Bu cuma Kurban Bayramındayız. Bayram tatili nedeniyle memleketimdeyim; Kocaeli'nin güzel bir ilçesinde. Kendi evimize bir araba dolusu eşya getirdik. Malum bir ay sonra Tekirdağ hayatını sona erdirerek eve döneceğiz. Orada ki tüm eşyalarımızı satışa koyduk hatta yarısı satıldı bile. Giyeceklerimi ve battaniye, yorganlarımızı eleyerek arabamızla bağ evine getirdik. Kalan eşyalarımızı da en son gün yüklenerek döneceğiz kısmetse.
Şimdi de boş gelmeyelim dedik ve arabaya ne kadar sığarsa doldurabileceğimiz eşyayı yükledik ve geldik. Evde ki iki küçük odaya sığmaya çalışacağız ama öyle çok eşyaya batmış durumdayız ki anlatamam. Minimal yaşama geçmek sanıldığı gibi kolay değil. Neredeyse üç yıldır bunun için uğraşıyorum. İlk önce büyük eşyalardan kurtulmaya çalıştık ve bunu başardık sayılır. Bir çok eşyayı ikinci el olarak sattık. Ivır zıvır çok eşyam var bunları da eşe dosta dağıtarak kurtulmaya çalışıyorum ama inanmazsınız her yerden bir şey çıkıyor. En sevdiğim kitaplarımı bile yarıya indirdim. Küçük oda da duran kütüphaneyi salona geçirdim, azaltılmış kitaplarımı dizdim bu bayram öncesinde. Kitaplığımı da satışa koyduk ama fazla rağbet gören bir şey olmadığından beklemede hala. Satılana kadar bari bizimle olsun dedik ve eşim sökme ve montajıyla uğraşırken tüm kitapları tek tek elden geçirdim, tekrardan eledim, sildim ve yerlerine koydum. Bu işlem bile iki gün sürdü.
Ev zaten taşınma havasında. Gardrolabımız olmadığından tüm giyecekler ortaya döküldü. Evin giriş kapısına sineklikli kapı yaptırdık, bunun için usta geldi. Başka bir usta kombi ve petekler için geldi ama onu yaptıramadık araya bayram girdiğinden.
Evin içi fena dağınık olduğundan orada kalamazdık ve annemlerde kalmaya devam ettik. Kulübemizin bahçesi son yağan yağmurlarla iyice coşmuş durumda. Her yeri dev otlar kaplamış, temizlemeye vakit yok olsa da zaten gideceğiz ve bir ayda daha beter olacak diye hiç ellemedik. Yaza dönüşte neredeyse bir aylık iş var ama olsun, yeter ki özgür günlerim sağlıkla başlasın. Beden yorgunluğundan hiç korkmuyorum, yıllardır süren mental yorgunluk ve baskıdan kurtulacağım günleri iple çekiyorum.
Anne evinde ki işleri de bayram arifesinde yaptık. Yaşlı olduğundan annemler kıyı köşe temizlik yapamıyorlar. Bende derin bir temizlik yapıp bu temizlik faslını da bitirmiş oldum. Ama canım da çıktı. Zaten üç gün bağevinde gecelere kadar çalışıp yorulduğumdan salı günü de üzerine koca bir evin temizliği falan valla bu bayram bana tatil değil de eziyet oldu. Neyse ki bayramda artık dinlenirim diye motive oluyordum. Hatta arife günü tüm iş bitince bir banyo yapıp kızıma da sütlü kahve yaptırarak kitabımı elime alıp dinlenmeye geçtim. Kütüphaneden aldığım İbrahim Tenekeci'nin Yakın Şahitlik kitabına başladım.
Kitabı okurken Çatalca köyleri hakkında verdiği bilgiler ilgimi çekti. Biliyorsunuz Çerkezköy'de bulunuyorken çevreyi tanımaya gayret ediyorum. Gittiğimiz Kıyıköy, Yalıköy, Binkılıç hakkında ilginç bilgiler vardı, sizinle paylaşmak isterim.
''Mesela Osmanlı zamanında Karacaköy, Karaburun, Midye ve Istranca’da postane varmış. Midye’nin ismi Kıyıköy olarak değiştiriliyor. Istranca Binkılıç, Podima Yalıköy oluyor. Buna benzer isim değişiklikleri buralarda çok fazla. Eski anlaşmalarda geçen “Midye – Enez Hattı” bize uzak bir ifade gibi geliyor. Fakat Midye’nin Kıyıköy olduğunu öğrenince iş değişiyor...
Kıyıköye gidip bizde gezmiştik. Orada gezerken mesela şu bilgileri hiç duymamıştım;
''Kıyıköy’e gelmişken hemen gitmeyelim. Çatalca Savunması sırasında, Trabzonlu gönüllülerden oluşan bir birlik, Bulgar ordusunu arkadan çevirmek maksadıyla Kıyıköy sahiline çıkarma yapıyor. Bulgar nöbetçiler, gecenin içindeki hareketliliği erken fark ediyor. Kayıp sayımız kesin olmamakla birlikte, birçok şehit ve esir veriyoruz. Ne yazık ki sahilde ve köyün içinde, bu acı olayla ilgili herhangi bir bilgi notu ve işaret göremiyoruz. İnsanlar habersiz bir şekilde plajda yüzüyor, güneşleniyor, eğleniyor. Furkan Çalışkan’ın yeni çıkacak kitabından bir cümle: “Artık toprak değil, anlam kaybediyoruz.” (Uzakların Saldırısı, Profil Yayınları, sayfa 59.)
Buraların ne kadar kıymetli ve doğa harikası yerler olduğunu belirtiyor ve yapmamız gerekenleri sıralıyor yazar. Ne yazık ki yapılanlarıa bende şahidim ve bunun önüne geçilebileceğini sanmıyorum.
''Yapılması gerekenler belli: Bölgenin ciddi bir değer kazandığı ve rant oluşturduğu aşikâr. Ölçüyü kaçırmamak ve dengeyi korumak gerekir. Buralar canlı varlığının yoğun olduğu yerler. Yaban hayatı her şeye rağmen devam ediyor. Tatlı su kaynakları varlıklarını sürdürüyor. Göçmen kuşlar bu topraklarda mola veriyor. Şimdi sıra saka kuşlarında. Sırf onları seyretmek için dürbün aldım.
Kalan yerleri daha iyi korumak, ağaçlandırmak, avcılığın önüne geçmek, kaçak moloz dökümünü önlemek, tabiatı tahrip değil tahkim etmek vazifemizdir. Ormanları ve su kenarlarını çöplüğe çeviren piknikçileri de unutmayalım. Günübirlik geliyor ve kalıcı zarara neden oluyorlar. Yalnız ağaçlık alanlarda değil, Odayeri, Akpınar, İhsaniye, Tayakadın gibi köylerde de esaslı bir temizlik seferberliği başlatılmalıdır. ''
Kitap okurken yeni bir kelime öğrendiysem eşime de söylüyor ve onu artık konuşmalarımızda da kullanmaya başlayalım istiyoruz. Geçen haftalarda Hüsrev Hatimi'den bir kelime öğrenmiş, eşime de öğretmiş, bir kaç gün onu kullanmıştık. Bugün aklıma geldi onu kullanmadığımız. Yarım saat ne olduğunu düşündüm ve bulamadım. Keşke bir yere not alsaydım. Ama artık hafızamın süngere döndüğünü hissediyorum, hele ezber ne mümkün. O kelimeyi uzun uzun düşündüm ama bulamadım. Bir de düşünürken bildiğiniz beynim acıyor, kulaklarımdan uzun uzun çınlamalar oluyor neredeyse duman çıkacak kafamdan. Bir şey tutamaz oldum zihnimde.





























































.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)




.jpeg)








