6 Kasım 2026 Cuma

Kasım Cuması

                       


                Kasımı çok severim. Tam anlamıyla soğuklar başlar, sonbahar renk cümbüşü zirvededir, belirsizlik kaybolmuş kışa adım atılmıştır. Yazı aklımızdan silmeye başlamış kış hayalleri kurmak üzere mevsimi ortalamışızdır. Ama bir sıkıntı var içimde, kalbimi sıkıştıran bir sorun var çünkü. Hayırlara dönsün diye dua ediyorum ama olumsuz duygular çok sarıyor. Öyle güzel kelimeler vardır ki, onları duymak bile insana ferahlık verir. İnşirâh kelimesi de bunlardan biri. Arapça kökenli bu kelime, “iç açılması, gönülde duyulan ferahlık” anlamına gelir. Kuran-ı Kerim'de hatta bu adla geçen bir sure bulunur. Peygamber Efendimizin göğsünün genişletilip zorluklar arkasından kolaylıklar olacağını anlatır. O'nun kalbini sıkan üzüntüye boğan konu bizimkiler gibi dünyevi değil tabi ki ama tutunacak bir dal arıyorum. Çok ihtiyaç duydum bu ayetleri okumaya, tekrar tekrar açıp bakıyorum;

  • Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
  • Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?
  • Senin şanını yükseltmedik mi? Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
  • Öyleyse bir işi bitirince diğerine koyul.
  • Ancak Rabbine yönel ve yalvar.
                 Yağmurlar oldukça şiddetli yağıyor bu hafta. Haftanın başında güzel ve ılık günler vardı. Biraz bahçe otlarını temizleme, biraz odun istifleme, biraz zeytin toplamayla evde günler geçti. Zeytin ağaçlarımız 6 tane. Geçen seneden bakımı ve ilaçlaması olmadığından zeytinlerin hepsi kurtlu neredeyse.İlaçlamasız bir şey yetişemiyor sanırım. Tüm zeytinler döküldü yerlere..
                        



                    Neyse ki çok kuvvetli bitkilerde var. Hurmalar mesela ne zahmetsiz, ne kolay yetişen hatta hızlıca büyüyen bir ağaç. Daha iki yıl olmadı ekeli, boyu uzadı palazlandı hatta bu sene baya bir meyve verdi. Henüz istenilen kıvamda değil ama böyle bir kaç tane toplayıp bir yerde olgunlaşmasını bekliyorum, diğerleri ağaçta.
Bir diğer bitki adaçayı. Yaz kış yemyeşil, keskin kokusuyla tüm bahçeyi saran bir bitki. Hele çiçeklendiği yaz mevsiminde tüm arıların gözdesi. Geç olmadan tüm dallarını budadım, demetler yaptım, kurusun diye astım tavana.
Lahana, karnabahar ekmiştim ama yaprakları yok ortada çünkü yağmurlarla çoğalan sümüklü böcekler her bitkiyi yediler, bitirdiler. Bunları hele afiyetle en başta yemişlerdi. Odun külü dök diyorlar ama sobayı yakıp dökene kadar bahçede yeşil yapraklı birşey kalmadı.
Onun dışında iç sıkıntımı dinlemeyeyim, zamanı geçireyim diye işim gücüm bitince büyük pencerenin önünde oturuyorum. Battaniyem sıcak basmalarıma rağmen kucağımda çünkü o olmadan olmaz. Bir çeşit kabuk görevi sağlıyor benim için. Kendimi iyi hissediyorum battaniye altında olmaktan.
 



                    Bazen kitap okuyorum bazen el işi, bazen bahçeyi seyretme, kuşları bekleme, önümden geçen kedilere mama verme derken akşam oluyor. Çalışırken de zaman hızlıca geçiyordu, evdeyken sanki daha da hızlı. Bir bakıyorum sabah bir bakıyorum akşam. Kuşları daha çok bahçeme çekmek istiyorum, masaya yem koydum özellikle yağmurda sığınsınlar, gelsinler istiyorum ama henüz hiç biri bu yemleri keşfetmedi. Çok güzel öten bir kuş var, ara ara geliyor acaba nedir bu diye merak ediyorum. Serçeleri, kızıl gerdanları hatta kargaları bol görüyorum ama bu öten farklı bence. 
Etrafta çok ev olmaya başladığından uzaklaşıyor bir çok hayvan buna çok üzülüyorum. Her sene gelen sincap vardı bu sene yok mesela. Yazın kirpi ailesi de olmaz bence çünkü geldikleri yöne kocaman bir site yapmaya başladılar.
Bir de benim kuşum Pelinkuşum var ki onu da çok özledim. Neredeyse bir buçuk aydır görüşemedik tam sınav haftası şu sıralar. Bakalım haftaya kavuşuruz umarım.
Çocukluk, ergenlik derken üst üste sorunlar, yorgunluklar, yıpranmayla geçen zaman sonunda bir de bakıyorsunuz ki hayatınızın merkezinde ki çocuklarınız uçup gitmişler. Artık geçmiş günlerin olumsuzlukları kalmaz elinizde sadece bomboş uzanan bir zaman, hızlıca geçen gençliğinizi ve enerjinizi alan zaman, karı koca onca birbiriniz yediğiniz konular bitmiş, artık yavanlaşmıştır hayat. Yaşamın her dönemi meşakkatli..



                        Bu hafta bitirdiğim iki kitap. Nils Vik'in Öldüğü Gün acı veren bir roman. Çocuklarını büyütmüşsündür, eşin bir gün ölür, bir anda yalnız kalırsın bu hayatta. Yaşında ilerlemişse ölüler diyarında dolu yakının birikmeye başlamıştır zaten. Norveç fiyortlarında yalnızlık daha mı çok hissedilir acaba?
Bahçıvanın Bir Yılı tam benlik. Bahçe işlerini, bitkileri, etrafta ki hayvanları farklı bir ülkede yaşananları anlatıyor ama çok bilindik her şey. Yazarın dili de çok eğlenceli, içinde ki çizimlerle alıp götürüyor. Karel Capek insan ve doğa ilişkisini kendine has üslupla birazda felsefe içererek yazmış.
Yılın her ayında olan değişiklikleri kısa kısa anlatmış. Ama bu kitap herkese hitap etmez bence. Biraz bahçe , bitki işlerini sevmek gerekiyor.





                Biraz işimiz vardı Kocaeli'nin Değirmendere ilçesine de uğradık gezdik salı günü. Burasını çok severim. Deniz kenarı yerler çok şirindir zaten. Burası da küçük bir ilçe ama özellikle parkında bulunan ahşap heykellerle çok tatlı. Her heykelini bilmeme rağmen her seferinde tek tek yanlarına gider, incelerim. 
Yakınlarında bulunan ılıca merkezine gidip kendimize şifalı sular ödülü verdik.




Yine de güzel geçen bir hafta olmuş. Daha ne isteyeyim 💚
Gezdiğimiz yerleri anlatmaya devam edecektim ama en iyisi siz yeni yüklediğim videodan izleyin .
Şimdiden keyifli seyirler 💛









30 Ekim 2026 Cuma

CUMA GELDİ

                      ''Şu ana dönmeyi o kadar çok istiyorum ki… Annem babam mayıs ayı sabahı köyümüzdeki evde kahvaltımızı yapmışız, balkonda hem sohbet ediyorlar hem kahvelerini yudumluyorlar. Ben koltuğa uzanmışım, efil efil rüzgar perdeyi uçuşturuyor huzur içindeyim, hastalık yok, acı çekmek yok, sadece bir koltukta oturmayı, evimizi, hastalığın olmamasını o kadar çok özledim ki…

Yani anlayacağınız en basit görünen rutinler bile nimettir, kıymetini bilin…''

              Bu satırları instagramda gezinirken genç bir erkeğin sayfasında okudum. Ne olmuş ki ne değişmiş ki böyle özlemle anıyor diye diğer gönderilerine baktım ve ne yazık ki amansız hastalıkla mücadelesine şahit oldum. Böyle binlerce insanımız, gencimiz hatta çocuğumuz var. Gerçekten büyük bir dertle boğuşan, gerçek bir acıyı çeken onlarca insan. Sonra kendi hayatımıza dönüp devamlı sızlandığımız konuları düşününce boş yere üzülüp durduğumuzu anlıyorum. Mutlu ve sağlıklı günlerimde paylaştığım her kareden utanıyorum onca insan adına. Bu genç çocuk herkesin içinde bulunduğu '' o basit an'' ların değerini en iyi bilenlerden. Biz ise yaptığımız en basit hareketlere kadar hemen hemen her şeyden bir haberiz. 
Üzülüyorum yine..
Elimden bir şey gelmeden o sayfadan kaçıyorum..
Sadece dua edebiliyorum her acı çeken için..
Kendi ağrılarım sızılarım, depresif anlarım, bunalımlarım ne kadar geçici halbuki.
Birazdan mutlu anlarımı paylaşacağım.
Benim de yok mu dertlerim, tasalarım ama ne gerek var tekrar tekrar yazmaya.
Benim özelliğim bu işte güzel anları cilalayıp göstermek. Başkası için değil kendim için yapıyorum çünkü ruh sağlığıma iyi geliyor.
Bir kahveyi güzel bir fincanda içmek, beni çok mutlu eden kitapları , bitkileri paylaşmak, deniz kenarında yürüdüm demek, yazmak, fotoğraflamak, ağaçlarımın atında oturmak, etrafı dinlemek, daha fazla sakinlik aramak..



                 Haftasonu ılık ve yağışsız bir hava vardı. Eşimle bu fırsatı kaçırmayalım dedik ve bahçeye hazırladık masayı. Rüzgarda olmayınca tatlı bir bahar sabahıydı. Çayın lezzeti bu yüzden mi bu kadar güzel !
Karşımızda yıllardır hayalini kurduğum kulübem, zeytin ağaçlarım, bitkilerim ve bahçem. Bunun için milim milim ilerledik, yıllarca çalıştık ve sonunda ulaştık bu günlere. Etrafımıza çok fazla ev yapılmaya başladı ne yazık ki ama bahçemle birlikte evimiz bize yeter , moralimiz bozulmasın diyoruz.



                      Vaktimi örgü, kitap ve çiçekler ekseninde iyice yaşlı işi modda geçiriyorum ama buna da öyle ihtiyacım varmış ki. Böyle mi olacak hayat bundan sonra diye düşünmüyorum çünkü yaşamın çok değişken olduğunu ve içinde bulunduğun zamanı düşünmemiz gerektiğini biliyorum. Olmayacak ya da olacak şeyler için gereksiz kafamı doldurmamaya çalışıyorum. Her yeni gün başlıyor ya çok şükür
Çok mu sıkılırım emekli hayattan, çok mu bunalacağım işsizlikten bilemem ki . Bazen zamanında bırakmak gerekiyor, tadında bırakalım ya da.


Nihayet elimde bir aydır uzayıp giden Margit 
Schreiner kitapları bitti. Zor okunduğundan değil aksine otobiyografik kitapları çok severim ve bir çırpıda okurum ama yollara denk gelince kitap okuyamadım yazdan beri.
Üçlemenin ilk Kitabı Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları.. Yazar kitapta  altmışlı yaşlarından, kendi deyişiyle “yaşamının yedinci on yılından” geriye yedinci yılına doğru bakıyor. Bazen çocukluğuna bazen yaşlılık yıllarına başladığı yetmişe doğru gidiyor. Zaman ve insan belleği, yaşamı kavrayışı, yaş aldıkça insanın düşündükleri benim için çok önemli okuma kriterleri olmuştur. Ve bunu Margit Schreiner kitaplarında buluyorum.
''Aynanın karşısına geçtiğimde o yedi yaşındakinden hiçbir iz göremiyorum yüzümde. On sekiz, yirmi ya da otuz yaşındakinden de göremiyorum. Bütün bunlar hepsi yalnızca benim zihnimde, zihnimin evreninde ve paralel evrenlerde. ''
Diğer kitabı Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları..Bu kitabı okurken çocuklarla ailelerin  
çatışmalarına şahit oldukça kendi anneliğimi sorguladım, hiç bitmeyen anne kız savaşının
aslında evrensel olduğunu anladım tekrardan.
Son kitap Sevmek Dedikleri çok can yakıyor. Annesinin ölümünü okuyoruz. Yıllardır 
baskısını hissettiği annesi ölürken 'Anneler öldüğünde büyüyeceğiz '' diyor yazar. 



                      İki film izledim özellikle Bad Apples öğretmen arkadaşlara tavsiye ederim. Bazı öğretmenlik sorunları tüm ülkelerde benzer dedirtiyor. 2018 yapımı bu film için korku filmi diye de yazmış bazı kaynaklar ama ilgisi yok. Bir öğretmenin çaresizliğinin vardığı noktalar desek yanlış olmaz.
                 The Humans filmi ise sevdiğim bir tarz. Tek mekanda geçen yoğun konuşmaların olduğu filmleri herkes sevmez ama ben o ilişkileri takip etmeyi severim. Bir aile ve bir ev içinde geçen  iki saat. Yaşlı büyükler, her daim iş, güç koşturmacası olan evli genç çocuklar, depresyonda ki  diğer çocukları.. Hikayeler hep tanıdık ama bu haller bizde de aynı dedirtiyor. Mesela kendi ailemden biliyorum; özel bir günde kardeşler, eşler, torunlar, ananeler dedeler bir araya geliriz. Baştan çok tatlı başlar, kahkahalar, sohbetler ama hep laf sokan biri vardır, o lafında altında kalmak istemeyen birileri. Sonra da inceden inceye didişmeler olur, ebeveynler üzülür, ortam gerilir. İnsan kendisine yakın gelen konuları içeren filmleri ya da kitapları seviyor belki de. Ben The Humans filmini beğendim. Hele yaşlı insanların ilerleyen yaşın getirdiği depresif anları mekanla kabusa çevirmesi çok başarılıydı.



Zygmunt Bauman' ın  “akışkan modernite ” kavramını duydunuz mu?
Geçen günlerde bu kavramı okuduğunda üzerinde düşündüm. 

Ona göre günümüz dünyasında hiçbir şey kalıcı değil; işler, şehirler, ilişkiler ve hatta kimlikler bile sürekli değişim halindedir. İnsanlar daha fazla seçeneğe sahip olsa da bu durum her zaman daha mutlu oldukları anlamına gelmiyor.
Bauman’ın ilişkiler üzerine düşünceleri de oldukça dikkat çekici. Tüketim kültürü sadece ürünleri değil, insan ilişkilerini de etkilemiştir diyor. Artık birçok kişi, emek vermek yerine kolayca vazgeçebileceği bağlar kurmayı tercih ediyor. Oysa gerçek bağlılık, kusurlarıyla birlikte kalabilmeyi ve zaman içinde birlikte dönüşebilmeyi gerektirir diyor.

Bauman ayrıca şunu savunuyor; 
Özgürlük, yalnızca seçeneklerin çok olması değildir. Asıl özgürlük, sürekli kaçmak yerine gerçekten değer verdiğin şeyleri seçebilmek ve onların sorumluluğunu alabilmektir. Çünkü hayatın en anlamlı bağları, hızla tüketilen değil; sabır, güven ve emekle inşa edilen bağlardır.
Bu tarz şeyleri okuduğumda öz değerlendirmemi yaptığımda aslında demek istediklerinin bir bölümünü başarmış olarak görüyorum kendimi. 
Yaş aldıkça kendimizden memnun olmak daha önemli bence.
Herkese iyi haftasonları 💙💙

23 Ekim 2026 Cuma

Ekim Cuması

 

                                Ekim ayını neredeyse bitiriyoruz. Ekim ayının 15'i gibi eve döndük ve geldiğimizden beri temizlik, çamaşır ve bahçe işleriyle uğraşıyoruz. Biliyorsunuz arabamıza atladığımız gibi Ege'ye gitmiş Bodrum, Akyaka deniz tatili yapmış sonrasında da Denizli içlerine doğru giderek hep hayalimde olan köyler, kasabalar gezisine başlamıştık. Evet hayalim buydu. Otellerde değil de araçta kalarak istediğimiz yerde konaklamak, zaman sıkıntısı olmadan, bir yerlere yetişme telaşı olmadan gezmek, köylerde uyumak ve uyanmak, dedeler ninelerle sohbet etmek, yerel pazarları gezmek, o şehrin hayatına tanık olmak benim için bir dilekti. Çok şükürler olsun ki artık emekli hayatla koşturmadan, daha enerjimiz varken gezebilmeyi yapabiliyoruz. Yoksa ilerleyen her yaş aleyhimize işliyor. Her on yılda bir büyük dönemeçlere giriyoruz. Mesela şu elli yaşa ne olduğunu anlamadan geldim. Yıllar çalışma hayatı, evlilik, çocuk yetiştirme falan derken hüüpp diye gitti işte. Daha ağzımızın tadı varken biraz da istediğimiz hayatı yaşamamız gerektiğine kesin karar verdim ve çıktık bir yola.

                   Nerelere gittik ne yaptık anlatacağım birazdan. Ama ilk önce bu hafta neler olmuş bir bakalım. Bahçeme açılan kapıda sabah çayıyla başlayan günler yağmurların kesilmesiyle başladı. Felaket gibi yaşadık bu yağmurları. Aralıksız yağan yağmurda evdeydik ve çok tedirgin olduk çünkü evimiz prefabrik ve hiç sağlam hissi vermiyor. Hem bunca şiddetli yağmurda her yerden akabilirdi ama şükürler olsun ki olaysız atlattık bu günleri.


                  Bahçemizde geldiğimizde tüm otların coştuğunu gördük bu yağmurlarla. Denizli ve Bilecik bölgesi yavaştan sonbahara geçiş yapmış ama bizde yani Marmara Bölgesinde geceler bile hala ılık olduğundan her yer yemyeşil durumda. Isınan havayla zeytinlerimiz yağlanıyor. Biz ağaçlara ilaçlama yapmadığımız için tüm zeytinler kurtlanıp dökülmüş yerlere. Herhalde ilaçlama yapmadan bir şeyler yetiştirmek imkansız günümüzde. Ağustos sonunda karnabahar, beyaz lahana ekmiştim, onca yağmurla biz yokken ne güzel sulanmış ve büyümüştür diye hayal ediyordum ama bir geldik ki her yaprak delik deşik olmuş, tırtıllar ve sümüklü böcekler yemişler.
Yağan yağmurlardan bahçeye çıkıp ot temizleyemedik çünkü aşırı çamur var. Ee çay içmekten başka bir seçeneğimiz yok..



                             Ekim ayında annem ve babam doğmuş. Her sene bana ''aman kızım bizden geçti artık kutlama yapmayalım'' deseler de önce annemim doğum gününü kutladık. Sabah kahvaltıda bir araya geldik, çiçek söylemiştik o geldi süpriz olarak sonrasında yine kargo geldi taa İstanbul2dan torunundan hediye geldi. Aman ne mutlu oldu annem anlatamam. O ağladı ben ağladım :)

Tansiyon, bel kayması, vertigo, kemik erimesi, ağrılar gibi hastalıkları olmasına rağmen annem kendine yetiyor ya çok şükürler olsun diyoruz. 74 yaşını dolduran anneciğime daha nice sağlıklı ve huzurlu yıllar temenni ediyorum..





                         İşler, temizlik, çamaşır aralarında keyfimi de yapmasam moralim bozuk olur. Evde olduğum zamanlar kitabımı okuyup küçük işlerimi yapmayı seviyorum. Yazın bahçede ki kedimiz tekrar gelmeye ve camdan bize bakmaya başladı bile. Hatta iki küçük yavrusu da piyasaya çıkmış, onlar da peşinde aman görseniz ne oyunlar ne hareketler. Onlara bakıp şu dünyanın halini anlıyorum bir nevi. Neden mi derseniz, dişi kedi de ki o annelik halini görseniz, o yavruların enerjisi, her şeye atlamaları, meraklı olmaları canlıların hepsinde bir koşturma olduğunu gösteriyor. Bizde ki bu devinim de daha kapsamlı daha zorlayıcı. İnsan olmak çok zor ya..

Filmler de izledim bu hafta. Glenn Close başrollerde olan Four Good Days acı veren bir dram. İnsanlar neler yaşıyor dedirten .. Love your Life şu sıralarda çok izlenenlerdenmiş. Bir bakın ikisine isterseniz..




                 25 Gün gezdiğimiz rotaya devam edersek Denizli Kale ilçesi ilk durağımız oldu. Bu rotayı çizerken önceliğim Ege Bölgesinde bulunan kök boya ile boyanmış, el işlemesi olan resimli bol renkli tarihi camilerin izine düşmekti. Bu camilerden biri de Tavas ilçesindeydi ama oraya gitmeden Kale ilçesine uğradık. Meşhur biberleri varmış bizde aldık bunlardan. El açması dikdörtgen baklavaları varmış tadına baktık. 
Sonra da Tavas ilçesine gittik. Tavas Tabae Antik kentine ev sahipliği yapıyor. Tabae Atik kenti Türkiye'nin Terkedilmiş Kaya Kent ören yerlerinden biriymiş. Kale Tavas ilçesinde Tabae levhası şehre girmeden gözüküyor.




Arabayla biraz bozuk bir yoldan gidimce hemen ulaşılıyor. Etrafta kimse olmadığından biz nereye geldik böyle dedik ama antik kente girince kazı çalışmaları yapan ekiple karşılaştık. Burada çok düzenleme yapmamışlar ama dağ tepesinde ki bu antik şehir sakinliğiyle bile çok etkileyici. 
Biz burada bulunan camiyi görmeye gelmiştik. Etraf sessiz ve doğal çevreyle bütünleşmiş, kuş sesleri ve rüzgarın uğultusu dışında hiçbir insan etkisi yok. Burada dolaşırken tarihle iç içe olmak, geçmişin izlerini adım adım takip etmek gerçekten büyüleyici bir deneyim.
İlk gördüğümüz tarihi caminin sadece minaresi kalmış.Sonra ki cami de aradığımız Cevher Paşa Camisiydi.
Uzun yıllar farklı medeniyetlere evsahipliği yapan bu yerde Evliya Çelebi'nin yazdığına göre  1670’li yıllarda kentin 50 ev ve bir cami içeren bir iç kale ile 300 ev, 5 mahalle, 5 cami, 1 han, 1 hamam, 3 mektep, 3 sebil, 2 tekke ve 6 zaviyesi olan bir dış kaleden oluştuğunu belirtmiş. Bu yerleşim 1970'li yıllara kadar devam etmiş.



               Cami ne yazık ki kapalıydı.  Tabae antik kentin doğal kayalık tepesinde yer alan son derece kıymetli bu cami yaklaşık 6 asırlık bir yapı. Camiye ismini veren Cevher Paşa tarafından 15. Yüzyılda yapıldığı tahmin edilmekte.
Caminin ahşap ve kalem işçiliği içeride ne yazık ki göremedik.Buradan geceyi geçireceğimiz Hırka Köyüne gittik ve tam caminin yanında konakladık. Konaklamayı emekli ikramiyemizle diğer arabamızı da satarak aldığımız  bu transit araçta yapıyoruz.
Karavan değil çünkü içinde sadece yatak ve yorgan, battaniye, bir sepet mutfak eşyası, kamp ocağı ve giysilerimiz var. 



Denizli Tavas ilçesinin küçük bir köyü Hırka. Burada ki Hırka Köyü Camisi için geldik. Tam yanında konakladık arabada. Yağmurda yağdı gece, ısı 9 dereceye düştü yani her şey mükemmeldi.
Rivayete göre zamanında bu köyde yaşayan 40 tane ağa varmış. Ağalar kendi arasında çatışmış ve o ağalardan kimse kalmamış. Köyün adı da buradan geliyor biraz değişim geçirerek.
Camiyi yapanın da Tavaslı Osman Ağa olduğu biliniyor. Cami dışarıdan ahşap direklerle gözüküyor ama içine girince zengin süslemeler ve renkler bulunuyor.Lale,lorus, selvi ağacı gibi motifler var. Selçuklu dönemi eseri bu cami çok merak ettiklerimdendi.
Bu gezide ki ikinci tarihi cami ..





Şu caminin güzelliğine bakın. Pembe, mavi, yeşil renkler..Ahşap direkler..




                                 Biraz da köy içinde gezdik, rastladığımız dedelerle konuştuk ama çok sakin ve nüfusu çok az bir köydü. Meydan da bir çok ev kaderine terk edilmiş, bir zamanlar köy kahvesi olan mavi çerçeveli bu küçük dükkan için hayaller kurdum. Bir taraftan da köylerimiz birer birer sönüyor, bitiyor diye hüzünlendim. 
Bir de video çektim , bize de anı kalsın diye yüklüyorum YouTube kanalıma.
İsterseniz izlemek haydi buyurun 💙 
















































Kasım Cuması

                                        Kasımı çok severim. Tam anlamıyla soğuklar başlar, sonbahar renk cümbüşü zirvededir, belirsizlik ka...