25 Aralık 2020 Cuma

Bugün Cuma

                    Cuma geldi hoş geldi ama ben anlamıyorum bu koca hafta nasıl geçti böyle. Bir şey de yapmıyoruz, devamlı evde oturarak fazla bir şey yapmadan da su gibi geçiyor günler. Her gece aklıma bir şey geliyor , yarın hemen uygulayayım diyorum ama evde ki hesap hiç uymuyor çarşıya. Etrafı topla, kahvaltı hazırla, yemek lazım akşama onu pişir, biraz kitap okuyayım, evde ekmek bitmiş gideyim alayım derken bir bakıyorum ki akşam olmuş. Ahir zaman böyle olacakmış derrler gerçekten de çok ilginç geliyor zamanın bu kadar ellerimizden kayıp gitmesine.

                   Neyse bu hafta yeni yıla doğru minik hediyeler hazırladığım bir haftaydı yine. Arkadaşlarıma süpriz paketler hazırlamak beni çok mutlu eden bir şey. Bugün de paketlerimi postaya verdim.


                       Bu hafta iki kitap bitirdim. İsmet Özel'in bu kitabını aslında daha önce okuduğumu ilerleyen sayfalarda hatırladım ama bırakmadım ve devam ettim. İsmet Özel'in kısa kısa denemelrinden oluşan bu kitabı fikirlerini takip etmek için okuyabilirsiniz.


                       İkinci bitirdiğim kitap sevgili Macerakitabım Özlem'in hediyesi Patti Smith'in kitabı. Hakkında ileri ki günler de yazmak isterim ama Patti Smith severler bence okusun derim.


Evde ki oturmalarıma her zaman kahve kurabiye ikilisi eşlik etmiştir tabi ki!


Arada yürüyüşlerimi yaptım uzun uzun. Denizi çok seviyorum; sesi, kokusu, görüntüsü her mevsime göre değişiyor ve insanı iyileştiriyor. 


Denizin aralık ayında böyle durgun oluşuna ne demeli?


Oturmasını sevdiğim banklar..


Bu hafta bana gelen güzel paketler, yeni yıl kartları..


Okunacak kitapların sehpada beni beklemesi ...


Mutlaka kurabiye olmalı bence çaylarımıza eşlikçi...


                              Valla bu hafta içi pişmanlığım işte bu . Pastaneden polka denen bu pastayı aldım. Durmadan hamur işi, pasta , börek vicdanım sızlamıyor değil ama. Gerçi bunu beğenmedim çok kremalıydı. 


Öyle böyle bu haftayı da sağlıkla geçirdik çok şükür.  Bu cumartesi ve pazarda evdeyiz , keyif ve huzurla geçmesi dileğiyle..
Hayırlı Cumalar..











21 Aralık 2020 Pazartesi

Duvara Asılmış Soğan Çuvalı

                           Tatar Çölünde ki Giovanni Drogo'nun kendini kaderin akışına bırakması, Camus'nün hiç bir şeyle mücadele etmeyen Yabancı'da ki kahramanı Meursault'nun bıkkınlığı,  Canetti'nin Körleşme romanında ki Peter Kien'in kendine kitaplardan dünya kurmasına benzer hayat anlayışım var. Çabalayıp alın yazısını değiştiren, iyileştiren ve belki de mutlu olanlar vardır  tabi ki. Ama hayat boyunca didinip daha iyisine ulaşmanın anlamsızlığına karar vermiş durumdayım. Drogo çölün ortasında ki kaleye geldiğinde geri döneceğine dair inancı vardı da ne oldu?  Genç teğmen Giovanni Drogo hayatın anlamı üzerine kafa yormamış, biraz hayatın akışına teslim olmuştu romanda. Otuz yıl boyunca güvenlikli bir şekilde düşman beklemekle ömrünü geçirir. Ama farkında olmadığı bir şey vardır, fanilik duygusu. İhtiyarlayıp da kaleden gönderilince başka bir savaşın içinde bulur kendini. Ölümü kabullenme ve fanilik duygusuna teslim olma. 

                          Nereden mi geldi şimdi bunlar aklıma. Her şey hatırlatıyor faniliğimizi bana; ister güneşli bir gün olsun içimi ısıtsın yumuşacık, bir şey duruyordur diplerimde beni huzursuz eden. İster kahkahalarla güldüğümüz sohbet meclisimiz olsun bir saat sonrası yine elimde kalan ıpıssız yalnızlık duygusudur. İster ailece yaptığımız uzun seyahatler yaşamış olalım, çok yakındır elimde bugünlere ait fotoğraflarla hüzünleneceğim günler. Hepsinin nedeni işte bu fanilik duygusudur.

                      Geçen gün hava yağmurlu olsa da müthiş enerjik kalktım yataktan. Hemen şemsiyemi aldım çıktım fırına doğru. Bize uzak olanı seçtim fazla yürümek için. Kahvaltı öncesinde yaptığım yürüyüşleri çok seviyorum, küçük mutluluklarımdan biri diyorum. Hayat bu işte mutluluğunuz bir anda duvarda gördüğünüz soğan çuvalıyla yarım kalıyor. Aman Allahım öyle çok üzüldüm ki anlatamam. Bu bir gün önce ölen teyzenin ve gelininin çuvalıydı. İlk önce teyze covid oldu hastaneye kaldırıldı mahallemizde. Sonra elli küsür yaşında ki oğlu ve gelini oldu, karantinaya girdiler. Sonra teyzenin öldüğü haberi geldi. Oğlu ve gelinini de hastaneye yoğun bakıma aldılar. Dün Geçen günde gelini vefat etti geri de iki evlat bırakarak. Dün de evin babasının acı haberi geldi mahalleye. Bugün evlerinin önünden geçerken gördüm balkonda ki çuvalı. 7-8 kilo almışlar belki tüm kış kullanırız demişler ve tüm hayalleriyle birlikte duvara asmışlardı.

                         Nasıl da fani değil mi, nasıl da korkunç bir çaresizliği var insanın. Bunca çıplaklığıyla acımasız gerçekliğe rağmen mutluluk peşinde koşmamız ne kadar da gülünç..

                      Ey nefsim! Anladım ki, dünyanın nimet ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennet''e ve Cehennem''e inanmıyorsan, bari ölümü inkâr etme! Bu nimet ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Dünyaya niye sarılıyorsun? Bütün dünya senin olsa ve dünyadaki insanların hepsi sana secde etse, az zaman sonra sen de, onlar da toprak olacaksınız!”

İmam-ı Gazalî






18 Aralık 2020 Cuma

Hoşgeldin Cuma!

                             Bir cuma gelmişken yazımı yazayım, hayata devam edelim, dertleşelim konuşalım hatta şöyle bir soluklanalım diyorum, ne dersiniz? Evlere kapanacağımız bu hafta sonu bitmeyen salgının gölgesinde aralık ayının ruhsuz günleriyle birleşti. Dünyanın başında ki bu illet hala devam ediyor. Her gece vaka sayısı kaç olmuş, aşı geliyor mu gelmiyor mu, hangi aşı daha iyi haberlerini aylardır seyrediyoruz. Ölen hastaların bir sayı olarak ekranda bir iki dakika gözükmesi dünya da ki değerimizi ortaya koyuyor. Kafayı yememek imkansız. 

                           Elden bir şey gelmiyor. Devlet büyüklerimiz ne derse onu yapıyoruz. Hadi evlere kapanın tamam, hadi anaokulları açılsın tamam yok olmaz onlar da süper bulaştırıcı yeniden kapansın tamam, şu saatlerde dışarı çıkın tamam.. Böyle böyle kaç ay geçti değil mi? Evlerde de gayet mutlu ve huzurlu değiliz tabi ki. Devamlı beraber olan ev ahalisi olarak sinir patlamaları, üzüntüler, ağlamalar ,sızlanmalar eksik değil evimizde. Ama bunları anlatmayı sevmiyorum güzellikleri odaklanalım diyorum yine.


                               Karavanla bir yere gidemiyoruz çünkü herkes evden internetle çalışınca yine bir yere çakılı kalıyorsun. Haftasonu da çıkış yaşağı olunca iyice hapsolduk evlere. Ama ara ara karavana gidip yalnız başıma bir şeyler içip geleni geçeni seyretmeyi seviyorum.


                        Bu hafta içi bazı günler yağışlıydı. Sokaklarda kimse olmayınca yürüyüş çok güzel oluyor. Sonrasında bahçeme geliş mutluluğu da çok güzel.


Geçen sene ektiğim portakal ağacım :)


Yine geçen sene ektiğim kumkuat ağacım bu sene o kadar çok meyve verdi ki..


Pasta, kek, kurabiye yapmadan geçmez mi bir hafta..


Arkadaşlarıma hediyeler hazırlama günleri...


Bu hafta iki güzel kitap okudum. Elimde kitap kalmayınca kütüphaneye giderek aldım.


Sahiden sohbet tadında bir okuma oldu. Zaten Dursun Gürlek yazılarını internetten takip ediyorum devamlı. Özellikle İstanbul'da ki camiler hakkında öyle güzel bilgiler veriyor ki..
Cuma çiçeğimi de pazardan aldım. Sehpamda yerini aldı..


Vee bitirirken yazımı Gökhan Özcan'a kulak verelim;

İnsana ve hayata uzun süre dikkatle baktığınızda bütün bu gündelikler dökülüyor yavaş yavaş üstünden, kalabalık bir gezegen ve ıssız bir insan kalıyor sadece ortada. En çıplak haliyle hayatın hikâyesi bu… Gerçeğin kapımıza dayanması ve er ya da geç kendi yalanlarımızla yüzleşmememiz kaçınılmaz. Ama bu yüzleşmenin vakti, her şey için çok geç kalmış olacağımız bir güne denk düşebilir. Bütün yalanların farkına vardığımız ve fakat hakikate hiç vaktimizin kalmadığı bir güne… Kim ister kendiyle böyle yakıcı bir randevuyu?


15 Aralık 2020 Salı

Bir Yanımız Utanç

                         Haberleri açmak istemiyorum her açtığımda kötü şeyler göreceğimi biliyorum. Sonra diğer sosyal medya araçlarında rastlıyorum her türlü kötülük görüntülerine. Bu çağda nasıl olur savaş diyor beynim, aklım almıyor insanın insanı öldürmesini. Ermenilerin geçen aylarda masum insanları bombalaması  televizyondan ne de rahat aktı odalarımıza. Afrika ya da Afganistan'da ki binlerce masumun katledilişi peki. Bir ömür bu görüntüleri seyretmekle geçti. Yaşadığımız şu yıllar boyunca ne kadar çok savaş haberine tanık olduk değil mi? 

                      Canım sıkılıyor her gün aldığım ölüm, cinayet, taciz, kadın katliamı haberlerine. Bergman filmlerini ara ara seyretmeyi çok seviyorum . Skammen filmini izledim tekrardan. Filmde Jan ve Eva bir Avrupa ülkesinde yaşarken iç savaş çıkar ve ikisi bir adaya sığınırlar. Savaştan kaçan bu müzisyen çift üzerinden, yapılan onca savaş filmi içinde en sade olanı belki Skammen yani Utanç. Savaşın  bu kötü halinin uzak bir adaya nasıl ulaştığını, tavuktan bile korkan bir adamın nasıl ölümcül hale geldiğini, insanın tüm duygularını bastıran bir utançla nasıl başbaşa kaldığını öyle güzel anlatıyor ki Bergman.


                          Niye içimizde kötülük barınıyor sorusunu yüzyıllar boyunca herkes düşünmüş, incelemiş. Focucault zorbalığın, kötülüğün önce sıradan insanın iç dünyasında filizlendiğini söyler. Hannah Arendt'in biliyorsunuz kötülüğün sıradanlaştığı tezi vardır. Gözümüzün önünde devam eden en basit bir kötülük bir süre sonra bizim için de normal oluyor. Seyrettiğimiz bunca kötü habere karşı duyarsızlaşıyoruz ve en önemlisi toplum halinde evlatlarımıza bu merhametsizliği aktarıyoruz. İslam anlayışında bu yüzden günahların bile açıkca dile getirilmemesi istenir. Bir haksızlık, bir kötülük karşısında onu değiştirmek için elimizden gelenin yapılması istenir eğer olmuyorsa dilimizle yermemiz o da olmuyorsa kalben inkarı söylenir.  Peygamberimizin sözü şöyledir;  “Sizden biriniz bir kötülük işlendiğini görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle düzeltmeye çalışsın. Buna da gücü yetmezse kalben nefret etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”

                              Dünya da kötülüğün anlamını izah etmeye çalışan bir çok düşünür, yazar, sanatçı var. Geçen gün bunlardan fazla da ismi duyulmamış olan Yugoslavyanın kurucularından ve aynı zaman da heykeltıraş olan Ivan Mestroviç'in torunu olan Harvardlı sosyolog Stjepan G. Mestroviç'in adına rastladım. Duygu ötesi toplum kavramını ortaya çıkarmış. Merak ettiğim bu kavram için kitabını alıp okumak istiyorum. Bir çok yoldan kötülüğün niye var olduğunu, ne yapmamız gerektiğini görüyoruz ama uygulamakta ne kadar başarılıyız, bilmiyorum...





11 Aralık 2020 Cuma

Cuma Gelmiş

                                 Merhaba Cuma, merhaba blog ahalisi!

                                Valla zor bir işi yapıyoruz şu mecrada. Niye mi derseniz ; uzun uzun yazıların okunmadığı, blogların artık demode kaldığı ve bir çok insanın terkettiği bu nostaljik alana gelip okuyorsanız sonuna kadar bravo! Bir taraftan da çok üzülüyorum, yıllardır yazıyorum çünkü. Benim gibi yazan blogçular artık çok az. Eski blogçuları çok özlüyorum ama yapacak bir şey yok.

Kimse olmasa da okuyan , tarihte iz bırakmak amaçlı ve bir gün kızım dönüp dönüp okuyacak diye yazıyorum. Kimbilir belki torunlarım bile okur !

                              Hafta her zaman ki gibi geçti sağlık, sakinlik ve rutin bir çizgide . Çok çok şükrediyorum buna. Kötü olaylara rastlamadan süren hayat gibisi yok.


Ah okulum! Çocuksuz bu günleri de görecekmiş. Sisli puslu okul günlerimizi özledim. 


Ortancalarım bu aya kadar böylesine güzeldi ama bu hafta içi budama yaptım hepsine. Bahçeyi süpürdüm, gülleri de budadım, saksıları temizledim.


Kaktüslerimi daha korunaklı yere taşıdım. 


                        Balkonda olanları da bir masaya dizip iyice kuytu yere çektim. Soğuk havalarda bile bu şekilde dışarıda kalabiliyor kaktüsler. Hatta bir sene üzerlerine kar bile yağmıştı.


Bu hafta tabi ki kek yaptım. Havuçlu ve cevizli ...


Hatta kek olduğunu duyan arkadaşlar ertesi günü geldiler. Allahtan hava ılıktı. Biz de bu sefer arka bahçeye geçerek kahve ve kek eşliğinde sohbet ettik.


Bahçenin en güzel zamanı. Çünkü kiraz ağacım yapraklarını iyice sararttı ve döktü...


                 Bu hafta okuduğum ilk kitap Aydın Boysan'dan. Kitabı  Okurken onun konuşmasını dinliyormuşum gibi geldi.


Sonrasında Aziz Nesin'in aslında çocuklar için yazdığı bu kitabı okudum. Kurtuluş Savaşında unutulmayacak isimlerin hayat hikayelerini yazmış. Bilmeme rağmen tekrar okurken duygulandım. Diğer kitaba başlayıp 30 sayfa falan okudum ama bol siyasi görüş içerikli olunca çok şişip bıraktım. Off okuyamıyorum artık bu tür. Zaten boğazımıza kadar  politik her şeyimiz, aman kalsın!


                    Sabahları çayımı alıp koltuğuma oturup dergi okumayı çok seviyorum. Muhit dergisi de politik tarafı olan bir dergi ama bazı yazarlarını sevdiğimden alıyorum. Diğer kitap cep kitabı gibiydi, 2 günde okudum.




Mutfak camı manzaram...



                                Okula beraber gittiğimiz öğretmen arkadaşımda bu hafta eşiyle Covide yakalandı. Allahtan hafif atlatıyorlar. Onlar için de havuçlu kek yapıp götürdüm. İnşallah herkes şifa bulur şu hastalıktan. 


                            Sevdiğim öğretmen çift arkadaşım var eski okulumdan. Onların bahçesinde görüştük geçen gün. Hava çok güzeldi, biraz onların evine yürüyüş yapayım demiştim. Haberleri yoktu geleceğimden. Ben bahçelerinden içeri girerken onlarda evlerinden çıkıyorlardı. Onlarda yürüyüş yapacaklarmış, ellerinde bir paket vardı. Şu işe bakın; onu da bana uğrayıp vereceklermiş. 
Beni görünce çok şaşırdılar. İlk yeni yıl hediyemi de almış aldım. Aralık ayını çok seviyorum bu yüzden. Bir çok arkadaşıma hediye hazırlıyorum , kart yazıyorum. Öyle iyi geliyor ki bu süreç. 
Bu tür şeyler ıvır zıvır işler bir çokları için ama ruhumuza iyi geliyorsa neden olmasın!
Kısıtlı haftasonumuz hepimize huzur ve dinlence versin, iyi günler!
























7 Aralık 2020 Pazartesi

Bıkkınlık ve Künefe

                           Dışarı da yemek yemeyi artık sevmiyorum. İstediği kadar ortam, manzara falan güzel olsun; etrafta sinirlerimi bozacak bir garson oluyor mutlaka. Geçen gün kızımın uzun süreden beri istediği künefeyi şu meşhur dükkanlardan birinde yemek gafletine düştüm. Ben yemeyeli çapı yirmi santimi geçmeyen künefenin fiyatı da oldukça artmış. Neyse yiyelim biraz mutlu olalım dedik ama benim gibi en küçük şeyi sorun eden tipler evde oturmalı .. Garsonun özensizce getirdiği çatal, bıçak, bardaklara odaklanmamak için çaba harcadım başlarda. Sonrasında minik süt sürahisini kaba saba bir şekilde masaya koyduğunda biraz dökülen sütü görmezden gelip arkaya çekilmesi, eline cep telefonunu alıp bir çok insanın yaptığı gibi kafasını buna gömmesi ben de bardağı taşırdı.

                         Kierkegaard'ın Kahkaha Benden Yana kitabında şöyle bir bölüm vardır;

''İnsanın, sanki kaderini değiştirecekmiş gibi, dünyada bağırıp çağırarak bir şeyler elde edeceğine inanması için çok saf olması gerekir. Her şeyi olduğu gibi kabullenip yaygara koparmamak daha iyi . Gençliğimde bir lokantaya gittiğim zaman garsona "İyi bir parça, çok iyi bir parça, filetodan, fazla da yağlı olmasın," derdim. Garson, isteğime dikkatini vermek şöyle dursun belki de beni duymazdı bile ve sesimin mutfağa ulaşıp aşçıyı etkileme ihtimali daha da zayıftı, tut ki ulaştı, belki rostonun tamamında iyi bir parça yoktu. Artık hiç bağırmıyorum.”

                        Koca Kierkegaard bile benzer şeyleri yaşıyormuş zamanında ki ben mi yaşamayacağım. Artık yapmam gerekeni biliyorum.  Her şeyi olduğu gibi kabullenip yaygara koparmamak..






4 Aralık 2020 Cuma

Cuma Geçti Bile

                            Cuma bitmek üzereyken yazabiliyorum bloga. Bir hafta içinde çok da önemli olay  olmadı buna da çok şükür diyorum tabi ki. İnsanın alışkanlıklarının, her zaman ki rutinlerinin devam etmesi ne kadar güzel bir şeymiş meğer. Bunu anlamak için başıma çok önemli bir olayın gelmesi gerekmedi belki de yaşla beraber bu olgunluğa ulaşıyorsunuz. Eskiden ne kadar çok oflardım, memnun değildim hiç birşeyden, hep aynı geçip gidiyor hayat diye sızlanırdım. 

Ama sağlıklıyım, annem babam hayatta, çocuğum yanımda ya daha ne olsun. Kızımın odaya kapanıp tüm vaktini telefonla geçirmesi, bizden kopması, bu yaşları geçip giderken aynı evde olsak da bir şey yapamamak çok canımı sıkıyor. Hatta niye böyle oldu deyip ağlayıp duruyorum. Kızımın umurunda değil; arkadaşlarım bu yaşların genel özelliği bu kabul et demeleri bile beni ikna etmiyor ama elimden de birşey gelmiyor bu sorunu çözmek için. 

                       Ben de hayatıma devam ediyorum genelde stabil şekilde. Haftanın başı okula bir gün gittim sonra bizimde sınıflarımız kapatıldı. Zaten salgının artış durumunu gören velilerim çocuklarını göndermiyorlardı yalnızca 2 öğrencim geliyordu.


Sonbaharın en güzel zamanı. Artık ağaçlarda yaprakta kalmadı. Okulun arka tarafında bir bahçe var. Hurma ağacı iyice yapraklarını dökmüş. Çocuklarla bu muhteşem manzarayı izledik. O günden sonra da artık çocuklar ve ben okula gitmiyorum ne yazık ki...


Hafta içi hava serin ama pürüzsüz güzeldi. Hiç rüzgarda yoktu, en iyisi sahilde yürüyüş yapmaktı ve ben de bunu kaçırmadım.



                          Yolumun üzerinde öyle güzel görüntülere şahit oluyorum ki Allahım sana çok şükürler olsun diyorum devamlı, bu dünya da cenneti yaşıyorum. Etrafta çöp falan görünce inanamıyor insan, nasıl yapılır bu diyorsun. Güzel olanı niye mahvetmek ister ki ?



                           Üşenmedim tarçınlı rulo yaptım hafta içi. Aslında haftasonu yapayım diyorum yalnızca, çünkü hamur işi bu zararlı deniyor un,şeker vb. Ama yağmurlu ve soğuk günler de camın kenarında ki koltuğuma oturup dergimi de elime aldıysam bir şeyler eksik diyorum. Kahve ve fırında pişmiş kurabiye, kek kokusu... 
Tamam zararlı deniyor ama kahvenin yanında hep bir şeyler yemek istiyorum. Ve insanı mutlu ediyorsa bir dilim kek bence şifalı bile..


                          Bugün cuma. Sabah erkenden pazara gittim geldim. Hatta dönünce kahvaltı ettik. Her hafta çiçek alırım genelde. Bu hafta sahte kokinalar aldım. Aslında Paşabahçeden geçen sene iki dal kokina almıştım ama malum pahalı bunlar. Pazarda kocaman bir dalı 10 tl görünce gözüme inanamadım. Arkada ki çam ağacı dalları gerçek. Onları da yürürken bir bahçe duvarının yanına atılmış buldum. Herhalde budama yapmışlar atmışlar. Hemen aldım tabi ki..


                              Bu cumartesi ve pazar hep evdeyiz. İnşallah salgını hafifletir bu önlemler. Her taraftan coronaya yakalanma haberleri alıyorum. Canımızı sıkan çok şey oluyor. İnşallah bu iki günü huzurla geçiririz. 
İyi haftasonu herkese!

27 Kasım 2020 Cuma

Bir Cuma Daha

                                        Kasım ayının son cuması geldi işte. Sonbahar da bitmek üzere. Dönemler, devirler bitiyor. Televizyonda çocukluğumuza ait görüntülerin yavaş yavaş kayıp haberlerini görünce içimde bir şeyler eksiliyor. İnsanoğlu çocukluktan sonra gençliğe geçiyor bir hevesle, umutla ama ne kadar da kısa sürüyormuş. Orta yaşa geldim ama büyük bir bıkkınlıkta var üzerimde. Hayatın neşesini kaybetmemeye çalışıyorum ama duyduklarım, gördüklerimle eksiliyorum işte.

                                    Çok moralsizim arkadaşlar, şen bir cuma yazısı yazmak içimden gelmiyor nedense. Dünyanın gittikçe kötüleşmesi, hastalıklar, sürtüşmeler, beklentiler , aldığımız ani haberler, evlere tekrar kapanmaya başlamak, belirsizlik , her şey canımı sıkıyor bugünlerde. Gökhan Özcan geçen günlerde köşesinde de şöyle belirtiyordu;

''Gözümüzün önünde cereyan eden şeylere bir kamera gibi objektif, soğuk, önyargısız baktığımızı düşünüyoruz nedense. Oysa yaşanan her şey, ona şahit olan insan sayısınca farklı yoruma tâbi tutuluyor.''

                              Bu hafta da okul ev arasında gidip gelmeyle geçti. Anasınıfları kapanmayınca okullara bir tek bizler gider olduk. Koca okulda hizmetliyle beraber yalnız olmak da bir garip. Allahım ne günler görüyoruz. Veliler çocuklarını göndermek istemiyorlar. Yalnızca iki öğrencim geliyor ama ben günlük programıma devam ediyorum tabi ki..


                     Bir taraftan da iyi ki kapanmadı sınıf; az da olsa gelen çocuklarla neşemi buluyorum. Onların enerjisi çok güzel. Konuşmalarına bir şahit olsanız şaşar kalırsınız. Sabah ilk işimiz çiçeklerimize günaydın demek..


Sonra da biraz sanat etkinlikleri yapıyoruz..


Okul çıkışı mutlaka yürüyüş yapıyorum sahilde. Bu hafta soğuk ve rüzgarlıydı.


Bu hafta iki kitap okudum.


                             Okulda kek yaptık. Sabah bahçemden bir portakal kopardım ve yaptığımız kek için kullandık. Geçen sene ektiğim portakal fidesinde bu yıl 4 tane portakal oldu. Çok tatlı olmasa da güzeldi tadı.


                Bu hafta okuduğum kitaplardan birini kızım için aldım aslında. Gençlere sohbet eşliğinde faydalı olabilecek bir kitap. Keşke okusa kızım ama bu yıl kitap okumayı tamamen bıraktı ne yazık ki. Ben yine de bir ümit bekliyorum ..


Son olarak Fatma Bayram hocanın iyilik yazısından bahsetmek istiyorum. İlk önce kendinden başlayarak çevreni iyileştirme çalışmalarından bahsetmiş. 
'' Madem ki iyilerden olmakve bu düzeyi korumak çoğumuz için, ancak iyi bir çevre içinde mümkün, o halde ''ben her çevre de kendi çizgimi korurum'' iddiasını gözden geçirip hiç olmazsa en yakın halka da iyileri çoğaltmaya bakmalıyım . ''
Benim  de savunduğum bir şey bu ; ilk önce kendimiz sonra da yakın çevremiz için iyisi için çabalamak. 
Fatma Bayram'ın harika yazısına bir göz atın derim.
 İyi Haftalar !
















Bugün Cuma

Akan suyu severim ben Işıldayan karı severim Bir yeşil yaprak Bir telli böcek Yeşeren tohum Güneşte görsem Sevinç doldurur içime Bir günü Gü...