Ekim ayını neredeyse bitiriyoruz. Ekim ayının 15'i gibi eve döndük ve geldiğimizden beri temizlik, çamaşır ve bahçe işleriyle uğraşıyoruz. Biliyorsunuz arabamıza atladığımız gibi Ege'ye gitmiş Bodrum, Akyaka deniz tatili yapmış sonrasında da Denizli içlerine doğru giderek hep hayalimde olan köyler, kasabalar gezisine başlamıştık. Evet hayalim buydu. Otellerde değil de araçta kalarak istediğimiz yerde konaklamak, zaman sıkıntısı olmadan, bir yerlere yetişme telaşı olmadan gezmek, köylerde uyumak ve uyanmak, dedeler ninelerle sohbet etmek, yerel pazarları gezmek, o şehrin hayatına tanık olmak benim için bir dilekti. Çok şükürler olsun ki artık emekli hayatla koşturmadan, daha enerjimiz varken gezebilmeyi yapabiliyoruz. Yoksa ilerleyen her yaş aleyhimize işliyor. Her on yılda bir büyük dönemeçlere giriyoruz. Mesela şu elli yaşa ne olduğunu anlamadan geldim. Yıllar çalışma hayatı, evlilik, çocuk yetiştirme falan derken hüüpp diye gitti işte. Daha ağzımızın tadı varken biraz da istediğimiz hayatı yaşamamız gerektiğine kesin karar verdim ve çıktık bir yola.
Nerelere gittik ne yaptık anlatacağım birazdan. Ama ilk önce bu hafta neler olmuş bir bakalım. Bahçeme açılan kapıda sabah çayıyla başlayan günler yağmurların kesilmesiyle başladı. Felaket gibi yaşadık bu yağmurları. Aralıksız yağan yağmurda evdeydik ve çok tedirgin olduk çünkü evimiz prefabrik ve hiç sağlam hissi vermiyor. Hem bunca şiddetli yağmurda her yerden akabilirdi ama şükürler olsun ki olaysız atlattık bu günleri.

Bahçemizde geldiğimizde tüm otların coştuğunu gördük bu yağmurlarla. Denizli ve Bilecik bölgesi yavaştan sonbahara geçiş yapmış ama bizde yani Marmara Bölgesinde geceler bile hala ılık olduğundan her yer yemyeşil durumda. Isınan havayla zeytinlerimiz yağlanıyor. Biz ağaçlara ilaçlama yapmadığımız için tüm zeytinler kurtlanıp dökülmüş yerlere. Herhalde ilaçlama yapmadan bir şeyler yetiştirmek imkansız günümüzde. Ağustos sonunda karnabahar, beyaz lahana ekmiştim, onca yağmurla biz yokken ne güzel sulanmış ve büyümüştür diye hayal ediyordum ama bir geldik ki her yaprak delik deşik olmuş, tırtıllar ve sümüklü böcekler yemişler.
Yağan yağmurlardan bahçeye çıkıp ot temizleyemedik çünkü aşırı çamur var. Ee çay içmekten başka bir seçeneğimiz yok..
Ekim ayında annem ve babam doğmuş. Her sene bana ''aman kızım bizden geçti artık kutlama yapmayalım'' deseler de önce annemim doğum gününü kutladık. Sabah kahvaltıda bir araya geldik, çiçek söylemiştik o geldi süpriz olarak sonrasında yine kargo geldi taa İstanbul2dan torunundan hediye geldi. Aman ne mutlu oldu annem anlatamam. O ağladı ben ağladım :)
Tansiyon, bel kayması, vertigo, kemik erimesi, ağrılar gibi hastalıkları olmasına rağmen annem kendine yetiyor ya çok şükürler olsun diyoruz. 74 yaşını dolduran anneciğime daha nice sağlıklı ve huzurlu yıllar temenni ediyorum..
İşler, temizlik, çamaşır aralarında keyfimi de yapmasam moralim bozuk olur. Evde olduğum zamanlar kitabımı okuyup küçük işlerimi yapmayı seviyorum. Yazın bahçede ki kedimiz tekrar gelmeye ve camdan bize bakmaya başladı bile. Hatta iki küçük yavrusu da piyasaya çıkmış, onlar da peşinde aman görseniz ne oyunlar ne hareketler. Onlara bakıp şu dünyanın halini anlıyorum bir nevi. Neden mi derseniz, dişi kedi de ki o annelik halini görseniz, o yavruların enerjisi, her şeye atlamaları, meraklı olmaları canlıların hepsinde bir koşturma olduğunu gösteriyor. Bizde ki bu devinim de daha kapsamlı daha zorlayıcı. İnsan olmak çok zor ya..Filmler de izledim bu hafta. Glenn Close başrollerde olan Four Good Days acı veren bir dram. İnsanlar neler yaşıyor dedirten .. Love your Life şu sıralarda çok izlenenlerdenmiş. Bir bakın ikisine isterseniz..
25 Gün gezdiğimiz rotaya devam edersek Denizli Kale ilçesi ilk durağımız oldu. Bu rotayı çizerken önceliğim Ege Bölgesinde bulunan kök boya ile boyanmış, el işlemesi olan resimli bol renkli tarihi camilerin izine düşmekti. Bu camilerden biri de Tavas ilçesindeydi ama oraya gitmeden Kale ilçesine uğradık. Meşhur biberleri varmış bizde aldık bunlardan. El açması dikdörtgen baklavaları varmış tadına baktık.
Sonra da Tavas ilçesine gittik. Tavas Tabae Antik kentine ev sahipliği yapıyor. Tabae Atik kenti Türkiye'nin Terkedilmiş Kaya Kent ören yerlerinden biriymiş. Kale Tavas ilçesinde Tabae levhası şehre girmeden gözüküyor.


Arabayla biraz bozuk bir yoldan gidimce hemen ulaşılıyor. Etrafta kimse olmadığından biz nereye geldik böyle dedik ama antik kente girince kazı çalışmaları yapan ekiple karşılaştık. Burada çok düzenleme yapmamışlar ama dağ tepesinde ki bu antik şehir sakinliğiyle bile çok etkileyici.
Biz burada bulunan camiyi görmeye gelmiştik. Etraf sessiz ve doğal çevreyle bütünleşmiş, kuş sesleri ve rüzgarın uğultusu dışında hiçbir insan etkisi yok. Burada dolaşırken tarihle iç içe olmak, geçmişin izlerini adım adım takip etmek gerçekten büyüleyici bir deneyim.
İlk gördüğümüz tarihi caminin sadece minaresi kalmış.Sonra ki cami de aradığımız Cevher Paşa Camisiydi.
Uzun yıllar farklı medeniyetlere evsahipliği yapan bu yerde Evliya Çelebi'nin yazdığına göre 1670’li yıllarda kentin 50 ev ve bir cami içeren bir iç kale ile 300 ev, 5 mahalle, 5 cami, 1 han, 1 hamam, 3 mektep, 3 sebil, 2 tekke ve 6 zaviyesi olan bir dış kaleden oluştuğunu belirtmiş. Bu yerleşim 1970'li yıllara kadar devam etmiş.
Cami ne yazık ki kapalıydı. Tabae antik kentin doğal kayalık tepesinde yer alan son derece kıymetli bu cami yaklaşık 6 asırlık bir yapı. Camiye ismini veren Cevher Paşa tarafından 15. Yüzyılda yapıldığı tahmin edilmekte.
Caminin ahşap ve kalem işçiliği içeride ne yazık ki göremedik.Buradan geceyi geçireceğimiz Hırka Köyüne gittik ve tam caminin yanında konakladık. Konaklamayı emekli ikramiyemizle diğer arabamızı da satarak aldığımız bu transit araçta yapıyoruz.Karavan değil çünkü içinde sadece yatak ve yorgan, battaniye, bir sepet mutfak eşyası, kamp ocağı ve giysilerimiz var.
Denizli Tavas ilçesinin küçük bir köyü Hırka. Burada ki Hırka Köyü Camisi için geldik. Tam yanında konakladık arabada. Yağmurda yağdı gece, ısı 9 dereceye düştü yani her şey mükemmeldi.
Rivayete göre zamanında bu köyde yaşayan 40 tane ağa varmış. Ağalar kendi arasında çatışmış ve o ağalardan kimse kalmamış. Köyün adı da buradan geliyor biraz değişim geçirerek.
Camiyi yapanın da Tavaslı Osman Ağa olduğu biliniyor. Cami dışarıdan ahşap direklerle gözüküyor ama içine girince zengin süslemeler ve renkler bulunuyor.Lale,lorus, selvi ağacı gibi motifler var. Selçuklu dönemi eseri bu cami çok merak ettiklerimdendi.
Bu gezide ki ikinci tarihi cami ..

Şu caminin güzelliğine bakın. Pembe, mavi, yeşil renkler..Ahşap direkler..
Biraz da köy içinde gezdik, rastladığımız dedelerle konuştuk ama çok sakin ve nüfusu çok az bir köydü. Meydan da bir çok ev kaderine terk edilmiş, bir zamanlar köy kahvesi olan mavi çerçeveli bu küçük dükkan için hayaller kurdum. Bir taraftan da köylerimiz birer birer sönüyor, bitiyor diye hüzünlendim.
Bir de video çektim , bize de anı kalsın diye yüklüyorum YouTube kanalıma.
İsterseniz izlemek haydi buyurun 💙