İyice yaz hayatımıza yerleşmeye başladı. Neyse ki serin geceler devam ediyor, güzelce uyuyabiliyoruz, arada esen rüzgarla serinliyoruz gün içinde de ama bazen de gün içinde yüksek sıcaklıklar oluyor. E olacak tabi her şey zamanında.
Geçen hafta sonu sabah erken kalkıp bize neredeyse 70 km uzaklıkta ki Tekirdağ'a gezmeye gittik. Böylece Marmara Bölgesinde görmediğimiz, gezmediğimiz il kalmamış oluyor. Darısı diğer bölgelere..
Tekirdağ Marmara denizi kıyısında bir şehir. Adını hep duyarız, ilçelerini bileriz ama hiç gitmediğimiz için nasıl olacağını biraz merak da ediyordum. Sabah yine kahvaltımızı yanımıza aldık, çayı termosa koyduk, devir tasarruf devri ne kadar az harcarsak o kadar gezeriz felsefemizle yola çıktık.
Tekirdağ'a saat 10 gibi ulaştık ve arabamızı bir parkın kenarına park ettik. Şehre girerken sağ tarafınız yemyeşil sol tarafınız deniz olarak ilerliyorsunuz ve bu insana çok büyük huzur veriyor. Bizim gittiğimiz günlerde kiraz festivali de vardı. Sahil kısmında hazırlıklar yapılıyordu. Alışveriş için standlar ve akşam ki konser için de sahne kuruluyordu. Kahvaltımızı da güzel bir parkta yaptık.
Sonra da sahilden yürümeye başladık. Tezgahlarda satılanları inceledik ve şehir merkezine doğru yürüdük.
Şehir merkezinde olan bir kaç müze var. Zamanında gelip Osmalıya sığınan Macar Prensini sahiplenmiş Tekirdağ halkı. Onu anmak ve Macar Halkı ile dostluğunu pekiştirmek için müze ve park yapmış. İnsanlar da gelip buraları geziyor.
Rakoczi Müzesi ;
Barbaros Caddesi üzerinde eski bir Türk evi olan bina 1676-1735 yılları arasında yaşayıp, son yıllarını Tekirdağ’da geçiren Erdel Prensi ve Macar Halk Kurtuluş Kahramanı II. Rakoczi Frençh’in anısına kurulmuş.
Namık Kemal Evi;
Namık Kemal’in 1840 yılında Tekirdağ’da doğduğu evin yakın çevresinde eski Tekirdağ evleri örnek alınarak, Namık Kemal’in hatırasına Tekirdağ Namık Kemal Derneği tarafından 1993 yılında yaptırılmış ve 1994 yılında hizmete girmiş.
Arkeoloji Müzesi;
Bina ilk olarak Cumhuriyet döneminde Vali Konağı olarak yaptırılmış. Müzenin bünyesinde taş eserler salonu, arkeolojik eserler salonu, etnografik eserler salonu ile eski Tekirdağ odası yer almakta. Bu salonlarda İ.Ö. 4500 yılı buluntularından günümüze kadar gelen kültür varlıkları teşhir edilmekte. Ayrıca, Müzenin geniş bahçesinde Tekirdağ ve çevre ören yerlerinde bulunmuş Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait mimari parçalar, lahitler, mezar stelleri, sunak taşları, mil taşları ile Osmanlı dönemine ait kitabeler, çeşme ve çeşme aynaları, mezar taşları bulunuyor.
Camileri gezmeden olmaz. Gittiğim yerlerde ki tarihi camileri de merak eder ve gezerim. Tekirdağ'da da güzel camiler bulunuyor.
Rüstem Paşa Cami;
Ertuğrul mahallesinde Mimar Sinan Caddesinde bulunan cami 1554 yılında Sadrazam Damat Rüstem Paşa (1500-1561) tarafından yaptırılmış. Mimar Sinan’ın eseri olarak Tekirdağ’ın en güzel camilerinden biri. Bahçedeki yuvarlak 5 sütunlu mermer şadırvan Abdülmecit zamanında yapılmış. Camii yaptıran Rüstem Paşa’nın türbesi İstanbul’da Şehzade camii bahçesinde bulunuyormuş.
Orta Cami;
1855 yılında Kürkçü Sinan Bey’in yaptırdığı caminin yıkılması üzerine hayırsever vatandaşlar tarafından eski yerine yeniden yaptırılmış. Eski Cami ile Rüstempaşa camii arasında kaldığı için bu ad verilmiştir.
Eski Cami;
831 yılında Zahire Nazırı Ahmet Ağa tarafından yaptırılmış. 1912 yılında yıkılan minaresi Cumhuriyet döneminde yeniden inşa ettirilmiş.
Parklarında heykelleri de çok güzel. Belediyenin tesisleri çok güzel ve hesaplı bir şekilde. Tekirdağ'da meşhur tekirdağ köftesi yenmeli ama biz buralarda zaten çok yiyoruz diye iskele üzerinde belediyenin tesislerinde balık ekmek yedik. Tatlı olarak da merkezde dondurmalı peynir helvası yedik.
Uzun yürüyüşler donrasında tabi ki kahve pasta da yendi 😉
Sabah ilk Tekirdağ'a geldiğimizde güzel bir parkta kahvaltı yapmıştık. Biraz bu parkı gezince Macar Dostluk parkı olduğunu öğrendik. Hem bilgilendirme vardı hem de o yıllara ait fotoğraflar bulunuyordu parkta. Ayrıca çok güzel ahşap heykeller koymuşlar parkın ortasına. Hele bir de masmavi küçük bir havuzunu görseniz.
Sahil Dolgu alanında bulunan Barış ve Özgürlük Parkı, 2024 Türk-Macar Kültür Yılı olması dolayısıyla iki ülke arasındaki dostluğu simgeleyen bir park olarak açılmış.
Haftasonu gezilerle güzel geldi geçti. Hafta içi okulun son on gününe girdik. Şöyle bir durum var. Liseden ilkokula kadar bir çok çocuk okula gitmeyi bırakıyor son haftalarda. Bu Türkiyenin genel bir tablosu çünkü kızımın zamanlarında da aynı şey oluyordu. Öğretmenler aslında okulda, az öğrenci olsa da dersler ya da etkinlikler devam ediyor. Anasınıflarında böyle değil ilginçtir son güne kadar full devam ederiz.
Bu hafta boyunca ilkokul ve ortaokul sınıflarında tek tük öğrenci olmasına rağmen benim sınıf hep derste olduk.
Hava zaten sıcak bizde bahçede etkinlikler yaptık. Okul bahçesinde ki dutlar da olmuş, hep beraber yedik.
Kütüphaneden aldığım Mihail Şolohov'un 1932 yılında yayımlanan Uyandırılmış Toprak kitabını okudum ama daha önce 1. cildini okuyup yarıda bırakmıştım. Bu sefer 2. cildini bitirdim. Rusya'nın dönem tahlillerini iyi yaptığı kitapta Solohov, yaşanan olaylar, insanların tutumları ve çabaları, tek tek karakterleri ile gerçekten de kaliteli bir okuma oldu.
Diğer bir kitap Sadık Yalsızuçanlar'ın Gönül Bekleme. 1970'lerde sorunlu bir ailede büyüyen gencin ilk aşkı, yaşamı ve sonrasında bir dergahta okunan Said-i Nursi ile yavaş yavaş dindar oluşu. İnancın oluşmasını okumak güzeldi. Bir gencin hayatın iyiyle kötüyle ayrılmış sınırlarında gezinmesi, aile sorunlarından kaçışta tutunacak bir dal bulması, inancın verdiği yönlendirme ve daha bir çok çıkarım vardı kitapta.
''Her şeyle nasıl da ilgiliyiz. Binlerce bağ atıyoruz dünyaya. Oysa kalbimizi bağladığımız her şey ölüyor. Bizi bir gün terk ediyor. Ayrılıyor ve bilincimizi parçalıyor. ''
Dindar bir adam Sadık Yalsızuçanlar ve yazdıkları bu doğrultuda. Kitabın bir bölümünde Damage filmi geçiyor. Kahramanımız çok etkilendiği bir film olduğunu yazınca kitapta aslında çok önceleri izlediğim bu filmi tekrar izleyeyim dedim. Çünkü filmi cesur sevişme sahneleriyle hatırlıyorum hatta bu film 90lı yıllarda yayınlandığında baya bir yorum almıştı. Bu kitapta da adı geçince iyice meraklandım ve izledikten sonra da yazarın bundan söz etmesini oldukça garip buldum.
Film aslında bir çok açıdan tartışılacak bir film. Herkesin değer yargıları, bakış açısıyla yorumlayacağı bir film. Filmde mevkisi, kariyeri, parası pulu ve güzel bir ailesi olan orta yaşlarda ki bir adamın oğlunun nişanlısıyla girdiği tutkulu ilişki üzerine. Filmi izleyenlerin bazıları yıllardır kaybettiği tutkuyu ve durağanlaşan cinsel yaşamını harekete geçiren genç bir kadınla yaşadıkları yüksek dozda ki enerjiyi bulan bu adamı olumlu yorumlıyor. Ama benim gibi muhafazakar bir insan için fırsatını yakalamış ve karısını çoluğunu çocuğunu bir çırpıda güdüleri uğruna silebilen erkeğin son tırmanışları. Film bir nevi Lolita'ya benziyorum -ki o filmden de hiç haz etmem-.
Film tabi ki bu duyguları, öfkeyi hatta bazıları için imrenmeyi tetiklediğinden, değerlerimizi bize düşündürttüğünden, herkese göre farklı çıkarımlar yaptırdığından güzel bir film. Hatta filmin başrol oyuncuları Irons ve Binoche kavgalı olmalarına rağmen sette bu cesur sahneleri gayet gerçeğe uygun oynamışlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder