5 Haziran 2026 Cuma

Haziran Cuması

 

                Uzuuun zamandır beklediğim bayram tatili bitti gitti. Pazar günü annem babam kızım ve eşimle kahvaltımızı yaptık, masa başı sohbet derken saat öğleyi buldu. Kullandığımız çarşafları çıkardım, annem makineye koymamı engelledi, biraz da bana kızdı. Niye acele ediyor muşum, ben işleri yapamayacak kadar aciz miyim diye sızlandı. Bel kayması, tansiyon ve vertigodan şikayet ettiği için ben de evdeyken hangi iş varsa onu yapmak istiyorum. Bari üç beş gün dinlensin diye çabaladım bir hafta. Ama şöyle bir gerçek var; yaşlandıktan sonra ebeveynlerimiz daha farklı oluyor. Ben bunları yaşarken geçen hafta okuduğum İza'nın Şarkısı aklıma geldi. İza ve annesinin ilişkisi, yaş aldıkça farklı ruh durumu yaşayan büyükler, onlar için koşturan ama yine de yanlış anlaşılan çocuklar galiba evrensel bir payda da birleşiyor. Annemle beraber yaşasak sorunlar çoğalacak, herkes farklı beklentilerde olacak ve mutsuz olacak. Belki bu yüzden hep aynı duayı yapıyoruz; Allah elden ayaktan düşürmesin!

Yine de yapabileceğim tüm işleri yaptım bir hafta boyunca. Ev temizliği babamın 'biz yapmıştık, ne gereği var ' diye peşimde dolanarak söylendiği saatler boyunca devam etti. Giderken yatakları topladım, yorganları kaldırdım, evi bir kez daha baştan sona süpürdüm. Ve yorgun halde dönüş yoluna çıktık.


                   Neredeyse dokuz günün yorgunluğu üzerimde memleketimin deniz kokulu sokaklarını bırakarak yola çıkmam biraz beni üzdü. Evde işler devam ediyordu çünkü bağ evinde yaşayacaksak evin eksiklerinin tamamlanması gerekiyor. En büyük sorun banyo ve ısınma için kombinin olmayışı. Ayrıca yatak odasında dolabımız yok. Bu dolap olursa tüm eşyalarımızı ortadan kalkmış olacak. Bayram tatilinde bunları yapamadık ve işler temmuz ayına kaldı.
Neyse sağlıkla bir dönelim olur bunlar da.
Yılların yorgunluğu o kadar çok üzerimde ki umutlarımı ve neşemi kaybetmek istemiyorum. 
Feribota binip denizi geçerek Trakya'ya doğru yol alırken son bir yılda ki hayatımda ki değişiklikleri düşündüm. Çok yorucu bir yıl olsa da şimdi tekrar bir şans verilse aynı kararları alırdım. Çünkü hayatımda ki uzun bir tekrarlar dizisi olmuştu. Farklı şeyler yapmalıydım ve karşıma mecburen de olsa çıkan kavşaklardan isteyerek döndüm.





                        Ahmet Murat’ın ‘Avarelik Görgüsü’ isimli kitabında tükettiğimiz dünya hayatında ayrıntılara bağlanmanın bize kazandıracaklarına dikkat çekiyor ve şöyle diyor : “Kır çiçekleri, kuş sesleri, taze ot kokusu, berraklaşan gök mavisi.. Bütün bunlar bizde hayata yeniden başlama hevesini uyandırır.”
Baharla birlikte bu hisler çoğalıyor, yeşilin yoğunluğu etrafı sarmaya başladı bile. Gidip geldiğim yollarda ki ağaçlar daha geçen ay yapraksız ve kupkuruydu. Nasıl da yeşil artık yollar. Eve dönüş yolumuzda alternatif bir yol kullanıyoruz ; Çatalca yolu. Hem daha az trafik hem de bol doğa. 
Yolda herkesin durduğu bir çeşmede durduk. Önümüzde bir araba daha durdu. Bir kadın ve bir adam indi. Adam sigara yaktı ve kadın su doldurdu çeşmeden. Sonra da büyük bir poşet alarak çöpleri toplamaya başladı. Tahmin edeceğiniz gibi çeşme çevresi ve yol kenarı pet şişeler, içki şişeleri, çocuk bezleriyle doluydu. Kadın ne var ne yok topladı.İçim mutlulukla doldu çünkü ilk kez kendimden başka birinin çöp topladığını görmüştüm.


İşte şu yol kenarı kadın sayesinde tertemiz oldu 💚





Okulumuzdan kareler 💖




Yazarların sordukları soruları düşünmeyi seviyorum. Yazılarının birinde Gökhan Özcan şöyle diyor; 

''Duygularımız, düşüncelerimiz, hayatımızdaki olaylara ve ‘şey’lere dair tepkilerimiz, yönelimlerimiz, davranışlarımız gerçekten tamamen bize mi ait? Yoksa içinde yaşadığımız etkileşim ağının bize kodladığı hayatı mı yaşıyoruz? Kendimiz olarak mı yaşıyoruz; yoksa bize olmamızı kodladıkları karakterleri ve rolleri mi oynuyoruz? Bu soruları kendimize soracak cesaretimiz var mı? Yapıp ettiklerimizi düşünelim; bize ama gerçekten bize ait ne var bunların içinde? Duygularımızın kitlelere öğretilen duygulardan ayrıştığı bir yer var mı? Düşüncelerimizin ne kadarını kendi öz muhakememizden bulup çıkarıyoruz? Hangi malzemelerle düşünüyoruz ve o malzemeleri nereden buluyoruz? Tepkilerimiz kendi hayatımızdan, kendi hassasiyetlerimizden mi doğuyor? Kendi hayatımız diye bir şey var mı gerçekten? ''

Daha 5-6 yaşında bile gördükleri davranışlarına şekil veren çocuklara şahidim. Konuşmaları evlerinde duyduklarına endeksli ya da internette izlediklerine. Sınıfta onların konuşmalarını görünce çocuklar üzerinde ki gücümüzü görüyorum. Çok fazla olumsuzluk yüklüyoruz ne yazık ki toplumsal yapımıza ait olan özelliklerimizle, gündelik konuşma dilimizle. Çok üzülüyorum günden güne büyüyen öfke diline şahit olan bu küçük çocuklarımızı gördükçe.
Sonrasında gençler geliyor biliyorsunuz onların kendini ifade eden dilleri apayrı.
Sonrasında yetişkin bizler geliyoruz.
Davranışlarımızı, tepkilerimizi, davranışlarımızı tabi ki içinde yaşadığımız ortam çok şekillendiriyor. Hatta bir söz var ya; kişiliğiniz en yakınınızda  bulunan beş kişinin ortalamasıdır diye. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama çok da özgür olduğumuza inanmıyorum.

Mesela okulumuzda hatta bir çok okula giden çocuğun kaderi ailesiyle şekilleniyor. Öğle yemeğinde neler yediklerini fotoğrafladım. Çoğu ev hanımı annenin çocukları. Evlerine gidebilirler ama harçlık verip bakkaldan bir şeyler aldırmak en basiti tabi. 
Kızıma yaptıklarımı düşünüyorum da gerçekten saçımı süpürge etmişim. Bir kez kahvaltısız göndermedim, öğle yemeklerine çok dikkat ettim. Ne kadar velilere anlatsak da dönüp dolaşıp parayla alınan abur cubura dönüyor yedikleri.







Okul çıkışı direğin üzerinde leyleğimizi görmek çok iyi geliyor.
Hatta yavrular ara ara başını uzatıyor, anne leylek devamlı başlarında ve uzun gagasıyla onları besliyor. Baba leylek uzun süre ortada yok sanırım yiyecek için gitmiş bir yerlere. Uzun uzun onları gözlemek isterdim ama sınırlı zamanlarda görüyorum çünkü okuldan çıktığım gibi eve gidiyorum.



                          Yavaş yavaş eşyalarımızı sattığımızdan bahsetmiştim. Buzdolabını iyi bir fiyata satınca ortada kaldık tabi ki. Ama olsun şurada bir ay idare ederiz dedik günlük yemek yaparak ve bazen dışarıda yiyerek diyerek.
Kent lokantasını keşfetmiştik daha önce. Hafta içi uygun fiyata 4 çeşit yemek var. Bu gördükleriniz 100 tl adam başı. Lezzetli de sayılır, hazır ev yemeği yemiş oluyoruz. Bazen evde bazen bu lokantada idare edeceğiz temmuza kadar. 



                             Hirokazu Koreeda filmlerini izlemeye başladığımı yazmıştım. Hatta bir blog arkadaşı Monster'i izlemelisin yazmıştı. Filme bakınca daha önce izlediğimi hatırladım. Gerçekten bu filmde çok iyidir. Hatta Arakçılar'ı da izlemişim. Bu hafta da şu dört filmini izledim. Like Father, like Son ilginç konusuyla, I wish samimiyetiyle, Broker farklı bir konuya bakış açısıyla, La Verite yönetmenin Fransa ortaklığı ve güçlü ekibiyle izlenesi filmler. 
Haftaya kadar izlemediklerimi internetten bulmayı hedefliyorum.





                            Bu hafta elimde ki bu iki kitaba başlayıp okuyamadan geri iade ettim. Ahmet Rasim kitabı sevgiliye mektuplardı ama dili o kadar ağır ve yazdığı aşk dili o kadar bana uzak ki okumak işkenceye dönüştü. 
Leyla İpekçi aslında severek okuduğum yazar ama Yar Yüreğim Yar kitabı konu olarak bana yakın olmasına rağmen şu sıralar dağınık zihnimi çok zorladığından devam etmedim.


                  Bunları verip yeni kitaplar aldım. Haldun Dormen'in kitabı kolayca okunan ve hayat dersleriyle dolu. Kafamın dolu olduğu şu sıralar iyi geliyor bu tarz okumalar. 
Bu hafta da bu kadar 💜



























29 Mayıs 2026 Cuma

Bayram Cuması

                      Bu cuma Kurban Bayramındayız. Bayram tatili nedeniyle memleketimdeyim; Kocaeli'nin güzel bir ilçesinde. Kendi evimize bir araba dolusu eşya getirdik. Malum bir ay sonra Tekirdağ hayatını sona erdirerek eve döneceğiz. Orada ki tüm eşyalarımızı satışa koyduk hatta yarısı satıldı bile. Giyeceklerimi ve battaniye, yorganlarımızı eleyerek arabamızla bağ evine getirdik. Kalan eşyalarımızı da en son gün yüklenerek döneceğiz kısmetse. 

Şimdi de boş gelmeyelim dedik ve arabaya ne kadar sığarsa doldurabileceğimiz eşyayı yükledik ve geldik. Evde ki iki küçük odaya sığmaya çalışacağız ama öyle çok eşyaya batmış durumdayız ki anlatamam. Minimal yaşama geçmek sanıldığı gibi kolay değil. Neredeyse üç yıldır bunun için uğraşıyorum. İlk önce büyük eşyalardan kurtulmaya çalıştık ve bunu başardık sayılır. Bir çok eşyayı ikinci el olarak sattık. Ivır zıvır çok eşyam var bunları da eşe dosta dağıtarak kurtulmaya çalışıyorum ama inanmazsınız her yerden bir şey çıkıyor. En sevdiğim kitaplarımı bile yarıya indirdim. Küçük oda da duran kütüphaneyi salona geçirdim, azaltılmış kitaplarımı dizdim bu bayram öncesinde. Kitaplığımı da satışa koyduk ama fazla rağbet gören bir şey olmadığından beklemede hala. Satılana kadar bari bizimle olsun dedik ve eşim sökme ve montajıyla uğraşırken tüm kitapları tek tek elden geçirdim, tekrardan eledim, sildim ve yerlerine koydum. Bu işlem bile iki gün sürdü. 

Ev zaten taşınma havasında. Gardrolabımız  olmadığından tüm giyecekler ortaya döküldü. Evin giriş kapısına sineklikli kapı yaptırdık, bunun için usta geldi. Başka bir usta kombi ve petekler için geldi ama onu yaptıramadık araya bayram girdiğinden. 




               Evin içi fena dağınık olduğundan orada kalamazdık ve annemlerde kalmaya devam ettik. Kulübemizin bahçesi son yağan yağmurlarla iyice coşmuş durumda. Her yeri dev otlar kaplamış, temizlemeye vakit yok olsa da zaten gideceğiz ve bir ayda daha beter olacak diye hiç ellemedik. Yaza dönüşte neredeyse bir aylık iş var ama olsun, yeter ki özgür günlerim sağlıkla başlasın. Beden yorgunluğundan hiç korkmuyorum, yıllardır süren mental yorgunluk ve baskıdan kurtulacağım günleri iple çekiyorum.


            Anne evinde ki işleri de bayram arifesinde yaptık. Yaşlı olduğundan annemler kıyı köşe temizlik yapamıyorlar. Bende derin bir temizlik yapıp bu temizlik faslını da bitirmiş oldum. Ama canım da çıktı. Zaten üç gün bağevinde gecelere kadar çalışıp yorulduğumdan salı günü de üzerine koca bir evin temizliği falan valla bu bayram bana tatil değil de eziyet oldu. Neyse ki bayramda artık dinlenirim diye motive oluyordum. Hatta arife günü tüm iş bitince bir banyo yapıp kızıma da sütlü kahve yaptırarak kitabımı elime alıp dinlenmeye geçtim. Kütüphaneden aldığım İbrahim Tenekeci'nin Yakın Şahitlik kitabına başladım. 


          Kitabı okurken Çatalca köyleri hakkında verdiği bilgiler ilgimi çekti. Biliyorsunuz Çerkezköy'de bulunuyorken çevreyi tanımaya gayret ediyorum. Gittiğimiz Kıyıköy, Yalıköy, Binkılıç hakkında ilginç bilgiler vardı, sizinle paylaşmak isterim.

 ''Mesela Osmanlı zamanında Karacaköy, Karaburun, Midye ve Istranca’da postane varmış. Midye’nin ismi Kıyıköy olarak değiştiriliyor. Istranca Binkılıç, Podima Yalıköy oluyor. Buna benzer isim değişiklikleri buralarda çok fazla. Eski anlaşmalarda geçen “Midye – Enez Hattı” bize uzak bir ifade gibi geliyor. Fakat Midye’nin Kıyıköy olduğunu öğrenince iş değişiyor...

Kıyıköye gidip bizde gezmiştik. Orada gezerken mesela şu bilgileri hiç duymamıştım;

''Kıyıköy’e gelmişken hemen gitmeyelim. Çatalca Savunması sırasında, Trabzonlu gönüllülerden oluşan bir birlik, Bulgar ordusunu arkadan çevirmek maksadıyla Kıyıköy sahiline çıkarma yapıyor. Bulgar nöbetçiler, gecenin içindeki hareketliliği erken fark ediyor. Kayıp sayımız kesin olmamakla birlikte, birçok şehit ve esir veriyoruz. Ne yazık ki sahilde ve köyün içinde, bu acı olayla ilgili herhangi bir bilgi notu ve işaret göremiyoruz. İnsanlar habersiz bir şekilde plajda yüzüyor, güneşleniyor, eğleniyor. Furkan Çalışkan’ın yeni çıkacak kitabından bir cümle: “Artık toprak değil, anlam kaybediyoruz.” (Uzakların Saldırısı, Profil Yayınları, sayfa 59.)

                   Buraların ne kadar kıymetli ve doğa harikası yerler olduğunu belirtiyor ve yapmamız gerekenleri sıralıyor yazar. Ne yazık ki yapılanlarıa bende şahidim ve bunun önüne geçilebileceğini sanmıyorum.

''Yapılması gerekenler belli: Bölgenin ciddi bir değer kazandığı ve rant oluşturduğu aşikâr. Ölçüyü kaçırmamak ve dengeyi korumak gerekir. Buralar canlı varlığının yoğun olduğu yerler. Yaban hayatı her şeye rağmen devam ediyor. Tatlı su kaynakları varlıklarını sürdürüyor. Göçmen kuşlar bu topraklarda mola veriyor. Şimdi sıra saka kuşlarında. Sırf onları seyretmek için dürbün aldım.

Kalan yerleri daha iyi korumak, ağaçlandırmak, avcılığın önüne geçmek, kaçak moloz dökümünü önlemek, tabiatı tahrip değil tahkim etmek vazifemizdir. Ormanları ve su kenarlarını çöplüğe çeviren piknikçileri de unutmayalım. Günübirlik geliyor ve kalıcı zarara neden oluyorlar. Yalnız ağaçlık alanlarda değil, Odayeri, Akpınar, İhsaniye, Tayakadın gibi köylerde de esaslı bir temizlik seferberliği başlatılmalıdır. ''

                   Kitap okurken yeni bir kelime öğrendiysem eşime de söylüyor ve onu artık konuşmalarımızda da kullanmaya başlayalım istiyoruz. Geçen haftalarda Hüsrev Hatimi'den bir kelime öğrenmiş, eşime de öğretmiş, bir kaç gün onu kullanmıştık. Bugün aklıma geldi onu kullanmadığımız. Yarım saat ne olduğunu düşündüm ve bulamadım. Keşke bir yere not alsaydım. Ama artık hafızamın süngere döndüğünü hissediyorum, hele ezber ne mümkün. O kelimeyi uzun uzun düşündüm ama bulamadım. Bir de düşünürken bildiğiniz beynim acıyor, kulaklarımdan uzun uzun çınlamalar oluyor neredeyse duman çıkacak kafamdan. Bir şey tutamaz oldum zihnimde. 


          Kiraya vereceğimiz evin bahçesi çok bakımsız kalmış ama çiçeklerde coşmuş durumda. Temmuzda geldiğimizde ilk olarak burasıyla ilgilenmek gerekiyor çünkü bakımlı olarak vermek istiyoruz. Temmuz ağustos bizim için çok işlerle geçecek büyük ihtimalle.
Tüm işlerin bittiği sakin günleri özlemle bekleyeceğim. Allah sağlık versin yavaş yavaş yapacağız artık.
Bayram ziyaretler ve buluşmalar ile geçiyor. Gurbette olunca uzundur görüşmediğimiz akrabalar ve arkadaşlarla görüşüyoruz ve pazar günü dönene kadar böyle olacak .


Bol tatlılı ve kahveli günler devam ediyor.




Beraber paylaşılan sofralar 💙

Masmavi denizi yemyeşil dağlarıyla canım memleketim 💙


Ziyaretine gittiğimiz Halam 💚
Maşallah 85 yaşında yalnız yaşar ve hayatın güzellikleriyle yaşar. Onca yaşadığı zorluk ve sıkıntıya rağmen tek başına hayata tutunuşunu hep takdir ederim. Yine balkonunun bir köşesini çiçekleriyle donatmış. Gel bakalım dedi bana. Çünkü sülalede çiçek böcekle ilgilenen ve mutlu olan az insandan biriyim ve iyi ki böyleyim. 
Bayram yoğunluğunda post yazabileceğimi hiç tahmin etmiyordum ama iyi de oldu. 
Bayram bayram demeyip okuyan tüm blog arkadaşlarına çok selamlar, hayırlı bayramlarınız olsun 💖




























 

22 Mayıs 2026 Cuma

Cuma Geldi!

 Günlerdir beklediğim bayram tatili başlamak üzere 💃💃💃

Gezi yazılarını yazmaktan cumaları atladım ama şimdi ne olmuş, nasıl geçmiş gelin bir bakalım.

Geçen haftalarda okul ve ev arası mekik dokudum mecburen. Yıl sonuna yaklaşırken okulda ki etkinlikler çoğalıyor. Çocuklarda da ekstra enerji birikiyor yaza doğru. Galiba güneşli günlerin etkisi onlarda maksimum enerji olarak ortaya çıkıyor. Haliyle biz yaşlı öğretmenler 😂 daha çok yorulup enerjimiz düşüşe geçiyor. Biliyorsunuz bu yaz emekli olacağım hatta şu sıralar ön emeklilik işlemlerini yaptım. Tatil zamanları beni motive ederek devam ediyorum işte. Hislerimi açık açık yazamayacağım buraya anında yorumlara bunca yılın emeğini hiçe sayarak ' artık zaten emekli olun bu kadar sızlanmaya '' diyenler çıkıyor, bir de bunların negatif enerjisiyle uğraşamayacağım. 

Okulda çocuklarla olsun velilerle olsun sene boyunca yorucu ama güzel işler yaptığıma inanıyorum. Bu ay bahçede beraber kahvaltı ve etkinlik gerçekleştirdik.




                     Kuş evi boyama, bahçede kahvaltı, çocuk yazarı ile buluşma ve kitap alma, evde kitaplık oluşturma gibi etkinliklerimiz oldu iki hafta boyunca. Her çocuğun evinde kendi kitaplığının olmasını, seneye okuma-yazma öğrenince okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılmasını istediğimi söyledim velilerime. Ama ne yazık ki velilerimizin bazılarında (daha büyük abi-ablası olanlar) direnç var. Evde kitap okumadıklarını, bunu sevmediklerini ısrarla söylüyorlar. Bu alışkanlığın oluşması için örnek teşkil etmemiz gerektiğini, günün belli bir saatinde en az 15 dakika ailece okuma yapmamız gerektiğini, kitaplık oluşturma ile çocukların bu hevesi kazanacaklarını bir hafta boyunca anlattım.
Ne yazık ki öğretmenler olması gerekeni veliye işaret ediyor ama evlerde kazandırılması gereken davranışlar, kurallar yerleşemiyor. Okulda öğrenilen ya da yaşanan kurallar evde pekişmiyor. Bu yüzden de eğitim yarım kalıyor. 





                        Okulda çocuklarla geçirilen zaman hem yüksek enerji gerektiriyor hem de beş dakika dinlemediğiniz bir zaman dilimi oluyor. Her branşın farklı zorlukları var. Biz okulöncesi öğretmenlerin teneffüs ya da bir dinlenme molası olmadığından tükeniş daha hızlı. Eve döndüğüm gibi koltuğuma atıyorum kendimi. Mahallede de her köşede olan inşaat seslerinden tüm sabrım sınanıyor bu sene. Hele tam karşımıza koca bir apartman yapılmaya başlandığından beri olan gürültüyü hayal edin. Ben de artık sadece gökyüzüne bakıyorum. Dinlenme saatlerimde yükselen tansiyonumu düşürmek için meditasyon yapmaya çalışıyorum. 
                Bu haftalar boyunca iki belgesel izledim. Biyografik belgeselleri çok seviyorum ve her farklı konu da yok artık, nasıl olur bunlar diyorum. Dünyada olanlar her daim beni çok şaşırtıyor. Bu belgeseller de onlardan.



Hirokazu Koreeda filmlerini izlemeye başladım. Hayatın içinden, insan ruh hallerini ön plana alan, derinlikli filmleri seviyorum. İzlediğim iki filmde böyleydi. Hatta Nobody Knows aslında gerçek bir olaydan esinlenmiş. İnsanı alt üst eden bir film.
Still Walking aile içi bireyleri içeren konusuyla aslında tüm toplumlarda dertlerin ve ilişkilerin benzer olduğunu gösteriyor. Filmde ki insanların hallerini görünce sanki bizim ailede ki durumlar diyorsunuz.
Başka filmleri de internette mevcut, sırayla devam etmeyi düşünüyorum.




                            Bir de dizi bitirdim. Edebiyat uyarlamalarına karşı temkinliyim aslında. Ama My Brilliant Friends hem oyunculuk hem kurgu olarak çok iyiydi. 
(L’amica geniale )  My brilliant friend yani Benim olağanüstü Akıllı Arkadaşım. Dizi Elena Ferrante’nin Napoli dörtlemesine birebir sadık kalarak çekilmiş. Dört romanda anlatılan ve 1950’li yıllarda, savaş sonrası güney İtalya’da başlayıp 2000’li yıllara kadar devam eden hikayede işlenen yoksulluğun ve kadın kimliğinin çıkmazları, faşizm, sınıf mücadelesi, direniş, dostluk, insanın karanlık yönleri dizide de çok güzel işlenmiş. 
Dizi sanırım 4 sezon, ben birinciyi bitirdim. Çok sezonlu uzayan diziler sıkmaya başlıyor ama İtalya'dan sahneler ve karakterler öyle güzel ki devam edeceğim büyük ihtimalle.


             Kütüphaneye gidip çeşitli kitaplar aldım. Bir dönem herkesin elinde olan Vejetaryen ve Kasiyer'i bulmuşken bende okuyayım dedim. Hızlıca ve kolay okunan iki kitap. İkisinin dil ve içeriklerini benzer buldum, okundu bitti kitaplardan biriydi bunlar benim için. Doğmayacak Çocuk İçin Dua kitabının yazarı Imre Kertesz daha derinlikli diliyle hoşuma gitti. Magda Szabo zaten benim için bir numara bunların arasında. Ondan ne bulursam okurum. Kapı romanı da çok güzeldi.



       Yaz yaklaştıysa benim için vazgeçilmezlerden biri 💛 Dondurma 💜 Bir de güzel yapsalar..



Hafta boyunca gelen çiçekler mutlu etti..



           Özlemlerimi fotolarla dile getirdim. Gerçekten de doğada yaşamı, ormanda geçirilen saatleri, dağlarda yürümeyi, denize girmeyi çok ama çok özledim. Bunlar ne zaman nasıl olur bilmiyorum ama umutlar bitmesin..
Eski fotoğraflarıma bakıp hayal kurmayı çok seviyorum.



                   Kızım geçen hafta ilk kez tek başına yurt dışı gezisine gitti. Geçen sene bir arkadaşıyla Viyana'ya gitmişti ama bu kez sadece kendisi uçağa bindi ve Venedik'e uçtu. Oradan da İtalya'nın Padova şehrinde ki arkadaşının yanına gitti. 
5-6 sene önce bir İtalya seyahatimizde iki günlüğüne Padova'ya gitmiştik. Ona bunu hatırlattığımda bir çok gezimiz gibi bunu da unuttuğunu söyledi. Kızım boşuna mı götürdük seni onca yere diye hep söyleniyorum.
Ben de oradaki fotolarımızı buldum hemen, hatta instagramda sabit hikayeler koymuşum onlara izledim. Ne kadar güzelmiş bu gezimizde. 
Kanal boyu heykelleriyle, yemyeşil parkları, kendine has meydanı, üniversitesi sayesinde genç nüfusuyla sakin ve huzurlu bir şehirdi.. 





   Kızıma ne yaparsanız nereye giderseniz bana fotoğraf gönder dedim ama gençleri biliyorsunuz fazla bir şey paylaşmadı. Daha çok kahve - yemek fotoları gönderdi.
ee ben de severim  biliyorsunuz bunları 😉



                             Kızımla gurur duyuyorum böyle bağımsız şeyler yaptığında. Daha çok gezsin dolaşsın, insanları tanısın, arkadaşlıklar kursun, gençliğini yaşasın ama okulunda da başarılı, hedefleri ve değerleri olan  biri olsun istiyorum. O geziye gittiğinde hatta İstanbul'da okurken bile çok paranoyak düşüncelerim oluyor çünkü evhamlı bir anneyim ama onu kısıtlamak istemiyorum.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı salı gününe denk geldi biliyorsunuz. O gün tatil olunca okulda ki arkadaşlarla piknik yapalım, kahvaltıya gidelim dedik.




Çerkezköy'e on dakikalık yolda olan İkiz Göller'e gittik. Burası gerçekten çok güzel bir yer. İki tane göl etrafında ki ormanlık alan ve yolları her türlü aracın gelmesine müsait. Hatta karavanlar için cennet. Çünkü şehre yakın ve doğanın kalbi. Hem ücretsiz, wc var, su var. 
Sabah gidip ağaçların altında göl manzaramızda kahvaltımızı yaptık, sohbet ettik, yürüyüş yaptık.
Bu haftamızda böyle güzel geçti gitti çok şükürler olsun.
Babaeski ve Alpullu videomuzu da koydum. 


























Haziran Cuması

                  Uzuuun zamandır beklediğim bayram tatili bitti gitti. Pazar günü annem babam kızım ve eşimle kahvaltımızı yaptık, masa ba...