezköy'ün Tepe bölgesinde ki gölete gittik. Sabahın erken saatlerinde o kadar çok insan vardı ki şaşırdım. Herkes ailesiyle piknik yapmaya gelmiş. Kendimize gölge bir yer bulup termosa koyduğum çayımı, simit, börek ve peynir zeytinden oluşan kahvaltımızı yaptık yapay gölete bakarak. 
Bazı keyifler için çok paraya gerek yok. Ailece yaptığımız kahvaltılar, deniz kenarı oturmaları, dağlarda ve farklı şehirlerde kızımın mızmızlanarak gerçekleştirdiğimiz uzun yürüyüşler, güzel bir kafede içilen kahveler, akşam balkon oturmaları, sabah sofraya gelen kızımın bana sarılması, beraber tatil planları kurmamız...
Allahım aslında ne çok bizi mutlu eden şey var!
                             Kahvaltıdan sonra güzel bir kafeye gidip kahvelerimizi alıp oturduk. Ben dergi ve kitabımı da götürmüştüm. Salah Birselin'in bir kitabını aldım yanıma. Tam kahvemi yudumlarken eşim sorun yaşadığımız bir konuyu açınca patladım ama. Bir de şöyle bir şey var bu mutlu anlar sabun köpüğü gibi, işte bir anda bitiriyorlar. ''ya zamanı mı şimdi, insaf yani ' deyip bir posta söylendim. Hatta ''emekli olduğumda seninle gitmeyeceğim kahve içmeye''diye de tehdit ettim 😉 


Diğer gün Kırklareli Vize ilçesine gidip gezdik. Burada Küçük Ayasofya diye bir cami var.  6. yüzyılda kilise olarak inşa edilmiş sonra da 15. yy da cami olarak düzenlenmiş.
Caminin yapısı Ayasofya ve Aya İrini'ye benzediğinden böyle anılıyormuş. Bahçesi, içerisi ile çok güzel bir yapıydı. Bir de yukarıda Vize kale suru vardı, bu bölgede kasabayı yukarıdan gören haliyle çok güzel.




Okulum..
Her gün gelen güller..
Çocukların oyunu bu kadar sevmesi..
Okul bahçesini bir anda saran otlar..
Sıcakların aniden bastırması...




Bu hafta Rude Jude filmleri izlemeye devam ettim. Daha önce birini izleyip yönetmenin filmlerini çok beğenmiştim. Romen dilinin süprizleri yani Türkçeden çok şey geçmiş, arada Almanca konuşmaları, karakterlerin hep bir Avrupa hayali kuran özellikle Almanya özlemi içinde olmaları, insan ilişkileri hatta tepkileri ne kadar çok bizlere benziyor. Filmlerin isimleri de uzun uzun ve bence çok güzel. Mesela Dünyanın En Mutlu Kızı filminde ki aile içi sorunlar ne kadar tanıdık.  Kontinental 25 filminde ki kadın icra memurunun vicdanı size ne kadar yakın. Ya da Everybody in  our Family filminde ki karıkoca kavgası, adamın çaresizliği, kadının durumu hep bildiğimiz şeyler ama ne de iyi dile getirilmiş tüm filmler.
Aynı ülkenin yetiştirdiği bir filozof, Cioran Ezeli Mağlup'ta şöyle diyor;

''Artık bugün kendimi Avrupalı, Batılı hissetmem gerekirdi; ama durum hiç de öyle değil. Epey ülke gördüğüm ve epey kitap okuduğum bir ömrün sonunda Rumen köylüsünün haklı olduğu sonucuna vardım. O hiçbir şeye inanmayan; insanın mahvolmuş olduğunu, yapacak bir şey kalmadığını düşünen ve kendini tarih tarafından ezilmiş hisseden köylünün... O kurbanlık ideolojisi, bugün benim de anlayışım oldu, tarih felsefem oldu. Gerçekten, bütün entellektüel birikimim hiçbir işe yaramadı!

Yoksul ve yorgun bir ülkenin sanatla dile gelişini görmek dünyayı ve insanları tanımanızı sağlıyor. Şimdilik bulup izlediklerim bunlar. Güzel filmler, güzel müzikler ve kitaplar ne kadar harika bu hayatta. 



'                  'Atanmışlar, adanmışlar, inanmışlar ve dibine kadar yaşayanlar da bitişleri hissettiklerinde hüzünlenirler mi?

Ben sadece şükretmek ve hayatı hissetmek  istiyorum kalan vakitte..''

                   Boz -kırda güzel bir kitap vesselam. Hayatı anlamlandıran şeylerden biri okumak, kitaplar, satırlar. Duygularınızı dile getiren ayrı güzel.

                  Bu haftayı da böyle bitirip haftasonuna başlıyoruz. Bu haftasonu LGS sınavı var, tüm öğrencilerimize başarılar dilerim. Son olarak size de Andre Gide Pastoral Senfoni'de yazdıklarıyla bitireyim;

                     ''Zekilerden gizlediklerini çaresizlere esinlendirdiğin için sana şükürler olsun tanrım
                  gözleri olanlar bakmasını bilmeyenlerdir.

                  mutluluk boyun eğmededir
                 küçük çocuklar gibi olamazsanız cennete girmeyi bilemezsiniz.






5 Haziran 2026 Cuma

Haziran Cuması

 

                Uzuuun zamandır beklediğim bayram tatili bitti gitti. Pazar günü annem babam kızım ve eşimle kahvaltımızı yaptık, masa başı sohbet derken saat öğleyi buldu. Kullandığımız çarşafları çıkardım, annem makineye koymamı engelledi, biraz da bana kızdı. Niye acele ediyor muşum, ben işleri yapamayacak kadar aciz miyim diye sızlandı. Bel kayması, tansiyon ve vertigodan şikayet ettiği için ben de evdeyken hangi iş varsa onu yapmak istiyorum. Bari üç beş gün dinlensin diye çabaladım bir hafta. Ama şöyle bir gerçek var; yaşlandıktan sonra ebeveynlerimiz daha farklı oluyor. Ben bunları yaşarken geçen hafta okuduğum İza'nın Şarkısı aklıma geldi. İza ve annesinin ilişkisi, yaş aldıkça farklı ruh durumu yaşayan büyükler, onlar için koşturan ama yine de yanlış anlaşılan çocuklar galiba evrensel bir payda da birleşiyor. Annemle beraber yaşasak sorunlar çoğalacak, herkes farklı beklentilerde olacak ve mutsuz olacak. Belki bu yüzden hep aynı duayı yapıyoruz; Allah elden ayaktan düşürmesin!

Yine de yapabileceğim tüm işleri yaptım bir hafta boyunca. Ev temizliği babamın 'biz yapmıştık, ne gereği var ' diye peşimde dolanarak söylendiği saatler boyunca devam etti. Giderken yatakları topladım, yorganları kaldırdım, evi bir kez daha baştan sona süpürdüm. Ve yorgun halde dönüş yoluna çıktık.


                   Neredeyse dokuz günün yorgunluğu üzerimde memleketimin deniz kokulu sokaklarını bırakarak yola çıkmam biraz beni üzdü. Evde işler devam ediyordu çünkü bağ evinde yaşayacaksak evin eksiklerinin tamamlanması gerekiyor. En büyük sorun banyo ve ısınma için kombinin olmayışı. Ayrıca yatak odasında dolabımız yok. Bu dolap olursa tüm eşyalarımızı ortadan kalkmış olacak. Bayram tatilinde bunları yapamadık ve işler temmuz ayına kaldı.
Neyse sağlıkla bir dönelim olur bunlar da.
Yılların yorgunluğu o kadar çok üzerimde ki umutlarımı ve neşemi kaybetmek istemiyorum. 
Feribota binip denizi geçerek Trakya'ya doğru yol alırken son bir yılda ki hayatımda ki değişiklikleri düşündüm. Çok yorucu bir yıl olsa da şimdi tekrar bir şans verilse aynı kararları alırdım. Çünkü hayatımda ki uzun bir tekrarlar dizisi olmuştu. Farklı şeyler yapmalıydım ve karşıma mecburen de olsa çıkan kavşaklardan isteyerek döndüm.





                        Ahmet Murat’ın ‘Avarelik Görgüsü’ isimli kitabında tükettiğimiz dünya hayatında ayrıntılara bağlanmanın bize kazandıracaklarına dikkat çekiyor ve şöyle diyor : “Kır çiçekleri, kuş sesleri, taze ot kokusu, berraklaşan gök mavisi.. Bütün bunlar bizde hayata yeniden başlama hevesini uyandırır.”
Baharla birlikte bu hisler çoğalıyor, yeşilin yoğunluğu etrafı sarmaya başladı bile. Gidip geldiğim yollarda ki ağaçlar daha geçen ay yapraksız ve kupkuruydu. Nasıl da yeşil artık yollar. Eve dönüş yolumuzda alternatif bir yol kullanıyoruz ; Çatalca yolu. Hem daha az trafik hem de bol doğa. 
Yolda herkesin durduğu bir çeşmede durduk. Önümüzde bir araba daha durdu. Bir kadın ve bir adam indi. Adam sigara yaktı ve kadın su doldurdu çeşmeden. Sonra da büyük bir poşet alarak çöpleri toplamaya başladı. Tahmin edeceğiniz gibi çeşme çevresi ve yol kenarı pet şişeler, içki şişeleri, çocuk bezleriyle doluydu. Kadın ne var ne yok topladı.İçim mutlulukla doldu çünkü ilk kez kendimden başka birinin çöp topladığını görmüştüm.


İşte şu yol kenarı kadın sayesinde tertemiz oldu 💚





Okulumuzdan kareler 💖




Yazarların sordukları soruları düşünmeyi seviyorum. Yazılarının birinde Gökhan Özcan şöyle diyor; 

''Duygularımız, düşüncelerimiz, hayatımızdaki olaylara ve ‘şey’lere dair tepkilerimiz, yönelimlerimiz, davranışlarımız gerçekten tamamen bize mi ait? Yoksa içinde yaşadığımız etkileşim ağının bize kodladığı hayatı mı yaşıyoruz? Kendimiz olarak mı yaşıyoruz; yoksa bize olmamızı kodladıkları karakterleri ve rolleri mi oynuyoruz? Bu soruları kendimize soracak cesaretimiz var mı? Yapıp ettiklerimizi düşünelim; bize ama gerçekten bize ait ne var bunların içinde? Duygularımızın kitlelere öğretilen duygulardan ayrıştığı bir yer var mı? Düşüncelerimizin ne kadarını kendi öz muhakememizden bulup çıkarıyoruz? Hangi malzemelerle düşünüyoruz ve o malzemeleri nereden buluyoruz? Tepkilerimiz kendi hayatımızdan, kendi hassasiyetlerimizden mi doğuyor? Kendi hayatımız diye bir şey var mı gerçekten? ''

Daha 5-6 yaşında bile gördükleri davranışlarına şekil veren çocuklara şahidim. Konuşmaları evlerinde duyduklarına endeksli ya da internette izlediklerine. Sınıfta onların konuşmalarını görünce çocuklar üzerinde ki gücümüzü görüyorum. Çok fazla olumsuzluk yüklüyoruz ne yazık ki toplumsal yapımıza ait olan özelliklerimizle, gündelik konuşma dilimizle. Çok üzülüyorum günden güne büyüyen öfke diline şahit olan bu küçük çocuklarımızı gördükçe.
Sonrasında gençler geliyor biliyorsunuz onların kendini ifade eden dilleri apayrı.
Sonrasında yetişkin bizler geliyoruz.
Davranışlarımızı, tepkilerimizi, davranışlarımızı tabi ki içinde yaşadığımız ortam çok şekillendiriyor. Hatta bir söz var ya; kişiliğiniz en yakınınızda  bulunan beş kişinin ortalamasıdır diye. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama çok da özgür olduğumuza inanmıyorum.

Mesela okulumuzda hatta bir çok okula giden çocuğun kaderi ailesiyle şekilleniyor. Öğle yemeğinde neler yediklerini fotoğrafladım. Çoğu ev hanımı annenin çocukları. Evlerine gidebilirler ama harçlık verip bakkaldan bir şeyler aldırmak en basiti tabi. 
Kızıma yaptıklarımı düşünüyorum da gerçekten saçımı süpürge etmişim. Bir kez kahvaltısız göndermedim, öğle yemeklerine çok dikkat ettim. Ne kadar velilere anlatsak da dönüp dolaşıp parayla alınan abur cubura dönüyor yedikleri.







Okul çıkışı direğin üzerinde leyleğimizi görmek çok iyi geliyor.
Hatta yavrular ara ara başını uzatıyor, anne leylek devamlı başlarında ve uzun gagasıyla onları besliyor. Baba leylek uzun süre ortada yok sanırım yiyecek için gitmiş bir yerlere. Uzun uzun onları gözlemek isterdim ama sınırlı zamanlarda görüyorum çünkü okuldan çıktığım gibi eve gidiyorum.



                          Yavaş yavaş eşyalarımızı sattığımızdan bahsetmiştim. Buzdolabını iyi bir fiyata satınca ortada kaldık tabi ki. Ama olsun şurada bir ay idare ederiz dedik günlük yemek yaparak ve bazen dışarıda yiyerek diyerek.
Kent lokantasını keşfetmiştik daha önce. Hafta içi uygun fiyata 4 çeşit yemek var. Bu gördükleriniz 100 tl adam başı. Lezzetli de sayılır, hazır ev yemeği yemiş oluyoruz. Bazen evde bazen bu lokantada idare edeceğiz temmuza kadar. 



                             Hirokazu Koreeda filmlerini izlemeye başladığımı yazmıştım. Hatta bir blog arkadaşı Monster'i izlemelisin yazmıştı. Filme bakınca daha önce izlediğimi hatırladım. Gerçekten bu filmde çok iyidir. Hatta Arakçılar'ı da izlemişim. Bu hafta da şu dört filmini izledim. Like Father, like Son ilginç konusuyla, I wish samimiyetiyle, Broker farklı bir konuya bakış açısıyla, La Verite yönetmenin Fransa ortaklığı ve güçlü ekibiyle izlenesi filmler. 
Haftaya kadar izlemediklerimi internetten bulmayı hedefliyorum.





                            Bu hafta elimde ki bu iki kitaba başlayıp okuyamadan geri iade ettim. Ahmet Rasim kitabı sevgiliye mektuplardı ama dili o kadar ağır ve yazdığı aşk dili o kadar bana uzak ki okumak işkenceye dönüştü. 
Leyla İpekçi aslında severek okuduğum yazar ama Yar Yüreğim Yar kitabı konu olarak bana yakın olmasına rağmen şu sıralar dağınık zihnimi çok zorladığından devam etmedim.


                  Bunları verip yeni kitaplar aldım. Haldun Dormen'in kitabı kolayca okunan ve hayat dersleriyle dolu. Kafamın dolu olduğu şu sıralar iyi geliyor bu tarz okumalar. 
Bu hafta da bu kadar 💜



























29 Mayıs 2026 Cuma

Bayram Cuması

                      Bu cuma Kurban Bayramındayız. Bayram tatili nedeniyle memleketimdeyim; Kocaeli'nin güzel bir ilçesinde. Kendi evimize bir araba dolusu eşya getirdik. Malum bir ay sonra Tekirdağ hayatını sona erdirerek eve döneceğiz. Orada ki tüm eşyalarımızı satışa koyduk hatta yarısı satıldı bile. Giyeceklerimi ve battaniye, yorganlarımızı eleyerek arabamızla bağ evine getirdik. Kalan eşyalarımızı da en son gün yüklenerek döneceğiz kısmetse. 

Şimdi de boş gelmeyelim dedik ve arabaya ne kadar sığarsa doldurabileceğimiz eşyayı yükledik ve geldik. Evde ki iki küçük odaya sığmaya çalışacağız ama öyle çok eşyaya batmış durumdayız ki anlatamam. Minimal yaşama geçmek sanıldığı gibi kolay değil. Neredeyse üç yıldır bunun için uğraşıyorum. İlk önce büyük eşyalardan kurtulmaya çalıştık ve bunu başardık sayılır. Bir çok eşyayı ikinci el olarak sattık. Ivır zıvır çok eşyam var bunları da eşe dosta dağıtarak kurtulmaya çalışıyorum ama inanmazsınız her yerden bir şey çıkıyor. En sevdiğim kitaplarımı bile yarıya indirdim. Küçük oda da duran kütüphaneyi salona geçirdim, azaltılmış kitaplarımı dizdim bu bayram öncesinde. Kitaplığımı da satışa koyduk ama fazla rağbet gören bir şey olmadığından beklemede hala. Satılana kadar bari bizimle olsun dedik ve eşim sökme ve montajıyla uğraşırken tüm kitapları tek tek elden geçirdim, tekrardan eledim, sildim ve yerlerine koydum. Bu işlem bile iki gün sürdü. 

Ev zaten taşınma havasında. Gardrolabımız  olmadığından tüm giyecekler ortaya döküldü. Evin giriş kapısına sineklikli kapı yaptırdık, bunun için usta geldi. Başka bir usta kombi ve petekler için geldi ama onu yaptıramadık araya bayram girdiğinden. 




               Evin içi fena dağınık olduğundan orada kalamazdık ve annemlerde kalmaya devam ettik. Kulübemizin bahçesi son yağan yağmurlarla iyice coşmuş durumda. Her yeri dev otlar kaplamış, temizlemeye vakit yok olsa da zaten gideceğiz ve bir ayda daha beter olacak diye hiç ellemedik. Yaza dönüşte neredeyse bir aylık iş var ama olsun, yeter ki özgür günlerim sağlıkla başlasın. Beden yorgunluğundan hiç korkmuyorum, yıllardır süren mental yorgunluk ve baskıdan kurtulacağım günleri iple çekiyorum.


            Anne evinde ki işleri de bayram arifesinde yaptık. Yaşlı olduğundan annemler kıyı köşe temizlik yapamıyorlar. Bende derin bir temizlik yapıp bu temizlik faslını da bitirmiş oldum. Ama canım da çıktı. Zaten üç gün bağevinde gecelere kadar çalışıp yorulduğumdan salı günü de üzerine koca bir evin temizliği falan valla bu bayram bana tatil değil de eziyet oldu. Neyse ki bayramda artık dinlenirim diye motive oluyordum. Hatta arife günü tüm iş bitince bir banyo yapıp kızıma da sütlü kahve yaptırarak kitabımı elime alıp dinlenmeye geçtim. Kütüphaneden aldığım İbrahim Tenekeci'nin Yakın Şahitlik kitabına başladım. 


          Kitabı okurken Çatalca köyleri hakkında verdiği bilgiler ilgimi çekti. Biliyorsunuz Çerkezköy'de bulunuyorken çevreyi tanımaya gayret ediyorum. Gittiğimiz Kıyıköy, Yalıköy, Binkılıç hakkında ilginç bilgiler vardı, sizinle paylaşmak isterim.

 ''Mesela Osmanlı zamanında Karacaköy, Karaburun, Midye ve Istranca’da postane varmış. Midye’nin ismi Kıyıköy olarak değiştiriliyor. Istranca Binkılıç, Podima Yalıköy oluyor. Buna benzer isim değişiklikleri buralarda çok fazla. Eski anlaşmalarda geçen “Midye – Enez Hattı” bize uzak bir ifade gibi geliyor. Fakat Midye’nin Kıyıköy olduğunu öğrenince iş değişiyor...

Kıyıköye gidip bizde gezmiştik. Orada gezerken mesela şu bilgileri hiç duymamıştım;

''Kıyıköy’e gelmişken hemen gitmeyelim. Çatalca Savunması sırasında, Trabzonlu gönüllülerden oluşan bir birlik, Bulgar ordusunu arkadan çevirmek maksadıyla Kıyıköy sahiline çıkarma yapıyor. Bulgar nöbetçiler, gecenin içindeki hareketliliği erken fark ediyor. Kayıp sayımız kesin olmamakla birlikte, birçok şehit ve esir veriyoruz. Ne yazık ki sahilde ve köyün içinde, bu acı olayla ilgili herhangi bir bilgi notu ve işaret göremiyoruz. İnsanlar habersiz bir şekilde plajda yüzüyor, güneşleniyor, eğleniyor. Furkan Çalışkan’ın yeni çıkacak kitabından bir cümle: “Artık toprak değil, anlam kaybediyoruz.” (Uzakların Saldırısı, Profil Yayınları, sayfa 59.)

                   Buraların ne kadar kıymetli ve doğa harikası yerler olduğunu belirtiyor ve yapmamız gerekenleri sıralıyor yazar. Ne yazık ki yapılanlarıa bende şahidim ve bunun önüne geçilebileceğini sanmıyorum.

''Yapılması gerekenler belli: Bölgenin ciddi bir değer kazandığı ve rant oluşturduğu aşikâr. Ölçüyü kaçırmamak ve dengeyi korumak gerekir. Buralar canlı varlığının yoğun olduğu yerler. Yaban hayatı her şeye rağmen devam ediyor. Tatlı su kaynakları varlıklarını sürdürüyor. Göçmen kuşlar bu topraklarda mola veriyor. Şimdi sıra saka kuşlarında. Sırf onları seyretmek için dürbün aldım.

Kalan yerleri daha iyi korumak, ağaçlandırmak, avcılığın önüne geçmek, kaçak moloz dökümünü önlemek, tabiatı tahrip değil tahkim etmek vazifemizdir. Ormanları ve su kenarlarını çöplüğe çeviren piknikçileri de unutmayalım. Günübirlik geliyor ve kalıcı zarara neden oluyorlar. Yalnız ağaçlık alanlarda değil, Odayeri, Akpınar, İhsaniye, Tayakadın gibi köylerde de esaslı bir temizlik seferberliği başlatılmalıdır. ''

                   Kitap okurken yeni bir kelime öğrendiysem eşime de söylüyor ve onu artık konuşmalarımızda da kullanmaya başlayalım istiyoruz. Geçen haftalarda Hüsrev Hatimi'den bir kelime öğrenmiş, eşime de öğretmiş, bir kaç gün onu kullanmıştık. Bugün aklıma geldi onu kullanmadığımız. Yarım saat ne olduğunu düşündüm ve bulamadım. Keşke bir yere not alsaydım. Ama artık hafızamın süngere döndüğünü hissediyorum, hele ezber ne mümkün. O kelimeyi uzun uzun düşündüm ama bulamadım. Bir de düşünürken bildiğiniz beynim acıyor, kulaklarımdan uzun uzun çınlamalar oluyor neredeyse duman çıkacak kafamdan. Bir şey tutamaz oldum zihnimde. 


          Kiraya vereceğimiz evin bahçesi çok bakımsız kalmış ama çiçeklerde coşmuş durumda. Temmuzda geldiğimizde ilk olarak burasıyla ilgilenmek gerekiyor çünkü bakımlı olarak vermek istiyoruz. Temmuz ağustos bizim için çok işlerle geçecek büyük ihtimalle.
Tüm işlerin bittiği sakin günleri özlemle bekleyeceğim. Allah sağlık versin yavaş yavaş yapacağız artık.
Bayram ziyaretler ve buluşmalar ile geçiyor. Gurbette olunca uzundur görüşmediğimiz akrabalar ve arkadaşlarla görüşüyoruz ve pazar günü dönene kadar böyle olacak .


Bol tatlılı ve kahveli günler devam ediyor.




Beraber paylaşılan sofralar 💙

Masmavi denizi yemyeşil dağlarıyla canım memleketim 💙


Ziyaretine gittiğimiz Halam 💚
Maşallah 85 yaşında yalnız yaşar ve hayatın güzellikleriyle yaşar. Onca yaşadığı zorluk ve sıkıntıya rağmen tek başına hayata tutunuşunu hep takdir ederim. Yine balkonunun bir köşesini çiçekleriyle donatmış. Gel bakalım dedi bana. Çünkü sülalede çiçek böcekle ilgilenen ve mutlu olan az insandan biriyim ve iyi ki böyleyim. 
Bayram yoğunluğunda post yazabileceğimi hiç tahmin etmiyordum ama iyi de oldu. 
Bayram bayram demeyip okuyan tüm blog arkadaşlarına çok selamlar, hayırlı bayramlarınız olsun 💖




























 

Cuma Geldi

                  ''Bitişe yaklaştığınızı anladığınızda üzerinize çöken o hüzün.. Haziran aylarında okul biterken, eylül ayında okul...