Kucağımda kitabım biraz okuyor biraz pencereden bakıyorum. Günlerden cumartesi. Tüm hafta boyunca bugünü bekledim her zaman ki gibi. Biraz kitap biraz kahve biraz pasta. Hafta sonunun gelişini bir pasta yaparak kutlama alışkanlığım sürüyor. Bunu okulda söyleyince arkadaşlar çok şaşırdılar. Ben de şaşırmalarına şaşırdım. Ne garip gelmiş olabilir ki? Evde hafta sonunu geçireceksem kahvenin yanında bir dilim pasta olmalı. Kahve pasta ikilisi bu dünya da beni mutlu eden basit şeylerden biri. Saatlerce bu tarz fotolara bakabilirim hatta. Hemen bir kek çıpmak, çikolata sosunu yapmak şip şak artık benim için. Hem tüm evi saran kek kokusundan daha güzel ne olabilir ki.
Cuma yazılarını bir günde yazmıyorum. Mesela şimdi biraz kitabımı okuyup yazmaya başladım. Tüm haftanın stresi, yorgunluğu sevdiğim işleri yapmakla geçiyor. Ara ara gürültülü sokağa bakıyorum. Önümüzde ki boş alana dev bir çukur kazıldı, demirler geldi, işçiler sabah 8 de inşaata başlayıp saat akşam 6 ya kadar çalışıyorlar. Manzaram artık bunlar, etrafta uçuşan poşetlerden sonra hangisi kötü bilemiyorum. Burada ki günlerimiz bir hapishane de gibi geçiyor çünkü yaşam içinde huzurlu değiliz. Beton, üst üste binalar, havayı kirleten fabrikalar, kuralsız ve kaba bir çok insanla çevre kirliliğinin yüksek olduğu bir yerde hiçte mutlu değilim. Ama yine de bu seçimi ben yaptım, getirdiği her şeye katlanmaya çalışıyorum. Hem böylece evime, kasabama özlemim daha artıyor. Konforlu alanımdan çıkmak yıllar sonra bana iyi geldi her ne kadar sağlığımı etkilese de hatta bu yaşta oldukça zor olsa da.
Aklıma kızım geliyor, İstanbul'da okuyan kızımı arıyorum hemen. Biraz hasta gibiydi acaba nasıl oldu diye meraklanıyorum. Artık başının çaresine kendi bakıyor. Telefonda öksürmeye de başladığını söylüyor. Endişesi yüksek bir anne olarak hiç yapmayacağı şeyleri sıralıyorum; mutlaka ıhlamur kaynatmalı, bir kaşık bal almalı, bol sıvı mutlaka, banyo yapıp hayatta dışarı çıkmamalı, spora biraz ara vermeli, beslenmesine dikkat etmeli. En sonunda daha da ileri giderek kötü senaryoları sıralıyorum. Telefonu kapattığımızda içim hiçte rahat değil. Moralim düzelsin diye kahve yapıyorum ve kitabıma geri dönüyorum.
Ama bu hafta boyunca okuduklarım daha da canımı sıktı. Her ikisi de yas kitabı. Annie Ernaux sevdiğim bir yazar. Her şeyi yalın bir şekilde damardan yazıyor. Babasının ölümü sonrası yazdığı Babamın Yeri kısa zaten hemen o gün bitiyor. Annie Ernaux kitapta şöyle bir cümle kullanıyor;
''Belki de birbirimize söyleyecek bir şeyimiz kalmadığı için yazıyorum.''
Kitap boyunca yazdıklarını babasına mesafeli hissettim, oldukça yalın anlatımı vardı. Eş zamanlı Bahçıvan Ve Ölüm'ü de okudum. Bu kitap son zamanlarda çok okunan oldu ve bende yazarın dört kitabını almıştım. Sıra buna gelince konuların benzer olduğunu gördüm. İki yazarda babasının ölümü sonrasında kitaplarını yazmışlardı. Tabi ki çok hüzünlü kitaplar, herkesin ortak dertleneceği mevzular işlenmiş ve hayatın içinden.
Bu hafta ilk mevsimin çiçekleri öğrencilerim tarafından geldi. Bahçeler de nergis ve sümbüller dikili ve tam açma zamanları. Çiçekleri çok severim bilirsiniz hatta memleketteyken her cuma kendime bir buket alırdım. Öğrencilerden gelen en güzel hediye de bu bence. Bu sene bahçelerden çiçekler, evlerden saksı içinde kakyüsler geliyor şansıma.
1. Zeynep'in Sekiz Günü (2007)
2. Dilber'in Sekiz Günü (2008)
'bahçelerinde dolaşamıyorsam,
salonlarında, koridorlarında gezemiyorsam
odalarında oturamıyor, balkonlarında kendimi bulamıyorsam
dehlizlerinde saklanamıyor, burçlarında ağlayamıyorsam
mahsenlerinde sarhoş olamıyor, mutfaklarında doyamıyorsam
yorulduğumda sırtımı yaslayamıyorsam
mutluluğumu tavan aralarına fısıldıyamıyorsam
nasıl fethetmiş olurum o kaleyi?'
Dün haberlerde Hüsrev Hatemi'nin vefat haberini görünce üzüldüm. Çocukluğumuzdan beri tvler de yaptığı söyleşileri ilgiyle izlemişimdir. Zaten tıp alanında ki başarısının yanında sanatçı kimliğiyle de çok önemli biriydi. İlber Oltaylı için üzüntümüz küllenmeden yenisi geldi. Eşi de kendisi gibi kıymetli bir profesördü, Sezer Hanım da iki sene önce vefat etmiş. Hatta onun için yazdığı şu şiire rastladım;
Bana aşılanmıştın ana hayat dalında
Birlikte depreşirdik hayatın her yelinde
Ne gibi bir güç gördün o yılın son gününde
Siyah bir mont giyerek gittin onun yönünde




























































.jpeg)







