28 Şubat 2021 Pazar

Ölüm ve Yaşam

 

                    Klimt'in Öpücük değil de Ölüm ve Yaşam tablosunu çok severim. İlk gördüğüm de işte yaşamın özeti demiştim. Bir tarafta tüm canlılığıyla, neşesiyle, ailesiyle hayat duruyor diğer tarafta da her an pusu da bekleyen ölüm bekliyor. Yaşam bölümünde yalnızca yaşlı kadının rengi   ölüme yakın yani koyu. Belki de yaşlılık ile insan ölümün farkında oluyor tam anlamıyla. Gerçeğin yaklaşmakta olduğunu, dünyanın tüm renklerinin solduğu, anlamsızlaştığı döneme girdiğini görüyor.    

                                                       kaynak burada

                              Yaşlılık benim için çok dram yüklü. Yılların birikimine sahip olacağım, zenginleşeceğim, neşemden ve enerjimden bir şey kaybetmeyeceğim, üretken olacağım diye kendini kandıranlardan olamayacağım çünkü bu dönem öylesine acınası bir süreç ki. Etrafındakileri sıra sıra kaybettiğin, hastalıklarla boğuştuğun, çoluk çocuğunu belki okuttun ettin ama onlarında sorunları varsa artık hiç rahat edemeyeceğin, eşini kaybettiysen zaten çocuklarında gitmiş olacağından orta da yapayalnız kalacağın bir süreç. 

                          Youtube 'da kısa kısa seyrettiğim Green Renaissance videoları o kadar  güzel ki. En son Essence of Life oldukça hüzünlüydü. Bir göz atmanızı tavsiye ederim. Eşini kaybetmiş , yalnız başına kalmış bir adam ona yaptığı tabutu anlatıyordu. Diğer bölümlerde de öyle  sıradan insanların ilginç yaşamlarına bir kaç dakika değiniyor ki bazen yüzünüzde bir gülümsemeyle bazen gözlerinizde yaşlara hakim olamadan seyrediyorsunuz.

                      Bölümlerini seyrederken aklıma bir zamanlar burada blog yazan Banu abla aklıma geldi. Onu anmak istedim. Yıllarca annesi Solmaz Hanım ve köpeğiyle insanlardan uzak dağın başında ki küçük evinde yaşamına tanıklık ettik. Öyle marifetli, sevgi dolu, üretken bir insandı ki. Sonrasında annesini kaybetti. Ardından kanseri atağa geçti ve şehirden uzak yaşayamadı , evini satıp bir apartman dairesine taşındı. Gün geçtikçe kötüleşti ama blog yazmayı bırakmadı. Köpeğine bile bakamaz hale gelince onu birilerine verdi. Beyin ameliyatı oldu, evde tek başına yaşamına devam etti. Ben de bir iki kez onu ziyaret ettim. Zor yürümesine rağmen hayata tutunuyordu. Kötüleştiğinde hastaneye yakınlarda bulunan taksici bir gencin ona yardım ettiğini söylemişti bana. Sonra da buralardan göçüp gitti. Ah Banu abla, tekrar aklıma düştün, Allah rahmet eylesin..

                                       Banu'nun blogu burada

                        Aynı şekilde anmak istediğim biri daha var. Cihan Abla. Onun da güzel blogunu okuyor, yazışıyor, tatlı ve verimli hayatına ortak oluyorduk. O da göçtü gitti buralardan hem de apansızın. Allah rahmet eylesin. Bugün onları anmakta varmış, tanışmasak da birbirimize değiyoruz bir şekilde. Bu kadar kolay unutmamalıyız birbirimizi. 

                        Cihan Ablayı da ziyaret etmek istiyorsanız Cihan'ın Bahçesi


















26 Şubat 2021 Cuma

Cuma Geldi!

 

                             Mutlu cumamız geldi! İnsan çalışınca bu cumaların tadı daha başka oluyormuş. Bu hafta okula başladık çok şükür. Köy okulları açılınca bize yol gözüktü ve sınıflarımızı açıp işlerimize başladık. Geçen hafta çok kar yağışı olduğundan okulların açılması bir hafta ertelenmişti. Cuma sabahı erkenden pazara çıkıp alışverişimi yaptım. Çiçekçime uğrayıp kendime frezya anneciğime şebboy aldım. Sabah uğrayıp verdim eve dönünce annem vazoya koyduğu şebboyların fotoğrafını çekip göndermişti bile.


                           Pazartesiden itibaren sabah sekizde yollara koyulmuş durumdayım. Yüksek binaların arasından serin sabahlarda yürürken bunu çok özlediğimi hatırladım. Aslında arabamız var, binip gitsem 5 dakika da okuldayım ama minibüse kadar en azından iki bin adım attığım için bunu tercih etmiyorum. 



Ah canım köy! 
                 Az önce betonların içindeyken şimdi neredeyim ben diyorum. Yükseklik farkı da olunca hava daha soğuk. Geçen hafta kar yağınca neredeyse 80cm kar tutmuş köyde. Bu hafta içinde de karlar erimedi. Güneş kendini gösterse de ayaz vardı,


okulumuzun arka bahçesi..


Canım öğrencilerimi çok özlemişim. Penceremizin önüne minik kardan adamı yaptık bile. 


Okul çıkışı minibüsü beklerken tertemiz havayı içime çekip küçük bir yürüyüş yapmak kendimi iyi hissettiren şeylerden biri..


Keksiz bir hafta düşünemiyorum. Bu sefer havuçlu, cevizli kek yapıp üzerine labne peyniri sürdüm. Eşimle her seferinde büyük bir battaniye altına oturup kek ve kahvemizi alıyoruz. Her seferinde de ''yaa biz emekli olsak ne güzel olurdu, baksana hep aynı şeyi yapıyoruz ama hiç sıkılmıyoruz ''diyoruz birbirimize. Çoğu zaman benim gezme, dolaşma ile hayallerimi dinliyor ama o bildiğiniz tüm zamanını evde geçiren asosyal biri. Yıllarca elinde sudokuyla bir koltukta oturabilir.


Bu hafta içinde okuduğum iki kitap var. İlki Yusuf İslam'ın . 


                               Diğeri de Ayşe Böhürler'in bir çok yazarla yaptığı röportajından derleme ''Yazmasam Ölürdüm''. Tanıdığımız yazarların yazma serüvenini, edebiyat aşklarını anlatan bir kitap.




Dün gelen bir haberle kendimi sağlık merkezinde buldum. Öğretmenler de aşı olmaya başladılar. Bir an da haber gelince beklemeden gittim ve aşı oldum. Böylesi çok iyi oldu çünkü yaptırana kadar çok kurgulardım. Gerçi tüm gece hasta olmayı bekledim , evhamlı bir insanım. Neyse bir şey olmadı şükür. 
Herkes için şifa vermesi dileğiyle, iyi hafta sonu geçirmemiz dileğiyle!











21 Şubat 2021 Pazar

''Seneler'' Bizde de Geçti!

              Fransız yazar Annie Ernaux  Seneler kitabı dilimize çevrildi, bunu öğrenince hemen kitabı aldım. Bu hafta boyunca sindirerek okumaya çalıştım. 220 sayfalık kitap aslında bir hafta da okunmaz ama Ernaux her paragrafta hem tarihi hem duygusal açıdan yoğun bombardımana  tuttu beni. 1940'lı yıllardan itibaren dünyanın bir çok yönden gelişimine ve değişimine tanık oluyorsunuz. Özellikle şu sıralar en azından 40'lı yaşları  devirdiyseniz bir çok şeye aşina oluyorsunuz. 

Yaşça benden büyük , 68 kuşağının ferdi, edebiyat öğretmeni Annie Ernaux'nun otobiyografik kitabını okurken kendi geçen senelerimle yüzleştim, çoğu zaman benzer hüzne ve kayboluşa kapıldım. Bir çok haklara, özgürlüklere karşı yelken açmış insanın sahip olduğu devrimci ruha rağmen dünyanın önlenemeyen gidişatına kapılıp kendini  durdurulmayan zamana kaptırması, yaşadıklarına yabancılaşması, tasvip etmediği çarkta yer aldığını her gördüğünde daha da batması ne kadar  tanıdıktı. Kitabı okurken hep sonra ki yılları merak ettim. Evlenip iki çocuklu bir kadın olup ruhunda geçen seneler sayısınca açılan delikten dolan mutsuzluğunu ve buna bir şey yapamayan insan çaresizliğini öyle çok hissettim ki. 



'' Öleli yarım asır geçmiş dedelerin, ninelerin ve ölmüş anne babalarının kafalarının içinde ki milyonlarcası gibi, bu görüntüler de bir anda yok olup gidecek. Daha biz doğmadan önce göçüp gitmiş insanların ortasında küçük bir kız olarak belirlediğimiz görüntüler tıpkı çocuklarımızın küçüklük hallerinin hafızamızda anne babamızla ya da  sınıf arkadaşlarımızla yan yana olduğu görüntüler gibi. Günün birinde biz de çocuklarımızın anılarında , torunların ve henüz doğmamışların arasında belireceğiz. Hafıza cinsel arzu gibi, hiç durulmuyor. Ölmüşlerle hayattakileri gerçek varlıklarla  hayali olanları, rüya ile hikayeyi iç içe geçiriyor..'
Kitabı  okurken ne yaparsak yapalım gerçek doyuma ya da sürekli mutluluğa erişemememizin, sürekli arayışta olan huzursuz ruhlar olarak dolanmamızın nedenine ulaşamadım ama yazarın da yıllar boyu süren yaşantısında bunu dindirme yolu olarak yazdığını gördüm. En yakınlarımız dediğimiz kişilerin bile fersah fersah senden ötede oluşunu, insan olarak bu dünya da yapayalnız oluşumuzun farkına varmayla başlayıp çoğalan acısını herkesin kendince yöntemlerle dindirmeye çalıştığını gördüm. Biz kendi varoluş acımızla boğuşurken dış dünya da beklenmedik olaylar oluyor ve hızla değişiyordu. 
Dünyanın dönemlerine, savaşlarına, ırkçılık , cinsellik, terör, salgın hastalıklar, teknoloji , ekonomik olaylarına mazur kalarak hızlıca yaşamımızı tüketiyoruz. Bize uzak gelen yaşlar  aslında ne kadar yakın. Bu çıplak gerçekliği tekrardan içime oturtan Arnie Ernaux geçen yılların kendisinde yarattığı hasarı yazmakla tamir etmeye çalışmış. 
'' Bir yaşamın son görüntüsüne kadar, adım adım şimdi ki zaman yutan, mutlak, sürekli geçmiş zaman kipinde , kayan bir anlatı olacak bu. Bir akış; bununla birlikte varlığının aldığı bedensel biçimleri ve art arda değişen toplumsal konuları yakalamak üzere, film kareleri ve fotoğraflarla belli aralıklarla askıya alınan bir akış, bunlar görüntünün hafıza da dondurulup yakından bakıldığı anlar, aynı zamanda varoluşunun gelişimine , onu tekil kılan her şeye dair bir nevi raporlar gibi. ''
Fotoğraflar üzerinden, dönemin tarihi ve kültürel olayların eşliğinde kendi yaşam dökümünü yapmış yazar. Şimdi seksen yaşına gelmiş, bir çok şey yaşamış ve ruhunu sakinleştiren yol olarak yazmayı seçmiş Annie Ernaux.



















19 Şubat 2021 Cuma

Cuma Şükür Günü

               Mutlu Cumalar, hayırlı kandiller! Bu hafta ramazan ayını müjdeleyen çok kıymetli günlere girmiş bulunuyoruz. Yılın diğer aylarında olduğu gibi bu zamanda da güzel işler yapmanın, hayırlı düşünmenin ve bol şükretmenin vakti. Allah Mülk Suresinde '' O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O , üstündür , bağışlayandır.'' demektedir. Artık bireysel olarak iyilik, fayda sağlayacak işler peşinde olmamız gerektiğine, herkes böyle ben ne yapabilirim ki gibi serzenişleri bırakmamızın zamanı geldiğine inanıyorum. 

Geçen cuma pazara artık frezyanın geldiğini görünce çok sevindim. Bir köylü de topladığı nergisleri satıyordu. İkisinden alarak eve geldim. Tüm hafta boyunca mis gibi kokusunu içime çekerek 'ah bahar geliyor' galiba diyerek şükürler içinde günlerimi geçirdim.


                               Kar yağacak, 87 yılı gibi olacak haberlerini her gece heyecanla takip ettim. Bir sabah galiba cumartesi sabahıydı kalktığımda her zaman yaptığım gibi sokağa baktım. Gerçekten  de kar yağmaya başlamıştı. O gün çok heyecanlandık ama gün boyu fazla yağmadı.


                                           Sabah ekmek almak için dışarı çıktığımda bahçem böyleydi.



                              Hafta sonu tarihi bir an yaşadık. Kızım ilk defa mutfağa girip bir pasta yapmak istedi. Tamam dedim, ne istersen yap. Markete gidip bir şeyler aldı. Saatlerce süren çalışmadan sonra bu eşsiz pasta ortaya çıktı. Çok beğenerek yedik. Ama bir daha yapmam , çok yorucu işmiş deyip durdu. Olsun, bu da bir ilerleme diyorum bende :)


                       Odamda Yolculuk kitabını bitirdim bu günlerde. Bir kitap da var bitirmek üzere olduğum, onu ayrıntılı yazmak istiyorum ileri ki günlerde.

                      Bu hafta boyunca yurdumuza gelen soğuklar ile kara doyduk çok şükür. Pazartesiden itibaren kar yağışı çoğaldı. Deniz seviyesinde olduğumuzdan yıllardır kar tutmuyordu. Ama pazartesi sokağa baktığımda manzara böyleydi.



Limon ağacımın görüntüsüne bakar mısınız?


                               Cam kenarı uzun uzun oturmalarım oldu hafta boyunca. Çayımı yudumlayarak evinde sessiz olması, sokağın sakinliği, karın her şeyi bembeyaz kapatması ruhuma öyle iyi geldi ki. Saatleri özellikle sabah saatlerini böyle geçirmek benim için sağaltıcıydı.


                           Öğleden sonraları hiç evde durmadım. Yollara çıktım, uzun uzun yürüdüm karda. Arkadaşlara uğradım kapıdan. Fotoğraflar çektim bol bol.


                              Şehrin tepelerine çıktım çünkü kar daha fazla ve el değmemişti. Her gün neredeyse 10 bin adım atmışım. Bugün artık oturayım evde , dinleneyim dedim. Karda yürümek daha fazla efor sarf ettiriyor çünkü.


                     Küçük sarı evinde yaşayan bir teyze ve amcayla tanıştım. Ayak üstü sohbet ederek sonra tekrar görüşmek üzere sözleştik.


Yollarda ara sıra hoplayıp zıpladığımda olmuştur :)


Bir apartmanın önünde bu tatlı minibüsü gördüm..




Bahçede ki çiçeklerimin hepsi karın altında kaldı. Bu sene hiç koruma yapamadım.


Ve uzun yürüyüşlerden sonra eve dönüş..


Soğuk günler ile geçen bir şubat ayının da ortasına geldik. Sağlık ve moral bizden eksik olmasın diyorum. Herkese mutlu haftasonları!

















15 Şubat 2021 Pazartesi

Hatır Vardı..

                                  

                                “İnsanlar zamanı anlık, günübirlik değil ‘yekpare’ yaşıyordu. Eşyanın bir değeri vardı. Bir kırık iskemle dededen kaldığı için hatıraların yükünü, kıymetini taşırdı. Bir ağacı eğer babamız dikmiş ise, bir nevi ‘baba’ muamelesi görür, her bahar çiçeklendiğinde, yazın meyveleri kızardığında, gölgesine her çöküşümüzde ölmüş baba bizimle beraber olur, ağaç yaşadıkça baba da bizimle yaşıyormuş sayılırdı. Böylece hayatın sade ve fakat ayrıntıya eğilen tarafını sarıp sarmalardık. Bir çift söz, bir bakış, sararmış bir mektup, selam, hatır-gönül ve ne kadar insani unsur varsa maneviyatımızı teşkil ederdi”
                                                           Mustafa Kutlu
                          Maneviyatımızı besleyen kaynaklardan birini ne güzel anlatmış yazar Mustafa Kutlu. Hürmet, kadir kıymet bilmek , vefa , aile değerleri ne kıymetliydi bir zamanlar. Şimdilerde yozlaşan aile sistemi, komşu ve akraba ilişkileri, insana ait ne varsa bir çok değer önemini kaybediyor ne yazık ki. 
Blogları okurken geçen gün, bir yorumcunun dinlediği bir podcasti önerdiğini gördüm. Bir bakayım dedim ve  otuzlu yaşlarda bir bayanın cinsel yaşamını açık açık anlattığını, liseden beri serbest şekilde  yaptıklarını güle oynaya anlattığını dinledim. Podcast adını vermeyeceğim tabi ki,  bana göre yanlışlıkları yaymamak lazım. Erkeklerden farkımız yok ispatını bu yoldan yapanların zaman içinde nasıl çöküntüye uğradıklarını yaşımla denk bir çok örneğini gördüm. Ama burada ele almak istediğim nokta, konuk ettiği 40'lı yaşlarda ki konuğuyla yaptığı konuşmaydı. İkisi de hayatlarında rol oynayan anne figürünü enine boyuna konuşuyor, hayatlarında ki tüm olumsuzlukların kaynağı olarak ebeveynlerini gösteriyordu.



                                  Ne yazık ki herkesin sorunlarının kaynağı olarak gösterdiği anne ve babaları var şu dünya da. Psikologa gidersin sorunların kökeni anne babaya uzar, arkadaşlarına içini dökersin baş köşede şikayet ettikleri  onlar vardır, niye böyle diye kendi içinde hesaplaşırken ilk onlar akla gelir. Tabi ki çocuğun hayatında ki en büyük etken anne babasıdır. Benim de lise yıllarımda iki büyük defter dolusu yazdığım günlüklerin nefret dolu unsuru babamdı. Ama bunları geride bırakmalı, 30 ya da 40 yaşında bile onları suçluyor olmamalıyız. Bu yaşlarda yapılan bu tür söylemler bana artık çok can sıkıcı geliyor ve bir tür şımarıklık olarak görüyorum.
Geçen hafta izlediğim gerçek yaşamöyküsü film Hillbilly Elegy tavsiye ederim. Burada ki sorunlu annenin oğlunun onca zorlukta yolunu bulması takdire şayan. Asıl böyle ebeveyne sahip  çocukların sızlanması lazım eğer anne babalar suçlanacaksa. Yoksa kendisini yetiştirmiş, okutmuş, tek başına ayakları sağlam yere basan, meslek sahibi yapmış anne babaların züppe çocuklarının radyolarda, orada burada onları suçlaması haksızlık..


















12 Şubat 2021 Cuma

Hoşgeldin Cuma

                                   Cuma gelmesiyle gitmesi bir olacak gibi. Bugün saat 9'da kalkmama rağmen yeni oturup yazıyorum. Diğer günlerde ki gibi sabah erken kalktığımda önümde  koskoca bir gün var, ah dolu şeyler yapacağım dememe rağmen bir şey yapamadan akşamı buluyorum. Bugün de böyle oldu. Sabah kalkıp giyinip hemen pazara çıktım, çok yağmur yağıyordu ama aldırmadım. Bir an önce alışverişimi tamamlayıp eve dönüp sıcacık bir çay içmeyi hayal ediyordum yolda. Çiçekçime frezya gelmiş, pahalıydı minicik bir demet -20 tl-  ama aldım tabi ki. Biraz ileri de köylüler üç sap nergisi 3 tl ye satıyordu. Onu da aldım ..

                                Geçen hafta cuma günü çiçeğimin fotoğrafını çekmiştim. Mimoza .. Görüntüsü çok güzel ama  keskin ve güzel olmayan bir kokusu var. Aslında mimoza almayı sevmiyorum çünkü bu ağaç çiçeği ve insanlar ağacın dallarını kırıyorlar bunları elde etmek için. Aklıma yıllar önce Büyükada'ya gittiğimde insanların vapura binip İstanbul'a dönerken kucak kucak mimoza taşımalarına şahit oluşum geliyor. Tüm ada ağaçlarını yolmuştu insanlar. Çok üzülmüştüm.

                                         

                                            Hafta içi yürüyüşlerimin en keyifli olduğu günlerdi çünkü hava harikaydı. Sabah yine 9 gibi kalkıp aç karnına yürümeyi çok seviyorum. Dönüşte kahvaltı etmek dünyanın  en güzel şeyi. Yürüdüğüm sahil çok uzun ve iki yönü de farklı rota. 

              

Öğleden sonra bu yol o kadar kalabalık oluyor ki. Allah'tan insanların çoğu tembellik yapmayı, uyumayı seviyor da bu yollar sabah erken saatler boş. 



Evden çıktığımda sola doğru gidersem yazlık sitelerin olduğu yere doğru yürüyorum. Düzenli bahçeleri, önünde kayıkları olan evler. Kışın fazla buralarda kalan yok. Genelde insanlar yaza doğru geliyor. Her yerin kışa ait yalnızlığı var ya, bizim buralarda da öyle . Ne iyi..


''Bizim kendimizde kaybolmaya değil, şu koca kalabalık içinde kendimizi bulmaya ihtiyacımız var.
Bizim lafın cambazlığını yapana değil her kelimesi bir yaraya merhem olan söz tabiplerine ihtiyacımız var.
Bizim dünya kargaşasını büyüten değil, içimize sükûnet aşılayan söze ihtiyacımız var.''


Bu hafta küçük işlemeler yaptım..


Hava güzel olunca gündüzleri sık sık karavana gittim. Kardeşimle müzik dinleyip 
güzel saatler geçirdik karavanda. 


                       Bahçemde sukulentler açtılar. Bisikletle deniz kenarına gittiğimde taş topladım ve bahçeye taşıdım bir iki kez. Duvara taşları yapıştırma gibi bir projem var. Bunun için çok taş taşımam lazım. Bakalım yaza kadar bunu başarırım herhalde.


Bu hafta Selim İleri'nin bir kitabını bitirdim. Ayrıca Sabit Fikir dergisine abone olmuştum artık o da gelmeye başladı. En azından her gün bir yazarın yazısını okumaya çalışıyorum.


''Dünyadaki her şey ilahi bir denge içinde yaratılmış.
Bu dengeyi bozabilecek tek yaratık insan!
Tabiatta gördüğümüz her şey, bütün canlılar ve canlı olmayanlar, varlıklarını kendi fıtratlarının asla dışına çıkmadan şaşmaz bir düzen içinde sürdürüyor. Sadece insan, sınırlarını iyiye ya da kötüye doğru zorlayabiliyor. İmtihanı bu insanın! Ya fıtratındaki cevhere sadık kalarak sırat-ı müstakim üzere olacak ya da şeytanî olana yönelerek azgınlaşacak ve belalara uğrayacak.''
 

Bugün anneciğim bu fotoğrafı gönderdi bana. Çuha çiçeği almıştım ona o da başka renk alıp saksıya ekip penceresinin önüne koyup fotoğraflamış bana. Onun estetik bakışını çok seviyorum. Anneaanem de böyleydi. Tüm evi çiçeklerle , bitkilerle donanmıştı. Bizde kalıtsal galiba bu durum.




                                 Bu hafta youtube videolarımdan birini seçtim size. Karavanla Erdek Tatlısu seyahatimiz. Acemi kanalıma abone olmanızı bekliyorum :)
                                 Herkese mutlu, sağlıklı, huzur dolu bir haftasonu dilerim..


                           Alıntılar Gökhan Özcan'dan...





8 Şubat 2021 Pazartesi

"Küçük Bir Kasabada Bahar"

                  Siyah beyaz bir film izledim nasıl güzeldi.  Film Wong Kar Wai'nin Aşk Zamanı filmine ilham veren 1948 de çekilen bir Çin filmi. ''Küçük Bir Kasabada Bahar'' ..

Açılış sahnesinde bir kadın koluna taktığı sepetiyle kırlarda yürüyor. Bir taraftan da şöyle diyordu ;

'' Küçük bir kasaba da yaşamak, hiç bir şeyin değişmediği hayatı yaşamak ... Her gün bakkal alışverişini bitirdikten sonra surların yukarısında ki alanda bir süre yürümek hoşuma gider. Şimdiden bir alışkanlığa dönüştü bile. Surlar boyunca yürürken  bu dünyayı arkamda bırakırmışım gibi bir hisse kapılırım. Gözlerim hiç bir şey görmez. Aklım tamamen boşalmıştır. Kolumda ki sebze sepeti ve kocam için tuttuğum ilaçlar olmasa tüm gün eve gitmeyebilirim.''


Kasabada ki yaşamını kabullenen kahramanının mutluluğunu daha ilk dakikadan hissettim filmi izlerken. Eşini evde bırakıp her gün ekmek almak için surların dibinden bakkala giden kadında kendimi gördüm ve belki bu yüzden onu çok sevdim. Herkes evde uyurken ekmek alma bahanesiyle tüm sahili yürümek en sevdiğim şey bu dünya da. Birlikte yapılan yürüyüşlerden çok, kendimle tam anlamıyla baş başa kaldığım, doğanın gücünü içime eklediğim, düşündüğüm düşündüğüm, nefes aldığım, kederlendiğim, umutsuzluğa da düştüğüm, her şeyi oluruna bıraktığım zaman dilimi.


Belki de sıkılınmayacak, tükenilmeyecek bir kasaba da yaşıyorum. Belki de yaşımın getirdiği kabullenişlik bu, yılların geçmesi sonucu bazı şeylerin oturduğu, yolunu bulduğu artık durulduğum için bir çok şeye ihtiyacımın kalmadığı zamanı yaşadığım mekan olduğundan sıkıntı yaşamıyorum. Oysa ki üniversiteyi bitirdiğim zaman bu sıkıntı verici kasabaya gelmek istemiş, tayinim nereye çıkarsa çıksın çekip gitmek istemiştim.
Nuri Bilge Ceylan'ın Kasaba filmini de çok severim. Kahramanı Saffet askerden döneli yıllar olmuş, bir dikiş tutturamamış, yaşadığı bu kasabaya sıkışıp kalmıştır. Şöyle der çevresindekiler;

“Size şunu söylemek istiyorum: Evet, belki ben bir baltaya sap olamayan, sıkıcı ve acınacak durumda biriyim.Tersliğim, uyumsuzluğum canınızı sıkıyor. Galiba hiçbir yeteneğim de yok. Kanımdan başka da verecek bir şeyim.. Gençliğim kimseye gerekli olmayan bir izmarit gibi yok olup gidiyor. Ne bir yuvam, ne dostlarım ne de bir işim var. Gençliğimin en verimli çağında bu kasabaya kısıldım kaldım. Erkekliğim, dinçliğim, kalbim gözümün önünde eriyor. Şunu da söyleyeyim, askere gitme vaktim gelene kadar bu kasabadan kurtulmaktan başka bir şey düşünmedim. Ama o sabah gelip çattığında beni bu kasabaya bağlayan o güne kadar farketmediğim daha derin bağlar olduğunu farkettim. Çiy damlalarıyla kaplı kavaklardan havaya ince bir koku yayılıyordu. Nedense o gün bana bu kavakları çamları çınarları hayatımda sanki ilk kez görüyormuşum gibi geldi. Sabahın bu erken vaktinde sokaklarda serseri mayın gibi dolaşan köpek çetelerinden başka bir şey olmaz. Galiba bu sessiz sabahları köpekleri toprak kokusunu seviyorum. Ama bu kasabada yaşayan insanları ve onların küçük hesaplarını anlamıyorum. Ruhuma yabancı ve boğucu buluyorum. Şimdi söyleyin bana, büyük, ciddi ve herkese gerekli bir işin yapıldığı bir yerlere gitmek istemekte kötü olan ne var, he?”

Küçük bir kasabada bahar değil ama kışı yaşıyoruz şimdi. Saffet'in duyumsadığı kokuları alıyorum bende, bu beni daha çok bağlıyor yaşadığım yere. Daha çok seviyorum havasını, gökyüzünü. Etrafta küçük hesaplar yapan insanlar yok mu, dolu. Ben de ruhuma yabancı buluyorum ve ben de boğuluyorum ama bu kasabamın kendisi değil. İnsan olan her yer böyle..










5 Şubat 2021 Cuma

Cuma Geldi Geçiyor

                                    Cuma değil tüm hafta bir anda geldi geçti gibi geldi bana. Ev de geçen günlerin ardı arkası kesilmiyor şu salgın günlerinde. Neredeyse bir yıl olmak üzere değişik bir boyuta geçişimizin şu dünya da ama insanoğlu diyorum her şeye de kolayca alışıyor. Bende zaten uzun zamandır peydah olan ne olursa olsun ya yaşayacağız mecbur, fazla da onu bunu düşünmeye gerek yok duygusu beraberinde amaçsızlığı da getirdi. Ama bunu da dert etmiyorum. Durmadan plan yapmanın anlamı yok, hayat ne getirirse yaşıyoruz biz istesek de istemesek de. Birbiri ardına geçen haftalar da her cuma aynı şeyleri yazıyorum. Bundan bıkmıyorum çünkü çok kıymetli her şey. Yaşıyorum, yiyorum içiyorum, yürüyorum, nefes alıyorum, rahat uyuyorum , çayın tadından haz alıyorum, bulutların değişimini görüyorum, deniz kenarında geziyorum daha binlerce şey. İnsan nasıl memnun olmaz böylesine her şeyi dört dörtlükse. of yine aynı herşey , canım çok sıkılıyor şımarıklılığını ve vurdumduymazlığını yapacak aymaz yaşları geçtim sonuçta. Abdulkadir Geylani hazretlerinin çok sevdiğim bir sözü vardır, şöyle der;

'' Kader üzerinde durup onu delil göstermemiz uygun değildir. Bilakis biz çalışır, çabalar ve ne itiraz, ne de tembellik etmeyiz.''

                                 Zaman her ana şükretme zamanı...


Geçen cuma tabi ki çiçeğimi alıp eve geldim. Tüm hafta o kadar yoğun koktu ki tüm ev benim başım bile bu kokudan yarı sersem oldu. Ama bunun böyle olmasını bile çok seviyorum.



Penceremden gökyüzünü gördüğüm koltuğumda bol bol oturdum bu hafta..


Moral düzeltici haftasonu kekimi yapmadan olmaz..


Ah anacığımda çok romantiktir. Penceresinden ne görürse çekip bize gönderir, fotoğrafın altına da sevgi ve umut dolu öyle çok şey yazar ki. Ben de kısa kesmemeye çalışarak cevap veririm. Sabah ezanı saatlerinde çekmiş bu fotoğrafı..


Benim evden  yirmi metre aşağıya inince manzaram böyle. Bu hafta içi her gün tek başına yürüdüm. Öyle iyi geliyor ki bu yürüyüşlerim anlatamam.




Audrey Hepburn'in şöyle güzel sözleri var ;
''Yaşamak, bir müzeyi hızlıca gezmeye benzer. Gördüklerini hazmetmen, onlar üzerinde düşünmen ve müzedekiler hakkında okuman zaman alır. Herşeyi bir anda anlayamazsın... Uzun bir hayat ve güzel bir akşam yemeği arasında sadece bir fark vardır. Akşam yemeğinde en tatlı şeyler en son gelir.


Dedemiz hala hastanede. Durumu çok kötüye de gitmiyor ama nefes almayı makineyle yaptığından hala kritik. Sağlıkla nefes alma o yüzden çok çok değerli diyorum şu dünya da. Biz evlerde yalnızca dua ederek umutla bekliyoruz. Bunca şeyle kendimizi oyalıyoruz ama aileden bir kişinin hasta olması tüm moralleri çökertiyor. Hafta içi babaaannemizin yanına gidip kahvaltı ettik beraber. 



Doyumsuz dünyamı avucumun içine alıp sıkıyorum. Her şeye hazırım. Hastalığa, aşka, gitmeye, kalmaya. 
                                                   Tezer Özlü


Hayal kurarım hayal.. Işıklı, sevinçli, çiçekli, kimsenin kimseyi sömürmediği. Kimsenin kimseden korkmadığı, kuşkulanmadığı, kimsenin kimseye düşmanca bakmadığı bir dünyanın hayalini kurarım. Kimsenin kimseye diş gıcırdatmadığı bir dünya. Gönlü gani bir adam sayarım kendimi. Bu kadarı da bana yeter, bu kadarı bile beni mutlu eder. 
 Yaşar Kemal


Bu hafta tek bir kitap okuyabildim. Sevinç Çokum kitaplarından iki tane okumuştum ve çok beğenmiştim. Bu kitap okuduklarım yanında zayıf kaldı bence. Beklentim daha yüksekti ama okumak lazım diyerek devam ettim.
Yarın evde geçen bir hafta sonu olacak. Herkesin ağzının tadıyla, sağlıkla geçireceği iki gün olması dileğiyle!



Bugün Cuma

Akan suyu severim ben Işıldayan karı severim Bir yeşil yaprak Bir telli böcek Yeşeren tohum Güneşte görsem Sevinç doldurur içime Bir günü Gü...