30 Ekim 2026 Cuma

CUMA GELDİ

                      ''Şu ana dönmeyi o kadar çok istiyorum ki… Annem babam mayıs ayı sabahı köyümüzdeki evde kahvaltımızı yapmışız, balkonda hem sohbet ediyorlar hem kahvelerini yudumluyorlar. Ben koltuğa uzanmışım, efil efil rüzgar perdeyi uçuşturuyor huzur içindeyim, hastalık yok, acı çekmek yok, sadece bir koltukta oturmayı, evimizi, hastalığın olmamasını o kadar çok özledim ki…

Yani anlayacağınız en basit görünen rutinler bile nimettir, kıymetini bilin…''

              Bu satırları instagramda gezinirken genç bir erkeğin sayfasında okudum. Ne olmuş ki ne değişmiş ki böyle özlemle anıyor diye diğer gönderilerine baktım ve ne yazık ki amansız hastalıkla mücadelesine şahit oldum. Böyle binlerce insanımız, gencimiz hatta çocuğumuz var. Gerçekten büyük bir dertle boğuşan, gerçek bir acıyı çeken onlarca insan. Sonra kendi hayatımıza dönüp devamlı sızlandığımız konuları düşününce boş yere üzülüp durduğumuzu anlıyorum. Mutlu ve sağlıklı günlerimde paylaştığım her kareden utanıyorum onca insan adına. Bu genç çocuk herkesin içinde bulunduğu '' o basit an'' ların değerini en iyi bilenlerden. Biz ise yaptığımız en basit hareketlere kadar hemen hemen her şeyden bir haberiz. 
Üzülüyorum yine..
Elimden bir şey gelmeden o sayfadan kaçıyorum..
Sadece dua edebiliyorum her acı çeken için..
Kendi ağrılarım sızılarım, depresif anlarım, bunalımlarım ne kadar geçici halbuki.
Birazdan mutlu anlarımı paylaşacağım.
Benim de yok mu dertlerim, tasalarım ama ne gerek var tekrar tekrar yazmaya.
Benim özelliğim bu işte güzel anları cilalayıp göstermek. Başkası için değil kendim için yapıyorum çünkü ruh sağlığıma iyi geliyor.
Bir kahveyi güzel bir fincanda içmek, beni çok mutlu eden kitapları , bitkileri paylaşmak, deniz kenarında yürüdüm demek, yazmak, fotoğraflamak, ağaçlarımın atında oturmak, etrafı dinlemek, daha fazla sakinlik aramak..



                 Haftasonu ılık ve yağışsız bir hava vardı. Eşimle bu fırsatı kaçırmayalım dedik ve bahçeye hazırladık masayı. Rüzgarda olmayınca tatlı bir bahar sabahıydı. Çayın lezzeti bu yüzden mi bu kadar güzel !
Karşımızda yıllardır hayalini kurduğum kulübem, zeytin ağaçlarım, bitkilerim ve bahçem. Bunun için milim milim ilerledik, yıllarca çalıştık ve sonunda ulaştık bu günlere. Etrafımıza çok fazla ev yapılmaya başladı ne yazık ki ama bahçemle birlikte evimiz bize yeter , moralimiz bozulmasın diyoruz.



                      Vaktimi örgü, kitap ve çiçekler ekseninde iyice yaşlı işi modda geçiriyorum ama buna da öyle ihtiyacım varmış ki. Böyle mi olacak hayat bundan sonra diye düşünmüyorum çünkü yaşamın çok değişken olduğunu ve içinde bulunduğun zamanı düşünmemiz gerektiğini biliyorum. Olmayacak ya da olacak şeyler için gereksiz kafamı doldurmamaya çalışıyorum. Her yeni gün başlıyor ya çok şükür
Çok mu sıkılırım emekli hayattan, çok mu bunalacağım işsizlikten bilemem ki . Bazen zamanında bırakmak gerekiyor, tadında bırakalım ya da.


Nihayet elimde bir aydır uzayıp giden Margit 
Schreiner kitapları bitti. Zor okunduğundan değil aksine otobiyografik kitapları çok severim ve bir çırpıda okurum ama yollara denk gelince kitap okuyamadım yazdan beri.
Üçlemenin ilk Kitabı Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları.. Yazar kitapta  altmışlı yaşlarından, kendi deyişiyle “yaşamının yedinci on yılından” geriye yedinci yılına doğru bakıyor. Bazen çocukluğuna bazen yaşlılık yıllarına başladığı yetmişe doğru gidiyor. Zaman ve insan belleği, yaşamı kavrayışı, yaş aldıkça insanın düşündükleri benim için çok önemli okuma kriterleri olmuştur. Ve bunu Margit Schreiner kitaplarında buluyorum.
''Aynanın karşısına geçtiğimde o yedi yaşındakinden hiçbir iz göremiyorum yüzümde. On sekiz, yirmi ya da otuz yaşındakinden de göremiyorum. Bütün bunlar hepsi yalnızca benim zihnimde, zihnimin evreninde ve paralel evrenlerde. ''
Diğer kitabı Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları..Bu kitabı okurken çocuklarla ailelerin  
çatışmalarına şahit oldukça kendi anneliğimi sorguladım, hiç bitmeyen anne kız savaşının
aslında evrensel olduğunu anladım tekrardan.
Son kitap Sevmek Dedikleri çok can yakıyor. Annesinin ölümünü okuyoruz. Yıllardır 
baskısını hissettiği annesi ölürken 'Anneler öldüğünde büyüyeceğiz '' diyor yazar. 



                      İki film izledim özellikle Bad Apples öğretmen arkadaşlara tavsiye ederim. Bazı öğretmenlik sorunları tüm ülkelerde benzer dedirtiyor. 2018 yapımı bu film için korku filmi diye de yazmış bazı kaynaklar ama ilgisi yok. Bir öğretmenin çaresizliğinin vardığı noktalar desek yanlış olmaz.
                 The Humans filmi ise sevdiğim bir tarz. Tek mekanda geçen yoğun konuşmaların olduğu filmleri herkes sevmez ama ben o ilişkileri takip etmeyi severim. Bir aile ve bir ev içinde geçen  iki saat. Yaşlı büyükler, her daim iş, güç koşturmacası olan evli genç çocuklar, depresyonda ki  diğer çocukları.. Hikayeler hep tanıdık ama bu haller bizde de aynı dedirtiyor. Mesela kendi ailemden biliyorum; özel bir günde kardeşler, eşler, torunlar, ananeler dedeler bir araya geliriz. Baştan çok tatlı başlar, kahkahalar, sohbetler ama hep laf sokan biri vardır, o lafında altında kalmak istemeyen birileri. Sonra da inceden inceye didişmeler olur, ebeveynler üzülür, ortam gerilir. İnsan kendisine yakın gelen konuları içeren filmleri ya da kitapları seviyor belki de. Ben The Humans filmini beğendim. Hele yaşlı insanların ilerleyen yaşın getirdiği depresif anları mekanla kabusa çevirmesi çok başarılıydı.



Zygmunt Bauman' ın  “akışkan modernite ” kavramını duydunuz mu?
Geçen günlerde bu kavramı okuduğunda üzerinde düşündüm. 

Ona göre günümüz dünyasında hiçbir şey kalıcı değil; işler, şehirler, ilişkiler ve hatta kimlikler bile sürekli değişim halindedir. İnsanlar daha fazla seçeneğe sahip olsa da bu durum her zaman daha mutlu oldukları anlamına gelmiyor.
Bauman’ın ilişkiler üzerine düşünceleri de oldukça dikkat çekici. Tüketim kültürü sadece ürünleri değil, insan ilişkilerini de etkilemiştir diyor. Artık birçok kişi, emek vermek yerine kolayca vazgeçebileceği bağlar kurmayı tercih ediyor. Oysa gerçek bağlılık, kusurlarıyla birlikte kalabilmeyi ve zaman içinde birlikte dönüşebilmeyi gerektirir diyor.

Bauman ayrıca şunu savunuyor; 
Özgürlük, yalnızca seçeneklerin çok olması değildir. Asıl özgürlük, sürekli kaçmak yerine gerçekten değer verdiğin şeyleri seçebilmek ve onların sorumluluğunu alabilmektir. Çünkü hayatın en anlamlı bağları, hızla tüketilen değil; sabır, güven ve emekle inşa edilen bağlardır.
Bu tarz şeyleri okuduğumda öz değerlendirmemi yaptığımda aslında demek istediklerinin bir bölümünü başarmış olarak görüyorum kendimi. 
Yaş aldıkça kendimizden memnun olmak daha önemli bence.
Herkese iyi haftasonları 💙💙

23 Ekim 2026 Cuma

Ekim Cuması

 

                                Ekim ayını neredeyse bitiriyoruz. Ekim ayının 15'i gibi eve döndük ve geldiğimizden beri temizlik, çamaşır ve bahçe işleriyle uğraşıyoruz. Biliyorsunuz arabamıza atladığımız gibi Ege'ye gitmiş Bodrum, Akyaka deniz tatili yapmış sonrasında da Denizli içlerine doğru giderek hep hayalimde olan köyler, kasabalar gezisine başlamıştık. Evet hayalim buydu. Otellerde değil de araçta kalarak istediğimiz yerde konaklamak, zaman sıkıntısı olmadan, bir yerlere yetişme telaşı olmadan gezmek, köylerde uyumak ve uyanmak, dedeler ninelerle sohbet etmek, yerel pazarları gezmek, o şehrin hayatına tanık olmak benim için bir dilekti. Çok şükürler olsun ki artık emekli hayatla koşturmadan, daha enerjimiz varken gezebilmeyi yapabiliyoruz. Yoksa ilerleyen her yaş aleyhimize işliyor. Her on yılda bir büyük dönemeçlere giriyoruz. Mesela şu elli yaşa ne olduğunu anlamadan geldim. Yıllar çalışma hayatı, evlilik, çocuk yetiştirme falan derken hüüpp diye gitti işte. Daha ağzımızın tadı varken biraz da istediğimiz hayatı yaşamamız gerektiğine kesin karar verdim ve çıktık bir yola.

                   Nerelere gittik ne yaptık anlatacağım birazdan. Ama ilk önce bu hafta neler olmuş bir bakalım. Bahçeme açılan kapıda sabah çayıyla başlayan günler yağmurların kesilmesiyle başladı. Felaket gibi yaşadık bu yağmurları. Aralıksız yağan yağmurda evdeydik ve çok tedirgin olduk çünkü evimiz prefabrik ve hiç sağlam hissi vermiyor. Hem bunca şiddetli yağmurda her yerden akabilirdi ama şükürler olsun ki olaysız atlattık bu günleri.


                  Bahçemizde geldiğimizde tüm otların coştuğunu gördük bu yağmurlarla. Denizli ve Bilecik bölgesi yavaştan sonbahara geçiş yapmış ama bizde yani Marmara Bölgesinde geceler bile hala ılık olduğundan her yer yemyeşil durumda. Isınan havayla zeytinlerimiz yağlanıyor. Biz ağaçlara ilaçlama yapmadığımız için tüm zeytinler kurtlanıp dökülmüş yerlere. Herhalde ilaçlama yapmadan bir şeyler yetiştirmek imkansız günümüzde. Ağustos sonunda karnabahar, beyaz lahana ekmiştim, onca yağmurla biz yokken ne güzel sulanmış ve büyümüştür diye hayal ediyordum ama bir geldik ki her yaprak delik deşik olmuş, tırtıllar ve sümüklü böcekler yemişler.
Yağan yağmurlardan bahçeye çıkıp ot temizleyemedik çünkü aşırı çamur var. Ee çay içmekten başka bir seçeneğimiz yok..



                             Ekim ayında annem ve babam doğmuş. Her sene bana ''aman kızım bizden geçti artık kutlama yapmayalım'' deseler de önce annemim doğum gününü kutladık. Sabah kahvaltıda bir araya geldik, çiçek söylemiştik o geldi süpriz olarak sonrasında yine kargo geldi taa İstanbul2dan torunundan hediye geldi. Aman ne mutlu oldu annem anlatamam. O ağladı ben ağladım :)

Tansiyon, bel kayması, vertigo, kemik erimesi, ağrılar gibi hastalıkları olmasına rağmen annem kendine yetiyor ya çok şükürler olsun diyoruz. 74 yaşını dolduran anneciğime daha nice sağlıklı ve huzurlu yıllar temenni ediyorum..





                         İşler, temizlik, çamaşır aralarında keyfimi de yapmasam moralim bozuk olur. Evde olduğum zamanlar kitabımı okuyup küçük işlerimi yapmayı seviyorum. Yazın bahçede ki kedimiz tekrar gelmeye ve camdan bize bakmaya başladı bile. Hatta iki küçük yavrusu da piyasaya çıkmış, onlar da peşinde aman görseniz ne oyunlar ne hareketler. Onlara bakıp şu dünyanın halini anlıyorum bir nevi. Neden mi derseniz, dişi kedi de ki o annelik halini görseniz, o yavruların enerjisi, her şeye atlamaları, meraklı olmaları canlıların hepsinde bir koşturma olduğunu gösteriyor. Bizde ki bu devinim de daha kapsamlı daha zorlayıcı. İnsan olmak çok zor ya..

Filmler de izledim bu hafta. Glenn Close başrollerde olan Four Good Days acı veren bir dram. İnsanlar neler yaşıyor dedirten .. Love your Life şu sıralarda çok izlenenlerdenmiş. Bir bakın ikisine isterseniz..




                 25 Gün gezdiğimiz rotaya devam edersek Denizli Kale ilçesi ilk durağımız oldu. Bu rotayı çizerken önceliğim Ege Bölgesinde bulunan kök boya ile boyanmış, el işlemesi olan resimli bol renkli tarihi camilerin izine düşmekti. Bu camilerden biri de Tavas ilçesindeydi ama oraya gitmeden Kale ilçesine uğradık. Meşhur biberleri varmış bizde aldık bunlardan. El açması dikdörtgen baklavaları varmış tadına baktık. 
Sonra da Tavas ilçesine gittik. Tavas Tabae Antik kentine ev sahipliği yapıyor. Tabae Atik kenti Türkiye'nin Terkedilmiş Kaya Kent ören yerlerinden biriymiş. Kale Tavas ilçesinde Tabae levhası şehre girmeden gözüküyor.




Arabayla biraz bozuk bir yoldan gidimce hemen ulaşılıyor. Etrafta kimse olmadığından biz nereye geldik böyle dedik ama antik kente girince kazı çalışmaları yapan ekiple karşılaştık. Burada çok düzenleme yapmamışlar ama dağ tepesinde ki bu antik şehir sakinliğiyle bile çok etkileyici. 
Biz burada bulunan camiyi görmeye gelmiştik. Etraf sessiz ve doğal çevreyle bütünleşmiş, kuş sesleri ve rüzgarın uğultusu dışında hiçbir insan etkisi yok. Burada dolaşırken tarihle iç içe olmak, geçmişin izlerini adım adım takip etmek gerçekten büyüleyici bir deneyim.
İlk gördüğümüz tarihi caminin sadece minaresi kalmış.Sonra ki cami de aradığımız Cevher Paşa Camisiydi.
Uzun yıllar farklı medeniyetlere evsahipliği yapan bu yerde Evliya Çelebi'nin yazdığına göre  1670’li yıllarda kentin 50 ev ve bir cami içeren bir iç kale ile 300 ev, 5 mahalle, 5 cami, 1 han, 1 hamam, 3 mektep, 3 sebil, 2 tekke ve 6 zaviyesi olan bir dış kaleden oluştuğunu belirtmiş. Bu yerleşim 1970'li yıllara kadar devam etmiş.



               Cami ne yazık ki kapalıydı.  Tabae antik kentin doğal kayalık tepesinde yer alan son derece kıymetli bu cami yaklaşık 6 asırlık bir yapı. Camiye ismini veren Cevher Paşa tarafından 15. Yüzyılda yapıldığı tahmin edilmekte.
Caminin ahşap ve kalem işçiliği içeride ne yazık ki göremedik.Buradan geceyi geçireceğimiz Hırka Köyüne gittik ve tam caminin yanında konakladık. Konaklamayı emekli ikramiyemizle diğer arabamızı da satarak aldığımız  bu transit araçta yapıyoruz.
Karavan değil çünkü içinde sadece yatak ve yorgan, battaniye, bir sepet mutfak eşyası, kamp ocağı ve giysilerimiz var. 



Denizli Tavas ilçesinin küçük bir köyü Hırka. Burada ki Hırka Köyü Camisi için geldik. Tam yanında konakladık arabada. Yağmurda yağdı gece, ısı 9 dereceye düştü yani her şey mükemmeldi.
Rivayete göre zamanında bu köyde yaşayan 40 tane ağa varmış. Ağalar kendi arasında çatışmış ve o ağalardan kimse kalmamış. Köyün adı da buradan geliyor biraz değişim geçirerek.
Camiyi yapanın da Tavaslı Osman Ağa olduğu biliniyor. Cami dışarıdan ahşap direklerle gözüküyor ama içine girince zengin süslemeler ve renkler bulunuyor.Lale,lorus, selvi ağacı gibi motifler var. Selçuklu dönemi eseri bu cami çok merak ettiklerimdendi.
Bu gezide ki ikinci tarihi cami ..





Şu caminin güzelliğine bakın. Pembe, mavi, yeşil renkler..Ahşap direkler..




                                 Biraz da köy içinde gezdik, rastladığımız dedelerle konuştuk ama çok sakin ve nüfusu çok az bir köydü. Meydan da bir çok ev kaderine terk edilmiş, bir zamanlar köy kahvesi olan mavi çerçeveli bu küçük dükkan için hayaller kurdum. Bir taraftan da köylerimiz birer birer sönüyor, bitiyor diye hüzünlendim. 
Bir de video çektim , bize de anı kalsın diye yüklüyorum YouTube kanalıma.
İsterseniz izlemek haydi buyurun 💙 
















































7 Ekim 2026 Çarşamba

Muhteşem Akyaka

                  Akyaka meğer ne kadar güzel bir yermiş!

              Bunca yıldır Ege ve Akdeniz kıyılarını gezeriz Akyaka bir türlü kısmet olmamıştı. Nihayet Bodrum tatili sonrasında nereye gidip deniz tatilimizi sürdürsek diye düşünürken Gökova körfezine gitmediğimiz ve bu bölgeyi gezmediğimiz aklımıza geldi. Kızımı uçakla İstanbul'a gönderdikten sonra Bodrum'dan kısa bir sürede Akyaka'ya geldik. Aracımız artık uzun bir ticari araç oldu. Eski arabamızı bu ticari araçla değiştirdik, arkasına yatak koyduk. Yorgan, battaniye, bir sepet mutfak malzemesi, kamp ocağı alıp yollara düşmüştük zaten. Artık tatilimiz kamp şeklinde devam edecek. Çünkü uzun süre seyahat etmek istiyorsak bir yerlerde kalma işini ve yeme-içme işini en ucuza getirme şeklini bulmamız lazım. Malum artık emekliyiz. Hem İstanbul gibi bir yerde üniversite öğrencisi kızımız var hem de yarıya inmiş maaşlar artık gündemde. Yine de Allaha şükür, bir yolunu bulup gezme tutkumuzdan vazgeçmiyoruz.

Akyaka'da sezonunda park edecek yer yoktur büyük ihtimalle. Ama eylül sonunda nüfus baya bir hafiflemiş. Yine de kalabalık tabi ki ama şehir merkezinde çok rahat yer buluyoruz.


                            İlk geldiğimiz gün aracı park eder etmez çantamızı aldık sahile gittik. Sabah erken saatlerde deniz dümdüz oluyor. Kimsecikler yokken denize girdik, orman kampında duşlarımızı aldık ve kahvaltı için aracımıza gittik. Aslında orman kampında kalmak istiyorduk ama aracın karavan ruhsatı olmalıymış. Kabul edilmedik, acaba yurt dışında da böyle mi ki? Çünkü çok insan var böyle normal araçlarında yatıp kalkan. Yanımıza gelenlerden gördük, küçücük araçlarda bile insanlar otel parası vermemek için kalıyor. Artık devir hesap devri. Bizde okulun alt tarafında bir boşluk bulup orada kalmaya başladık. 

Yemek işini hiç kamp ocağında yapmadık çünkü ekmek arası balık ücretleri gayet nornaldi. Marketlerden de soğuk meze şeklinde bir şeyler alıp yemeği de ucuza getirdik.




                                           Akyaka'da begonviller bir başka güzel!

Akyaka evlerinin mimarisi, ahşap balkonlar, tavanlar, çiçek çiçek sokaklar nasıl da güzeldi. Akyaka evleri hakkında internetten bilgi isteyince şunlar çıktı;


''Akyaka'nın tarihi, antik İdyma kentine kadar uzanır; M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren bölgede çeşitli Karia yerleşimleri mevcuttu ve Roma döneminde de önemini korumuştur. 20. yüzyılın sonlarına kadar basit bir balıkçı köyü olan Akyaka, 1970'lerde turizm sayesinde daha geniş bir kitle tarafından bilinir hale gelmiştir. 1983 yılında sanatçı ve ressam Nail Çakırhan, geleneksel Ula evlerinden esinlenerek kendi evini inşa etmiş ve bu yapı Ağa Han Mimarlık Ödülü kazanmıştır. Bu öncülük, Akyaka'da tek tip mimari zorunluluğunu ve korumacı yerleşim politikasının temelini oluşturmuştur. Günümüzde birçok ev, eski yapıların restore edilmesi veya bu tarzda yeni inşa edilmesi yoluyla turizme kazandırılmıştı



                              Her ev böyle korunsa. Plastik yapıya izin verilmese...


                 Salı günüydü sanırım Akyaka pazarı vardı. Pazarda dolaşmayı seven biri olarak koşa koşa gittim. Bir kaç kışlık aldım. Kapalı pazar yerinde kurulan pazara taptaze meyve ve sebzeler geliyor. Ben de orada yetişen kekik ve susamdan aldım. Hatta ekim ayında susam şenliği varmış seneye kısmet olursa gitmeyi düşünüyoruz.



                Azmak Nehrinde sandal gezisi yapmadan olmaz. O nehir nasıl güzeldi. İçinde çeşitli canlılar barındıran yaşayan bir nehir burası. Sandallar da elektrikli çevre dostu olunca çok sevindim. Hem fiyatı da abes değildi. 250 tl vererek boydan boya gezdik, manzaraya bakınca kendimi İsviçre'de hissettim. Doğa çok güzel, nehir tertemiz, gürültü yok, her şey sakin..
Ben çok beğendim ve uzun uzun her koyunu gezerek tatil yapmak isterim sezon dışında. Biz burada 3 gün kalarak rotamızı iç Egeye doğru çevirdik. Hala da bu bölgede geziyoruz. Bu yazıyı yazmak için yarım günümüzü bir kafede geçirmek zorunda kaldık ama üzerinden çok geçmeden yazmak da istedim. Darısı diğer gezdiğimiz yerler için olsun çünkü şu an gezdiğimiz yer hayal dünyası gibi güzel. 
Sadece yazımı paylaşıp gidiyorum herkese iyi haftalar!
not: Hangi gündeyiz hiç bilmiyorum meğer özgürlük böyle bir şeymiş hesap kitap olmadan sadece yaşamak!!



3 Ekim 2026 Cumartesi

Bodrum'da Eylül

 

                       Artık Bodrum'da değiliz ama eylül sonu yaptığımız bu tatili ve Bodrum'un güzelliklerini burada anlatmak isterim. Emekli hayatın keyfini eylül ayından itibaren yaz tatilini yapmakla çıkarmaya başladık. Aldığımız ikinci otel tatili yine Bodrum'da bir oteldeydi. Daha önce de yazdığım gibi hep aynı yerde uzun süre kalmayı sevmiyorum. Benim en fazla kalacağım gün 4 gecedir. Sonrasında başka yerlere geçip deneyimlemeyi seviyoruz.

Akyarlar'da ki otelden bu kez Ortakent yakınlarında ki büyük bir otele geçtik. Otel seçerken içinde bulunduğu doğası birinci tercihimdir. Yoksa odası, otelin içi falan hiç önemli değildir çünkü sadece yatmak için kullanırız burayı. Eğer otel bol ağaçlıklı ve deniz kıyısındaysa özellikle yorumlarda güzelse gitmek isteriz





Birde deprem ve yangın fobimden dolayı çok katlı kesinlikle olmaz. Bu otelde büyük bir alanda ama kıyıdan yola kadar olan alanda içinde çam ve zeytin ormanını içinde barındırıyordu. Fotoğraflarında görmüştüm ama gidince ne kadar güzel olduğunu anlayınca çok memnun kaldım. Her odanın camı ağaçlara ve bitkilere açılıyordu. Büyük bir yüzme havuzu vardı ama ben deniz varken tercih etmem.
Yüzme havuzunun içinde İstiklal Marşımızın notaları yazılıymış.




Tabi büyük bir otel olunca bir de herşey dahil olunca çok kalabalık oluyor. Okullar tatil olmasına rağmen Rus turistler çok fazlaydı. Çoluk çocuk herşey dahilde o kadar çok gereksiz tüketim, çöpe atma, ne varsa tabağa doldurma burada artık ayyuka çıkmıştı. Ne yazık ki bu olay hep var. Biz ailece bu çirkinliği yapmamaya dikkat ediyoruz.
Ben zaten yemek dışında insanların çok olduğu yerlerden kaçtım. Otelin denize doğru inen bir asansörü var ama onu fazla kullanmadım. Yaklaşık olarak 120 basamak olan yerden gittim geldim. Yani günlük sporumu da yapmış oldum günde üç kez indim çıktım en azından.

Bahçesinde dolaşmak, çiçekleri incelemek, ağaçlar altında oturmak öyle güzeldi ki. Sonra da cup! denize. Bir gün yağmurluydu hatta, insanlar hemen hırkaları giyiip içeride oturmaya başladı. O havada bile girdim denize, yüzdüm ve çok güzeldi su.





                     Çok ilginç ağaçlarda vardı otelde. Botanik bahçe gibi üzerlerinde etiketleri de vardı. Hepsinin karekodlarına baktım tek tek. Bilgilendim ve bu botanik müze gibi oluşunu çok sevdim. Milletin elinde bardak, içki sırasında olduğu zamanlarda ben ağaç ve çiçek peşindeydim. Bahçede dikenli çok değişik bir ağaç gördüm. Bu Floş Ağacı ya da Maymun Tırmanmaz Ağacı deniyormuş. Eylül ayında çiçekleniyormuş ve bizde buna denk geldik.






Şu ağacın ilginçliğine bakar mısınız!
Çiçekleriyle, kalın dikenli gövdesiyle ne kadar güzel..






Tabi ki en sevdiğim kakatüsler de burada çok vardı.  Asırlık zeytin ağaçların üzeri nasıl zeytin doluydu görseniz. Eylül ve ekim bol meyvenin olduğu bereketli zamanlar. Ege zaten en verimli topraklar. Sabah kalktığım gibi uzun uzun yürüyerek denize gittim kahvaltıdan önce. Bu tatillerde öyle öğlene kadar yan gelip yatayım olmuyor çünkü yapılacak onca şeyi kaçırırsınız. Sabahın o güzel saatlerini hiç bir şeye değişmem, üşenmeden kalkar denize zaten mükemmel olur. Onu da kaçırmamak lazım. Sonra bir duş ve bir bardak çayla başlayan kahvaltı..





Sonrasında bir kahve eşliğinde sabah keyfi..





                      Her şey dahilde durmadan bir şeyler yemekten öyle sıkılıyorum ki tatil sonrasında neredeyse tek öğünle besleniyorum. Ama eğer varsa da keyfini çıkarmak lazım abartmadan. Dondurma mesela en sevdiğim şeydir.




Margit'in ikinci kitabına başladım ama bitiremedim. 7 yaşıyla 70 yaşını paralel tutarak arada geçen ömrü öyle iyi dile getirmiş ki. Sevdim ben bu yazarı..




                           Bu otelden çıkarak kızımı Milas havaalanına bırakarak rotamızı biz Akyaka'ya çevirdik. Kızım İstanbul'a uçarak artık okula devam ediyor. Biz emekliler aldığımız araçla artık otellerde değil de kamp hayatı şeklinde yola devam ediyoruz. 
Akyaka'da da üç gün kaldık ve biz buraya aşık olduk!
Orada ki günlerimizi de gelecek yazıda anlatacağım. Hala yola devam ediyoruz,yazmak için bir yer bulmak lazım hatta zaman ayırmak lazım ama biriksinde istemiyorum.
Yeni bir yerde görüşmek üzere...



















CUMA GELDİ

                      '' Şu ana dönmeyi o kadar çok istiyorum ki… Annem babam mayıs ayı sabahı köyümüzdeki evde kahvaltımızı yapmışı...