30 Haziran 2018 Cumartesi

Hayaller Güzeldir

                        Bundan yirmi yıl önce ki hayallerimi şu an yaşıyorum çok şükür. Öyle fazla hayalim yoktu zaten. İş hayatımda şu olsun bu olsun, kariyerim yüksek aldığım maaş en fazlasından olsun diye düşünmedim hiç bir zaman. Çocuklarım, bahçeli evim , sakince yaşadığım bir yer, fazla insana bulaşmadığım işyerim olsun derdim her zaman. Yakından takip edenler bilir, bunlara sahibim şu an. Güzel ve küçük bir kasaba da rölantide hayat sürüyorum hatta daha da durgun olsun isterdim. Yine de limon, kiraz, çam ağaçlarından oluşan bahçemizde koyu pembe ortancalarım, renkli bodrum menekşelerim, her daim bir köşe de duran kaktüslerim, mavi bankım ve küçük masamla mutluluk yaşıyoruz. Yan tarafımızda uzun uzun binalar, dış kapıdan geçen süratli arabalara aldırış etmemeye çalışarak hayallerimin gerçekleşmiş olmasına hep şükrediyorum.




Yapmayı sevdiklerim başında sahile gitmek geliyor. Tıka basa dolmuş çay bahçelerinde oturmayı sevmiyorum artık. Bu yüzden ya yalnız başıma bir bankta oturmayı ya da arkadaşlarımla her buluşmamızı bahçemde yapmayı seviyorum. Hayaller biter mi? İnsanoğlu elinde ki ne olursa olsun yine de düşlemeyi seviyor işte. Benim de emeklilik hayalim var. Kısmen yapacağıma inandığım. 
Rilke'nin  Malte Laurids Brigge'nin Notları 'nda anlattığı , Francis Jammes'in evini düşünürüm her zaman. Şöyle tarif eder evi, hayallerimde ki bir kesittir bu ev ve her okuyuşta içimi ısıtır ;
'' Sadece bir odacık isterdim ( çatı arasındaki aydınlık odayı ). Orada eski eşyalarımla , aile resimleriyle ve kitaplarla yaşardım. Ve bir koltuğum olurdu ve çiçekler  ve köpekler ve taşlı yollar için kalın bir baston. Ve bir başka hiçbirşey. Yalnız fildişi renginde , sarımtırak deri ciltli, ilk sayfasında çiçekli eski bir resim bulunan bir defter; bu deftere yazardım. Çok şey yazardım, çünkü aklıma çok şey gelirdi ve pek çoklarına ait hatıralarım olurdu.''
Bu basit hayali hep Avrupanın herhangi bir ortaçağ kasabasında düşlerim. Yapacağıma da inanıyorum. En azından bir kaç aylığına çatı katında bir ev kiralayarak elimde bastonla bu kasabanın eski taş yollarında gezindiğim günler yaşayacağımı düşlüyorum. Diğer birkaç ayda karavanla dolaştığımızı, kışın şimdi yaşadığımız eve geldiğimizi, sonra tekrar çatı katında bir ev kiraladığımızı, sonra tekrar bu bankta oturacağımızı hayal ediyorum. 
       Hayaller demişken bir de şuna da inanırım. Allah gerçekleşmeyecek hayaller kurdurmazmış insana :)








24 Haziran 2018 Pazar

Bir Pazar Günü

                            Cuma yazısını yazamayınca pazara sarkan konuları hemencecik şurada paylaşayım istedim. Bugün oylar kullanılıyor, hayat devam ediyor, herkesin umutları var. Unutmayalım ki aynı gemideyiz hepimiz. Düşüncemiz, fikrimiz ne olursa olsun birlikteliğimizi bozacak şeylere fırsat vermemeliyiz. Ülkemiz için ne hayırlısıysa o olsun diyorum.
                            Bu hafta da okulumuz devam etti, çeşitli eğitimler aldık. Sonunda beklenen tatil geldi vee  işte yaz tatili. Okulda olduğumuz günlerde arkadaşlarla ( tabi köy okulu olunca topu topuna 3 öğretmen ) kahvaltı hazırlayarak bir kapanış yaptık.


Der Himmel Über Berlin    ( Berlin üzerindeki Gökyüzü ) filmini seyrettiniz mi ?  Berlin üzerinde dolaşan iki melek, insanların hayatlarına , ilişkilerine, iç konuşmalarına şahit oluyorlardı. Melekler bir çamaşırhane de sıra bekleyen bir Türk kadının da konuşmalarını işitiyorlardı. Diğer herkes ontolojik bir hesaplaşma içindeyken bu kadın ne kadar yorgun olduğunu, eve gidince hangi yemeği yapacağını düşünüyordu. 
Nerden aklıma geldiyse kendimle bir bağlantı kurdum bu hafta. Ya da birçoğumuz böyle değil mi?



Kadınlarda ki bu yorgunluk biz ve benzeri ülkelerde ki cinslerimizin kaderi. Çalışan kadın ol ve olma ev de hem anne rolü hem eş, hem aşçı, hem temizlikçi vs. vs. Sonra da otur ontolojik varolmaya çalış. Ne kadar eğitimli olursa olsun eve gelen erkek eş iki seksen tv karşısına geçmeyi hak görüyor kendine. Yüzyıllar geçti bu düzen bir değişmedi. Yine de bir yerlerde kendi kendimize eğleniyoruz işte. Bahçemde kendime ayırdığım zamanlar en sevdiğim anlar.


Bahçemde ki ortancalarımın en coşkulu zamanları şu sıralar. Onlara karşı içtiğimiz kahvenin tadı hiç bir yerde yok. 


Artık yaz geldi ve benim yaz meyvelerinden pastalar yapma zamanımda geldi diyorum bizimkilere. Bahçe kadar balkonumda da en sevdiğim köşeler var. Mesela burası her daim oturup kitap okuduğum, işlerimi yaptığım yer.


Fırsat buldukça ve sevgili ergen kızımı kandırdığım sürece bisiklet sürmeye başladığımız yol. Uzunca bir yol sahil boyunca devam ediyor, fazla da insan olmuyor. Etrafta ki evleri , denizi seyrede seyrede gidiyoruz bazen eşimle bazen kızımla. 


Önünde oturduğumuz bazı ağaçlar o kadar güzel ki.


Ya da önünden geçtiğimiz kocaman çınar ağaçları..


Bu hafta fuarda Hilmi Yavuz'un sevgili Buket kızıma diye imzaladığı kitaba başladım. Özellikle akşam saatlerinde yapılan okumaların keyfi gibi birşey yok. Bu hafta da böyle geçti , yeni hafta da full yan gelip yatmayı, bol okuma yapmayı, aylak aylak bahçede çiçekleri seyretmeyi planlıyorum. Başlayan tatilim bana kutlu olsun :)

10 Haziran 2018 Pazar

Cuma Gelmiş


Cuma geldi de geçti bile. Her cuma yazmaya çalışsam da nasıl yoğun geçiyor anlatamam. Kızımın liseye giriş sınavı, öğrenci karneleri, sonrasında bizim seminer çalışmaları, bir taraftan ramazan ne oldu ne bitti anlayamadan pazara ulaştık bile. Bu sene haftasonu da okula gittik, bugün pazar ve ben okul yollarındaydım sabahın köründe.
Bu haftayı değerlendirelim şimdi. Bu hafta boyunca iki kitap okudum. Birisi Serdar Tuncer'in kitabı. Yazılarını çok seviyorum, bu kitabınında altını çizmedik yeri bırakmadan okudum. Zaman zaman akp tarafı yazılar yazsa da diğer konularda harika. 



İkinci okuduğum kitap çok sevdiğim diğer yazar Selim İleri'den hikayeler. Eski İstanbul'dan insan manzaraları, yaşamlarından kesitleri öyle naif anlatmış ki okuduğum her an sanki o zamana ışınlanmış gibi hissettim kendimi. 


Bahçemin nimetlerinden bahsetmeden olmaz bu hafta da. Bir tane erik ve kiraz ağacım var. Geçen sene ağacı tırtıllar kapladığından kiraz yiyemedik, bu sene tırtıl yok gibi ama kiraz da yok fazla. Tüm ağaçtan şu kadar kiraz topladık ama olsun şunların güzelliğine bakın..


Ramazan ayının en sevdiğim tarafı aile ve dostlarla kurulan sofralar. Çocukluğumu hatırlıyorum da uzun uzun masalarda en az 15 kişi vardık. Neşe içinde yarım gün boyunca tuttuğumuz tekne oruçlarımızı bozar, yer içer gülerdik. Yaza denk gelen ramazanları hatırlıyorum nedense. Geceleri ananemin bahçesinde oturur, sahura kadar beklerdik. Şimdi de çocuklarımızın böyle anlara sahip olması için iftar yemekleri düzenliyoruz. Çalışırken zor iftar yemekleri hazırlamak ama buna değer diyorum. Bu hafta da güzel masalara konuk olduk.


Okul sonrasında köyde dolaşıp sevdiğim teyzelere uğruyorum. Bakın bu teyze de okulumuza yakın bir evde oturuyor iki kızıyla. Bana civcivlerini göstermek için ayağa kalktı kümese gidiyor.


Aldıkları civcivler..


Bir de teyzenin komşu bahçesi var, her bahar giderim bakarım neler ekmiş diye.


Burası da onun evi. Ortancalar, sardunyalar iyice coşmuşlar hayran kaldım yine.


Sonra şehre döndüğümde gördüğüm manzarayla şok oldum. Ana yolda yol yapımı çalışmaları başlamıştı. Yol boyunca dizilmiş asırlık çınar ağaçları yaşamımız boyunca bize eşlik etmişti bu kasabada. Bir gün insafsızca kesilecekleri aklıma gelmezdi. İşte bu da oldu, yavaş yavaş katliam başlatmışlar. Canım çok sıkıldı çok. 


Bu da minik çınar ağacı , geçen yıl ekildi. Burada kocaman bir ağaç vardı ama anayolda büyük bir tır bu ağaca vurup devirince yerine bu ağaç ekilmişti. Şimdi de bu yavru ağacın yanında celladı var.
Araba alıp biz de konforumuza bakabilirdik ama almıyoruz. Her yere otobüsle gidiyoruz. Sırf araç çılgınlığının içinde biz de olmayalım diye. İnsanlar çok, araçlar çok , yollar yetmiyor bu lazım yalanının içinde olmamak için kendi çapımızda direniyoruz..


1 Haziran 2018 Cuma

Hoşgeldin Cuma

                   Bir cuma daha geldi, hafta sonu sevinciyle bugünü ne çok seviyorum. Ramazanın da ortasına geldik. Şükür ki bu yılda kıymetli bu aya ulaşıp kendime göre dolu dolu geçirmeye çalışıyorum. Peygamberimizin hadislerini güvenilir bir kaynak olan ''Riyazüs-Salihin '' den okuyorum. Kişisel gelişim kitapları okumaya gerek yok, bu değerli kitabı edinin ve okuyun yeter.
                  Ramazanın ağırlığı var tabi ki, sahura kalkmayla uykumuz bölünüyor, uzun süren açlık sonucu hareketlerimiz yavaşlıyor ama iftarın ve sonrasında teravihin bereketiyle gerçekten de bu ayı ailece beraber bereketli geçirmemizden büyük mutluluk duyuyorum. Her ne kadar kızımın büyük direnci olsa da yaşamında bazı şeylerin yerleşmesi için bu savaşı vermem gerektiğine inanıyorum.
                 Bugün tekrar bahçemden görüntüler var. Biraz gezinmeye ne dersiniz.



Bu hafta içi yağmurlar çoktu, bahçem iyice suya doydu ve iyice yeşillendi. Tüm çiçeklerim açmış durumda. İşten eve geldiğimde şu kapıdan girdiğimde sanki kurtarılmış bir bölgeye giriyormuşum gibi hissediyorum.


Ortancalarımda büyüdü ve kocaman oldular. Bir ay önce buralar çıplaktı , şimdi ki haline bakar mısınız..


Kitap okuma köşem mutlaka ortancalara yakın olmalı..


Yılbaşı çiçeğini bu kış ekmiştim. Tuttu ve çiçek bile açtı. Böylesine dolgun rengi başka nerede bulabiliriz ki?


Okul sonrasında köy içinde yürüdüğümü biliyorsunuz. Yol üstünde karşılaştığım bu yarı yıkık ev her seferinde bana hayaller kurduruyor. Şimdi bu ev benim olacaktı, etrafını temizleyip bir de tamir edersem ne güzel olurdu, mutlaka içinde bir de kuzine olmalı, belki bir kaç tane de hayvanım olurdu diye düşünür dururum. Kimbilir belki bir gün..



Köyden bir teyzenin bahçesi..


Sonrasında bizim kasabaya dönüyorum. Bu evi ne zamandır çekmek istiyordum. Çünkü bu ev , ananemin sokağında o döneme ait son kalan ev. Yakında yıkılacak ve yerine en az 5 katlı ev gelecek. Çok üzülüyorum, yavaş yavaş çocukluğumuza ait ne varsa siliniyor bu şehirde.


Bu hafta içinde okulda taş boyadık çocuklarla. Ben de kendi boyadıklarımı eve getirip sepetime koydum. En güzel terapi, tavsiye ederim.
Bu hafta da böyle geçti şükür. Gelen haftasonu bizim için önemli. Kızımın liseye giriş sınavı var. Çok fazla beklentileri olan bir anneydim. Ama son yıllarda herşey olacağına varıyor diye düşünüyorum. Elimizden geleni yapıyoruz ama sonrası da kader. Sınava gireceklere başarılar diliyorum. Haftasonu tatilimizi mutlu ve huzurlu geçirmek dileğiyle. Herkese hayırlı ramazanlar..


25 Mayıs 2018 Cuma

MUTLU CUMA

              Bir cuma daha gelmiş bulunuyor. Koskoca bir yılı hızlıca tüketmişiz gibi geliyor. Okulların kapanmasına şurada ne kaldı. Haftaya kızım lise için sınava girecek, devamlı değişen eğitim sisteminde fazla hayaller kurmamayı öğrendim. Bizim için bu sınav çokta önemli değil çünkü etrafımızda fazla iyi okul yok ve ne olacaksa olacak artık kıvamına gelmiş bulunuyorum. Bana kalsa emekli olayım , alalım bir karavan dağ tepe gezelim istiyorum. Ama ergenimiz bizimle hiçbir yere gelmek istemiyor. Ondan gizli tatil planları 
yapıyorum. Şu sıralar elimde hesap makinesi euro hesabı yaparak, harita da mesafeleri ölçerek bir takım planlar içindeyim. Sonra maliyete bir bakıyorum tüm yıl biriktirdiğimiz elimizden gitmiş durumda.  Ama seyahat tutkunları bilir, gözünüz bir şey görmez herşeyi bir anda harcarsınız.
             Bu hafta iş güç, ramazan , arkadaşlarla vakit geçirme derken çok süratli geçti yine. Hafta içinde iki kitap okudum. 



               Senai Demirci harika yazıyor. Maneviyatımıza öyle güzel sesleniyor ki, her kitabını başucu yapmak istiyorum. Bu kitabında infaktan bahsediyordu. Yalnızca malımızı mülkümüzü infak etmeyi anlatmıyor. Altı çizilecek bir çok cümle vardı:
              '' Televizyonu karartın, bilgisayarı kapatın, koltuğunuzu terkedin, kızının / oğlunun gözlerinin içine bırakın gözlerinizi, çok sevdiği masal kitabını okuyun. Çocuğuna kendini verişin ruhundan infakındır. 
Keyfini kaçırdın, huzurunu azalttın, sevincine hüzün bulaştırdın, hayatının akışını durdurdun, bir hastayı ziyaret ettin. Teselli verişin,acıların yanında duruşun, çaresizliği hatırlayışın yaşamından infakındır.''



                   Bazı filmler vardır çok şey bulursunuz onlarda, içinize işler bitse de etkisi oturduğunuz koltuktan kaldırmayacak kadar ağır olur. Canımı sıkan, böyle de yaşamlar var şu dünya da dedirten Uberto Pasolini'nin yazıp yönettiği Still Life  ( Durgun Hayat ) böyle bir film. Bu haftanın filmi ilan ediyorum kendisini.Filmin kahramanı John May durgun hayatında hep aynı ritüelleri olan bir adam. İşine hep aynı yoldan gidip geliyor, aynı yemekleri yiyor, görünüşü bile oldukça durağan. Sosyal hizmetli olan May kimsesiz insanları öldükten sonra büyük bir titizlikle araştırmasını yapıyor, her ölenin kişiliğine göre ölüm konuşmasını yazıp son törenlerini yapıyor. Sıradan bir adamın  kendine has dünyasını yansıtan bu filmi çok beğendim.




Bu hafta iyice canlanan bahçeme bakıp hayran olmaktan kendimi alamadım. Her şey öyle güzel ki. Yaseminim iyice bahçe kapısını sardı, tüm mahalleyi mis gibi kokusuyla sarıyor, gala çiçeklerim kendiliğinden çıktılar ve bahçemi sardılar. Zambaklar  ( ananemin yadigarları ) açmaya başladı, ortancalar henüz tomurcuk halinde. Kaktüsler bir köşede sessiz sakin oturuyorlar, sardunyalar renk renk. Nasıl şükretmeyeyim diyorum her seferinde. Komşum gelip geçenlerin konuşmalarına kulak veriyormuş. Üç tane teyze geçiyordu ; '' bu sokaktan geçerken kendimi başka bir dünya da hissediyorum '' demiş biri , nasıl sevindim.


Kötü şeyler olmuyor mu , oluyor tabi ki. Geçen gün bahçemde atılmış koca bir poşet çöp buldum. Bunu yapanlarda var ..



Bu hafta içinde arkadaşlarımızla iki iftar toplantımız oldu. Arkadaşlarımdan Esmanur yine harika pastasıyla geldi. Onun pastaları bizi her seferinde sarıp sarmalıyor gibi hissediyorum. Seneye tayinlerinin çıkıp gitme durumları var ve biz buna çok üzülüyoruz. 



İkinci iftar yemeğimizde Filiz'in doğumgünü vardı. Benim liseden beri arkadaşım, neredeyse 30 yıllık. Ona da harika bir pasta yaptı Esmanur.  Kahve,pasta ve sohbet.. Daha ne olsun ki.  

















16 Mayıs 2018 Çarşamba

Bu Haftasonu Manisa'da

   
Yurdumuzun her köşesi harika. İzmir'e giderken hep Manisa'dan geçeriz ama bu şehir de ne var ne yok bilmeyiz. Bu hafta sonu bir arkadaşım sayesinde Manisa Soma ve Kırkağaç çevresinde gezdik. Arkadaşım burada doğmuş büyümüş, kader yıllar sonra Kocaeli'ne getirmiş. Hadi bir hafta sonu bizim oralara gidelim deyince çıktık yollara. Kırkağaç deyince akla ilk gelen kavun. Ayrıca burada bulunan Jandarma komando alayı.
Kırkağaç Soma arası 13 km. Kırkağaç Manisa arası 79 km.


 Sabah ev sahibimizin harika kahvaltısıyla güne başladık. Çeşitli nedenlerle yollarımız güzel insanlarla kesişiyor. Bu gezide de öyle oluyor. Arkadaşımın annesi ve kayınvalidesi bizi çok güzel ağırladılar, yedirdiler, içirdiler. Buradan hepsine selamlar gönderiyorum.


Yola çıkarak neredeyse yarım saat uzaklıktaki Bergama'ya gittik.  Bergama'da yüksek bir tepe de bulunan Pergamon'a çıkmak için teleferiğe bilet aldık. 20 tl. gidiş dönüş. O gün çok rüzgarlıydı ve teleferik o kadar fazla sallandı ki korkudan nasıl gittiğimizi ve nasıl indiğimizi hatırlamıyorum. Keşke tek yön bileti alsaydık çünkü dönüşte taksiyle indik. 


 Burada  M.Ö. 3. yüzyılda yapılmış ve 10 bin kişi kapasiteli dünyanın en dik antik tiyatrosu yer alıyor. Tiyatroya ulaşmak için küçük, dar bir merdivenli bölüm var. Bu arada tiyatronun en altındaki düzlükten sağa doğru gidildiğinde Dionysos Tapınağı‘na ulaşılıyor.


 Akropol genel olarak Yukarı Kent anlamında kullanılıyormuş.Kralların ve krallık ileri gelenlerinin bu yüksek bölgede halkın da aşağıda yaşadığı söyleniyor. Akropol ören yerindeki önemli eserler ise 1874 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmış. O dönemdeki faaliyetlerden Pergamon Antik Kenti de nasibini almış, çünkü resmen bu şehrin tabanı bizde gerisi Berlin‘deki Pergamon Müzesi’ndeymiş.


Antik tiyatronun arka tarafında ise Akropol’ün en önemli yapılarından Traian Tapınağı yer alıyor. Eski Roma imparatoru Traianus tarafından yapımına başlanmış ve Hadrianus tarafından bitirilmiş. Bu iki imparatorun heykel başları ise Berlin’deki Bergama Müzesi’nde sergileniyor.
 Antik kentin arka tarafına doğru yürüyünce harika bir baraj gölü sizi karşılıyor. Görmeden dönmeyin.


Buradan bir saat uzaklıktaki Ayvalık'a da gidelim dedik. Cunda adasında papalina balığı yiyip sokaklarında gezdik. 


Üzerine meşhur lokmasından alıp Taş kahve de bir kahve içtik. Dışarısı çok kalabalıktı, biz de bu tarihi mekanda oturup dinlenelim deyip iç kısma geçtik. Ne yazık ki bu güzel mekan çarçur edilmiş, onca para kazanıyorlar turistlerden hiç mi güzelleştirilmez bu mekan. Özüne uygun korunarak temiz temiz tutulması gerekirdi.Oturduğumuz masayı ıslak mendille biz sildik. Etrafa şöyle bakınca tarihinden hiçbirşey kalmadığını gördük. Köşede kocaman bir soğutucu, etraf çöp evler gibi eşya dolu, büyük bir özensizllik içinde mecburen oturduk burada.


Daha sonra eve döndük. Ertesi gün Kırkağaç'a yakın Bakır kasabasına uğradık. Kasabanın adı eskiden burada bakır bakraçlarda yapılan yoğurtlardan  geliyor. Kasabanın meydanında büyük çınar ağacının altında çay içerek dinlendik. 


Buradan Soma  ilçesine geçip tarihi bir köy olan Darkale'ye doğru yola çıktık. Yörenin isminin kelime anlamı ise “Trakhys” yani “taşlık, kayalık” demekmiş. Yani, taşlık ve kayalık bir yerdeki şehir anlamına gelmekte. Şehrin, kuruluşu, MÖ.2’nci yüzyıl başlarına kadar gitmekte ve şehrin ilk görüntülerine yörede bulunan sikkelerde ulaşılıyormuş. Aynı dönemde, yörede Bergama krallığının egemenliği görülüyor. Hatta, tarih araştırmacılarına göre, Bergama krallığının önemli şehirlerinden sayılan “Germe” buralarda bir yerlerde kurulmuş.
Köyün küçük meydanında kocaman çınar ağaçları var ve insanlar bunların altında oturup dinleniyorlar.


Köyde bulunan camiye bayıldık. Gördüğüm en ilginç camilerden biri Kırkoluk cami. Selçuklu mimari özelliklerine sahip cami Hicri 1159 tarihinde yapılmış deniyor.  Caminin altında bulunan şadırvan ve çeşmelerin mermerleri incelenmeye değer. Caminin diğer tarafında eskiden kullanılan çamaşırhane varmış. Eskiden caminin karşısında 14 tane tabakhane varmış, bu yöre de dericilik meşhurmuş. 
Caminin tam ortasından bir dere geçiyor. Alt tarafında ki kırk oluktan su akıyor, buradan sıra sıra su içenlerin kısmeti açılıyormuş.


Camiyi gezdikten sonra Darkale sokalarında gezdik. Fazla insan yoktu, bir çok ev terkedilmiş gibiydi. Köyün daracık sokaklarında gezmek harikaydı. Köyün diğer adı Tarhala. Meşhur Tarhala Baranası adı verilen folklör oyunu 18 kişiyle kadın erkek oynanan bir oyunmuş.
Biz gezerken evlerden birinde kadınlar oturuyordu, bizi de davet edip oturup çay içip sohbet ettik. 


 Buradan  Kırkağaç'a yakın bulunan Anıt Zeytin 'e doğru yola çıktık. Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde bugün 1656 yaşında olan ve dünyanın en yaşlı 3. ağacı olarak tespit edilen anıt zeytin ağacıyla ilgili ilçede ’Hz. Meryem’in Bergama’dan Efes’e giderken doğacak çocuğu için Kırkağaç’ta bir zeytin ağacı diktiği’ yönündeki rivayetler var.


                 Kırkağaç-Soma karayolu üzerinde Çam denen yerde her yıl mayıs ayının başında düzenlenen Çamlık festivaline de denk geldik.  Panayır zamanın da yöre halkı çadırlar kurarak burada konaklıyorlarmış. Tezgah açan bir çok esnaf, lunapark, çeşit çeşit yeme -içme, eğlence ve kalabalık görünendi. 
Bu arada, “Çam” kelimesi, Kırkağaç yöresinde bir kültürü anımsatmaktaymış. Çamla ilgili mazisi Orta Asya yöresindeki Şamanizm geleneklerine dayanan, gelenek ve görenekler sürdürülmekteymiş.

İki günlük seyahatimizde çok güzel yerler gördük, harika yemekler tattık. Bu yöreye ait yemeklerden biri Sura. Özellikle Kurban bayramında yapılırmış bu yemek. Kurban etinin kolu ve kaburgası içine iç pilav hazırlanıp mahallenin fırınına götürülüp 7-8 saat pişirilip yenen çok lezzetli bir yemek. Biz bayıldık. Üzerine de yine bu yöreye has kaymaklı ekmek kadayıfı yedik. İnanılmaz lezzetliydi. 


Küçük bir rota da dolu dolu iki gün geçirip evlerimize döndük. Bizim için çok farklı küçük bir tatil oldu. Ama anılarımıza yenileri eklendiği için çok mutluyum.




11 Mayıs 2018 Cuma

Sessiz Kapılar


Monet  şöyle demiş;
 “Baktığım her şeyi unutuyorum görmesem 
Yazmasam biraz daha soluyor bahçe 
 içimde bir örümcek durmadan 
 örüyor ağını kalbimin kırılan yerlerinde”
 Resim yapmasa, yazı yazmasa solan bahçesinden bahsederken mayısta şenlenen bahçelerden ve bahçelere açılan kapılardan bahsedelim biraz. Bir sokakta yürürken güzel bir bahçeye denk gelince  içi mutluluk ve huzur dolmayan azdır bence. Ya da bunu görmeyecek kadar körse artık birşey demiyorum. Büyük , büyük binaların diplerinde , parketmiş onlarca arabanın arasında nefesim kesilerek , göğsüme ağırlık yapan bir iç sıkıntısıyla yürürken hep mutsuzumdur.


Neyse ki oturduğum mahalle çok fazla bu tarife uymaz. Mahallemizin geçmişten gelen bir adı daha var gerçek adının dışında. Amerikan mahallesi de derler buralara. Tahmin ettiğiniz gibi bir zamanlar buralarda askeri bir birlik ve yaşayan amerikalılar varmış. Nedense dikkat edin , eğer o bölgede yabancılar ( ermeni, rum, amerikalı vs. ) yaşamışsa diğer yerlerden çok faklıdır estetik olarak. Eski rum evlerii hatırlayın , hep güzellerdir.


Mahalle de yaşayan Amerikalılar ev ve bahçe bakımına önem vermişler, onların da etkisiyle hala bizim buralarda bahçeli evler var. Gerçi iki katlı evleri yıkıp yedi katlı apartmanlar yapılmaya başlandı. Direnenlerden biri de biziz.


İşte mahallemizde yürürken rastladığım bahçe kapılarını göstermek istiyorum size. 


Çirkinde olsa o apartmanı güzelleştiren tek şey bahçe kapıları..


Mayısta açan güllerle, hanımelleri ve yaseminlerle çevrilmiş bu demir  kapılar ne harika değil mi?



Vee  son olarak yaseminle çevrili benim bahçe kapım :)


Bahçe kapısı deyip geçmeyin önünden ,hepsi sakince dururlar evlerin önünde. Giden gelen aldırış etmese de onlar selamlar insanları. Herkese hayırlı cumalar !


Cuma Hoşgeldin!

                    Bugün 14 Eylül pazartesi. Bloguma bir çırpıda yazmam, ara ara yazar cuma günü de yayınlarım. Bu sabah saat 10 gibi uyan...