31 Mart 2023 Cuma

Martın Son Cuması

                        Mart ayı da bitti sevgili blog ahalisi. Mart bana yılın en uzun ayı gelir, sanki hiç bitmeyecek ve bahara ulaşamayacağız sıkıntısı yaratır. Hem sıcak günler olur hem buz gibi. Gerçekten de bu hafta iki ayrı mevsimi yaşadık bir gün arayla. Ee normal bu, mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır dememişler boşuna. Kaybolan enerjimi bulmuş değilim; aile de olan ufak tefek can sıkıcı durumlar enerjimi almıştı ki geçen hafta güzel bir yeni yaş dönümü yaşamıştım. Bir taraftan her yanımı saran fibromiyaljik ağrılar, ağrı sonucu stres, stresin yükselmesiyle daha çok ağrı, bir taraftan her gün aldığımız kötü haberlerle bir türlü yüzeye çıkamadım. Şimdi de çok farklı değil durum ama kendime devamlı sağaltıcı bir tedavi uyguluyorum. Bol bol olumlama, Allah'ı anma, tuttuğum oruçla bir çok negatif duygudan kurtulduğumu hayal etme çalışmaları.

Yeni evimizle uğraşmak çok iyi geliyor ama bu sadece haftasonları mümkün. Şimdi Ramazan da olunca çalışmalara ara verdik. 

Evin ön bahçe duvarlarını yaptırmıştık ama istediğimiz gibi olmayınca tekrar bir usta çağırıp açık olan yerlerine taş ördürdük. Bahçe girişini farklı bir yerden yaptırdık. Gelen usta da en başta her şeyi tamam yaparım demesine rağmen işe başlayınca kafasına göre çalışmak istedi. İstediğim bir şeyi ısrarla yapmak istemeyerek inatlaştı. Niye böyle oluyorlar anlamıyorum, müşteri ne isterse yap git ama olmuyor işte.


Şu duvarın ortasından kapı açmıştı eski usta. Orayı kapayarak en sağdan giriş yaptık. Böylece bahçe ortadan bölünmemiş oldu. Bir kaç ay içinde bahçeye toprak dolduracağız , bakalım bir sorun yaşamazsak..


Evin içini ne zaman çekeceksiniz diye çok mesaj alınca bir video çektim..



''Sabah uyandığımızda bir günün içine doğru yürüdüğünüz hissini yaşıyor musunuz? Yoksa taşımaktan bezdiğiniz ağırlıkların hamalı bir günün bütün yoruculuğuyla üstünüze doğru geldiğini mi hissediyorsunuz?'' Diye sormuş Gökhan Özcan geçen hafta yazdığı köşe yazısında.
Sabah her kalktığımda ne yazık ki ikinci şıkkı yaşıyorum son yıllarda. Yaşında getirdiği bir yorgunluk var mutlaka çünkü daha zorlu şartlarda çalıştığım işime giderken böyle değildim on yıl önce. Gerçekten de yaşla doğru orantılı güne başlama enerjisi. Zar zor yataktan kalkıp yola koyulduğumda yavaş yavaş açılıyorum. Bir de mekan değişikliği öyle iyi geliyor ki. 


Yemyeşil alanda çalışmanın lüksüne kaç kişi sahip acaba? 
Hafta başı çok güzel bir hava vardı. Okulun yakınında ki alanda vakit geçirdik biraz. Çocuklar kitap okudu, fotoğraf çekti, çiçek topladılar. Hatta geçen bir koyun sürüsünün kuzularını sevdiler.



                             Aradan iki gün geçti ve köy bu hale geldi. Martın sonunda kış tekrar dönmüş, lapa lapa kar yağmıştı. Bu sene tam anlamıyla kar yağmadığından çok sevindik ama  kısa sürdü heyecanımız. Ertesi gün tekrar günlük güneşlik ..


Wilhelm Genazino'nun kitaplarını beğeniyorum. Elden Düşme Dünya'yı almıştım, onu bitirdim. Genazino'nun kahramanları değişik. Dünya gözüyle karşılaşsak böyle tiplerle nasıl olur acaba diye düşünmeden edemiyorum. Bıkkın, yaşamı önemsemeyen tipleri okumayı seviyorum. Yorgun bir iş günü sonrası en rahatlatıcı şey, benim için, kitap okumak.




                             Sonrasında iftar hazırlıkları.. Yemek pişirme, pide almak için fırına gitme, sofrayı hazırlama ve ezanla oruçların bozulması. Gündelik telaşlara bir ara verelim dedik arkadaşlarla, iftarımızı bir lokantada yaptık. Gün içinde buluşmalarımızı akşama taşımış olduk. 



Bazen küçük kaçamaklar, buluşmalar çok iyi geliyor insana. Yoksa hayat ev-iş gidiş gelişinde öyle sıradanlaşıyor ki ruhlarımız bile yetişemiyor bu koşturmaya. 
Bir hafta da böyle geldi geçti.Mart bitti bu sene de. Nisan bakalım neler getirecek?
Mutlu ve huzurlu haftasonu herkese!





24 Mart 2023 Cuma

Bugün Cuma

 

                        Mart ay tüm kafa karışıklılığıyla devam ediyor, bunu havaların durumuna bakarak söylüyorum çünkü çok değişken. Bazı günler sımsıcak bir güneş, bazen buz gibi bir havayla devam ediyor. Bu hafta boyunca bizim buralarda soğuk ve sisli geçti tüm hafta. Yürüdüğüm sokaklarda apartman aralarında kalmış ulu ağaçlara rastladım. Öyle korkuyorum ki bu ağaçları da dibinden kesecekler diye. Biliyorsunuz balkonumu kapadı, penceremden manzaramı bozdu diye keyfi çok ağaç kesiliyor. 


                                Salah Birsel çınar ağaçları için şöyle yazmıştır;
              '' Gizli değildir ki, sonbahar vurgununu yiyen ağaçlar içinde en görkemlisi çınarlardır. Yerin göğün sultanıdır onlar. Sağlarına sollarına hep ' ortanca dağları ben yarattım '' bakışları fırlatırlar. Bütün yeşilliklerini soyunsalar da insanlar onlar için yapraklarını döktü diyemezler.Hiç kuşku yok, ispanyol yazar Alejandro Casona  ' Ağaçlar ayakta ölür ' dediğinde onları düşünmüştür.  ''

                                     Her ağaç öyle güzel ki, her ağaç bizim ciğerimiz. 




Geçen cuma günü pazara gittiğimde sümbül bulup aldım. İşlediğim mimozalı örtünün üzerine koyup küçük mutlulukla günümü bitirdim. Annemlerle geçirilen saatler ayrıca mutluluk çok şükür!


Pazar günü bağa gittik, ilkbahar gelmeye başlamış.



İki kuzey ülkelerinden kitapla haftayı bitirdim. Elizabeth Frinch okumaya başlayınca çok heyecanlandım. Gerçekten güzel bir kitap ama ikinci bölümde uzun uzun tarih denemesi yazmış yazar ama hiç sevmem tarih yazılarını. Yalan yok, okumadan atladım bu bölümü, sonra devam ettim.
İkinci kitap uzun bir öykü gibi daha çok. Kolaylıkla okunan bir kitap, dili ilginç geldi bazı yerlerde. Çevirmen yer yer eski türkçe kelimeler kullanmış. Konu olarak da yine kuzey ülkelerinde ki arızalı tipler ve ilişkiler. 


Okulda bahçemizi düzenledik. Ispanak, maydanoz ve tere tohumu ekti çocuklar.


20 mart doğum günüm. Tam 50 yılı doldurdum arkadaşlar. O kadar anlamsız geliyor ki şu durum, bunca yıl ne zaman geçti, ne zaman bu kadar yaş aldım bilmiyorum. Çocukluk biliyorsunuz uzaklarda kaldı, gençlik hangi ara bu kadar hızlıca geçti, otuzlu yaşlar iş, güç ve çocuk yetiştirme derken bir şey anlamadım. Kırk yaşları gelince yok artık, bu ben miyim diyordum. Kırklı yaşlarda bitti artık gençlik diye üzülüyordum, yaşlılığa adım atıyorum diyordum ki işte şimdi de elli!
Yabancılaşmanın en üst sınırlarındayım. Biraz rahata erdim, emekli olacağım, çocuğuda büyüttüm tamam da enerji bitiyormuş gerçekten.


Arkadaşlarım süpriz yaşgünü partileri hazırlamışlar, çok mutlu oldum. Beraber kutladık üç gece farklı insanlarla.


Bol bol pasta yedik.


Yorgun bir vaziyette haftasonuna ulaştım ama tatlı bir yorgunluk bu. Yeni yaşım yarım yüzyıl. Düşününce bir taraftan çok şükür ediyorum Yaradan'a, sağlık ve güzellikle geldim bu yaşıma. Diğer taraftan bir anda elli oldum, bir çok şey geride kaldı. Buruk bir kalbim var şu anda.
Yİne de hayat güzel bir şekilde devam ediyor..
Mutlu haftasonları herkese!

                          

17 Mart 2023 Cuma

Cuma Gelmiş

            Mart yarısına gelmiş bulunuyoruz, nasıl bir döngü bu başım dönüyor. Hızına yetişemediğimiz bir çağda, yaşımızın artık sayılarca birikmesinden oluşan ağırlığıyla hıza tezat yaşıyoruz. Yine de günaydın dünya diyorum her sabah yola çıktığımda. Soğukta yürüyüş çok iyi geliyor, sabah serinliği de başka güzel. Ah şu minibüse koşturma işi olmasa diyorum, daha da zevkine varırdım mevsimin. Feridüddin Attar Kuşların Dili'nde ne güzel der ; ''Alem güneşle dolu, fakat gözler kör!''

Çevrede ki tüm olumsuzluklara rağmen güzeli görmeye, ruhumu sağlıklı tutmaya çalışıyorum. Bazen ortaya çıkan süprizler de ne iyi geliyor. Mesela bu hafta içinde instagramdan takipleştiğimiz ama tanışmadığım biri mesaj yazmış bana, yaşadığım kasabada olduğunu ve görüşmek istediğini söylemişti. Çok heyecanlandım, çünkü bir çok takip ettiğim insan gibi özel, kendine has bir insandı. Zamanında bizim burada yaşamışlar, emekli olunca doğdukları topraklara, köyüne dönmüş, hayata orada devam ediyorlardı. Aynı zaman da kitapları da olan bir yazardı. Tahmin edildiği gibi buluşmamızda hiç yabancılık çekilmedi, hoş bir sohbetle saatlerin nasıl geçtiğini anlamadık. Giderken bana kıymetli kitaplarını bırakmıştı. İki kitabını iki günde okudum. Çok güzel bir dili var; ince, kadınlara has duyarlılıkta. 

                 Okulda ki çalışmalarımız hafta konularına uygun devam ediyor. Çocuklarla gezegenler pastası tasarladık, tohumlarımızı bahçeye ektik. Köyde hava daha soğuk, sobaları yakmaya devam ediyoruz. Soba üzeri mandalina, portakal koyarak çocukluğuma dönüyorum her seferinde. Çocukların hafızasına geleneksel resimleri kazıyorum bir taraftan.


             Bir taraftan bahar dalları coştu her ağaçta. Yavaş yavaş salınıyorlar rüzgarda. Beyaz beyaz dökülmeye başladılar bile. Bir kaç haftaya yerlerini yeşil ,küçük yapraklara bırakacaklar.

          İnstagramda @saglikcanavari sayfasında enterasan bilgiler okudum, onları paylaşmak isterim sizinle..

Dünyada en uzun ve sağlıklı yaşayan insanların olduğu bölgelere ‘Blue Zone’ denildiğini biliyor muydunuz?

Peki kim bu insanlar ve neden bu kadar uzun yaşıyorlar dersiniz?
                1.Öncelikle mavi bölge olarak geçen yerler: Sardinia-İtalya, Okinawa-Japonya, Ikaria-Yunanistan, Nicoya- Costa Rica, San Bernardino- California.
Ufak tefek farklılıklar olsa da buradaki insanların yaşayışlarında birçok ortak nokta bulunmuş;
               2.Düzenli günlük fiziksel aktivite, yürüyüş, bahçecilik, ev işi yapıyorlar. Yani hareket çok.
               3.Yaşamlarının bir amacı var; Japonlar- Ikigai diyor, Nicoyanlar- plan de vida diyor. Amaç; yeni bir güne uyanınca o gün ne yapacağını bilmek ve planlamak demek. Bir amaç olması daha mutlu ve sağlıklı yapıyor hatta ömre 7 yıl katıyormuş.
               4.Mavi zoneda stres atmak icin günlük bir aktivite var. Sardinyalılar happy hour yani arkadaşlarla şarap ve sohbet, Ikarialilar kısa öğleden sonra uykusu, San Bernardino’da toplu dua etmek kısa stres atma yöntemleri.
               5.Diyet alışkanlikları; sebze ağırlıklı, baklagil tüketimi olan, tahıllı bir diyet. Et miktarı çok az ve genelde kutlamalarda, yanına sebze-yeşillik ile yeniliyor.
Balık tüketimleri ise fazla. Okinawalilar ‘hergün denizden cıkan bir yiyecek yemelisin’ dermiş🐟
              6.Genel kanı; mide %80 doyunca yemeyi bırakmak. Bir de erken saatte akşam yemeği tüketimi yaygın.
Genel olarak mavi bölgelerde inek sütü ve ürünleri sınırlı. Yerine keçi ve koyun ürünleri tüketiyorlar.
Okinawa’da zerdeçal ve zencefil çok sık tüketiliyor.
              7.Yemeklerini kendileri pişiriyorlar, restoranda sosyalleşmek için yiyorlar.
               8.Alkol tüketimi sınırlı ve genelde sosyal ortamda sosyalleşme amaçlı.
               9.Doğada, açık havada ve güneşte vakit geçirme süreleri uzun, D vitaminleri yüksek.
              10. Özellikle Japonya’da yeşil çay içimi fazla, kahve tüketimi sınırlı.
              11.Hareket etme fazla, çocuklar okula yürüyerek ya da bisikletle gidiyor. Klasik tuvalet şekilleri klozet değil, eski usül. Bu da bağırsak sağlıkları için iyi.
              12.Aile ve arkadaşlık bağları güçlü.
              13.Din veya spirituel yönleri güçlü. Bu sayede hayata bağlılıkları artıyor.

                    Arkadaşların doğum günleri oluyor, buluşmalar gerçekleşiyor, çaylar içiliyor, sohbetler yapılıyor. Ama sözler dönüyor dolaşıyor siyasete geliyor malum. Öyle sıkılıyor, öyle sıkılıyorum ki anlatamam. Dile getirdiğimde ülke kaderine tepkisiz kalmakla da çok suçlanıyorum. Kendini bir tarafta konumlandırmayanların kaderi bu galiba. Ya öyleci ya böyleci olmak istemiyorum, Tv de açıktı bu sırada, ev sahibinin seyrettiği bir dizi varmış 'göz ucuyla bakalım ' dediler. Mecburen baktım gece boyunca , Aile diye bir dizi başlamış. Meşhur oyuncularımızın (!) birbirlerine dakikalarca gözlerini dikip baktıkları sahnelerden, ergen kızların yarı çıplak akranlarını öğrenilmiş baştan çıkarma hareketlerinden, erkeklerin kabadayı hareketlerinden midem bulandı. 

Ertesi gün Fatma Barbarosoğlu'nun okumadığım köşe yazılarını açtığımda benzer bir durumu anlattığını görüyorum. Yazar taksiye bindiğinde kendisine kötü muamele eden şoförü anlatıyor, eğer yerinde erkek müşteri olsaydı belki de bu durumda yumruk yumuğa kavga çıkardı diyordu. Sonra da şöyle devam ediyor;

''Takside bir erkek olsa sonu kavga ile biter dedim ya. Belki de şöyle olurdu, şoför ile yolcu derhal kafaları uyuşturur, siyaset haberlerinin izinde siyasete dalar, “Ne olacak bu memleketin hali!” diye başlar, ülkede neler yapılması gerektiğine dair projelerini ortaya döküp kafayı barıştırırlardı. Böylece kendi zekâlarını, donanımlarını karşılıklı olarak onaylar, kibir katsayılarını yükseltmiş olarak diğerlerini aşağılama performanslarına şevkle devam ederlerdi.

 Oysa ben muhatap olduğum kişilerden asgari saygı, kamusal mesafe, işini layıkıyla yapacak donanım ve rızkını helalinden kazanacak titizlik bekliyorum. Kişilerin hangi partiye oy verdiği/vereceği ile zerre kadar ilgilenmiyorum. Ama “başkası/öteki” için yaptığı fedakârlıkları, “komşusu aç yatarken tok yatmama bilinci”ni, hayatını emek üzerinden kazananlarla ortaya koyduğu dayanışmayı, başkasının hürriyeti için kendi hayatına çekeceği sınırı, ekmeğe, suya, ağaca toprağa, börtü ve böceğe, yağmura ve rüzgâra verdiği kıymeti önemsiyorum. Uzanamadığı ciğer uzanılır mesafeye inince o ciğeri hiç kimseye düşürmeyecek bir oburluk ile mideye indirenlere hayret ve ibret ile bakıyor, başladığım yere bir kez daha ama bu defa ziyadesiyle kırılmış, incinmiş ve ümidini yitirmiş olarak geri dönüyorum. Dünya ikiye ayrılır: Kalbi olanlar ve kalbi olmayanlar, dolayısıyla bir şehri yaşanılır kılanlar ya da yaşanılmaz hale getirenler daima “burada”.

Yazının tümü burada

                                  İşlemeli defterime not almıştım Atlıkarıncada Bir Tur Daha kitabını okurken. Tiziano Terzani kendini hasta eden modern dünyada ki yerini terk edip yaşamına anlam katmak, hastalığını şifa bulmak için Hindistan'a yolculuk yapmıştı. 700 Sayfalık kitapta bizlere de faydalı olacak yollar gösteriyor, çıkarımlarda bulunuyordu. ''Herkes kendi yöntemleri ile aramalı, kendi yürüyüşünü yapmalıdır zira aynı yerler ve olaylar, her ziyaretçiye göre farklı anlamlar barındırır.''

İnsan bir kez aramaya başlamasın ki -ne aradığını bilmeden onlarca yıl sürer- bu yolda farklı deneyimler, fırsatlar, ikiye üçe bölünen patikalarla karşılaşır. Bu süreçte seçimlerimizde ne kadar bağımsızız bilmiyorum. Kitabın en sonunda Terzani başına gelen bir kaç olayla hayatının nasıl değiştiğini hayretle anlatır.

Yaşarken farketmediğimiz bir çok şeyin aslında büyük lütuflar olduğunu belirtir ve şöyle der;

“İnsanın sağlıklıyken, bir bedeni oldu­ğunun farkına bile varmaması ne kadar ilginç. Ve onun işlevlerini ne kadar da sıradan ve normal görürüz. Ama bedenin, bütün dikkatimizin odak noktası olması için hastalanıvermek yeterli­dir.”

Blogumun bir çok yazısında umutlu ve neşeli olmanın gerektiğinden bahsederim. Hayatın acımasızlığı ve çaresizliğini azaltmanın çaresi sevgi, neşe, hayat enerjisi yaratma çabalarıdır. Terzani'nin dediklerine kulak verelim ;

''Yere uzan, zihnini meşgul eden her şeyi boşalt, kaslarını gevşet, bütün düğümleri çöz. Derin derin nefes al. Kendi nefesini dinle, onu kollarının, ellerinin, bacaklarının içinde izle; nefesinin nasıl temizlediğini, arındırdığını, sağlık yaydığını hisset. … gözünün iç köşesinde derin bir neşenin doğmasına izin ver. Yapmayı başaramadığın bir şey yüzünden boğazına takılıp kalan o yumruyu çöz. Yavaş yavaş yumuşat onu. Kimse seni anlamasa da mutlusun. Bütün enerjinle bedeninde yer tutmuş ama bedenine ait olmayan her şeyi salıverecek olan sensin; haydi, haydi."



Okuduğum ve tavsiye edeceğim diğer kitap Naif. Süper. Nerede olursam olayım kitap okurum. Beklerken anında sıkılıp eline telefon alanlardan değilim. Zaten internetim gündüz kapalıdır. Arada sırada gerektiğinde açarım. Cep telefonlarının özgürlüğümü elimden almasına, üzerimde tahakküm kurmasına izin vermem. 
Yeni bir haftasonuna geldik. Doğu bölgelerimizde depremden sonra olan sel karşısında yaşananlara ne diyeceğimi bilemiyorum. Üzüntü üzerine üzüntü, çaresizlik, kendi durumundan utanç duyma öyle bir hal aldı ki bilmiyorum ne olacak bunun sonu.
Yine de cumamız, haftasonumuz hayırlı olsun..















10 Mart 2023 Cuma

Bugün Cuma

                             Mart ayının bir cumasına daha gelmiş bulunuyoruz. Büyük depremin üzerinden bir ay geçti. İnsanlar yolunu bulmaya çalışıyor her felakette olduğu gibi. Televizyonda Ukrayna savaşını seyrediyorum. Büyük bir duyarsızlaşma haline geçiyoruz tüm olan bitenden haberdar olarak. Ateş düştüğü yeri çok fena yakıyor. İçinde bulunduğumuz güzel ve güvenli alanlarımızın her an bitebileceğini biliyorum. Ne olacağına dair hiç bir fikrimiz yok, güvencemiz yok. Ne yapmalı? Fazla da anlamlandırmamalı bu dünyada ki yaşantıyı.

                              Tüm dinlerde ki anafikir zaten bu değil mi? Kendini önemseme bu kadar çok, kendini bulmaya , tanımaya çalış, düzgün yaşa, Yaradanı farket, dünyada ki zaman kısıtlı ve bir geçiş alanı olan dünyaya çok da bağlanma. Şu sıralar okuduğum Atlıkarıncada Bir Tur Daha kitabında da yazar  Hint felsefesinde ki yaşam bakış açılarına odaklanmış. Yazar Terzani'nin kanser olup şifa bulmak amaçlı çıktığı uzakdoğu seyahatlerinde anlattıklarını okuyunca bunlara İslam görüşünde de aşina olduğumu görüyorum. 


700 sayfayı sindire sindire okudum. Terzani uluslurarası bir gazeteci ve aklın, bilimin yolunu takip etmiş, tedavisini Amerika'nın en ünlü hastanesinde olurken şifayı manevi yollarda arama ihtiyacı duyup yollara düşmüş biri. Maddesel dünyada her zaman bir şeyler eksik kalıyor. Ruhen bunu hissediyoruz. Her coğrafya da çeşit çeşit insanların farklı ama özde aynı hisler içinde olduğunu görüyoruz.
'''' Biz Batılıların huzursuzluğunun bir bölümü, dünyada olup biten her şeyle ilgilenmek hatta onu değiştirmek arzusundan ortaya çıkıyor olmasın? Doğu düşüncesi, bizim dışımızda ki hiç bir şeyin değiştirilemez, tek umudun bizim kendi içimizde gerçekleştirebileceğimiz değişiklik olduğunu ileri sürerken gerçekten büyük bir bilgelik sergiliyor olmasın?



Karavanımızı sattık ani bir kararla.  Prefabrik evimizi yaptırırken oluşan bütçe açığında kullanmaya karar verdik. Zaten haftasonlarımızı artık ev ve bahçesine ayırıyor, tatillerde de buna devam etmeyi amaçlıyorduk. Eğer emekli olursak ileri ki yıllarda tekrardan karavana dönmeyi düşünüyoruz. Her cumartesi ve pazar bağ evimize gidiyoruz. Seneye tamamen burada yaşamaya geçeceğiz. 
Sobayı yakıp ortamın sessizliğinde oturmayı çok seviyoruz. 


Bizim arsanın karşısında çok büyük bir meşe ağacı var. Şu an tüm yapraklarını dökmüş, baharı sabırsızlıkla bekleme de. Rüzgarlı günlerde evden ağacın sesini duyuyorum, içimi öyle mutluluk dolduruyor ki anlatamam. Bu arsa satılacak, ağaç kesilecek ve buraya bir apartman yapılacak diye ödüm kopuyor.
İbni Arabi Hazretlerinden bir söz aklıma düşüyor her seferinde;
'' Eğer bir ağacın gölgesinde dinlendiysen onunla arkadaş oldun demektir.Arkadaşlık hukuku gereği, varsa imkanın o ağacı sulaman gerekir''


Bazı sabahlar arkadaşımı bu noktada bekliyorum işe gitmek için. Sağda ki binalar çocukluğumun geçtiği, on yıl yaşadığımız yer. Karşıdan bu evlere bakarken içim hüzün ve sıkıntıyla doluyor. Zamanında bu arabaların olduğu yerde bir dere akıyordu. Etrafta kiraz, kavak ve zeytin ağaçları vardı. Dere kıvrılarak sol taraftan aşağı doğru iner, bizim evleri soldan geçer, bir kaç yüz metre sonra Marmara Denizine dökülürdü. Spor alanının olduğu yer derenin kıvrıldığı, kavak ağaçlarının çok olduğu yer. İlkbahar döneminde akışı artardı. Elimizde kavanozlar dereye iner, kurbağa yavrularını yakalamaya çalışırdık. O yıllarda da tek başına ağaçlar arasında dolaşır, üzerlerine çıkar, saatlerce ağaç tepesinde otururdum.
Şimdi kaybedilen ve bir daha dönülemeyecek bu dönemi hatırlamak, cennetten bir köşe evimizin çevresinin artık her yerde gördüğümüz beton manzarasına dönmüş olduğuna tanık olmak, bin bir çeşit insanın zamanında biz bize olmanın verdiği tanışlık duygusunu emmesine görmek öyle acı ki..


Köye kaçış..
Her gün aynı saatlerde yola çıkmak, gitmeye mecbur olmak, bir şeylere mecburen endeksli olmak iş hayatında en çok canımı sıkan şeyler. Özgürlüğümü yok eden bir mecburiyet. Beton yığınlarından kaçmak, doğanın gücünü daha çok hissettiğim köye gitmek ise çok güzel. Keşke kıymetini bilse şu insanlar..


Okulda ki saatlerde çocuklarla geçirdiğim zaman çok güzel. Çok kalabalık olmayışı beni bezdirmeyen unsurlardan ve daha keyifli çalışmama vesile. Daha altı yaşında ki bu çocuklar birlikte olduğum bir çok yetişkinden kıymetli.
Kendi, tasarladıkları yüzük, bilezikleri bana takıyorlar.



                    Bu hafta içi portakallı kek yaptık, portakal çekirdeklerini çimlendirmeye başladık.
Bir hafta da böyle geçmiş işte. Ara sıra Diyanetin sayfasına bakarım, özellikle cuma hutbesini okurum. Bu gün yazılanlardan bir paragraf paylaşmak istiyorum;
Ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan O’dur.” Hadis-i şerifte ise Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Sizin en hayırlınız, kendisinden hayır umulan ve asla kötülük beklenmeyendir.
Hayırlı olmaktan başka derdim yok şu dünya da..






6 Mart 2023 Pazartesi

Bir Hayal, Bir İstek..

 

                    * ''Geleneksel Hint bakış açısına göre, bir insanın hayatı dört kesin ve net mevsime ayrılır, her birinin kendi meyveleri, hakları ve görevleri vardır.

                     Birinci mevsim, çocukluk ve ilkgençliktir, bu eğitim döneminde sonradan işe yarayacak her şey alınmalıdır. İkinci mevsim olgunluktur; o dönemde erkek koca, baba olur; aile sorumluluğunu sırtlanır ve bununla da topluma katkı ve süreklilik sağlar. Bu zenginlik haz, ün ve dünyayı tanıma gibi arzuların peşinde koşmanın hoş görüldüğü  ve doğru olduğu mevsimdir. Bundan sonra evlatlar da ana baba olduklarında, kopuş ve 'ormana gidiş' mevsimi başlar. İşte bu kopuş ve çekilişle insan ; neşeleri, kaygıları, başarıları, hayal kırıklıklarını -yani hayatta geçici ve yanılsama olan her şeyi- geride bırakarak daha gerçek ve kalıcı olana yönelir.

-Seçmek isterse- sonuncusu da her şeyden bağların koparıldığı , basit bir dilenci olunan mevsimdir; insan sinyasin olur; arzular dahil olmak üzere geçici olan Ben'in sahip olduğu her şeyi simgesel olarak yaktığı ateşin renginde bir giysi giyer ve artık yalnızca makşayı, yani değişimler dünyası , hayat ve ölüm okyanusu olan samsaradan kesin olarak özgürleşmeyi arar.


                       Modern Batı dünyası da -hepsi maddesel olan- kendi amaçlarını emeklilik dönemiyle gerçekleştirir. Altmış ya da altmış beş yaşında çalışmaya son veren kişi ; balık tutmak, resim yapmak ya da bir zamanlar olmuş olduğu şey  - müdür, şef, avukat, kasiyer- olmadığı için sıkıntıdan patlamak için para alır. Pek çok kişi bu nedenle kalp krizi geçirir ve herhangi bir şey olma ihtimalini kesin olarak yitirir.''
                     Dönemlerimi adım adım geçerken hayatımızın şekli de bakış açımızda çok değişiyor. Herkesin hayatı bir sona doğru evriliyor farklı şekillerde. Hayatımı irdelemediğim, kendimi tanımaya çalışmadığım bir zamanım dahi olmadı.Çocukken dahi kafamda deli sorular vardı. Sorular seçimlerinizi etkiliyor. Şu an bir çok insana emekli olup bir kenara çekilme isteğim anlamsız geliyor. Aslında daha çalışabilirim, aslında bu kadar gençken işe devam etmeliyiz, aslında çocuklarımızı okutup evini arabasını almadan işimiz bitmiş değildir, aslında aslında..
Tamam işim kutsal, son 8 senesinde köyde yaparak yıllardır almadığım hazzı aldım ama yine de sizi sıkan, onaylamadığınız bir çok durumun içinde suyunuzu sıkan , fare çarkında dönüp durduğunuz duygusunu içinizden atamadığınız bir yaştasınızdır. 
Şimdi başka bir mevsime geldiğimi hissediyorum. Yukarıda yazılanlar gibi..Ormana gidiş..Bir çok şeyden kopmak istiyorum. Yıllardır çoğalan eşyalarımı, giysilerimi, hatıraları, biriktirdiklerimi atmak, rahatlamak istiyorum. 50 metrekarede yaşamak, az eşya, az insan, az teknoloji istiyorum. 
*Atlıkarıncada Bir Tur Daha 
kitabından

3 Mart 2023 Cuma

İzmir, Selçuk, Nesin Matematik Köyü

 

                         Bu yıl sömestir tatilinde kızımı Nesin Matematik Köyünde Matematik kampına götürdük. Lise boyunca aslında bu köyde kalmasını çok istiyordum ama kızım istemediğinden hep erteledik. Liseyi bitirince gitmek kısmet oldu. Aslında İzmir'e karavanla gidecektik ama son dakika vazgeçip otellerde yer ayırdık. İzmir Selçuk'a doğru erken saatlerde yola çıktık. 3-4 saat sonra Balıkesir Değirmen Boğazı Tabiat Parkının tabelasını görünce mola vermeye karar verdik. Sabah kahvaltı etmemiş, zaten bir yerde mola veririz yaparız diye de bir şeyler hazırlamıştım. Susurluk üzerinde hep mola verip tost,börek yerdik ama artık onlardan da bıktım. Kalabalık yerlerde fahiş fiyata bir tost yemek için özensiz servisler ve mekanlarda oturmayı istemiyordum. İyi ki de böyle düşünmüşüm çünkü bu park çok güzeldi. 


             Termosa da çayımı bile demleyip koymuştum sabahın köründe. Orada iki saat öyle güzel bir kahvaltı yaptık ki herkese tavsiye ederim. Küçük bir göl, çevresi tertemiz masalar, yürüyüş yollarıyla minik bir orman yol üzerinde. Ama yolumuz uzun diyerek kalktık. İzmir'e doğru devam ettik.


                      Şirince'ye gelir gelmez kızımı Nesin Matematik köyüne bıraktık. Sonrasında bizde iki gece kalmak üzere Şirince'de ki pansiyonumuza geçtik. Zeytinli Konak pansiyonunda yer ayırtmıştık. Gittiğimizde odalarda kimse yoktu aslında fiyatı uygun diye küçük oda almıştık ama sahipleri çok yardımcı oldular. Bizi büyük odaya aldılar. Ama yine de beklentiniz fazla olmasın çünkü burada ki konakların odaları küçük. Biraz tepede olduğundan manzarası çok güzeldi. Sabahları terastaki kahvaltıya çıktığımızda yanan sobanın eşliğinde kahvaltımızı yapıyorduk. 


                   Biraz da matematik köyünden bahsedeyim. Çünkü çok merak ettiğim, beklentimin de yüksek olduğu bir yerdi burası. Nesin Köyü Şirince'ye 2 kilometre yakınlıkta yukarıda ki fotoğrafta ki gibi ağaçların içinde kaybolmuş bir köy. İki katlı minik evlerin çeşitli isimleri var. Orta da yemekhane, sınıflar, hamam vb. bulunuyor. Bizim gibi onlarca genç o gün bavullarla geldi. Köyün içinde aşağı yukarı bavullarla herkes ilgilileri aradı. Sonunda yemekhane tarafında biri var dediler, onun yanına gittik. Kayıt yapan bayan kızıma kalacağı evin adını söyledi ve bu sefer onu aramak için elimizde çantalarla köyde dolaştık. Sora sora evi bulunca kapıyı açtığımda ki manzarayı hiç unutamayacağım.


Çünkü on ya da onbeş genç kız koğuş denen odanın ortasında ürkek gözlerle bize bakıyordu. Gelenlere gerekli rehberlik yapılmadan bir şekilde odalarını bulmuşlar ve ne yapacaklarını bilmeden bekliyorlardı. Biz içeriye girince kalan tek yatağı gösterdiler. Küçük bir odada gençler üst üste bir şekilde kalıyordu. Sona doğru geldiğimiz için bize sadece yatak kalmış, dolap kalmamıştı. Sonuçta toplama kampı değildi burası, herkesle eşit şartları paylaşmalıydı kızım. Gerekli parası ödenmiş, şartlarını yerine getirmiştik. Tekrar gidip bunu söylediğimizde ''Gençler fazla dolaba ihtiyaç duymuyorlar, çantalarından eşyalarını çıkarıp kullanıyorlar'' gibisinden facia sözler duyduk. Eşim askerde bile herkesin bir yatağı, bir dolabı oluyor nasıl yani? deyince bizi daha az genç kızın olduğu odaya aldılar. 
Sonuçta ilk karşılamada canım çok sıkıldı. Bir köyde bile işimi yaparken veli ve öğrenciye yönelik her konforu düşünüyorun. Dedim ya beklentim çoktu. Gençlere bir hafta da olsa insan gibi yaşamaya örnek olmalılardı bence. Sonuçta burası hippi kampı değil.
Sonradan öğrendiğime göre dersler dışında gençlere çeşitli görevler veriliyormuş her gün, yemek hazırlama, çevre temizliği, yemek dağıtımı gibi. Bunları çok sevdim. 
Dersler de fotoğrafta ki gibi sınıflardan birin de yapılmış, ortam çok harika.
Ayrıca çocukların köye geldiği gece bir toplantı yapılarak Ali Nesin'le tanışmalarını, onlara küçük bir konuşma yapmasını isterdim. Ali Nesin'i uzaktan görmüşler bir hafta boyunca.
Biz Şirince'de iki gün kaldığımız için bir gün köye gittim yürüyerek. İçeriye giriş serbest, çocuklar tam dersten çıkmışlardı. Çay saatiydi büyük ihtimalle, her köşede öbek öbek gençler vardı. Yalnız giriş çıkışlarda güvenlik yok, 18 yaş altının çıkması yok ama isteyen derslere girmez kaçabilir gibi geldi. Yani bu çocuğun kendisine kalmış. Ee yakında Şirince de olunca kaçmak cazip bence. 



                     Şirince'ye on beş yıl önce gitmiştik ilk kez. O zamandan bu yana çok değişmemiş, yapısını korumuş. Küçük ve şirin bir köy. Ama yemek olayı baya bir pahalı.
Güzel konaklarda oturmak, manzaranın tadını çıkarmak, taş sokaklarda yürümek, ortasında bulunan camiye gitmek, serin sabahlarında yürüyüşe çıkmak bize çok iyi geldi.


  
Diğer gün Selçuk merkeze giderek Turizm Otelcilik'te kaldık bir gece. O gün ilçeyi gezdik. Kasabanın ortasında ki tarihi duvarlara karşı kahvelerimizi içtik. 


Selçuk ilçesinde Artemis Tapınağı ile Saint Jean Kilisesi arasında bulunan İsa bey Camisi 1375 yılında yapılmış. Dışında ki bahçesi tarihi eserlerle çevrili, devamlı Kuran-ı Kerim okunuyor. Gözlerinizi kapatıp bahçede ayetleri dinlemek öyle güzeldi ki. 
Selçuk sokaklarında eşimin en sevdiği tatlıyı da bulduk :)


                  Buradan çıkınca yakında ki Ayasuluk Kalesine tırmandık. İçinde Aziz John'un mezarı bulunan  St. John Kilisesi bulunuyor. Tepede gezerken şehri de görüyorsunuz. Tarihi kalıntılar eşliğinde yürüyüşünüz en az bir saat sürüyor. 




Sonrasında Şehre bir kaç kilometre uzaklıkta ki Efes Antik kentine gittik. İlk olarak Meryem Ana'ya çıktık ama buraya giriş paralı olunca zaten görmüştük deyip geri de ki antik kente gittik. Müze kartı ile giriliyor ama etrafta park yerleri hep ücretli. 
Efes Antik kenti aslında bilen bir kişiye gezilecek bir yer. Biliyorsunuz ki Efes dünyanın en gelişmiş su kemerlerine sahip.Ayrıca 117 yılında inşa edilen dönemin en zengin üçüncü kütüphanesi Celcus Kütüphanesi burada bulunuyor.


Selçuk'tan İzmir'e geçip Balçova'da kalmaya başladık.


                  Balçova'nın alt sahilinde gezdik ilk gün. Deniz üzerinde bulunan teknelerde balık yedik sallana sallana. Sıralanmış teknelerde balık ekmek satılıyor. 



Otelimizin arka tarafında Balçova Terapi Ormanı bulunuyor. Otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra ormana doğru yürüyüşe başlıyorduk. Yukarı doğru tırmanışla yavaş yavaş ormanın içine giriyorsunuz ve tepeden baraj gölünü görüyorsunuz.
İzmir manzarasını da inişte seyir teraslarından seyredebilirsiniz.



Kaldığımız otel Balçova Kaya Termal Oteldi. Her şeyiyle güzel ve temiz bir otel. Havuzlarında ki sular termal ve oldukça sıcak. O soğuk hava da yağmurda dahi dış havuza girdik. Yürüyüş için de arka kapıdan çıkınca Terapi ormanı var. 
Yine de otel olayından bıktığımı anladım ve karavanımız hep burnumuzda tüttü. Üç metre karede daha huzurlu olduğumuzu tekrar anladık. Biz gitmeyeli otellerde hiç bir şey değişmemiş. Otelin fiyatıyla orantılı insan profilinin de iyi olacağını sanıyorsunuz ama hayır!
Tatile gelse de elinde ki telefonuyla yüksek sesle tepenizde bağıra bağıra konuşan, her zaman yoğun ve işini uzaktan idare eden iş erkekleri, baştan sabırla çocuklarına her şeyi açıklayan, hep sevecen olmaya çalışan ama beş dakika sonra ateşler fışkıran kadınlar ( bunlar daha sonra konuşmayı bitiren kocalarına da ayrı sarıyor )  gün içinde durmadan bornoz ve havlu alarak çevre bilinci hak getire insanlar ( bunlarda her platformda her konuda her şeyi eleştirirler )lobi ve restoranda ipini koparmış çocuklar
hala devam ediyormuş. Haa restoranda tabak tabak yiyecek alıp bırakanlar da hiç azalmamış.
Yok bir hata yapıp otel tatili yaptık ama ileri de karavana devam..


Otel yakınlarında bulunan kafelerde bir mola..


Otel yakınlarında bulunan avm'lerde akşamları gezinti..


Balçova'da bulunan teleferikle tepeye çıktık. Çok güzel bir manzara eşliğinde yemyeşil ağaçların içinde kendinizi buluyorsunuz. Burada küçük bir mola verip tekrar aşağıya iniyorsunuz.     
İzmir gezimiz kızımızı Matematik kampından alıp eve dönmemizle sona erdi.
Gezimizde çektiğimiz video da burada;





























Bugün Cuma

Akan suyu severim ben Işıldayan karı severim Bir yeşil yaprak Bir telli böcek Yeşeren tohum Güneşte görsem Sevinç doldurur içime Bir günü Gü...