20 Ocak 2023 Cuma

Bugün Cuma

                    Bir hafta oldu bile dedemizi toprak altına koyalı. Üç ay önce kayınvalidem şimdi de kayınpeder. Yaşı 89 olan kayınpederim hayata bağlı, inançlı, çeşitli uğraşları olan çalışkan bir insandı. İki yıldır akciğerlerinden çok çekti, solunumu makinelerle sağlandı, bir kaç kez entübe oldu, pandemi de covid bile oldu atlattı hasarlı ciğerleriyle, yaşama hep tutundu her seferinde. Böyle dirençli olduğunu görenler soruyordu, nasıl yaşadı ne yaptı diye. Her şeyi yiyen, çok hareket eden, hobileriyle son zamanlarına kadar uğraşan bir inasandı. Şimdi moda olan aralıklı oruç onun tüm hayatı boyunca hiç aksatmadan tuttuğu  Peygamberimizin sünneti olan pazartesi, perşembe orucuydu. Eşiyle emeklilik sonrasında hiç ayrılmamış, her dakika beraber olmuşlardı. Kayınvalidem yaşarken yalnız kalmaktan hiç hoşlanmazdı, onsuz bir gece bile ayrı yatmamıştır. Kasabamızda ki mezarlığa ilk kayınvalidem gömülünce arkasından dedemiz de belediyenin belirlediği yere defnedilecekti. Cami de ki cenaze namazından sonra mezarlığa gidince ayrılan yeri görünce şok olduk. Tam eşinin yanı!

                  Hayat işte devam ediyor yine de. Bizim için bir kapı kapandı, yaşanılan onca şey zamanın bir katmanında asılı kaldı bile. Zihnimizin köşesinde hep kalacak yaşananlar. Acımız, üzüntümüz çok taze. Eşim hele çok üzgün çok yakın aralıklarla anne babasını kaybetti. Hiç tadımız tuzumuz yok ama günler geçiyor işte . 


Sabah saatleri..Minibüs saat 8.25 de kalkacak şu binaların alt tarafından. Her gün koştura koştura binbeşyüz adam atarak ulaşıyorum. Sabah serinliği çok iyi geliyor yataktan sürünerek kalkmama rağmen.


Okulumuzda etkinlikler devam etti hafta boyunca. Bugün karneler veridi ve iki haftalık tatile girdik. 





                     Okul sonrası köyde gezmelere devam. Geçen yıl bu zaman dizimize kadar kar vardı. Hatta ondan önce ki seneler aralık dedin mi mutlaka kar yağmış oluyordu köyde. Ocak bitiyor ve durum böyle ...


Hediye edilen kitapları okumaya devam ediyorum. 


Dün gökyüzü muhteşemdi. Akşam üzeri balkondan gökyüzü..


                              Bu fotoğrafı da aynı saatlerde annem kendi penceresinden çekmiş, anında sosyal medya da yayınladı. Ah anacım da benim gibi, ne görürse, eline geçerse, yaşarsa hemen paylaşmak ister. Onun bakış açısını, saf yüreğini, insanüstü karakterini çok seviyorum.

            Bu hafta da böyle geçti gitti. Tatile çıktık. Hayırlı tatiller, mutlu haftasonları herkese...


13 Ocak 2023 Cuma

Cuma Gelmiş!

                  Yine anlamadım birşey bu haftadan. Hızla akıp gitti. Acele olsun, günler geçsin, kış bitsin, iş bitsin özgürlüğüme kavuşayım istiyorum ya, işime de geliyor bu hızlı akışlar. Ama canım yine de sıkılıyor, ömrümüz tükeniyor gün gün. Bak diyorum yarım yüzyıla dayandı yaş. Ne zaman, nasıl geçti bunca yıl.. Çok sıkıntı yaratıyor bu bende. Kafamda geçirilmiş yıllara yoğun bir özlem oluşuyor, gün geçtikçe büyüyor. Kızımın bebeklik fotoğrafları elime geçmeyegörsün göz yaşları otomatik dökülüyor. Tamam biliyorum bu günlerde çok değerli, on sene sonra bu zamanı düşünüp üzüleceğim, oysa doya doya yaşamlı insan, anı yaşamalı. Hep bir şeyler engellemeye çalışıyor günü yaşama zevkini. Her anım kıymetli biliyorum ama ah şu gençlik! Çok güzeldi, deli doluydu, enerjik ve umut doluydu ama işte bunlarında farkında değilmişiz..

Filmler, diziler, kitaplar oyalıyor insanı. Onlarsız ne yapardık. Eski filmleri seyretmeyi seviyorum,  sakinleştirici etkisi var çoğunun. Yine beni mutlu eden filmler seyrettim. Vnf  geçen haftalarda bir dizi önermişti, aklıma geldi. İzlemeye başladım. Bilgisayar oyunlarını sevmediğimden midir nedir çok fazla sarmadı ama yine de insan merak ediyor ne olacak diye. Ayrıca dövüşme, silahlar, öldürmeler vb. gibi durumları görmek istemiyorum artık. Kızım da çok oyun oynayan biri olduğundan evde devamlı çatışırız. Bu dizide ana konu bu olunca çağırdım gel bak oyun oynayanlar ne oluyor diye her durumdan nasihat çıkaran ebeveyn olarak durumdan yararlandım. Seyretmedi tabi ki :) Oyun konusunda çocuğa kızıyorum da ne evli barklı koskoca insanlar gördüm ekrana yapışmış, saatlerini geçiren. Gözlerime inanamadım. Yine de diziye bir bakın derim.


Cumartesi pazar  kahvaltıdan sonra yeni minik evimize gidip sobayı yakıyoruz hemen. Bahçesinde dolu işler var ve bu bahçenin adam olması yılları alacağa benziyor. Azar azar işler yapıyoruz bizde. Mesela zeytin ağaçlarının çevresini saran fazlalık fidelerin tek tek temizlenmesi var. Bu hafta sadece bir ağacı temizleyebildik. Şu bacanın tütmesini görmek bile bizim için bir mucize. 


                   Bir kahveyi, bir kitabı fotoğraflamaya kızan kesim paylaşanlar kadar fazla. Biliyorsunuz ki ben de zevkle paylaşanlardanım. Keyifle yaptığım bir anı sabitlemek, anı dondurmak belki isteğim. Susan Sontag’ın yazdığı “On Photography” fotoğraf üzerine yazılan en güzel kitaplardan biri şüphesiz. İşte o kitapta geçen bölümlerden biri, imaj, gerçeklik ve zaman üzerine.
“Fotoğraflar, gerçeği hapsetmenin yoludur. İnsan gerçekliğe sahip olamaz ancak görüntülere sahip olabilir. Şimdiki zamana sahip olamaz ama geçmişe sahip olabilir.” der.

Şimdi bakıyorum mesela, ne güzel an yaşamışım, kahvemi yapmış, dergimi almışım elime, kendime ait bir zaman yaratmışım. Çok sevdiğim bir arkadaşım kitap hediye etmiş, okumaya başlamışım.
Sontag bir de şöyle der;
“Zaman her şey bir anda olmasın, mekân hepsi bizim başımıza gelmesin diye var.” 

Doppler'i sonunda ben de okumaya başladım. İlk kitapta aile ,iş hayatından bunalan Doppler bir ormana atar kendini ve bir geyikle yaşamaya başlar. Bir çoğumuzun içinden geçenleri gerçekleştirmiş olduğundan çok sevdik kitabı. Hele ben çocuk büyütürken maruz kaldığı o beyni yiyen çocuk şarkıları, çizgi filmlerini anlattığı paragrafta kendimi buldum. O belki çocukları büyürken bunlara maruz kalmıştı ama biz anasınıfı öğretmenleri ne yapsın, her gün her saat psikolojik deformasyona uğruyoruz. Otuz yıldır beynim süngere döndü. Orman kaçma fikri çok güzel ama hadi yap bakalım.


                                        İkinci kitapta Doppler ormandan ailesine döndü ama ne yaparsa yapsın sosyal hayata uyum sağlayamıyor. Çalışmayı da reddediyor. Evde oturup gece gündüz tv seyrediyor. Çoluk çocuk okula, karısı işe gidiyor ama o bırakmış artık her şeyi. Onu böyle okurken bir velimiz aklıma geldi. Köy yerinde eşi her gün işine giderken iki çocuğu okula devam ediyor ama kendi yıllardır evde boş boş oturuyor. Yakınları ne yaparsa yapsın çalıştıramamışlar adamı. Muhtar bari koyunların başında dur, tarlalarda yat en azından evde yatacağına , biraz para kazanırsın demiş, adam kabul etmiş ama ertesi gün adamı bulamamışlar. Meğer ahıra kendini kilitlemiş. Yani Doppler uç bir örnek değil. Bakın Norveç'te hayal ürünü sanıp okuyoruz ama bizim köyde de var bir tane. Okurken bu insanlara özeniyoruz, ne güzel sistemi elinin tersiyle itmiş, aklına koyduğunu yapmış diyerek hayranlık duyuyoruz ama bir de bunun başınıza geldiğini düşünün. Kitapta üç çocuğuyla ortada kalan karısına empati yapınca öfkeyle doldum. o adama.  Şu hayatlarımızda sofraya tabak taşırken iki dakika oturan eşlerimize kırk saat söyleniyoruz, bir de böyle ormana gidecek sonra eve dönünce tekrar miskin miskin yatışa geçecek. Oh ne ala!


Bu hafta da sabah erken saatlerde yola çıkıldı. Okula gidene kadar aslında. Sabah kalkması çok zor geliyor her seferinde ama derse bir başlayınca bir bakıyorum bitmiş bile.


                    Kayınvalidem vefat edeli iki ayı geçti. Uzun bir aradan sonra evlerine gittim. Kayınpeder iki ayıdır hastane de hala. Durumu daha da kötü. Tüm organlar yavaş yavaş gidiyor. Eve geldiğimizde sanki dün burada oturuyorlardı hissine kapıldım. Daha yeni şu masanın etrafında oturmuş, okul çıkışı aldığım pideleri yiyorduk camın önünde. Şimdi ise boş. Ev sessiz. Eşyaları hala aynı yerlerde bıraktıkları gibi. Çok ağır ve acılı .. Çok yakınlarını kaybetmenin tesellisi yok. Hiç olmayacak..
Mathilde Roussel-Giraudy’nun  heykel serisi “Empreinte” fotoğraflarını gördüm geçen gün. Burada Sanatçı seriyi yaşadığımız kayıplardan ilham alarak tasarlamış.
 “Birinin bedeni yok olduğunda, geride kalan nesnelerin negatif alanına dönüşür.” diyor Giraudy. Gerçek bir yastığı kesip yeniden diken, yün bir kazağı sert ve boş görünmesi için reçineyle kaplayan sanatçı, kayıp bir varlığın geride bıraktığı hislere odaklanıyor. Evde ki eşyalar sanki aynı bu şekildeydi benim için. Çok garip bu hayat..


           Anneciğimle haftalık kafe gezilerimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yanımızda sevdiklerimiz bir çay bin muhabbet dedik okul sonrası oturduk . Ahkaf Suresinin 15. ayet hiç çıkmaz aklımdan;
''Biz insanoğluna, ana babasına güzelce itaat etmesini ve onlara her zaman iyi davranmasını emrettik. Fakat annenin yeri bambaşkadır. Çünkü annesi onu nice zahmetlerle dokuz ay boyunca karnında taşır ve nice zahmetlerle dünyaya getirir. Öyle ki, çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi, tam otuz ay sürer. Nihâyet çocuk olgunluk çağına erişip kırk yaşına varınca, “Ey Rabb’im!” diye yalvarır, “Bana ve anne. babama verdiğin nîmetlere gereğince şükretmeyi ve hoşnut olacağın güzel ve yararlı davranışlar yapmayı bana nasip eyle! Bana da hayırlı bir nesil bağışla! İşte ben, günahlarımdan tövbe edip Sana yöneldim ve hiç kuşkusuz ben, yalnızca Sana boyun eğen bir kimseyim!”
                 Off gerçekten böyle oldu, kırk yaşından sonra aklım başıma geldi ve şükür ki annem babam hayattaydı . Ya telafi edemeseydim bunca yılın aymazlığını...


                                 kitap okurken asıl kitabımız Kuranı Kerim'i açıp açıp okumaya devam ediyorum tabi ki. Dediği gibi kalpler Allah'ı anmakla sakinleşiyor. İyi ki inancım var, iyi ki yol gösteren kitabımız var. Bugün Sa'd Suresinden bir ayet paylaşmak istiyorum ;

“Bu Kur’an feyiz ve bereket yüklü öyle şerefli bir kitaptır ki, onu sana, insanlar âyetleri üzerinde derin ve etraflıca düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ondan gereken ders ve öğüdü alsınlar diye indiriyoruz.”
İnşallah öğütleri anlayanlardan olabiliriz , hayırlı mutlu cumalar!

Bugün bir not;
Kayınpederimi dün akşama doğru kaybettik. Üç ay önce vefat eden eşinin yanına o da gitti ..













6 Ocak 2023 Cuma

Yılın İlk Cuması

                    ''Temelde, bu kadar çok kötü şey olduğu için yazıyorum. Eğer her şey güzel olsaydı, o zaman muhtemelen hiçbir şey yazamazdım. O zaman hiç kimse yazmazdı. İyi bir haldeyken yazamazsın. Ayrıca, eğer her şey güzel olsaydı, yazmak salakça olurdu, çünkü insanın güzel olan bir şeye kendini bırakması gerekir, değil mi? Ondan faydalanması gerekir. Eğer iyi bir ruh halindeyken masanın başına oturursan, o iyi ruh hali kendi kendini imha etmeye başlar. Neden onun kendini imha etmesine izin vereyim ki? Bütün bir hayatı baştan sona iyi bir ruh haliyle yaşadığını ve hiçbir şey yazmadığını hayal edebilirsin. Fakat, dediğim gibi, iyi bir ruh hali ancak kısa bir süre devam ettiği için, dönüp dolaşıp gene yazmaya başlarsın.''

Bayılıyorum Bernhard'ın yazdıklarına. Bazen okumadığım kısımlar çıkıyor karşıma sanki define bulmuş gibi oluyorum. Hayatın zorluklarından, acımasızlığından, anlam arayışından beslenen, farklı bir yaşam anlayışı olan, zor şartlarda yetişmiş , sevgisiz büyümüş biri. Yukarıda ki alıntıyı okuyunca hem haklı buldum hem de yok böyle de kesin çizgiyle ayıramayız yazma nedenlerini . Biz blogçular bile çok kayda değer şeyler olmasa da yazma dürtüyle bir şeyler çiziktiriyor, yazmaya devam ediyoruz. Yazma ihtiyacı insanı motive eden, tedavi eden bir yanıyla önemli bence. Yoksa yıllardır niye yazar ki? 
              Vakit bulsam daha sık yazar, şu dünyaya daha çok çivi çakardım. Yine de cumadan cumaya bir şeyler birikiyor. Hafta boyunca aynı döngü tabi ki, ama olsun ne güzel sağlıkla oluyor bunlar diyorum. Bir iki haftadır süren mide ve sırt ağrılarım yaşam enerjimi etkilese de rutinler iyidir diyorum. Bazen de büyük bir bunaltı geliyor içime, nasıl oldu bunca yıl memuriyetle kilit attın özgürlüğüne diyorum. Herkes gibi o can sıkıntısı her gün beni ele geçiriyor ama bir kaç oyalamaca ile üstesinden gelmeye çalışıyorum.
             Sabahları okula gitmek üzere yola çıktığımda bir kaç haftadır karşı yönden gelen üç çocuk görüyordum. Yaşları tahminen 12, 8 ve 6. Evlerinden uzak okullara gidiyorlar çünkü yol üzerinde aslında onlara yakın okullar var. Her gün karşılaşınca dikkatimi çekti. Bir gün tam yanlarından geçerken ''Good Morning'' dedim. Öyle şaşırdılar ki anlatamam. Ben cevap beklemeden hızlı hızlı yoluma yürüdüm. Onlar arkamdan bakakaldılar. Herhalde kim bu kadın sabah sabah , deli midir nedir diye düşündüler.
Sonra ki günler de aynı şekilde ingilizce selam verdim hep :) Geçen gün hepsi birlikte karşılık verdiler bana; ''Good morning class! '' 


                          Dün durup konuştum çocuklarla. Meğer buraya babalarıyla gelmişler, halaları yanlarındaymış. Anneleri Mardin'de kalmış, galiba boşanmış anne babaları. Kendileri sabahın erken saatlerinde oldukça uzak bir yerde ki okullarına gidiyorlar. En küçüğü anaokuluna gidiyor. Bu çocukların annesiz bir yaşam sürdürmeleri, muhtemelen her işlerini kendi başlarına yapmaları, bu kadar küçük bir yaşta kocaman dünyayı sırtlanmalarını görünce arkalarından uzun uzun baktım, gözleri yaşardı ve sabah sabah kalbimde bir acıyla yoluma devam ettim. Sonra da konforlu yaşamda, sıcak bir ailede büyümüş şanslı çocuklar olduğumuzun geç bilinciyle ne kadar da şımarıkmışım dedim. Ne kadar gereksiz üzüntülerim var, ne kadar çok istiyoruz şu dünya da ...


                       Sıkıntılı günler geçiren bir arkadaşımdan hediye geldi bu hafta. Onun üzüntüsünü öğrenince ben de çok üzüldüm. Burası sanal bir dünya olsa da duygularımız gerçek. Her blog arkadaşım için bunu düşünüyorum, biraz uzak kalsalar bloglardan merak ediyorum acaba neredeler, niye yoklar diye düşünmeden edemiyorum. 


                  Yeni yıl günü pasta yaptım ama çok zorlandım. Bu tarz pasta yapanlar meğer ne uğraşıyorlarmış. Ki onların daha da güzel ve usta işi. Yine de sonuç değdi uğraşımıza çünkü tüm aile yeni evimizde buluşup yedik. 




                Haftasonu serin, mis gibi berrak bir hava vardı. Evde herkesi bırakarak sabahın erken saatlerinde deniz kenarına yürüyüşe gittim. Tek başınıza yürürken de yalnız olamıyorsunuz . Kafanızda ki sesler fırsat bulup daha kalabalık yapıyor sizi. Etrafın sessizliğinde iç sesiniz daha çok çıkıyor. Şu kafalarımızı nasıl sakinleştireceğiz bilmem.
Çocukken babamın kardeşimle beni yüzmeye getirdiği yerde yürüyorum. Tam 40 sene önce bu beton yolun olduğu yerlerde büyük kayalar vardı. Gelip havlularımızı serip denize girerdik. Ne kadar kalırdık, niye annem olmazdı hatırlamıyorum, babama sormalıyım bunu. Çok kalmadığımızdan eminim çünkü babam gittiği yerde yarım saatten fazla kalmaz ki hala öyle.



                Bu hafta iki güzel kitap bitirdim. İkisi de hediye. Özellikle Haldun Aydıngün'ün yazdığı kitapla yıllarca dağlara tırmanan kendisini tanımış oldum. Diğer kitap yazarların otobüs yolculuğu hakkında yazdıkları yazılar. Bazı yazılar gerçek öyküler sanırım bazıları da kurmaca. Gerçek öyküler olsaydı keşke, daha iyi oluyor çünkü yazarların kendi yaşamlarından kesitleri okumak.


                      Fidancılık kursum devam ederken başka bir kursa daha başladım. Gördüğünüz gibi ilk işimi yapmaya çalışıyorum. Gerek belediyenin olsun gerek sivil kuruluşlar olsun sırf insanlar bir şeyler üretsin, öğrensin diye ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Tabi ki çoğunluk kadınlar bu kurslarda.  Okul çıkışı bir günde olsa gidip bir şeyler yapmaya başladık. 
Bu hafta da böyle güzelce geçti bitti bile. Ocak ayına girdik, sonbahar bitti, kışın ortasına geldik. Sağlık ve huzurla geçen hafta sonumuz olsun dileğiyle!




















Temmuz Cuması

                                      Bugünden başlayayım en iyisi,haftanın özetini geçelim. Tatilden döneli beş gün oldu ve günlerim dinlen...