23 Eylül 2020 Çarşamba

Karavanla Erdek

 



                                  Karavanla beş günlük bir gezi düzenledik geçen hafta. Her zaman ki gibi sabah ezanıyla çıktık yola. Erken yola koyulmanın avantajı çok fazla, özellikle yolların tenha olması açısından çok iyi bir durum. Artık karavanın dilinden anlamaya başlasak da bir çok aksilik olmuyor değil. En azından karavanı arabaya bağlama işini geceden yapıyoruz ve sabah planladığımız saatte çıkmış oluyoruz yola. Yolda olma halini hiç sevmiyorum, bir an önce gideceğimiz yere gidip bir oh çekmek en güzeli bence. 



                        Erdek taraflarına gidelim dedik ama yıllardır popüler bir bölge olan bu yere çok gittiğimizden Kapıdağı yarımadasının farklı bir yönüne gitmeye karar verdik.  Bandırma yönünden gidildiğinde yarım adaya ilk giriş yerinden hemen sağa kıvrılan yola dönüyorsunuz. Burası sıra sıra yazlık köyleri olan taraf adanın. Tatlısu köyüne geldik ilk, virajlı yollarından karavanımızla yavaş yavaş geçmeye başladık ve önceden planladığımız Büyükbakraç koyuna ulaştık.


Tatlısu Sahili


               Tatlısu'dan bir kaç kilometre gidince sırasıyla Küçükbakraç ve Büyükbakraç koylarına geliyorsunuz. Biz Büyükbakraç koyuna gelip ilk gece burada sahiline çok yakın bir düzlükte konakladık. Bir kaç sahil kafesi, lokantası ve büfesi olan küçük ama diğer koylara göre hareketli bir yer. İhtiyaçlarınızı karşılayacak bakkalı var. Sahilinde bol miktarda köpek var ama insanlarla dost hepsi. Kumsalında şezlonglarda var kiralayabileceğiniz. Belediye bu sene duş yapmış bir kaç tane.


                      Ertesi gün diğer koyları gezmeye çıktığımızda bir ileri koyu görünce bayıldık ve geri dönüp karavanı alıp buraya geldik. Burası Liman Kampı denen koy. Hiç işletme yok yalnızca bir otel vardı ama o da kapalıydı. Etrafta orada oturanlar dışında kimse yoktu.


                Denize sıfır bir yere karavanımızı koymanın mutluluğu ile o gün başka bir yere gitmedik ve bu sakin koyun keyfini çıkarmaya başladık. 


Ön tarafımız deniz, yan tarafımızda dere vardı..



Sahilinde yürüyerek başka minik koylara kadar gidiyorsunuz.



                               Deniz bildiğiniz Marmara Denizi. Özellikle karşı yaka da bir gübre fabrikası var ve dalgalarla bu kum sahile bazen siyah mazot gibi şeylerin vurduğunu gördük. Bir de gözlemlediğimiz ne yazık ki bu bölge aşırı çöp içinde. Belediye yalnızca konteyner çöplerini alıyor, etraf atılan çöplerle kaplanmış durumda. 


                              Bir de böyle devasa deniz anaları vardı, bazılarının rengi mavi. Bunları görünce ödümüz koptu, korka korka denize girdik her seferinde ve doyasıya yüzemedik ne yazık ki. 


                                   Bir gün de yakın koyları gezelim diye yola çıktık ve bol virajlı yollardan geçtik, yemyeşil doğaya sırtımızı verip denizi seyrettik. Bu koy Dalyan..


Diğer köy Karşıyaka Köyü..


                       Bu köy çok ilginç adetleri olan bir yer çünkü evlerin, dükkanların duvarları hep yazı dolu. Ama bildiğiniz veda yazıları bunlar. Etrafta bir kaç kişiye sorduğumuzda bunları askere giden gençlerin kendi evlerinin duvarlarına yazdıklarını söylediler. Dükkanların duvarlarına da böyle küçük mesajlar da yazmışlar.


                      Fazla yere gitmek istemeyip karavanımıza dönüp bu güzel manzarayı yaşadık gece gündüz. Sakinliği o kadar etkileyici ki tüm yorgunluğunu atıyor insan. Akşam saatlerinde gökyüzü muhteşem oldu her günümüzde..


Karavanımız denize sıfır..


Blog arkadaşlıkları gibi instagram arkadaşlıkları da çok güzel. Buradan iletişim kurduğum ve sonrasında tanıştığım sevgili Özge'nin çok yardımı oldu bize. 


                        Karavana devamlı süprizler yaparak bizim keyfimize keyif kattı. Hele son günün sabahında yağan yağmura uyanmak, içeri de kahvaltı yapıp onun getirdiği kahve ve pastaları yemek en güzel hatıralarımız arasında yerini aldı.


Yağmurun dinmesiyle sahil boyunca yürüdük ..


Sabah içilen mis gibi çaylar..


Denize doğru uzamış ağaçlar..


Bu ağaçlara kurulmuş ağaçlar...


Pazarından alınan kabaklar..


                    Her şey çok güzeldi bu kısa kaçamağımızda. Tek bizi üzen böylesine güzel yerlerin insan eliyle mahvedilmiş olması, çöplerin her yeri kaplaması, insanların duyarsızlığıydı. 
5 günümüz bol dinlenmeli, arınmalı geçti.
Bizim de karavanla gezdiğimiz geziler için yaptığımız videolar artık youtube da.
Abone olun!



15 Eylül 2020 Salı

Okuduklarımdan..



          Uzun zamandır internetten kitap almıyordum, kütüphaneye gidip iki hafta da bir 3 kitap alıp okuyordum. Ama seçtiğin kitapların eve gelmesi gibi güzel bir şey yok. Aslında tercihim bir kitapçıya gidip saatlerimi raflar arasında geçirerek alışveriş yapmak ama yaşadığım yerde bu olanak yok. On bir tane kitap alıp hemen okumaya başladım ve şimdi okunanları biraz anlatmak istiyorum. 
İlk okuduğum Figen Şakacı'nın Kesekli Tarla kitabı. Yazarın daha önce okuduğum kitabı yok ama bu kitabını bir yerlerden referans alarak not almışım.


             Annesinin  ''Tarla mı kesekli yoksa biz mi yürümeyi bilemedik?'' sözünü kendine rehber alarak yaşadığımız coğrafyadan çıkan 22 öykü yazmış yazar. Dilinin  zenginliği, olayları ifade ediş biçimi, sorunları yüzümüze sertçe çarpmasıyla oldukça etkili 22 öykü var. Okuduğum her öyküde 'bu insanları biliyorum, etrafımızda dolu var ve kendimi kötü hissettiriyorlar ' duygusunu yaşadım. Yazarın amacı bu duruma dikkat çekmekse oldukça başarılı. Öykülerde ki karakterler söylemleriyle, yaşamlarıyla, duygularıyla hatta dilleriyle sizi çok rahatsız hissettiriyor. 
Zaten sinirime dokunan olayları ya da insanları okumak iki kat huzursuzluk verdi. Ama amacı da bu olup dikkatleri daha çok bu tür olaylara çekmek olan yazar için durum gayet başarılı. Hikayelerinde acımasız hayat koşullarında yalnızlaşmış insanlar, evlerinde yaşadıkları kendi kanından insanlara duyulan öfkeler, çıkmazda bulunan genç insanlar,aile içinde uğranılan şiddete kadar bir çok toplumsal sorunumuz iyi bir anlatım haliyle yazılmış. Her ne kadar okurken tanıdık bu durumlara tekrardan maruz kalıp üzerime kasvet bastıysa da beğendim.


          Diğer kitabım ilkine göre oldukça duru diliyle yine de  varolan insani sorunlara parmak basan bir öykü kitabı. Daha önce Zeyyat Selimoğlu'nu okumamıştım ama biraz araştırınca Halikarnas Balıkçısı Egeyi, Sait Faik ada insanlarını, denizi, balıkçıları anlatıyorsa Selimoğlu'da Karadeniz balıkçılarını, denize açılan ailesinden, evinden uzak kalan insanları anlatıyor. Okumam tam da deniz kıyısında kamp yaparken zamana denk gelince daha fazla tat aldım. Kesekli Tarla'dan sonra beni dindirdi. Her öykü de dokunaklı insanlara ve olaylara denk geldim, denizi ve balıkçıları düşündüm çokca. Yazar aynı zamanda çevirmen..


Diğer kitap Ketebe yayınlarından İmmanuel Kant'ın Son günleri. Thomas de Quincey filozof Kant'a son yıllarında yakın olan bir isim ve bu kitap onun tarafından yazılmış. Kant'ın elden ayaktan düşmeye başladığı, zihinsel melekelerinin azaldığı yaşlılık dönemine şahit olan isim. Büyük bir dahinin yaşla birlikte nasıl yavaş yavaş tükendiğine şahit oluyorsunuz kitapta. Ayrıca gündelik yaşamına, her konu da nasıl dakik olduğunu, çalışma disiplinine de yer verilmiş. Okurken çok hüzünlendim kendi adıma çünkü neyken ne oluyor bu insanoğlu ..


            Bugün okuyup  bitirdiğim diğer kitap instagramdan da severek takip ettiğim Asuman Susam'ın şiir kitabı. Kemik İnadı  2016 Ruhi Su Şiir Ödülü almış ve gerçekten hak etmiş bence. Rafa kaldırmadım kitabı çünkü satırlarını günün herhangi bir saatinde açıp okumak daha iyi tat almak istiyorum. Bu yüzden küçük masama koydum, bugün neresi denk gelirse şeklinde okumayı seviyorum. 
Küçük bir alıntıyla bitiriyorum okuduklarımı ..

İlk kez şüphe duyuyordum kendime yakınlığımdan
ilk kez kökü zayıf ağaç gibi sendeliyordum
ilk kez oyunu ben kuruyordum
kireç kuyularını ilk kez leke içindeydi gökyüzü
dünyaya açılmak, telaşa kapılmadan ağır ağır unutulmak…
bu açıklıkta göğsüm rüzgârda, bu iyiydi
yaşamak ölmek iyiydi, hafıza bilirdi. 





4 Eylül 2020 Cuma

Hoşgeldin Cuma



          Sağlık dolu bir haftayı da geçirdim ya benden mutlusu yok diyorum artık. Ailemde ya da çevremde de hastalık, kaza, ölüm gibi kötü olaylar olmayınca nasıl seviniyorum hepimiz adına. Diğer taraftan sokakta artık çokca rastladığım kabalıklar, küfürler vb. ya da televizyonu her açışımda içimi şişiren vahşet cinayetler, kötülüklerden hiç bahsetmek istemiyorum. Minik ve steril dünyama iyice çekilmek, olumsuzluklara şahit olmamak, insan içine çıkmamak istiyorum her geçen gün. 
Neyse sınırlandırılmış dünyamın en güzel bölgesi bu blogta gözümü bu hafta yaşadıklarıma çevirerek hadi gelin şöyle bir geçelim haftanın üzerinden diyorum.



        Her cuma olduğu gibi bugün de erken saatte pazara gidip alışverişimi yaptım, yıllardır tanıdığım çevre köylerden gelen pazarcılarla ayaküstü sohbet ettik, sabahın erken saatlerine has tazecik meyve ve sebzeleri pazar arabama doldurdum. Evet, bir pazar arabam var hatta şu son model 5-6 ayaklı olanlardan değil de, eski moda yolda giderken tangır tungur ses çıkaran cinsten. Seviyorum böyle basit ama en iyi iş görenleri.


               Mevsimin en güzel sebzelerini ve meyvelerini yiyoruz şu sıralar. Tezgahta sıra sıra domatesler, elmalar, armutlar her geçişimde bana mutluluk veriyor. Bu halde değildim ben, bastığım yeri görmezdim. Elma, armuda güzelleme yazacak kıvama acaba yaşla mı geldim?

Joseph Roth ''Hileli Tartı'' da şöyle yazmış:
“Gençlik yıllarında yıldızları sevmek bir yana, onlara dikkat bile etmemişti. Ama şimdi bir anda, yaşamında yıldızların her zaman yer aldığını hissetmeye başlamıştı; gerçi uzaktaydılar, yine de, tıpkı çok uzak akrabalar gibi, hep vardılar.”
Ne de doğru değil mi?


          Hafta içi bir dostla yapılan kahvaltı dünyanın en güzel şeylerinden birini yapıyormuşum hissini yaşatır bana. O yüzden sık sık görüşelim , oturalım yiyelim içelim isterim. Ne yazık ki, koşturmacaya öyle dalıyoruz ki görüşmelerin arası uzun oluyor.


         Artık okullar başladı, en azından biz öğretmenler okullara gidip geliyoruz. Uzun bir aradan sonra köye gitmek çok güzeldi. Okul öğrencisiz şu an ama eylül 21 gibi okul bahçesini çocuklar dolduracak kısmetse. Bu sene benim sınıfa kimler gelecek diye araştırma yaptığım bir gün, bu yoldan geçerek bir veliye gittim. Okul sonrası köy içinde yürümeyi özlemişim. 


            Bahçeli evlerin keyfi hiç bir şey de yok. Allahtan evim bahçeli ama köyde böyle güzel evler görünce kapıları çalmadan geçemiyorum..


          Bazı teyzeler hemen bana çiçeklerini göstermeyi çok seviyorlar, ee ben de bahçe, bitki, doğa hastası olunca hiç sıkılmıyorum. 


            Her eylül okullar açılır açılmaz baktığım bir bahçe var. Bu sene de merakla gidip acaba neler ekmiş bu sene, yine fesleğenleri kocaman olmuş mu diye kontrol ettim .



            Evde en sevdiğim yaz köşem. Kışın oturma odasında başka bir köşem var. Yazın hiç oturmuyorum içeride. Devamlı balkonumda bu köşede durumum bu vaziyette. Zaman zaman elimdekiler değişiyor tabi ki. Örgü, nakış, telefon, tablet :)
Ama en sevdiğim zaman dilimi sabah saat 10 gibi kahvaltıyı bitirip de bu köşeye elimde ya bir dergiyle ya da kitapla çekildiğim anlardır. Güneş yavaş yavaş tepeye çıkıyordur ama sabah serinliği de vardır, elinizde ki demlenmiş çayın en lezzetli içiliş anıdır. 


Okuduğum kitaplardan biri bu. İnstagramdan da takip ettiğim Fatma Bayram hocanın notları su gibi aktı gitti. Tefsir okumalarını da internetten dinliyorum, öyle iyi geliyor ki..
           Bu hafta içi yaptığım işlerden biri de bahçemi temizlemek, otları yolmak, uzamış dalları budamaktı. Bütün bu işleri bu hafta ki çöl sıcaklarında yaptım ve çok yoruldum. Bahçenin içinde yığılmış onca çöpü temizleyecek gücüm kalmayınca bahçe işlerinde sağ kolum Cemal'i çağırdım. Sağolsun etrafı bir güzel toparlayıverdi. Akşam üzeri de bahçeyi sulayıp, temiz masayı ve sandalyeyi koyup keyif bile yaptım.


Cuma yazımı sona erdirirken geçenler de okuduğum Heidegger paragrafını paylaşmak istiyorum. Günümüzün yok edici hızının, bilgiyi nasıl kıymetsizleştirdiğini dile getiriyor ve sonuçta etrafımızda olanlara şahit oluyoruz ne yazık ki..
“Düşüncesizlik, günümüz dünyasında her yere girip çıkan garip bir misafirdir. Çünkü günümüzde en hızlı ve ucuz yolla bilgiye ulaşılıyor ve aynı anda hızlıca unutuluyor. Böylece bir etkinlik, bir diğerini kovalıyor” diyor Martin Heidegger, ‘Olmaya Bırakılmışlık’ isimli eserinde.










28 Ağustos 2020 Cuma

Bugün Cuma!

           Uzun bir aradan sonra cuma yazılarıma başlıyorum, neredeyse bunu da yazmayacaktım tembellikten biraz da keyifsiz olduğumdan. Yavaş yavaş bir haftanın şöyle bir üzerinden geçeyim şimdi. Karavanla geçen günlerden sonra eve gelip normal rutinlerime dönmek çok güzeldi. İnsan evini çok özlüyormuş. Her ne kadar gezmeyi sevsem de son yıllarda daha bir asosyal olmaya başladım, eve kapanıp kendi halimde hayata devam etmeyi daha çok sever oldum. Zaten şu pandemi de geçen 6 ay boyunca hiç mi insan sıkılmaz, insanları özlemez. Eşimle hep bunu konuşuyoruz ; demek emekli olsak oradan oraya yönelen insanlardan olmayacağız, evimizde bizi kimse ellemesin diyoruz. 
           Zaten corona yüzünden bir çok ilişkimiz hala askıda. Görüşürsek bizim bahçe de uzak uzak oturuyoruz. Bahçemde masamı hazırlayıp işlerimi, kitaplarımı alıp bir de radyomu açıp oturmayı çok seviyorum. 



Annemleri bize çağırıp balkonda kahvaltı yapmaya bile daha yeni başladık. Havalar soğuyunca yine herkes eve kapanacak bence bu yüzden bu fırsatı kaçırmamak lazım.



           Anneme uzun zamandır cuma çiçeği almıyordum, bu hafta aldım. Mevsim olarak bizim pazarda ya da çiçekçilerde doğru dürüst çiçek yok ama bunlar da her ne kadar ölmek üzere olsalar da alayım dedim. Annem tabi ki çok sevindi ve hemen salonuna koydu.


          Bu hafta benim için biraz eziyetli geçti. Pazartesi okullar açıldı ve tüm öğretmenler göreve başladı. Çocukların başlaması eylül 21 . Planlamalar, çalışmalar başladı bu zor dönemde neler olacak hepimiz göreceğiz.
Salı günü okul çıkışı kendime bir fesleğen aldım sonra eve gidip kurabiye hamuru yoğurdum hatta. Ama onu yaparken soğuk soğuk terler döküyordum nedense. 3 gündür de boğazımda bir ağrı vardı. Acaba bundan dolayı mı diye düşünmeye başladım. Öyle de kötü bir baş ağrısı başladı ki kafamı yastıktan kaldıramaz olmuştum. O andan itibaren bulantı ve kusma da başlayınca eşimi aceleyle eve çağırdım. 


İkindi gibi acile gidip şikayetlerimi anlattım ve kan tahlili yaptırdı doktor. Sonuç temiz dedi ve beni ilaçsız eve göndermek istedi. Ben de öğretmen olduğumu ertesi gün 30 kişinin içine nasıl gideceğimi ya covid olduysam test yapmayacak mısınız diye sordum ama bu belirtilere yapmadıklarını söylediler. Tamam ateş ve öksürük yok ama yalnızca boğaz ağrısı sonucunda corona olanlarda oluyormuş. Bir de artık evde olduğumuz bir zaman da değil. Okullar açılmak üzere.Bana 2 gün rapor yazdılar ve eve gönderdiler.
Ertesi gece tekrar gittim şikayetler devam ediyor dedim, ısrarla test istedim ama yalnızca göğüs röntgeni çektiler bir de başım ağrıdığından beyin tomografisi. Şükür temizdi sonuç. Ama bana ne oldu bilmiyorum. 
Hala başım ağrıyor ama eski şikayetlerim yok. Valla bu süreçte normal grip, faramjit vb. olsak hep bir paranoya yaşayacağız galiba.
Hala her an kötüleşebilirim diye bekliyorum.


Neyse kendimi olumlamaya yöneltmeye çalışacağım. Facebookta fazla işim olmasa da acaba geçmişte bugün ne olduya bakmayı seviyorum. Mesela bu biberleri İtalya da çekmişim tam 4 yıl önce. Bu hafta hep seyahatteymişiz eskiden. Okullar açılmadan biraz daha gezelim dediğimiz zamanlardan biri,
Okullar açılmak üzere bakalım neler olacak. Bizim okulda zaten 3 öğretmendik, bir arkadaşım tayini çıktı gitti, diğeri izne ayrıldı. Yeni bir arkadaş geldi gidenin yerine. 5 yıldır beraber olduğum ve anlaştığım arkadaşın gitmesi üzdü ama yeni arkadaş tanımış olacağım diyorum. Bu yılın neler getireceğine bakacağız artık, umudum sağlıklı normal yaşantımıza kavuşmamız.
Güzel bir hafta sonu dileğiyle..













22 Ağustos 2020 Cumartesi

Uzun Sürmüş Bir Rüya ; Karavanımız Geldi !

                        Merhaba Sevgili blog dünyam,
Neredeyse bir aydır bloğuma giremedim, yazamadım, izlediğim blogları okuyamadım. Çünkü karavanımız oldu ve onunla uzun bir süre gezdik dolaştık. Aslında karavan hayallerimiz yıllardır vardı ve hep emekli olunca alırız, karavanın tam olarak o zaman kullanırız diye düşünüyorduk. Mart ayında evlere kapanınca hayalleri ertelemenin anlamsızlığını daha çabuk kavradık. Hemen fazla da araştırmadan bize yakın bir karavan yapım yerine siparişimizi verdik. Neredeyse  3 ay bekledikten sonra Temmuzun başlarında karavanımızı aldık. 
          Hazırlıklarımızı yapıp yola çıktık temmuzun 14'ünde. Karavanımız oldukça küçük boyutlarda aslında. 3 kişi zor sığıyoruz ama içinde buzdolabı, mutfağı, banyo, tuvaleti, masası, yatağı var. Su deposu 100 litre, üzerinde bulunan güneş panelleriyle elektriğimiz de var. Bildiğiniz küçük bir ev. Bizim ki çekme karavan yani arabanın arkasına monte edilen çeki demirine takılıp gidiyor. 




         Arabayla giderken çok fazla sürat yapamıyorsunuz en fazla 90 ama o da sizi tehlikeye sokuyor. Genelde hızımız 70-80 gibiydi. Fazla uzak yerlere gitmeyelim, kendimizi riske sokmayalım dedik ve yıllar önce şöyle bir görüp geçtiğimiz Foça'ya doğru yolculuk yapmaya karar verdik. İlk mola yerimiz olduğu için ücretli bir kamping seçtik. Eski Foça'ya 9 km uzaklıkta bulunan Kosova Koyuna gittik. Geceliği 100 tl karavanlar için. Eğer 5 geceden fazla kalırsanız fiyat 70 tl ye inince bizde burada 5 gece kaldık. Genelde çadır ve karavan kampı yapanlarla günübirlikçilerin geldiği oldukça büyük bir yer. Size elektrik vermiyor ama su,duş,wc, yemek yapım alanı sunan ilkel şartlarda bir yer. Biz karavana yalnızca su aldığımızdan bu yerleri kullanmadık.



      Denize çok yakın ve zeytin ağaçlarıyla dolu olması tüm olumsuz yönlerini kapattı. Biz de bir zeytin ağacının yanına yanaşarak 5 gece boyunca bu güzel koyda kaldık. Denizi , havası  ile çok güzel bir hafta geçirdik. Geceleri öyle rüzgarlı ve serindi ki üzerimizi hep pikeyle örttük, hiç bunalmadık. Sabah deniz pırıl pırıl oluyordu, serin ve tertemiz deniz de yüzmeyi çok özlemişiz. Gün boyu gelenlerle ortam kalabalıklaşıyordu, her telden insan da geliyor buna artık Türkiye gerçeği deyip alıştık. Hele hafta sonu öyle kalabalık oluyor ki anlatamam. Şu ağacın gölgesine gelip burnumuzun dibinde cümbür cemaat oturanları bile gördük.



Koyun iki tarafında ki tepesine çıkıp fotoğraf çektim. Bu tepelerin alt taraflarında da küçük küçük koylar vardı, kimsenin olmadığı, gelmediği. Öğleden sonra da buraya gelip yüzüyorduk. Ama bu tepeye tırmandığımızda daha sonra da bir çok yerde gördüğümüz kirliliğe şahit olduk ne yazık ki. Buralara gelip içip içip şişeleri kıranlar, çöplerini bırakanlar.. İkinci gidişimde kocaman bir çöp torbası götürüp temizledim kendimce.


Koyda kaldığımız günler boyunca buradan çıkmak istemedik ama bir gece de Foça içine gittik.Öyle çok kalabalıktı ki anlatamam Türkiye de pandemi bitmiş, herkes eski haline dönmüş. Dışarı da ilk yemeğimizi yedik. Sardalyası ile ünlü Foçalı Balıkta gerçekten lezzetli bir akşam yemeği yiyip üzerine meşhur dondurmacıdan dondurmalarımızı alıp bir kaçamak yaptık.


Foça da ki yel değirmenlerini de gezmeyi ihmal etmedik.


Sonra ki günleri  Gümüldür tarafına gidelim dedik. Hatta bayram yaklaşıyordu ve başka bir kampinge gidip bayram yoğunluğunu sakin bir yerde geçirelim diye düşünüyorduk. Gümüldür'de ki kampingi arayınca bize gecelik 230 tl çıkarınca çok şaşırdık. Sanki otel fiyatı. Bizde Gümüldür'e yakın Doğanbey beldesine gelerek uzun bir sahil şeridi boyunca bulunan belediyenin bir plajında konaklamaya başladık.



              zaman süresince daha doğrusu 29 temmuzda kızımın doğumgünü vardı. Artık 16 yaşını dolduran bir genç haklı olarak arkadaşlarıyla kutlamak istiyor ama her sene de zamanın yaz sezonu olması nedeniyle bu isteği gerçekleşmiyor. Bu sene de biz yollardaydık. Bir de yazın doğmanın dezavantajı dışarıdan pasta almanın zorluğu. Hava öyle sıcak oluyor ki her sene, tüm pastalar berbat duruma geçiyor. Biz de bu sene sevdiği şeyleri yiyelim dedik ve 2. kez dışarı da yemek yedik. Sonrasında üzerine kocaman külahlarda dondurma yedik.


Doğanbey bildiğiniz bir yazlıkçı beldesi. Ama burayı severek tam 10 gün kaldık. Denize ve su kaynağına  yakınlığı, yerel pazarları, sakinliği ve güvenliğiyle çok rahat zaman geçirdik.


On günün sonunda buradan ayrılıp Sığacık Urla tarafına doğru yola çıktık.


Konaklayacak yer olarak kendimize Urla Çeşme Altı Güvendik balıkçı barınağını seçtik. Oldukça büyük bir yer olan bu yerde sahil boyu tekneler var. Arka taraf belediyenin bedava boş alanı. Genelde teknesine gelenlerin araçları oluyor ya da çarşıya gezmeye gelenlerin.


Urla Çeşmeler Altı tarafı küçük bir yer ama çok şirin. Fazla insan yok. Denize girecek yeri bile çok sınırlı.


Sığacık tarafında Ekmeksiz Plajı keşfettiğimiz güzel  yerlerden biri.


          Urla tarafında insanların en çok tercih ettiği ve oldukça kalabalık yer olan Kum Denizi Plajı. Karşı tarafta Karantina Adası. Belediyenin işlettiği ücretsiz bir plaj ve Urla İskeleden biz yürüyerek gittik.


Urla İskele küçük bir yer ama sandalları, sevimli kafeleriyle bir günlük gezip vakit geçirebileceğiniz yerlerden biri .



Urla Merkez sahil kesiminden 8-9 km içeride. Eğer aracınız yoksa devamlı minibüsler işliyor. Sıra sıra el işi tezgahları, küçük dükkanları, Eski Urla sokağı, kafeleri, restoranları ile sevimli bir kasaba.


Meşhur kafesi Leone Paris'ten gelme gibi. Her şeyi çok lezzetliydi.Orada bir şeyler yedik, içtik bir de karavana ertesi gün için paket yaptırdık.


Urla eski şehir içinde restore olmayı bekleyen bir çok bina bulunuyor.


    Sokaklarda uzun uzun gezme sonucu yorulunca bir kahve içimlik yer ; Baristocrat..


Sonra da  dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, karavanımızın önü :)


Burada içilen gün sonu kahveleri her şeye bedel..


Geri dönüş yoluna geçtiğimiz zaman Eruh'ta öğretmenlik yapan ama Manisa Kırkağaç'lı olan arkadaşlarımızın yanlarına uğradık. Onlar da hayallerine bir başlangıç yapıp arsa alıp üzerine bir konteyner koyup bağ evi haline getirmeye çalışıyorlar. Daha yeni öğretmenler, yolları uzun ve en başta bu hayallerini gerçekleştirmeye çalıştıkları için şanslılar bence. Biz o yaşlarda bu kadar ne istediğimizi bilmiyorduk sonuçta. Geldiğimiz sabah canım arkadaşım bizi karşıladı ve bağa götürdü. Hasret giderip Manisanın o bereketli toprağına basmak, havasını solumak çok iyi geldi.


Küçük bir kasaba olan Gelenbe'yi bile gezdik dolaştık.


Kırkağaç kavunları aldık.


Salça yapan teyzelerin bahçesine girdik, herkes o kadar gönlü bol ki anlatamam. Kimle karşılaşsak ellerimizi kollarımızı doldurmak istedi.


             Sonrasında sırtımıza minik evimize yüklenip eve geldik. Bu süre içinde koca 1 ay geçmiş. Eve gelip çamaşır yıkamak, yerleşmekte zaman aldı. Daha yeni oturup hemen kısa kısa yazmak istedim aslında her şey çok ayrıntılı.  
Ara ara youtube da videolar paylaşacağım karavan gezilerimizle ilgili. Hatta ilk videomuz burada
Abone olmanızı bekliyorum :)














Tasarım:Sawako Kuronuma