4 Eylül 2026 Cuma

Merhaba Eylül !

 

Hey Millet  ! 

Orada mısınız?

Yaz sıcakları beni mahvetti. Temmuz başı tüm eşyalarımızı toparlayarak Kocaeli'ye döndük. Zaten kişisel eşyalarımız dışında ev eşyası ne var ne yok sattık, dağıttık ve kalanları da arabamıza yükleyip dönüşe geçtik. Artık emeklilik başvurularını yapmış, bağımızda ki evimizde yaşamak için eksiklerimizi gidermeye başlamıştık. Emeklilik işlemlerinde nedense sorunlar yaşadım. Tüm ilçede başvuranların içinde sadece  iki kişinin başvurularına haftalarca sonuç çıkmadı, haliyle bu da çok canımı sıktı. Sistem galiba yine beni emekli yapmak istemiyordu :)

Devamlı Milli Eğitimi aramalar, evraklarım mı eksik, 170 sgk aramaları, evrak takip falan derken daha yeni emekli oldum. Herkese ya mesaj ya da postayla bildirim geliyor ama bana gelmedi. Bu sinir yıpratan işler devam ederken bizde annemlerde 2-3 hafta kaldık. Çünkü bağ evinde tamamen kalmak için gerekli eşyalarımız eksikti.


               Annemlerin evi sahilde. Beraber hasret giderirken her gün bağ evine gidip gelip işlerimizi yapmaya çalıştık. Ama bu sıcak havalarda çalışmak çok zor. Evde kombi ve kalorifer sistemi yoktu, bunun giderilmesi için bir kaç hafta çalıştık. Bahçe tüm yıl boyunca el değmemiş olduğundan otlar bir metreyi aşmış, ağaç fidanları kapanmış, etraf tarla görünümünde olmuştu. Bunları bu sıcakta biz yapamazdık, yapmaya çalışsak haftalarca sürerdi. Bahçe işinde çalışacak adam da bulamıyorsunuz artık. Neyse birini bulduk ve 3 gün boyunca çalışıp bahçeyi çok güzel temizledi.
Evimiz 50 metre kare olunca tüm eşyalarımızla sığmak oldukça zor oldu. Daha az eşyayla daha küçük mekanda yaşamayı kafaya koydum biliyorsunuz. Gelmeden önce bir çok eşyamı vermiştim, eve dönünce şöyle bir ortaya döküp tekrar eledim ama inanır mısınız hala çok eşya var. Ne çok gereksiz yük taşıyoruz. Ne çok yıllarca açıp bakmadığımız kutularda eşya biriktirip saklıyoruz. Azaltmaya çalıştıkça sanki başaramıyorum gibi geliyor, sinirlerim bozuluyor. Eve geldiğimizde yatak odasında kıyafetleri koyacağımız dolabımız olmadığından internetten gayet uygun fiyata sürgülü gardolap  aldık ama onun gelmesi de 20 günü buldu. Gelince montaj için usta bul, onu bekle, diğer ustaları bekle, gelenlerin de hep bir aksaklık yaşatması, işlerin hep uzaması ya da ters gitmesi canımızdan bezdirdi. Neredeyse iki aydır eve yerleşmeye çalışıyoruz anlayacağınız.



             Çok yorulduk, çok sinirlerimiz bozuldu, bozuldukça birbirimize girdik ama çok şükür yavaş yavaş işler yoluna girmeye başladı. Sıkıntılardan ya da olumsuzluklardan bahsetmeyi sevmiyorum, zaten hepimizin bir çok derdi telaşı var. Memleketimin güzel denizine, sokaklarına, yaz çiçeklerine kavuştum. Gurbet benim için güzel bir deneyim oldu. Artılarını eksilerini daha sonra anlatırım. 
Yaz sıcakları beni mahvediyor, şükür eylül geldi ve sonbaharın ayak seslerini duyar gibiyim. Yazın içimden hiç bir şey gelmiyor, elim kolum ağırlaşıyor, hobilerimi görmek istemiyorum, film dahi izlemez oldum. Tüm gün esen bir köşe arıyoruz.




                Yaz mevsimi temmuzda kızımın ağustosta eşimin doğum günü demek. Kızım yani bloga adını veren Pelin 22 yaşında 💖
O artık bir yetişkin, üniversitede 2. sınıfa geçti çok şükür. Ama anne kız didişmelerimiz devam ediyor 😉
Bahçede kendi aramızda kutlamalar yaptık, anılarımıza güzel kareler ekledik. Sadece ailemin değil de arkadaşlarımla da kutlamalar yaptık. Sağ olsunlar geldiğimizden itibaren arkadaşlarım aradılar, ziyarete geldiler, süpriz kutlamalar yaptılar. Tekirdağ'da biraz inzivaya çekilmiş gibi oldum ama arkadaşlık çok güzel bir duygu. Onların araması sorması çok duygulandırdı beni.



Arkadaşlarım bana sürprizler yaptılar 💜




                Ev işlerinin yorgunluğunu atmak için arada güzel mekanlarda esintili akşamlarda buluşmalar yaptık. Arkadaşlarla hasret giderme ve buluşmalar  yorgunluğuma çok iyi geldi.  Çok olmasa da bir araya geldik, bazı arkadaşlar geçerken uğradı, ziyaretler yapıldı yani anlayacağınız oldukça hareketli ve yorucu iki ay geçti.



Tabi vazgeçmediğim tek şey okumalar oldu. Kitap okuma beni dinlendiren tek şey zaten. Bu süre boyunca okuduklarım bunlar. Bir de Kadınlar Ormanı kitabı var okuduğum. 84. Charing Cross Road kitabının filmini izledim kesimlikle yavsiye ederim. Çok naif bir filmdi A.Hopkins yine muhteşem. 1987 yapımı bir film belki izlemişsinizdir.
Şimdi üç kitap olan Durell'in serisine başladım. Hatta dizisi varmış ona başlayacağım yavaş yavaş. 
Film izlemeye bile yeni yeni başladım. Özlemişim ..
Serin günler başlasa ...



Güzel üç film izledim. Biraz bahsetmek isterdim ama izleyin derim. Kitabın filmini daha çok beğendim. Diğer iki film de oldukça sarsıcı. Özellikle Blue Heron ebeveyn olarak izleyince çok zorlu. 


                          Yan tarafımızda oturan komşudan devamlı bir şeyler geliyor. Geçen sene onlar da yan tarafımızda ki arsalarına bir ev yaptırdılar. Bu sene taşınmışlar biz Tekirdağ'dayken. Komşuluk çok önemli bence. Müstakil yaşasanız dahi eğer yanlarda yaşayan komşularınızla  aranızda uyum, saygı yoksa yandınız demektir. Şimdi biz de mesafeli bir yakınlık kurduk diyebilirim. Aramızda sorun olmadan yaşar gideriz İnşallah .
Tekirdağ'da ki evimin kapı komşum yeni gelindi. Onunla da çok güzel bir komşuluk yaşamıştık, ne yaparsak tabak tabak birbirimize verdik. Hatta buzdolabını sattığımız haftalar sıcaklar da bastırmaya başladığı günler bana soğuk içecekler, dondurmalar getiriyordu. Yaa böyle aklıma geldikçe gözlerim sulanmaya başlıyor şimdiden 😌


               Bu arada bahçemize devamlı bir kedi gelmeye başladı. Çok söz dinliyor zaten anne galiba. Ona yemek veriyorum sonrasında yanımızda oturuyor hep. Gezip gezip geliyor kapının karşısında miyavlamaya başlayınca acıktığını anlıyoruz. Artık bizim de bir kedimiz var. Yavruları ortada yok ama. Belki büyüyünce getirecek yanında.
Zorluklar, sıkıntılarla başladık bu hayata umarım sakinleşir ve düzene girer. Yine de modumu düşürmemeye çalışıyorum, yorgunluğun biteceğine inanıyorum. Bloglara tekrar giriş yaptım İnşallah tüm blog arkadaşlarımı yavaş yavaş okumaya başlayacağım.
Herkese mutlu günler 💜





























































26 Haziran 2026 Cuma

TATİL CUMASI


Vee  bitti 💥💥
Bir dönem daha kapandı hayatımızda. Çerkezköy -Çatalca hattında neredeyse bir yıl süren gurbet hayatımız bugün karneleri dağıtmamızla sona erdi. Aynı zamanda emeklilik hayatımda başlamak üzere. 
Zaman geçti hızlıca , beklerken hiç geçmeyecek gibi geliyor ama bitti işte. Burada öğretmenlik yapmak, kısa sürede olsa yaşamak farklı deneyim kazandırdı bize. Yaşadığımız olumsuzluklar çok oldu, güzel bir evimiz varken etrafı inşaat dolu bir yerde yaşamak zaten çok zorluydu ama yine de değişik yaşamlar gördüm, tecrübeler edindim diyorum. Sağlık anlamında çok zorlandığım aylar oldu, başımıza hiç beklemediğimiz kötü bir olay geldi ama neyse geçti gitti diyorum. Artık yeni bir hayata yelken açıyoruz kısmetse.
Ayrılışlar zorlu oluyor gerçekten. Bugün öğrencilerim, velilerim ve öğretmen arkadaşlarımla vedalaşmak heyecanlı ve duygulu bir süreçti. Karne almaya gelen öğrencilerimin ellerinde çiçekler, güzel notlar, sarılmalar çok hüzünlendirdi. Sonrasında da öğretmen arkadaşlarla okulda vedalaştık. Bir kaç özel arkadaşımla da bir kafeye geçip uzun uzun oturduk. Aramızda bir arkadaşın daha tayini başka bir şehre çıktı, o da gidiyor. Herkesin ortak cümlesi 'iyi ki sizi tanıdım ' oldu. Hatta okulda bir çok değişime neden olduğumu, çok hümanist ve dostça olduğumu, çok farklı biri olduğumu söylediler. Okulumuzdan bir Buket öğretmen geçti diyeceğiz dediler, yani anlayacağınız biraz beni şımarttılar.
Yaş olarak neredeyse yirmi yaş küçük insanlarla anlaşmak, kabul görmek hatta sevilip takdir edilmek çok güzel. Umarım onlar da güzel günler görürler. 




                                      Burada olduğumuz sürede yakın çevreyi, Trakya şehirlerini gezmeye çalıştık. Çok güzel yerler gördük ve bu da zaten buralara gelmemizin bir amacıydı bu da.
Bu haftasonu da Çatalca'nın Yalıköy kasabasına gitmeye karar verdik ve cumartesi sabahı çıktık yola.


                                      Yalıköy'e gitmeden önce yol üzerinde Safaalan Mavi Göl denen bir yer vardı ve bizde merak ediyorduk. Kahvaltımızı burada yaptık. Kamp sandalyelerimizi sattığımız için evde bulunan tabureleri getirdik mecburen. Ama göl kenarı kahvaltı keyfine de her şey değer.
Buradan Yalıköy'e doğru yola çıktık. Navigasyonda gösterdiği yol 35 km idi ve bizi dağ yoluna soktu. Buradan nasıl geçtiğimizi bir bize sorun çünkü çok taşlık ve sorunlu bir yoldu. Yol boyunca kimseyi görmedik bu da bizi çok korkuttu. Lastikler patlamadan nasıl ulaştık bilmiyorum.





Kasabanın merkezinde küçük bir gezinti yaptık, otele gitmeden çarşı da ne var ne yok bakalım dedik. Ama çok küçük bir yer olduğundan on beş dakika da her yeri gezmiş olduk. Yine de çiçekli bahçeli evleriyle güzel bir yer.
Buradan bir gece kalacağımız Yalıköy Deniz Otele geçtik. En azından erken giriş yaparak denizden maksimum yararlanmak istedik. Otel temiz ve kendi halinde bir aile işletmesi. Odalar güzel, temiz ve rahat. 
Bizim için şezlongların sahilde açılmış olması önemliydi. Yaz sezonu başlamış ve bir kaç şezlong kumsala dizilmişti. 
Sahil kısmı çok uzun ve taşlık bir deniz yanı. Ben taşı çok severim biliyorsunuz bol bol taş topladım.





Sakince, sessizce bir şemsiye altına geçip, güneşle enerjiyi vücuduma almayı, gözlerimi kapattığımda dalga seslerini, uzaktan gelen insan seslerini dinlemeyi, boş boş yatmayı ne çok özlemişim . Sabah erken saatlerde yalnızken fazla insan yokken durum böyleydi ama bir otelde kalınca dolu sinir bozucu şeyle de karşılaşıyorsunuz. Mesela bir paket çekirdeği yanı başınızda yiyen kadın, önünüzde oturan adamın içtiği sigara dumanına maruz kalma, iki çocuğuyla gelen ailenin yüksek sesle konuşmaları-tartışmaları...
Yine de istediğim sessiz anları yakaladım, uzun yürüyüşler yaptım deniz kenarında, tatlı soğuk deniz muhteşemdi.


     Selçuk Altun'u hiç okumamıştım. Kütüphanede Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir kitabını alıp okudum. Dünyanın en iyi yazarı, en iyi ressamı kimdir sorusunu sorarak cevap arıyor yazar. Selçuk Altun oldukça iyi bir okur olmalı hatta iyi bir müzik dinleyicisi çünkü roman boyunca bilmediğim bir çok ismi not aldım daha sonra araştırmak üzere. Kitabın ismi zaten bir şiirin mısrasından geliyor, Oktay Rifat'ın Karıma isimli şiirinin son mısrası. Kitapta ki edebiyat ve sanat olarak bahsedilen kaynaklar ilgimi çektiğinden devam ettim yoksa kurguda ki konu zaten hep klişe. 
Ama yazar Selçuk Altun 1950 Şavşat doğumlu ve sıkı bir bibliyofil. Büyük bir kütüphanesi varmış. Çok sevdiği yazar Paul Auster tarzında yazıyor sanki. 



                           Hafta boyunca Tekirdağ'da tanıdığım insanlarla görüştüm. Bir nevi veda oturmaları yaptık. Komşularım bir gün toplanıp benim için veda günü yaptılar. Okulda ki arkadaşlarla okulun son haftasında dolu dolu görüştük, sohbetler yaptık. 
Çok şükür ki bu yaşıma kadar nereye gitsem kiminle ilişki kursam çok güzel ve iyi insanlar ili karşılaştım. Bana zarar verecek kimse olmadı hayatımda. Bunu benim saf niyetlerime de bağlıyorum bir nebze. 
Tekirdağ'da da yaşamak varmış hayatımda 💜


        Bu fotoğraflar erken yaşta emekli olup güzel yaşayan erkek kardeşimden. İstanbul'da  son  günlerde güzel konserler oldu biliyorsunuz. O da Chris Isaak ve Scorpions konserlerine gittiğinde doyasıya İstanbul'u gezdi. Sıkılmıyor musun diyenlere onun yaşamını örmek veriyorum. Beş yıldır bu böyle ve 48 yaşında 🧿
Orhan Pamuk Kelimeler ve Resimler kitabında şöyle yazar;
''Ruhumda bir telaş var, çünkü Tanrı'nın hayat olarak bana verdiği vaktin azalmakta, bitmekte olduğunu saatime, takvime ve aynaya bakarak sık sık düşünüyorum.''
Ben de ellili yaşlarımda bunu sık düşünüyorum. Her  geçen günümüz ömrümüzden. Ve daha çok iş stresi, bir yerde mecburi geçirilen süreler, istemediğin ilişkiler .
Tamam emekli maaşım şimdiki maaşımın üçte biri olacak ama özgür olacağım.
Bir de şöyle yazmıştı yazar;
''Bana kalırsa “gerçek bir yolculuk” için üç şart gereklidir: İnsanın evden uzaklaşması, hayatında yeni bir dönemin başlaması ve yolcunun gördükleri ve yaşadıklarıyla, değişmesi, başka bir insana dönüşmesi.''
Bu sene gerçek bir yolculuk yaptığıma inanıyorum.
 

Hoşçakal leylek ailesi 💙



Yalıköy videomuz burada. Emeklilik hayatımız daha çok YouTube da olacak haberiniz olsun. Gelin abone olun 😊

           Bu hafta içi kısmetse toparlanıp memlekete, bağevine döneceğiz. Ama orada da bir düzen oluşturmamız zaman alacak, bu yüzden blog yazacağımı sanmıyorum. İyice bir yerleşelim öyle dönüş yapacağım sevgili blog arkadaşlarım..








19 Haziran 2026 Cuma

Haziran Cuması

                     Merhaba!

                    İyice yaz hayatımıza yerleşmeye başladı. Neyse ki serin geceler devam ediyor, güzelce uyuyabiliyoruz, arada esen rüzgarla serinliyoruz gün içinde de ama bazen de gün içinde yüksek sıcaklıklar oluyor. E olacak tabi her şey zamanında. 

Geçen hafta sonu sabah erken kalkıp bize neredeyse 70 km uzaklıkta ki Tekirdağ'a gezmeye gittik. Böylece Marmara Bölgesinde görmediğimiz, gezmediğimiz il kalmamış oluyor. Darısı diğer bölgelere..

Tekirdağ Marmara denizi kıyısında bir şehir. Adını hep duyarız, ilçelerini bileriz ama hiç gitmediğimiz için nasıl olacağını biraz merak da ediyordum. Sabah yine kahvaltımızı yanımıza aldık, çayı termosa koyduk, devir tasarruf devri ne kadar az harcarsak o kadar gezeriz felsefemizle yola çıktık.



Tekirdağ'a saat 10 gibi ulaştık ve arabamızı bir parkın kenarına park ettik. Şehre girerken sağ tarafınız yemyeşil sol tarafınız deniz olarak ilerliyorsunuz ve bu insana çok büyük huzur veriyor. Bizim gittiğimiz günlerde kiraz festivali de vardı. Sahil kısmında hazırlıklar yapılıyordu. Alışveriş için standlar  ve akşam ki konser için de sahne kuruluyordu. Kahvaltımızı da güzel bir parkta yaptık. 
Sonra da sahilden yürümeye başladık. Tezgahlarda satılanları inceledik ve şehir merkezine doğru yürüdük.




                Şehir merkezinde olan bir kaç müze var. Zamanında gelip Osmalıya sığınan Macar Prensini sahiplenmiş Tekirdağ halkı. Onu anmak ve Macar Halkı ile dostluğunu  pekiştirmek için müze ve park yapmış. İnsanlar da gelip buraları geziyor. 
             Rakoczi Müzesi ;
Barbaros Caddesi üzerinde eski bir Türk evi olan bina 1676-1735 yılları arasında yaşayıp, son yıllarını Tekirdağ’da geçiren Erdel Prensi ve Macar Halk Kurtuluş Kahramanı II. Rakoczi Frençh’in anısına kurulmuş.
Namık Kemal Evi;
Namık Kemal’in 1840 yılında Tekirdağ’da doğduğu evin yakın çevresinde eski Tekirdağ evleri örnek alınarak, Namık Kemal’in hatırasına Tekirdağ Namık Kemal Derneği tarafından 1993 yılında yaptırılmış ve 1994 yılında hizmete girmiş. 




Arkeoloji Müzesi;
                    Bina ilk olarak  Cumhuriyet döneminde Vali Konağı olarak yaptırılmış. Müzenin bünyesinde taş eserler salonu, arkeolojik eserler salonu, etnografik eserler salonu ile eski Tekirdağ odası yer almakta. Bu salonlarda İ.Ö. 4500 yılı buluntularından günümüze kadar gelen kültür varlıkları teşhir edilmekte. Ayrıca, Müzenin geniş bahçesinde Tekirdağ ve çevre ören yerlerinde bulunmuş Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait mimari parçalar, lahitler, mezar stelleri, sunak taşları, mil taşları ile Osmanlı dönemine ait kitabeler, çeşme ve çeşme aynaları, mezar taşları bulunuyor.




              
          Camileri gezmeden olmaz. Gittiğim yerlerde ki tarihi camileri de merak eder ve gezerim. Tekirdağ'da da güzel camiler bulunuyor.
Rüstem Paşa Cami;
Ertuğrul mahallesinde Mimar Sinan Caddesinde bulunan cami 1554 yılında Sadrazam Damat Rüstem Paşa (1500-1561) tarafından yaptırılmış. Mimar Sinan’ın eseri olarak Tekirdağ’ın en güzel camilerinden biri. Bahçedeki yuvarlak 5 sütunlu mermer şadırvan Abdülmecit zamanında yapılmış. Camii yaptıran Rüstem Paşa’nın türbesi İstanbul’da Şehzade camii bahçesinde bulunuyormuş. 
Orta Cami;
1855 yılında Kürkçü Sinan Bey’in yaptırdığı caminin yıkılması üzerine hayırsever vatandaşlar tarafından eski yerine yeniden yaptırılmış. Eski Cami ile Rüstempaşa camii arasında kaldığı için bu ad verilmiştir.
Eski Cami;
831 yılında Zahire Nazırı Ahmet Ağa tarafından yaptırılmış.  1912 yılında yıkılan minaresi Cumhuriyet döneminde yeniden inşa ettirilmiş. 


             Parklarında heykelleri de çok güzel. Belediyenin tesisleri çok güzel ve hesaplı bir şekilde.  Tekirdağ'da meşhur tekirdağ köftesi yenmeli ama biz buralarda zaten çok yiyoruz diye iskele üzerinde belediyenin tesislerinde balık ekmek yedik. Tatlı olarak da merkezde dondurmalı peynir helvası yedik.
Uzun yürüyüşler donrasında tabi ki kahve pasta da yendi 😉





                  Sabah ilk  Tekirdağ'a geldiğimizde güzel bir parkta kahvaltı yapmıştık. Biraz bu parkı gezince Macar Dostluk parkı olduğunu öğrendik. Hem bilgilendirme vardı hem de o yıllara ait fotoğraflar bulunuyordu parkta. Ayrıca çok güzel ahşap heykeller koymuşlar parkın ortasına. Hele bir de masmavi küçük bir havuzunu görseniz. 
 Sahil Dolgu alanında bulunan Barış ve Özgürlük Parkı, 2024 Türk-Macar Kültür Yılı olması dolayısıyla iki ülke arasındaki dostluğu simgeleyen bir park olarak açılmış.
Haftasonu gezilerle güzel geldi geçti. Hafta içi okulun son on gününe girdik. Şöyle bir durum var. Liseden ilkokula kadar bir çok çocuk okula gitmeyi bırakıyor son haftalarda. Bu Türkiyenin genel bir tablosu  çünkü kızımın zamanlarında da aynı şey oluyordu. Öğretmenler aslında okulda, az öğrenci olsa da dersler ya da etkinlikler devam ediyor. Anasınıflarında böyle değil ilginçtir son güne kadar full devam ederiz. 
Bu hafta boyunca ilkokul ve ortaokul sınıflarında tek tük öğrenci olmasına rağmen benim sınıf hep derste olduk. 
Hava zaten sıcak bizde bahçede etkinlikler yaptık. Okul bahçesinde ki dutlar da olmuş, hep beraber yedik.




          Kütüphaneden aldığım Mihail Şolohov'un 1932 yılında yayımlanan Uyandırılmış Toprak kitabını okudum ama daha önce 1. cildini okuyup yarıda bırakmıştım. Bu sefer 2. cildini bitirdim. Rusya'nın dönem tahlillerini iyi yaptığı kitapta Solohov, yaşanan olaylar, insanların tutumları ve çabaları, tek tek karakterleri ile  gerçekten de kaliteli bir okuma oldu.
Diğer bir kitap Sadık Yalsızuçanlar'ın Gönül Bekleme. 1970'lerde  sorunlu bir ailede büyüyen gencin ilk aşkı, yaşamı ve sonrasında bir dergahta okunan Said-i Nursi ile yavaş yavaş dindar oluşu. İnancın oluşmasını okumak güzeldi. Bir gencin hayatın iyiyle kötüyle ayrılmış sınırlarında gezinmesi, aile sorunlarından kaçışta tutunacak bir dal bulması, inancın verdiği yönlendirme ve daha bir çok çıkarım vardı kitapta.
''Her şeyle nasıl da ilgiliyiz. Binlerce bağ atıyoruz dünyaya. Oysa kalbimizi bağladığımız her şey ölüyor. Bizi bir gün terk ediyor. Ayrılıyor ve bilincimizi parçalıyor. ''


Dindar bir adam Sadık Yalsızuçanlar ve yazdıkları bu doğrultuda. Kitabın bir bölümünde Damage filmi geçiyor. Kahramanımız çok etkilendiği bir film olduğunu yazınca kitapta aslında çok önceleri izlediğim bu filmi tekrar izleyeyim dedim. Çünkü filmi cesur sevişme sahneleriyle hatırlıyorum hatta bu film 90lı yıllarda yayınlandığında baya bir yorum almıştı. Bu kitapta da adı geçince iyice meraklandım ve izledikten sonra da yazarın bundan söz etmesini oldukça garip buldum.
Film aslında bir çok açıdan tartışılacak bir film. Herkesin değer yargıları, bakış açısıyla yorumlayacağı bir film. Filmde mevkisi, kariyeri, parası pulu ve güzel bir ailesi olan orta yaşlarda ki bir adamın oğlunun nişanlısıyla girdiği tutkulu ilişki üzerine. Filmi izleyenlerin bazıları  yıllardır kaybettiği tutkuyu ve durağanlaşan cinsel yaşamını harekete geçiren genç bir kadınla yaşadıkları yüksek dozda ki enerjiyi bulan bu adamı olumlu  yorumlıyor. Ama benim gibi muhafazakar bir insan için fırsatını yakalamış ve karısını çoluğunu çocuğunu bir çırpıda güdüleri uğruna silebilen erkeğin son tırmanışları. Film bir nevi Lolita'ya benziyorum -ki o filmden de hiç haz etmem-.
Film tabi ki bu duyguları, öfkeyi hatta bazıları için imrenmeyi tetiklediğinden, değerlerimizi bize düşündürttüğünden, herkese göre farklı çıkarımlar yaptırdığından güzel bir film. Hatta filmin başrol oyuncuları Irons ve Binoche kavgalı olmalarına rağmen sette bu cesur sahneleri gayet gerçeğe uygun oynamışlar. 

Bu haftayı da böylece geçirdik.,
Tekirdağ videomu yükledim hadi buyrun 💚








Merhaba Eylül !

  Hey Millet  !  Orada mısınız? Yaz sıcakları beni mahvetti. Temmuz başı tüm eşyalarımızı toparlayarak Kocaeli'ye döndük. Zaten kişisel ...