10 Nisan 2026 Cuma

Nisanda Bir Cuma

                  Okuduğum ''Dünyanın Tüm Güzellikleri'' kitabı beni hayallere sevk etti. Patrick Bringley  genç yaşta geldiği kariyerini bırakarak biraz da ölen abisinin yasını tuttuğu zaman işini gücünü bırakarak New York'un en ünlü müzesi Metropolitian Müzesinde bekçilik işine başlıyor. Bu belki yasını yaşama şekliydi belki yıllarca süren okuma, iş, mevki koşturmacasına abisinin genç yaşta ki ölümüyle farklı bir açıdan bakma şekliydi, belki de dünyanın en büyük kentinde önünden koşan bedenine yetişemeyen ruhunun bir tepkisiydi. Sanat eserleriyle dolu bir müzede insan selinin ortasında bir şeyler öğreneceğine, şifa bulacağına inanıyordu. Hatta yıllar sonra şöyle diyordu;

"On yıl önce bu işe başladığımda, anlayamadığım bazı şeyler vardı. Bazen hayat, ışıltılı sanat eserlerinin arasında nöbet tutan bir bekçinin dinginliği ve sadeliği gibiydi . Ama aynı zamanda mücadele etmek, büyümek ve yaratmak için verilen bir çabaydı."

Kitabı okumaya başlayınca güzel bir işi varken bir insanın bir çoklarının gözünde bu can sıkıcı işe girmesinin büyüleyici güzelliğini gördüm. Uzun yıllar okuyarak didinerek toplumun gözünde yüceltilmiş meslekleri edinmeye çalışıyor, başarırsak da ömrümüzün yarısını bu yolda geçiriyoruz. Kendi yaşamıma bakınca hasbelkader öğretmen olmuş şu anki yaşımın yarısından fazlasını bu meslekte geçirmiş durumdayım. Tamam kutsal bir meslek, hayatına dokunduğum yüzlerce kalp oldu, anne-babalar tanıdım yüzlerce başka bir işte bu doygunluk zor ele geçer ama mesela her beş yılda bir meslek değiştirmek isterdim. Ne yapmak isterdim sorusu bile şu an zihninde kocaman boşluk oluşturuyor. Bende bir müzede bekçi olmak isterdim mesela. İnsanların yaşamına fazla girmeden anlık karşılaşmalar ile hayaller kurmak iyi gelirdi. Ya da bir kütüphanede bir memur olabilir ama yarı zamanlı :)

Belki küçük bir kafede garson, şehir şehir gezen belgeselci, atölyesi olan seramikçi, güzel ve butik bir kitapçıda çalışan biri, yaşlı bakımevinde hemşire, bir serada çiçekçi yapabileceğim işler. Ama geç değil yine yaparsın demeyin yoruldum arkadaşlar hiç enerjim yok :)

Yazarda bekçiliğe geçiş yapmasının nedenini şöyle açıklıyordu;

''Ve bu dünyada ilerlemek için çırpınıp duracağım hiçbir yola da girmeyecektim. Birini kaybetmiştim. Kaldığım yerden yola devam etmek istemiyordum. Aslına bakılırsa hiçbir yere kıpırdamak istemiyordum.''


                         Kitabı sevdim, sanatın iyileştirici gücünü gösteriyor. Yazar hem müzede ki günlerini anlatırken hem de abisiyle yaşadığı zaman dilimini de işliyor. Müzede geçen günlerinde görev yeri İslam Bölümüne alınınca gözlemledikleri çok etkileyici.
Bu bölümde bekçi olduğu günlerde bir Müslüman ziyarete geliyor ve Mihrap adında ki esere bakarak doğu yönü burası mı diye soruyor. Burada namaz kılabilir miyim deyince bazı sakıncalarını anlatıyor ve ziyaretçi kabullenip gidiyor. Sonrasında yazar müslümanların günde beş kez secde etmesini sorguluyor;
'' İnsan zihnini birliğe odaklamak için tasarlanmış bir ritüeli günde beş kez tekrarlamanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. İngiüzcede din anlamına gelen  'religion' kelimesi 'ligature' bağ kelimesinde olduğu gibi ligio kökünü içeriyordu. Temel anlamıyla din 'yeniden bağlanmak'tı yani yani kişinin odağını , topluluğun temel hakikat olarak benimsediği şeylere tekrar yönlendirmesi demekti. Herhangi bir dini geleneğe bağlı değildim ancak sık sık yeniden bağlanma ihtiyacı hissediyordum, önemsiz endişeleri bir kenara bırakıp daha temel bir şeyle bütünleşme arzusu duyuyordum.Bu güzel mihraba ibadet eden bir dindar olarak değilse de taparcasına uzun uzun baktım.''
                Hep derler ya Allah'ın sizin ibadetinize ihtiyacı mı var, niye namaz kılınır dualar okunur diye. Onun yok evet ama bizim bu odaklanmaya ihtiyacımız çok fazla. Kalpler Allah'ı anarak huzur bulur. Günde beş kere anma mecburiyeti olmasaydı bu koşturup durduğumuz dünyada kaç kez aklımıza gelirdi ki?
Çok ilginç bu müzede İslam Bölümünde değişik eserlerden bahsetmiş. Hz. Muhammed'in 6 yüzyıllık bir Orta Asya tablosunda ki belli belirsiz bir tasviri varmış.



                 Okuyup bitirdiğim Dünyanın Bütün Güzellikleri kitabında yazar Patrick Bringley evliliklerinin beşinci yılında erkek çocuk sahibi oluyor. Üç aylık ücretsiz izininde yaşam alanının Met Müzesinin herhangi bir sergi alanından daha küçük 65 metrekarelik evlerinde bebek bakımı yapmasıyla değişen hayatını anlatıyor. 
''Nasıl oluyorsa 65 metrekarelik bu dairede Met'in iki buçuk milyon karelik alanında yaptığım her şeyden daha fazlasını yapmam gerekiyordu. Dürüst olmak gerekirse buna alışmakta zorlanıyordum. Eskiden önemsiz şeylerden büyük ölçüde azade bir hayat yaşıyordum; biricik meselem , külfetsiz dünyada etrafı kolaçan etmekti. Ebeveynliğin en temel kısmının,bitmek bilmeyen küçük dertleri yönetmek olduğunu keşfettiğimde yaşadığım şoku hayal edin.Dağ gibi çamaşırlar.Düzenli doktor ziyaretleri.Bir türlü sonu gelmeyen bebek çantası hazırlama ve boşaltma işleri.Nihayetinde çoğu zaman kendimi bir çiftçi gibi hissediyordum, yaptığı işlerden o kadar yorulmuş ki sonuçları görmeye mecali kalmamış biri..''
Öyle tanıdık ki..
Pelin doğduğunda bizde beş yıllık evli, bu süre içinde hiç kavga dahi etmemiş, evliliği huzur ve neşeyle sürdüren bir çifttik. Çocuksuz evlilik rahatlığı denen bir şey var ve çocukla yüzseksen derece değişen hayatlar var. Okumayı ve seyahati çok sevmeme rağmen ilk iki sene bunu yapamadım. Çocuktan çocuğa fark var tabi ki ilk doğduğu günden itibaren normal sürece katılan bebekler var, alıştırma meselesi değil bu bir de çok zorlu bebekler var, yaşayan bilir.
Bir bebekle tüm evlilik süreci değişiyor ve yıllar geçtikçe sorunlara yenisi ekleniyor. Çok şükür bebeklik, çocukluk, ergenlik süreçlerini alnımızın akıyla atlattık ama bir de bize sorun. Ama bu kadar meşakkatli geçen yıllar zamanı ve bu her senenin büyüsünü aldı elimizden. İçimde hızlıca ve yorgunlukla geçen yıllara ait burukluk var. Artık istesek de geriye dönüş yok, kızım koca bir yetişkin oldu. Rahata kavuşunca  geçmişin güzel yanlarını hatırlayıp elden kayan zamana üzülüyorsunuz.
Şimdi rahatız, sakin çocuk öncesi yaşamımıza döndük, sabah erkenden uyandıran, bakımı size ait bir canlı yok. Dilediğimizce okuyup evde sessiz günlerimiz geçiyor. Ama içimde bunca yıl süren çabanın, yorgunluğun sızısı var. Çocuğumuzun bunca yılı nasıl ve ne çabuk geçti ?  





Bu hafta François Ozon filmlerinden izlemediklerimi seçerek devam ettim. Daha önce Havuz, 8 Kadın, Kumun Altında, Frantz filmlerini izlemiştim. Seçtiğim filmlerden ilki EstaTudo Bem yaşlılık sürecini, baba kız ilişkilerini anlatan güzel bir filmdi. Gouttes d’Eau sur Pierres Brûlantes  Fassbinder’in aynı adlı sahnelenmemiş bir oyunundan uyarlanan filmmiş. Absürd komedi ve dram karışık diye okuyunca konusunu merakla başladım ama sübyancı eşcinsellikten girip saçma sapan Fransız cinsel serbestliğiyle birleşince atlaya atlaya bitirdim. Grace A Dieu filmi yıllarca süren belki de her ülkede rastlanan çocuk istismarını konu ediniyor. Kilisede görevli papazın sınıfında ki erkeklere tacizini ve bu erkeklerden birinin yıllar sonu hesap sormasını anlatan güzel bir film. Son olarak Ricky ilginç bir film. Başlangıçta yine bilinen bir konu, bir bebeğin dünyaya gelişiyle değişen aile dinamikleri, babanın sorumlulukların altında pes edip evden ayrılışı sizi filme çekiyor ama sonrasında bu bebekte absürd değişiklikler başlayınca kapattım bende.
Yani François Ozon dosyası benim için kapanmıştır 😕





Bu hafta sınıfımızda...





                                                            Okulumuzda İlkbahar ..



Bu hafta kütüphaneye gidip dönüp dolaşıp yine çok sevdiğim Selim İleri kitabı aldım. Zihnime ve ruhuma iyi gelen yazardır Selim İleri, o yüzden tekrar tekrar okuyabilirim. İstanbul Mayısta Bir Akşamdı daha çok eski İstanbul'u ve çeşitli yazarlar hakkında yazdığı denemelerden oluşuyor. 



                    Salı günü hava 20 dereceyi bulunca hemen mangalı aldık ve oturduğumuz yere çok yakın bir göle gittik. Uzun zamandır evlere kapalı kaldığımız için bu piknik çok iyi geldi. Özellikle ilkbaharda dışarıda geçireceğimiz zamanları düşündükçe bir çok şey katlanılır geliyor . Yoksa öyle sıkılmış durumdayım ki kendime devamlı telkinler vermesem küçük umutlarla beslenmesem tansiyonum her an yükselme eğiliminde. Bedenimizin sağlığının en büyük faktörü stres. Bunu çok iyi yönetmek gerekiyor biliyorsunuz.
Haftam güzelce geldi geçti, yavaş yavaş nisan ayının ortasına doğru geldik. 
Mutlu haftasonlarımız olsun 💖








3 Nisan 2026 Cuma

Nisan Cuması

                Kucağımda kitabım biraz okuyor biraz pencereden bakıyorum. Günlerden cumartesi. Tüm hafta boyunca bugünü bekledim her zaman ki gibi. Biraz kitap biraz kahve biraz pasta. Hafta sonunun gelişini bir pasta yaparak kutlama alışkanlığım sürüyor. Bunu okulda söyleyince arkadaşlar çok şaşırdılar. Ben de şaşırmalarına şaşırdım. Ne garip gelmiş olabilir ki? Evde hafta sonunu geçireceksem kahvenin yanında bir dilim pasta olmalı. Kahve pasta ikilisi bu dünya da beni mutlu eden basit şeylerden biri. Saatlerce bu tarz fotolara bakabilirim hatta. Hemen bir kek çıpmak, çikolata sosunu yapmak şip şak artık benim için. Hem tüm evi saran kek kokusundan daha güzel ne olabilir ki.

Cuma yazılarını bir günde yazmıyorum. Mesela şimdi biraz kitabımı okuyup yazmaya başladım. Tüm haftanın stresi, yorgunluğu sevdiğim işleri yapmakla geçiyor. Ara ara gürültülü sokağa bakıyorum. Önümüzde ki boş alana dev bir çukur kazıldı, demirler geldi, işçiler sabah 8 de inşaata başlayıp saat akşam 6 ya kadar çalışıyorlar. Manzaram artık bunlar, etrafta uçuşan poşetlerden sonra hangisi kötü bilemiyorum. Burada ki günlerimiz bir hapishane de  gibi geçiyor çünkü yaşam içinde huzurlu değiliz. Beton, üst üste binalar, havayı kirleten fabrikalar, kuralsız ve kaba bir çok insanla çevre kirliliğinin yüksek olduğu bir yerde hiçte mutlu değilim. Ama yine de bu seçimi ben yaptım, getirdiği her şeye katlanmaya çalışıyorum. Hem böylece evime, kasabama özlemim daha artıyor. Konforlu alanımdan çıkmak yıllar sonra bana iyi geldi her ne kadar sağlığımı etkilese de hatta bu yaşta oldukça zor olsa da.



                  Aklıma kızım geliyor, İstanbul'da okuyan kızımı arıyorum hemen. Biraz hasta gibiydi acaba nasıl oldu diye meraklanıyorum. Artık başının çaresine kendi bakıyor. Telefonda öksürmeye de başladığını söylüyor. Endişesi yüksek bir anne olarak hiç yapmayacağı şeyleri sıralıyorum; mutlaka ıhlamur kaynatmalı, bir kaşık bal almalı, bol sıvı mutlaka, banyo yapıp hayatta dışarı çıkmamalı, spora biraz ara vermeli, beslenmesine dikkat etmeli. En sonunda daha da ileri giderek kötü senaryoları sıralıyorum. Telefonu kapattığımızda içim hiçte rahat değil. Moralim düzelsin diye kahve yapıyorum ve kitabıma geri dönüyorum.



             Ama bu hafta boyunca okuduklarım daha da canımı sıktı. Her ikisi de yas kitabı. Annie Ernaux sevdiğim bir yazar. Her şeyi yalın bir şekilde damardan yazıyor. Babasının ölümü sonrası yazdığı Babamın Yeri kısa zaten hemen o gün bitiyor. Annie Ernaux kitapta şöyle bir cümle kullanıyor;

''Belki de birbirimize söyleyecek bir şeyimiz kalmadığı için yazıyorum.''

Kitap boyunca yazdıklarını babasına mesafeli hissettim, oldukça yalın anlatımı vardı. Eş zamanlı Bahçıvan Ve Ölüm'ü de okudum. Bu kitap son zamanlarda çok okunan oldu ve bende yazarın dört kitabını almıştım. Sıra buna gelince konuların benzer olduğunu gördüm. İki yazarda babasının ölümü sonrasında kitaplarını yazmışlardı. Tabi ki çok hüzünlü kitaplar, herkesin ortak dertleneceği mevzular işlenmiş ve hayatın içinden.



                             Bu hafta ilk mevsimin çiçekleri öğrencilerim tarafından geldi. Bahçeler de nergis ve sümbüller dikili ve tam açma zamanları. Çiçekleri çok severim bilirsiniz hatta memleketteyken her cuma kendime bir buket alırdım. Öğrencilerden gelen en güzel hediye de bu bence. Bu sene bahçelerden çiçekler, evlerden saksı içinde kakyüsler geliyor şansıma. 


Kızım ve eşimle neredeyse 10 yıl önce Mallorca Adasına gitmiş ve bir hafta kalmıştık. Çok güzel bir seyahat olmuştu. Adaya indiğimizde uçaktan valizlerimiz çıkmamış ya da biz bulamamıştık. Çok moralimiz bozulmuştu, daha ilk günden hiç bir eşyanın elinde olmaması insanı çökertiyor. Sonra başka bir yürüyen bantta bulmuştuk tesadüf. Güzel bir otelde kalmış, harika denizine girmiş, enfes yemekler yemiştik üç kişi. Paramız ne değerliymiş hey gidi. Yoksa şimdi nerede öyle her gün dışarı da yemek, güzel otellerde kalmak.
Aklıma gelince ada bir kaç fotomuzdan kolaj yaptım.



                      Köyümüzün meydanında kocaman bir leylek yuvası var. Onu gördüğüm zaman çok heyecanlanmıştım. Çünkü uzun zamanıdır yakından leylek yuvası görmemiştim. Leyleğin geleceği günü iple çekmeye başladım. Köydekiler martın ilk haftası geliyor demişti ama nisan geldi, leylekler de geldi buralara ama yuva boş. Acaba ne oldu?



                                        Taşlarım hep yanımda. Deniz kenarından taş ve kabuk toplamayı severim. Sınıfımda da çocuklar taşlarla oynamayı çok seviyorlar. Taş boyamayı da çok seviyorum. Güzel taş görenler artık bana getirir oldu, bunu da çok seviyorum 💛



                   Serbest zamanda her çocuk isteğine ya da ilgisine göre vakit geçiriyor. Erkek çocukları genelde silahlı oyunlar oynamak istiyor, bu daha sonra boğuşmaya kavgaya kadar gidiyor. Her seferinde onları sakinleştirecek etkinlikler bulmaya çalışıyorum. Bir tane erkek öğrencim var, oldukça hareketli. Onunla resim çalışıyoruz okul açıldığından beri. 
               Dün bir kuş resmi vererek bakarak çizmesini istedim bakar mısınız ne güzel yaptı 😉



                          Nakış gibi mandala boyamak da beni sakinleştirir. Hatta sınıfta çok yaparım; çocukların da ilgisini çeksin onlar da yapsın istiyorum. Ama bu sene ne yazık ki çoğu çocuk buna uzak . Yapan iki öğrencim var sadece. Onlarla yaparken diğerlerini de teşvik ediyorum ama kaç aydır etkili olmadı. Son yıllarda çocukların daha fazla hareketli, odaksız ve şıpsevdi olduğunu gözlemliyorum. Geçmiş yıllarda uzun uzun aktiviteler yapardık , çok özlüyorum o zamanları.. 




                                      Duvarlara mandala çizmeyi seviyorum. Bu sene ki okuluma da benden küçük bir eser bırakıyorum 😀 Gelen üzerini boyamazsa tabi ki. Daha büyütmek isterdim ama şu sıralar hiç motivasyonum yok. Küçükken kızımın odasına da kocaman bir mandala çizmiştim. Bence güzel oluyor böyle dokunuşlar. 




                          Mahallemizin hatta bu ilçenin hali içler acısı çünkü her yerde inşaat var. Daha önce de bahsetmiştim; şehrin göbeğine, insanların oturdukları alanlara moloz döküyorlar ve kimse sesini çıkarmıyor. Çöp olayı desen artık herkes tarafından kanıksanmış. İlk zamanlarımızı hatırlıyorum, taşındığımız gibi mahalle çöplerini eşimle toplamıştık kaç kez. Millet garip garip bakmıştı. Topladığımız alana penceremi açıp bakmak istemiyorum şu an çünkü bildiğiniz çöp yığını. Bireysel ne yaparsan iyidir ilkemden vazgeçiyorum artık, kendi evimden çıkmayacağım bu gidişle insanların bu  durumunu görmemek için.

Cemal San'ın senaryosunu yazıp ve benimde geçenlerde MithadSelim'in blogunda okuduğumda aklıma gelen drama üçlemesini izledim bu hafta.

1. Zeynep'in Sekiz Günü (2007)
2. Dilber'in Sekiz Günü (2008)
3. Ali'nin Sekiz Günü (2009) 


Filmlerde klişeler fazla ama başrolde oynayanların oyunculukları güzel. Aykırı tiplemeler içimizde burukluk oluşturuyor, konular toplumumuzda ki sorunlardan bazıları ve tekrardan yaşamak bunları ruhumuzu sıkıyor ama yine de izlenmeli bu üçlü seri. Üçlemeler arasında bağlantıları fark ediyorsunuz; Dilber ve Zeynep'in aynı cümleleri tekrarlamasını yakalıyorsunuz ( Günaydın Rüyalarımın Prensesi )
Ali ve Zeynep'in asosyallikleri sizi filmlere bağlıyor.

Baba Zula'nın şarkısı  -Zeynep'in Sekiz Günü'ndeydi sanıırm-  filme çok yakışmış. Buraya da alayım sözlerini;

'bahçelerinde dolaşamıyorsam,
salonlarında, koridorlarında gezemiyorsam
odalarında oturamıyor, balkonlarında kendimi bulamıyorsam
dehlizlerinde saklanamıyor, burçlarında ağlayamıyorsam
mahsenlerinde sarhoş olamıyor, mutfaklarında doyamıyorsam
yorulduğumda sırtımı yaslayamıyorsam
mutluluğumu tavan aralarına fısıldıyamıyorsam
nasıl fethetmiş olurum o kaleyi?'




                         Belgesel izlemeyi seviyorum ve bu hafta içi iki ilginç konulu belgesel izledim. Biri 1998 ile 2005 yılları arasında Meksiko Şehrinde işlenen seri cinayetleri konu ediniyordu. Üstelik yaşlı kadınlara yönelik bir seri cinayetti bu. İzlerseniz diye kim niye yapmış yazmayacağım. Valla pes dedirtecek biri ama.
Diğer belgesel Sicko yani Hasta isimli bir belgesel. Amerika'da elli milyon kişinin sağlık sigortası yokmuş. Devletin zaten böyle bir desteği yok, insanlar kendileri para vererek yaptırıyorlar. Yaptırmayanların da hastalanırsa başına gelenler öyle kötü ki insan haline şükrediyor izleyince. Sigortası olanların dertleri de başka. İzleyin görün derim.

            Dün haberlerde Hüsrev Hatemi'nin vefat haberini görünce üzüldüm. Çocukluğumuzdan beri tvler de yaptığı söyleşileri ilgiyle izlemişimdir. Zaten tıp alanında ki başarısının yanında sanatçı kimliğiyle de çok önemli biriydi. İlber Oltaylı için üzüntümüz küllenmeden yenisi geldi. Eşi de kendisi gibi kıymetli bir profesördü, Sezer Hanım da iki sene önce vefat etmiş. Hatta onun için yazdığı şu şiire rastladım;

                         Bana aşılanmıştın ana hayat dalında
                         Birlikte depreşirdik hayatın her yelinde
                         Ne gibi bir güç gördün o yılın son gününde
                         Siyah bir mont giyerek gittin onun yönünde




Romanya seyahatimizde Sinaia şehrinde kalmıştık. Onun videosunu yeni koydum, izlemek isteyenler buyursun efendim.


27 Mart 2026 Cuma

Bugün Cuma

                              Ramazan geldi geçti işte. Zamanın akışına kendimi kaptırmış durumdayım, hızının baş döndürücü etkisini artık hissetmiyorum bile. Büyük bir telaşenin içindeyiz ve bu beni çok rahatsız ediyor. Ramazan ile ilk defa dünyadan kendimi bu kadar çok soyutladım. Dünya bensiz de kolayca dönüyor, herkes işine gücüne devam ediyor, bu siliniş çok korkutucu. Ama bir yandan da aslında bu durumdan anlam çıkarmaya çalışıyorum; bak çok da mühim değil bu gezegende olup bitenler, çok anlam yükleme, çok üzülme, geçiciyken her şey fazla planlar yapma diyorum. 

Ramazan da neredeyse hiç bir şey yapmadım. Gün boyu oruç tutup hem çalışma hem günlük işlerine devam etme kolay değil tabi ki ama amacımız , inancımız bu zorluklarla bunu sürdürme gayretimiz ile birleşince farklı bir doyum farklı bir huzur yaşatıyor. Bir aydır blog okumadım, ara ara instagrama baktım ama bir anda soğuma yaşadım çünkü hep aynı şeyler dönüyor hep aynı copy paste laflar, durumlar, videolar. Blog yazmama bile üzerimden sanki büyük bir yükü kaldırdı. Çok sevdiğim okuma işini bile yapamadım, elime bir tek kitap dergi almadım. Ara ara Kuran'ı okudum. İnancıma, ibadetlerime yoğunlaşmak istedim. Zekat vermek için araştırdığımızda çok dokunaklı ailelere denk geldik, onları görünce dertlendiğim konulardan utandım çünkü bu dünya da gerçekten ele avuca gelen somut dertler var ve insanların neyin içinde olduklarını görmek çok üzdü.

Oruç zaten başlı başına müthiş bir ibadet. İnsanı insan olmaya zorlayan, güdülerini dizginlemeyi öğreten, sabırlı olmayı işaret eden bir ibadet. Sezai Karakoç'un oruçla ilgili dediklerini severim;

''Orucun getirdiği yorumla dünyayı ve tarihi yeniden yorumlamak, zapt etmek, fethetmek, kurmak ve inşa etmek zorundadır çağımızın müslümanı. Oruç bize bu misyonu yüklüyor. Oruç bize bu mesajla geliyor.''

                           Ramazanın bitmesiyle büyük bir boşluğa düşüyorsunuz. Ramazanı yaşayanlar bilir; otuz gün boyunca oruçla hayatına sınırlar çizmek, buna göre yaşamak, okuduğun ayetleri düşünmek, hayatın hangi köşesinde olduğunu fark etmeni sağlıyor. Gerçekten ramazan rahmeti var, bu sizi sarıyor, gerçekten bunu hissediyorsunuz. Biraz tecritle, biraz düşünmeye yoğunlaşmayla, biraz da bu çılgın dünyadan kopmayla bir ayım geçti. 

                        Okulların ara tatili de başlayınca yola çıktık, evimize geldik. Anne-babama kavuştum, minik evime kavuştum, kızıma kavuştum çok şükür. Diğer evimizi de kiraya vereceğiz, gidip gözden geçirdik biraz bahçeyi temizledik, budamalar yaptık. Gözüme ağaçlar daha bir büyümüş geldi, limonlar sararmış, galalar açmış, portakal ve mandalina ağaçları çiçeklenmeye başlamış. Bunları görünce burnumun direği sızladı çünkü her ağaç her bitki de yıllardır süren emeğim var. Daha minicik fidanken ektiğimiz ağaçlar kocaman büyümüş, betonlar arasında bir vaha yaratmışım. Şimdi kiraya vermek zorundayız çünkü iki bahçeli evle ilgilenmek çok zor. Hem niye boş dursun ki diyoruz. Umarım doğa dostu bir kiracı buluruz ama insanların genel tablosunu bilince umutsuzluk yaşıyorum.

 


İlk günümüzde annemlerde kaldık. Onun değişmez pencere manzarasını görünce sanki hiç bir şey değişmemiş gibi geliyor. Onun koltuğuna oturup etrafa bakmak zamanı donduruyor. 


     
                     Bayram demek hazırlık demek, dip köşe temizlik demek bilirsiniz. Kız çocuğuysanız bu iş size düşer. Gider gitmez camlardan dolap içlerine, banyo mutfak derinden temizlik yaptım ve üç gün her yerim ağrıdı. Sonuç çok güzel tabi ki ama kendi evimde bile  bu kadar  temizlik yapmıyorum. Annem için de bir yardımcı alalım istedim fakat baba engelimiz var bizde. Kesinlikle kimseyi almıyor ve bizde onun bu direncini kıramıyoruz. İnsanlar yaşlandıkça çok farklılaşıyor,
 inat zaten zirve yapıyor ama bir yandan da üzmeden çözüm bulmak zorundasınız.


                  Beraber yenen yemekler lezzetli, içilen çaylar nefis. Hele torununa kavuşmuş anneannne ve dedenin keyfine diyecek yok. Annemlerde zaman geçirdikten sonra küçük evimize gidip orada kaldık. Eksiklerini yapmaya çalıştık, üç gün bir usta geldi ama kilerimize ne zamandır istediğim rafları yaptırdık. 
Sonrasında bayram günü geldi. Kalan tek teyzeme, halama ziyarete gittik. Burada kuzenler ve çocuklarını da gördük.. Görüşemediğimiz bir çok akrabamızla görüşmek çok iyi geldi. 



                                   Her bayramın en hüzünlü tarafı aramızda olmayanların ağır hüznü. Kayın validem, kayınpederim, iki teyzem, halam, babaannem, ananem ve dedelerim.. Onların yattığı mezarlığa gittiğimizde bizi kaplayan hüznün tarifi yok. 


                  Ne zamandır görüşmediğimiz insanları görmek çok iyi geldi. Kaç aydır kim ne yapmış öğrenmiş olduk. Kimle görüşsek bize Çerkezköy'e alışıp alışmadığımızı sordu. Gurbette olmak çok zor tabi ki ama uzun yıllardır doğduğum topraklara kök salmış olmak beni çok bunaltmıştı. Hiç sevmediğim betonlar arasında dahi olmak pişmanlık yaratmadı ama bu değişiklik çok yordu. Yaşımız belki otuzlarda olsaydı daha kolay olurdu ama yine de bu zorluklara rağmen hayatımda ki değişiklikten memnunum.
En azından bu bir senelik değişimle bazı kararlarım da pekişti, acabalarım yok olmaya başladı.
''Zira hepimiz, her gün, kendimiz için ve kendimize rağmen aldığımız kararlarla ve yaptığımız tercihlerle hayatlarımızın kitabını yazmaktayız.''
diye yazmıştı Muhyiddin Şekür Gölgeler Koridoru kitabında. Tercihlerimizin ne kadar yararlı, doğru olduğunu zaman gösteriyor. 


                         Pazartesi okul aksiyonu başladı. Evlerde enerji toplamış çocuklar sınıfları doldurdu. İlk gün sadece bir göz resmi vererek resim yapmalarını istedim. Bakar mısınız şunlara 😉
Bir  hafta da olsa evime gitmek, orada ki sakin yaşamıma kavuşmak anında iş hayatından beni koparmıştı. Pazar günü İstanbul üzerinden Çerkezköy'e dönmek tam 6 saat sürdü. Allahım şu İstanbul'da nasıl yaşanır?
Pazar gecesi hüzün ve enerji sıfırlaması yaşadım. Her tatil dönüşü böyle oluyor. Okulun başlaması ve bir haftayı da geri de bırakmamız oldu bile.
Bloglara geri dönmek güzel 💗






20 Şubat 2026 Cuma

Ramazan Cuması

 

                   Perşembeye kadar her şey gayet normaldi. Sağlıkla, enerjiyle işe gidip geliyor, günleri huzurla bitiriyorduk. Hatta Çerkezköy'de instagram sayfasına rastladığım butik bir pastacının 14 şubat sevgililer günü pasta çekilişine katılmıştım. İçime de sanki doğdu da böyle bir şey yaptım. Gerçekten de yapılan çekilişte pasta bana çıktı. Ben de hayaller kurmaya başladım, eşime pastayla sürpriz yapar, bu sene de böyle kutlarız diyordum ama siz planlar yaparken kader gülermiş ya... 

               Perşembe gecesi akşam yemeğinden sonra yavaş yavaş artan bir karın ağrısı başladı. Geçsin diye üç saat bekledim ama daha da şiddetlendi. Acile gidip tetkiklere başladık. Gerçekten de bir anda kendimi işlemler içinde bulunca korktum galiba apandistim patladı demeye başladım. O sırada mide bulantısı kusmada başladı. Gece 2 ye kadar yapılan tetkikler sonucunda şikayetimin sadece gaz sancısı olduğuna karar verildi. Ertesi güne de rapor alıp dinlenmeye çekildim. Ama asıl ertesi gün aşırı baş, eklem ağrısı, mide bulantısı, halsizlik başladı. Hatta yediğim hiç birşeyden tat almıyordum. Koku alıyorum ama ağzımın hiç tadı yok. Eşime kaç çeşit su aldırdım çünkü suların bile mekanik tadı vardı ve hepsi aynıydı. Bence coronanın bir değişik versiyonunu oldum.  


                         Gelen pasta da çok güzeldi ama tadına dahi bakamadım. O kadar midem bulanıyordu ki, bizim sevgililer günü benim koltukta iki büklüm oturduğum ağrı çektiğim bir gün oldu. Ah sevgili eşimde kahvesini kendi yaptı ve günlerce pasta yedi. Pastanın üzerine kaç yazayım deyince ilk sevgili olduğumuz yılı yazdırdım. Valla maşallah bize, bunca zaman böyle bir devir de ikili ilişki yürütmek takdire şayan.💓
Ben ise haftasonu da iyice dinlenip okula gittim pazartesi günü. Ama halsizliğim ve ağrılarım hiç geçmedi. Zaten bu coronaysa hemen geçmez. Ağzımın tadı hala aynı. Bence ne zaman bu düzelir o zaman iyileştim demektir. Okuldan eve gelince tekrar hasta oluyorum. Kanepeye geçip sadece bakıyorum dışarıya. Onca el işi yaparım ama onları yapacak ne enerjim ne de hevesim var. Hastalık zamanı sadece dinleniyorsunuz ağrıları çeke çeke. Eninde sonunda bitip iyileşeceğiniz umudunuz varsa o güzel. Bu bile insanı iyileştiriyor bence. Ne olacağınız bence bu dünya da hiç belli değil. Çünkü küçük bir grip hastalığından bile ölüm o kadar çok var ki. Teyzem covid döneminde evinden çıkmayan, kimseden o mikrobu alma şansı olmayan  biriydi ve bir  anda hastalanmıştı. Başta normal seyreden hastalıkla hastanelik oldu o dönem. Orada corona tedavisi yapıldı özenli, iyi de tepki ve verdi hatta son çıkacağı gün çocukları onu almaya gittiklerinde şok bir haberle karşılaştılar. Tekrar yoğun bakıma kaldırılmıştı ve o gece vefat etti.
Demek istediğim her hastalık riskli her hastalıktan şifa bulmamız büyük bir lütuf. Tabi ki inancım gereği bunun Allah'ın bizlere verdiği bir durum olarak kabul ediyorum. İyileşme sürecinde bol 'Ya Şafi' diyorum ve umut ediyorum.



                               Bakalım ne zaman iyileşirim. Hastalık yataklarda süründürmüyor çok şükür. İşe gidip geldiğim için tam dinlenemiyorum tabi ki. Daha çok rapor alsaydın ya onca çocuğun yanına gidiyorsun diyenler çıkabilir ama öğretmen olanlar anlar. Bir gün rapor aldığın zaman bile geçmiş olsun deyip kinayeli mesaj yazan veliler var ve bunlar her sene oluyor. Zaten bana da bu hastalık hasta çocuk okula gönderilmesin dediğim halde ısrarla gönderen veliler yüzünden geçti. Okulöncesi yaş dönemi çocukları ısrarla gönderiyorlar ama sonra ki yıllar orta okul ya da lise de sürmüyor bu titizlikleri..
Blogları ara ara okuyorum. Meslektaşım Kuyruksuz Kedi nin yazılarını okurken onu o kadar iyi anlıyorum ki. Bizi yıpratan ne yazık ki eğitim sisteminde ki bu faktörler. Kendisi aile yaşamında mutlu bir insan, güzel bir eşe ve çocuğa sahip. İşinde çalışkan ve istekli. Ama şu sıralar yaşadığı bunalımların esas nedeninde öğretmenliğin olumsuz yönlerinin onu çok etkilediğini görüyorum. Hepimizin iş hayatında tatsızlıklar, sinir bozucu bir patron, haksızlıklar var. Hepimiz bu yüzden mutsuzuz. Bizim de en büyük derdimiz başımızda patron kesilen veliler. Kötü bir idareci, iş imkanlarının azlığı, olumsuz okul şartları.
Kuyruksuz Kedi blog yazısında sömestr tatilinde ne kadar mutlu ve huzurlu olduğunu yazıyor ama sonra;
''Tatilin sonlarına doğru okul açılacağı için üzülmeye başlamıştım, Ankara dönüşü stres seviyem giderek yükseldi. Pazar gecesi tüm vücudum ağrımaya başladı ve tüm gece kıvrandım. Sabah uyandığımda dayak yemiş gibiydim ama yine de okula gittim. Hafta boyunca ayaklarımı sürüyerek gidip geldim okula. Sınıfa girip ders işlemeye başlayınca bir şekilde geçiyor tabi ki zaman ama işte evden çıkıp okula gitmek için motivasyonum sıfır maalesef. Umarım bir an önce alışıp bu durumu aşarım. ''

Onun bu kadar kötü durumda olmasını öyle iyi anlıyorum ki. Arkadaşıma şifalar diliyorum. Bunları yazdım çünkü okuduğumda etkilendim. Ben de ilk emekli olmak istiyorum diye yazmaya başladığımda nedenlerini sıralayıp duruyordum. Bir kere 32 yıldır bir sınıf dolusu çocukla olmanın sabır, ruh halimi olumsuz etkilediğimi fark etmeye başladım. Bir o kadar da patron veliler ve her sene tekrar baştan gelen sinir yıpratıcı durumlar . Neyse ben böyle yazarken biri de yoruma şöyle yazmıştı; bu kadar mızmızlanan biri zaten öğretmenliği bıraksın.
Ne yazık ki öğretmenlikte ki o kutsallık sizi de aziz yapıyor galiba. Hiç derdiniz olmayacak, sonsuz hoşgörüyle sızlanmadan işinizi yapacaksınız. Biraz bir şey yazınca sizden kötü öğretmen yok!
O yüzden öğretmen öğretmeni anlar. O yüzden arkadaşıma destek çıkıyorum, eski enerjisine de kavuşmasını diliyorum. 
Neyse geldik bu cuma yazısının sonuna. Ramazan ayının ilk günlerinde bazı kararlar aldım. Genelde kararlarımı uygularım. Bayram sonrasına kadar bloglar içinde olamayacağım. Yazı da yazmaya ara veceğim. Aynı şekilde instagram vb. geçirdiğim saatleri de çok azaltmayı düşünüyorum. Mesela yarım saat takip ettiğim kişilerin paylaşımlarına bakarım bir dinlenme anında. Çünkü Instagram fotoğraflarını severim, hele bilerek isteyerek seçtiğim kişilerin paylaşımlarına bakmayı çok seviyorum. Okumak gibi fotoğraf bakmak da benim için önemlidir. Ama şöyle bir şey var ki; instagram genel sayfanızda artık sizin seçtiğiniz değil de sponsor ve reklamları aşırı çıkıyor. Bildiğiniz görsel çöplük size dayatılıyor. Artık takip ettiğiniz kişileri göremez olduk. Bu durum iyice beni germeye ve instagramdan uzaklaştırmaya başladı.

Ramazanla birlikte daha fazla istiğfar, daha fazla Allah'ın rahmetini isteyeceğim. Çünkü bu günler bulunmaz değerde. Elimizden geldiğince dinimizi okumaya, öğrenmeye devam edeceğim. Kuran Kerim okumanın rahmeti tartışılmaz, nasiplenmek için çabalayacağım. Oruçla gün boyu bedensel ve ruhsal arınmaya geçtiğimi hissedeceğim. Zekatlarımız hesaplanacak ve ihtiyaç sahipleri bulunacak, fitreler verilecek. Komşulara iftar için ikramlar gidecek gelecek, teravih için umarım enerjim gelir.Sınıfta da gün gün etkinlikler yapamaya başladık.
O yüzden herkese hayırlı ramazanlar dilerim.
Kısmet olursa bayram sonrası görüşmek üzere.. 









13 Şubat 2026 Cuma

ŞUBAT CUMASI

 

                       Merhaba cumaseverler!

                       Merhaba Tatil geldi diye sevinenler!

                       Merhaba Blog arkadaşlarım !

                      Sağlıkla, huzurla geldiysek şu günlere daha ne olsun. Ne yaşarsak yaşayalım olumlşamayı, iyi düşünmeyi bırakmayalım. İstedikleri kadar polyanna desinler karamsar olacağıma, boyumu aşan dertleri üzerimde taşıyacağıma bunu seçiyorum. Ama oh ne ala, bu dünya hep gülücükler dağıtmıyor dediğinizi duyar gibiyim çok haklısınız. Bırakırsam ipin ucu kaçacak çünkü iyimser olmak için çeşitli yollar bulmaya çalışıyorum fark ettiğiniz gibi.

Yoksa kendime her daim dert edinecek konular buluyorum. Bakınız, mesela şu fotoğraflara. En sevdiğim köşemde oturuyordum geçen hafta. Karşı apartmanın alt tarafına eşyalar geldi, bir hafta düzenleme yaptılar ve sonunda ev yemekleri yapılan bir lokanta açıldı. Her oturuşumda onları gözlemeye başladım. Her gün takım elbise giyip kravatla lokantasına gelen iri yarı 6o yaşlarında bir adam, onun kızı mıdır karısı mıdır kısa sarı saçlı bir kadın ve arada sırada iç taraflardan çıkan tahminen aşçı  kadın. Sabah erken saatlerde gelip akşam saat 8 gibi  dükkanı kapatıyorlar.

 Ee ne var bunda diyeceksiniz, bir çok esnaf gibi işinde gücündeler. Ama ne yazık ki kimse gelmiyor bu lokantaya.Yani ben şöyle oturup yemek yiyen iki kişi görmedim daha. Adam hareketliydi etrafta iş bulurdu kendine ama artık dükkanın bir köşesinde oturuyor. Başı önüne eğik hep. Tahmin edersiniz kitap okumuyor :)


                   Akşam olunca dükkan ışıkları açık bırakılıyor, kapı kapatılarak eve dönüyorlar. Bu kadar müşterisiz olmalarına çook üzülüyorum. 
Dertlenecek hep bir şeyler oluyor bu dünya da. Görmezden gelip hayatımıza devam ediyoruz ne yazık ki. Kalkıp biz yemek yesek hadi bir kez kurtarır mı. İşlek bir sokakta olsaydı şansları olurdu ama ne yazık ki öyle de değil.
Her pencere kenarına oturduğum da onlara bakıp üzülmekten canım sıkılıyor. Yoksa cam kenarı oturmalarımı çok severim. Dinlendiğim noktadır, kitap okurum, bir şeyler içerim, gelene gidene bakarım.

Okul tüm hızı, işleri ve yoğunluğuyla devam ediyor. Milli Eğitimin bu hafta ki projesinden bahsedeyim. Aile ve okul işbirliğinde nezaket etkinlikleri yaptık hafta boyunca. Okul dışı öğrenme ortamlarından yararlanarak kamusal alanda nezaket kurallarını öğrenmek için fırına gittik.



                             Hem fırında çalışanlar,ekmek yapımı öğrenildi hem de alışveriş yaparken nasıl konuşmalı, hangi nezaket sözcüklerini kullanmalıyız konulu çalışma oldu. Çocukların çok ilgisini çekti.
                        Sınıfımda ki çocukların eylül ayımda yani okula ilk başladığımız zaman yaptıkları resimleri görünce umutsuzluğa kapılmıştım. Neredeyse 6 yaşına gelmiş ama kalem tutmayı bilmeyenler vardı. Yaptıkları resimler de karalamaydı. Şimdi bakıyorum da okula gelir gelmez hemen yanıma gelen ve boya kalemlerini getirip resim yapan çocuklar var. Bunu gördükçe çok mutlu oluyorum. 


                                Mesela bu kaplumbağayı içinden gelerek yaptı ve sevinçle bana gösteriyor. Bol bol kuş ve arı resimleri çiziyoruz. Öğretmenin ilgisi neyse o yönde daha çok gelişiyor bence çocuk. Mesela benim müzik yönüm zayıftır, bu konu da yetersiz olduğumu kabul ediyorum.



              Kuş sevgim gün geçtikçe artıyor. Geçen gün instagramda kuşları seven diğer arkadaşları paylaştım. Ben de artık nakışta çok kullanmaya başladım. Defter işlemelerini kuşlarla yapmaya devam ediyorum. 
Durmadan işleme yaptığım için elimde birikiyor. Kendime ayırdıklarım dışında satışta yapıyorum çünkü malzemelerini en azından alırken rahat olmak istiyorum. Terapi gibi geliyor nakış ve örgü. Fazla olanları da sattım ve yeni evlerine doğru yola çıktılar.
Yine işlemelere başladım, hadi kendinize bir hediye alın. İçine günlük, anı, anekdot ne yazmak isterseniz artık yazar ve bu tatlı deftere baktıkça mutlu olursunuz. 
Yakında yenileri olacak 💖 



Paketlemeleri yapıldı ve postaya verildi.



             Bu hafta izlenenler aşağıda. İlk olarak Sore filmini izledim. Filmi Drifter in sayfasında gördüm hatta o da çok güzel anlatmış bu filmi. 
Diğer film Hedda oyunculuk harika. Henrik İbsen'in oyunundan uyarlama hatta günümüz cinsinden uyarlama olmuş bence. Konu olarak vay be böylemiymiş bu Avrupalı zenginlerin hali, hep bir dalavere hep aldatma hep çarpık ilişkiler. Ama günümüzde de bu tür illişkiler yaşanıyor, skandallar her geçen gün çoğalıyor.



                   Ben en çok şu  sakızıyla balon patlatan kadının filmini sevdim. Oldukça uzun film 2 saat 40 dakika sürdü ve ben iki gece boyunca izledim. Romanya^dan bir film. İş, özel hayat arasında mekik dokuyan bir kadının bize de çok tanıdık gelen içler acısı hayatı. Onun koşturmacasını , düzene isyanını izlerken kendinizden de çok şey buluyorsunuz. Gün boyu ettiği küfürler çok yaratıcı :)
Couples Therapy ise dizi film. Ben YouTube üzerinden bulup izledim. İkili ilişkileri bir terapist önünde izliyorsunuz. Koşun izleyin evli arkadaşlarım, burada da çok benzer sorunlar işleniyor. Ne garip bu diziyi izlerken bir çok ilişkiye şahit oluyorsunuz; çok yıllık, evli, sevgili, beraber yaşayan, eşcinsel vb. Ama ortak sorun hep aynı. Aynı şeylerden hepimiz dertleniyoruz. Ve aylarca yıllarca terapilere gidiliyor, çözülüyor mu bilmiyorum..




                              Bir de bu hafta önereceğim bir belgesel var. Hep yabancı belgeseller, yabancı başarılı insanların yaşam öyküleri izliyoruz. Zaten milli gururumuz İHA'lar ve onun perde arkası hakkında herkesin izlemesi gerekir bence. Çalışkan,hırslı, istikrarlı ve çocuklarına örnek olmuş, yetiştirmiş bir insanın; Özdemir Bayraktar'ın hikayesi.


                      Bu hafta okuduğum kitap Macar yazar Gyula Krudy'nin Günebakan.  Kitabın başında Macar asıllı Amerikalı tarihçi John Lukacs yazar hakkında oldukça geniş bir bilgi vermiş. Neredeyse 40 sayfa. Böyle bir bilgilendirme işime geliyor çünkü ne zaman farklı bir yazar okusam acaba kimdir, nasıl yaşamıştır diye merak eder ve araştırırım. 
Kitabın yazarı hakkında bir şeyler öğrenince iri yarı, sorumluluklarına aldırış etmeyip kafasına göre yaşamış, alkol, kadın ve kumar batağında ömrü tükenip hazin bir erken ölümle dünyadan göçmüş insanın böylesine şiirsel bir kitap yazmış olduğuna inanamadım.
Kitap dönemin hayatına ışık tutan tavrı ve betimlemeleri, zaman algısında ki kopuklarla okuması zor bir kitap olsa da o lirik anlatım sizi götürüyor.
Küçük bir alıntı kitaptan;
''Yalnızca insanoğlu baharın gelişiyle hayretler içinde kalabilirdi. Altmış, yetmiş yılda bu görüntüyü görmekten sıkılmazdınız. Her bahar, kaybedeceğiniz ya da kazanacağınız yeni bir oyun demekti.''



                  Okul sonrası komşu kahveye çağırdı, yorgunluk üzerine iyi geldi ama yine de eve döndüğümde hemen koltuğuma oturmak, kitabımı almak okumak istiyorum. Belki bütün gün konuştuğumuz, aksiyon halinde olduğumuz için böyledir. Ama okul sonrası bir buluşma da konuşma olayı olduğundan o bile beni yoruyor artık. Hatta ben konuşmayayım oturup dinleyeyim ondan bile yoruluyorum.
Kafa yorgunluğu bir şeye benzemiyor gerçekten. Hele tansiyonum artık her şeyden etkilenmeye başlamışken kendime özen göstermeliyim diyorum. 



İşte benim harika köşem.
Huzurlu saatler..
Mum ışığı..
Yağmur da yağsa..




Asıl özlediğim 💙






Nisanda Bir Cuma

                  Okuduğum ''Dünyanın Tüm Güzellikleri' ' kitabı beni hayallere sevk etti. Patrick Bringley  genç yaşta ge...