12 Mayıs 2015 Salı

SALZBURG GEZİSİ

                  Geçen  günlerde  çok  güzel  bir kente gittim. Mozart'ın  şehri  Salzburg..Tuz Kalesi anlamına gelen Salzburg, Avusturya’nın ve  Avrupa’nın tam ortasında yer alan 150.000 nüfuslu küçük bir şehir.  Ortaçağdan kalma surları, barok sarayları, klasik müzik festivalleriyle turist zengini bir şehir Salzburg. Tarihi yapıların yanı sıra çağdaş sanat galerileri, kafeleri,  ortasından geçen Salzach  nehri ile  bizi  büyüledi. 
THY   yolları ile  kente  2 saatte  gidiliyor.  Havaalanı  çıkışında  10   numaralı  otobüsle  20 dakika da  2,5  euro  ile  şehir  merkezine  rahatlıkla  gidebilirsiniz.  4  gece  kaldığımız  Salzburg ta  ilk otelimiz  Old City  denen yerde  bulunan  bu otel  

                   Otele  öğle  üzeri  gidip  bavullarımızı  bırakıp  hemen  çevreyi  gezmeye  çıktık.  Hemen  yakında  bulunan  Mozart çikolatalarını  temsil eden  heykel çıkıyor  karşımıza.  Kapitelplatz'daki    'Sphaera'    heykel   şehirdeki pek çok yapıya göre çok yeni. 2007'de heykeltraş    Stephan Balkenhol  tarafından yapılmış. 


19’uncu yüzyıldan kalma finükülere atlayıp   100 metre yukarıdaki   Festungsberg zirvesine çıktık. Hohensalzburg Kalesi,    Avrupa’nın en iyi korunmuş ortaçağ şatolarından  biri. Çoğu önemli eşyasını Napolyon gaspetmiş olsa da görkemli salonları görülmeye değer. Saray Müzesi kalenin incisi, bununla birlikte avludaki Alpler manzarası da kolay unutulmayacak cinsten. 
Finiküler   11   euro.  Yürüyerekte  çıkabilirsiniz  ama  baya  bir  meşakatli. Kalede  uzun   bir  zaman  geçirdik  çünkü  bu  biletle  şatonun  içini de  gezebiliyorsunuz.  Bahçesinde  uzun  uzun  oturup  manzaranın  keyfini  çıkarabilirsiniz.



 Hohensalzburg Kalesi, kale müzesi “Festungsmuseum”, tarihi 10 büyük salondan oluşan Rainer-Regiments müzesi ve küçük bir kukla müzesine ev sahipliği yapıyor. Kaleye yürüyerek ulaşmak da mümkün, ulaşım hariç sadece kaleye ve müzelere giriş ücreti 7.80 Euro.



                  Hohensalzburg kalesi 1077 yılında başpiskopos Gebhard tarafından yaptırılmış; Orta Avrupa`nın en büyük, günümüze kadar tam olarak muhafaza edilmiş tek kalesi imiş. Ayrıca 1525 senesinde, otuz yıl savaşları nedeni ile Salzburg şehrinin koruması amaçlı olarak kale de güçlendirilmiş, kapılar ve top atış noktaları ilave edilmiş.
                     Birinci Dünya Savaşında İtalyan mahkumlar için ve 1930 yılında da Naziler tarafından hapishane olarak kullanılmış. 







Salzburg'u, yetiştirdiği en büyük  dehası  Mozart'ı   bilmeyen  yoktur. Sağlığında kıymeti bilinmese, hatta patronu, kentin dünyevi işlerinden de sorumlu piskoposu Colloredo tarafından 8 Haziran 1781'de saraydan ve Salzburg'dan kovulmuş olsa da, bugünkü yöneticiler Mozart'ın adını çikolatadan havalimanına, üniversiteden çeşitli bina ve kurumlara verip, festivaller düzenleyerek adeta günah çıkarıyor. Mozart'ın 1756'da saray bestecisi ve ve orkestra şef yardımcısı Leopold Mozart ve eşi Anna Maria Pertl'in oğlu olarak dünyaya geldiği şehir merkezindeki Getreidegasse 9 numaradaki bina ve burası dar geldiği için 1773'te taşındıkları bugünkü Makart meydanı 8 numaradaki ev halen ünlü besteciyle ilgili sanat etkinliklerinde kullanılıyor.



                         Salzburg Katedrali'nin olduğu Dom Meydanı, tarihi bir çeşmenin olduğu Residenzplatz da görülmesi gereken meydanlardan.  Katedral  oldukça  etkileyici.  Salzburg Katedrali 1611 yılında inşa edilmiş bir yapı. Kendisinden önce aynı yerde 700’lü ve 1200’lü yıllarda yapılan ancak yangın sebebi ile yıkılan katedrallere inat bugüne kadar ihtişamını koruyarak gelmiş .Katedralin ön cephesi barok mimari stilinde inşa edilmiş,  71 metre yüksekliğindeki çan kulesi ve 1700’lü yıllardan kalma kilise orgu bu yapıyı görülesi kılmaktadır. 
                    Salzburg’u  Salzach Nehri ikiye ayırmış durumda.  Şehrin ortasından geçen bu nehir üzerinde 6 tane köprü bulunuyor.  Bu köprülerden en ünlüsü de şehir merkezinin iki yakasını birbirine bağlayan Makart  köprüsü..



                           Salzburg'un  en   güzel  köşelerinden  bir de  Mirabel  Bahçeleri.   Mirabell bahçeleri, 1606 yılında yapılan Mirabell Sarayı'nın bir   bölümü. 1818 yılında  Mirabell Sarayı  yanmıştır . Yeniden onarılan bu sarayın bir bölümü, günümüzde Avrupalı aristokratlarla zenginlerin düğün törenlerine ev sahipliği yapmaktadır. Sarayın diğer bölümleri halka açık kitaplık ve kentin idari işleri için kullanılmaktadır.  Kentin en güzel görüntülerini,  kaleyi buradan görebilirsiniz.  Diana'nın, Baküs'ün, Hermes'in, Apollo'nun, Minerva'nın heykelleri bahçeleri süslüyor. 





                  Salzburg'ta  başka  bir yer de  ALTSTADT olarak adlandırılan bu bölge UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiş. Yürüyüşünüz sırasında 9 ve 10. Yy. lardan kalma binaların halen daha nasıl dimdik ayakta kaldıklarına hayret edeceksiniz. Her binanın üzerinde yazan iki tarih göreceksiniz. Bu tarihlerden eski olanı binanın yapılış yılını yeni olan ise restorasyon yılını gösterir. Genelde yapılış yılları 1000’li yıllarda olan bu binalar 1990’lı yıllarda restore edilmişler. 




Kısa  kısa   Salzburg'u   anlatmaya  çalıştım  ama  burada   bitmedi.  Bir  daha ki  yazımda  Salzburg 'ta   yapılacak  şeyler  ve  farklı  yerler  var.  Görüşmek  üzere...






5 Mayıs 2015 Salı

Kapadokya Gezisi

                              Ne zamandır  yazamamın  nedeni  bu ay çok seyahat etmem oldu. Çok  mutluyum yani :)  Geçen  hafta 23 nisana  denk gelen tatil  fırsatını  kaçırmadık  ve  hiç  görmediğim Kapadokya'ya  gittik. İlk  olarak  otelimizi  yazayım. Gerçekten  memnun kaldığımız  bu  otel  Uçhisar'da.  Fiyatı  da  diğerlerine  göre oldukça uygun,  manzarası olan, temiz  ve sakin bir otel. Bana soranlar için link  verdim.
                            Bu otelde  kendimize özel  kahvaltımızı  yaptık  sabahları. Eşsiz  manzaraya  bakarak  güzel  bir  müzik eşliğinde  sabahın erken  saatlerinde  yaptık kahvaltımızı  her gün.

                                 

                                          Kahvaltıdan  sonra  kahvemiz  ve  güne  başlangıç...


                                

                   
                 Sonra  da  hergün  yaptığımız  plana  göre  gezintiye  çıktık. Kapadokya  büyük  bir bölge. Yalnızca  bir  vadiyi  gezmek bile  bir gününüzü  alıyor. Vadiler  uçsuz  bucaksız.  Zaten oranın  atmosferi  çok değişik. Hiç  böyle tahmin etmemiştim. Dünya da  değil de  farklı bir  gezegendeyiz  sanki. Türkiye de  bir çok yere gidip çerden çöpten  şikayet  ettiğimi  de  biliyorsunuz. Ama  burayı  bozulmamış, tertemiz  buldum. 

                               

                Bu  yazımda  ne  nerede  ,  tarihi  ve  rotalarını  yazmayacağım  çünkü  heryerde  var. Güzel  ftoğraflar  paylaşmak  istiyorum. Genel  olarak  şöyle  gruplayabiliriz .

Göreme; Göreme Açıkhava Müzesi, baloncuların en yaygın olduğu yer de burası
Ortahisar; Ortahisar Kalesi, Günbatımını en iyi izleyebileceğiniz gün batımı noktası,
Ürgüp; Temenni Tepesi, Asmalı Konak, Şarap Üreticilerinin Yerleri ( Turasan ve Kocabağ), Mustafapaşa eski adıyla Sinasos,
Uçhisar; Uçhisar Kalesi bölgeyi panaromik olarak göreceğiniz en yüksek nokta, Panaromik Göreme
Çavuşin; Çavuşin Açıkhava Müzesi,
Paşabucağı; Peribacalarının en yoğun olduğu bölgelerden biri, Zelve Vadisi- Zelve Açıkhava Müzesi, Deve Kayası,
Avanos; Çömlekçiler, Alaaddin Cami, Saruhan Kervansarayı, Avanos sokaklarında mutlaka gezilmeli
Ihlara Vadisi; Güzelpınar, Belisırma
Yeraltı Şehirleri; Kaymaklı, Derinkuyu, Özlüce (deprem nedeniyle kapanmış), Özkonak
Gülşehir; Açıksaray, Mantarkaya (mantarı düşmüş)
Hacıbektaş; Hacı Bektaşı Veli Külliyesi

                              

                              

                        Ürgüp , Göreme  ve  Avanos  dükkanlarında  satın  alacağınız  birbirinden  güzel ve  değişik   seramikler  var. Özellikle  Avanos  Bölgedeki en dikkat çeken yerlerden biri. Avanos bir çok çanak çömlek atölyesine ev sahipliği yapmakta. Kaynağını Kızılırmak’ın yağlı kil topraklarından alan çömlekler yüzyıllardır bölgenin en önemli geçim kaynaklarından biri. Tarihi Hititler dönemine kadar uzanan çarkla yapılan çömlekler dışında Avanos;  ipek ve yün halıları, dağlarının eteklerinde yetişen bal tadında üzümleri ve bu leziz üzümlerden yapılan şarapları ile de meşhur.  Hazır buraya gelmişken çömlek yapımını izleyin .


                          

              Avanos'ta  bir de meşhur  sallanan  köprü  var. Gerçekten  üzerinden  geçerken  öyle çok sallanıyor ki  herkes  tutuna tutuna  geçiyor. 

                         



                         


                          O  kadar  çok  fotoğraf  çektik  ki.  Çünkü  her yer  birbirinden  değişik  ve  güzel. Kapadokya Bölgesi’nin en meşhur, en damak tadınızı kışkırtacak lezzetleri arasında; çömlek fasulyesi ve testi kebabı geliyor. Avanos’ta üretilen testilerin içinde sunulan kebabının tadını ömrünüz boyunca unutamayacağınıza eminiz. Dana testi, kuzu testi ve vejetaryen testi olmak üzere 3 şekilde sunuluyor.
Sadece yöresel yemekler değil,  Türk ve dünya mutfaklarından seçeneklerde var Kapadokya restoranlarında. Özellikle Kızılırmak Nehri üzerinde ve Asma Köprü’nün girişinde sağlı sollu birbirinden güzel restoranlar mevcut.
                                        

                                

                          Bir  gece  Elai  Kapadokya da  yemek  yedik. Oratamı çok güzel ,  yemekleri çok lezzetliydi. Şömine  başında da  sonrasında  keyif  yapabailiyorsunuz. Uçhisar'da ki  güzel  otellerden  biri de Museum Otel.  Burada  kalmasakta  geceleri  gidip  yakılan  ateş başı  keyfine  katıldık.  Manzarası  çok güzel,  otel  sahibi  bir çok şey  biriktirmiş  ve  otelde  sergilemiş.  Bunları  gezmek  görmek için  bile  gidilir.

                                  
                     Çavuşin Köyü: Kapadokya’ya gidildiğinde görülmesi gereken yerlerden biri de Göreme-Avanos yolu üzerinde, Göreme'ye 2 km, Avanos’a 5 km uzaklıktaki Çavuşin Köyü'dür. Yüksek bir tepeye muhtemelen 5. yüzyılda kurulmuş, çok eski bir yerleşim yeri olan Çavuşin Köyü ilk Hristiyanların yaşadığı yerlerden biridir. Köyde tüf kayalıkları oyularak yapılmış evler, kiliseler, şapeller bulunur. Bölgenin en eski kilisesi olanVaftizci Yahya Kilisesi aynı zamanda Hristiyanlığın da en eski kiliselerindendir. Kapadokya'da pek görülmeyen geniş avlusu son yıllarda kayaların kopması sonucu yıkılmıştır.


Kapadokya'da mutlaka görülmesi gereken yerler arasında Uçhisar ve Ortahisar Kaleleri de bulunur. Bu kaleleri gezdikten sonra her tarafı daha net görebilmek için balon turu yapılması önerilir.




Uçhisar  kalesine çıkış 6,5 tl. Biraz  zahmetli olsa da  yukarıdaki  manzara harika.


Zelve  Vadisi  içinde  bir çok  kilise  var. Çogunda  fotoğraf  çektirilmiyor.


Güzel  restoranlarda  yemek  yemeye  gerek yok. Uçhisar  merkezinde  bulunan çay  bahçesinde  pide  yedik. O kadar  lezzetliydi ki , son  günümüz  olmasaydı her gün  orada  yemek  yerdik.


Benim  buraya  yazdıklarım  gezilen yerlerin çok az  kısmı.  Orada  yapacak,  gezilecek  çok yer  var.  Şimdiye  kadar  gitmemekle  hata etmişim,  çok  beğendiğim  bir gezi oldu..






28 Nisan 2015 Salı

Haftasonu İstanbul'da


Bu  ay  benim için  gezilerle  dolu  bir  ay oldu. Geçen  haftasonu  İstanbul'a  gidip  iki  gün bol bol gezdik. Neler yaptık  aşağıda. Harem'den  otobüsten  indikten  sonra Vapurla  Beşiktaş'a   geçtik. Gelişimiz  öğle  saatlerini  bulmuştu. Beşiktaş  Çarşıya  giderek  kahvaltı  mekanlarına  baktık. Şöyle ünlü  olanlardan birine  girdik hatta.  Ama  çalışanların  bezmiş  ve  ilgisiz  tavırlarına  maruz  kaldığımızdan geri  çıktık. Etrafa  bakına  bakına  gezerken  Elde  Börek  diye  küçük  bir  yer  gördük  ve  içeriye  girdik.  Çalışanlar  hep  bayan ve çok ilgililerdi. Çok  lezzetli  böreklerinden  ısmarlayıp  kahvaltımızı  yaptık.
    

Buradan  Emirgan'a  gidelim  dedik.  Ama  bizim  gibi  milyonlarda  düşünmüş  olacak ki  her gelen otobüs  ağzına  kadar  doluydu  ve  hiç  durmuyordu.  Bir  taksiyle  neredeyse  1,5  saatte  Emirgan'a  gittik.  İstanbul'da  yaşayanlar  bilir  trafiği.


Lale  festivali  olduğundan  ,  hava da  uzun  zamandır  böyle  güzel olmadığından  herkes  buraya gelmiş. Ama  laleler çok  muhteşemdi. En  güzeli  herhalde  hafta içi  buraya  gelmek.  Her yer  çok  kalabalıktı, piknik  yapanlar, çocuklar,  gezenler..



Buradan  çıkıp  yürüye yürüye  Rumeli Hisarı,  Bebek  tarafına  gittik.  Baltalimanında ki  Japon  Bahçesini  görmediyseniz  bu  mevsim  mutlaka  görün derim,  çok  güzel. 

a

Burada   bir yerde  yemek  yedikten  sonra  Aşiyan'a  çıkıp  Tevfik Fİkret  müzesine  gittik  ama  saat  16. 00  yı  geçtiğinden  kapanmıştı. Gezmeyi  çok  istiyordum  ama  olmadı. Bizde  ara sokaklarda  kaybolup  uzun uzun  yürüdük.





    Akşama  doğru  Karaköy'deki  otelimize  gittik. Otel lobisi  çok  ilginçti.  Yeraltında  koca  bir küp vardı. Merak edenler için  otel  burada  


Otelimizde  dinlenerek  ertesi  gün  Karaköy  sokaklarında  gezdik,  grafittileri  seyrettik  hayranlıkla,  kafeleri  keşfettik..



               Karaköy'de  küçük  bir de  kilise vardır.  Arka sokaklarda gezinmeye devam ettiğinizde yolunuz Ali Paşa Değirmen Sokak’ta Meryem Ana Kilisesi’ne çıkıyor. Tartışmalı bir konumu olan Türk Ortodoks Patrikhanesi 1922’de Fener Rum Patrikhanesi’nin gücünü azaltmak için kurulmuş. Kilise ilk olarak 16. yüzyılda yapılmış. Günümüzdeki bina, 1840’ta Panayia Kafatiani olarak inşa edilmiş ancak 1924’ten sonra Papa Eftim tarafından yeni oluşumun merkezi olarak kullanılmaya başlanmış.




Vapurla  tekrar  karşıya  Kadıköy'e  geçerek  Meşhur  Rumeli  Çİkolatacısından   çikolatalarımızı  alarak  bir  kafede  kahvelerimizi  içtik.  Kadıköy  çarşısında,  sokaklarında  dolaştık uzun uzun. 



Gittiğimiz  kafe   Montag  Coffee Roasters..Kenya  kahvesinden  hazırlanan  lattem  çok  lezzetliydi. Ortam  küçük  olsa  da  çok  sakin,  balkona  çıkıp  Kadköy  çarşı  manzarasını  seyredebilirsiniz.Buradan  Bağdat caddesine  geçip  biraz  alışveriş  yaptık.  Yemek  için  Cook  Shop  seçtik.


Klasik  şekercilerden  lokum  ve  şekerlerimi  de  alıp   dönüş  için  otobüsümüze  gittik..


13 Nisan 2015 Pazartesi

Güneşli ve Huzurlu

                               

                               Haftalardır  beklediğimiz  güneş yüzünü  gösterdi  nihayet. Ne kadar çok  ihtiyacımız varmış meğer. Kapalı ve soğuk  havalar bu yıl uzun sürdü. Depresyonumu  tetikledi,  canımın  sıkkın  olduğu uzun  günler oldu.  Şu güneş  ışınlarının  ne  büyük  iyileştirici  gücü var. Sabah  daha erken kalktım.  İşe gitmeden  deniz kenarında biraz yürüyüş  yapıp  nefes almak istedim. Sanki gri ve soğuk  günler de  boğazımı  sıkan bir el vardı ama bir an da  ciğerlerimin en ucuna  kadar  nefes alır oldum.
                Geçen  gece   izlediğim siyah  - beyaz film de   (  Brief  Encounter )  kadın güneşi görünce şöyle  diyordu :  '' Güzel  bir ikindiydi, temiz  havada olmak ferahlatıcıydı. Bence sürekli sıcak, güneşli bir iklimde yaşasaydık , hepimiz  çok farklı davranırdık. Bu kadar içine kapanık, utangaç ve  geçimsiz olmazdık. ''
En  sevdiğimi  çay  bahçesinde  en sevdiğim  masaya  oturdum.  Etrafımda  daha  çok  yaşlı amcalar  var.  Onlar da  benim  gibi   sırtlarını  güneşe  vermişler  ne güzel !  Ruhen  aynı  saftayız. Z aten yaşadığım yer  bir  kasaba,  bol bol emekli var. Ama ben bunu  çok seviyorum zaten. Ahmet Hamdi  şöyle der ya  ''  Taşra  oturup  bekleme yeridir .''   Ne  kadar  doğrudur. Keşke  benim de işe  gitme  gibi  bir derdim olmasaydı,  ben de  oturan  emekli olsaydım ...
Biraz  sonra  yanıma  bir  kedi  geldi,  biliyorsunuz  fazla  sevmem onları  ama  baktık uzun süre  birbirimize. 


                              Geçen gün  okuduğum  Ziya  Saba  mısraları  zihnimde.  Ne   güzeller  :

                                              Nefes almak, içten içe, derin derin,
                                              Taze, ılık, serin,
                                              Duymak havayı bağrında.

                                              Nefes almak, her sabah uyanık.

                                              Ağaran güne penceren açık.
                                              Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.



İşte  benim  mekan.  Sık  sık  gelirim,  biraz  çay  içer,  biraz  denizi  seyrederim. En güzel  mevsim  burada  oturup  keyif yapmanın. Yazın  çok  sıcak  oluyor,  çok erken saatlerde  gelmek  lazım. Öyle çok dertleri  var ki şu insanoğlunun,  kendimize  birşey olmasa  bile yakın , eş-dostun üzücü bir  haberini  alınca bu  bizi de etkiliyor. Hayatın bu kısa molalarından zevk almaktan başka seçeneğimiz yok bence. 
Yalnız  başına gidip  bir yerlerde saatlerce oturanlardanım. Birşeyler  yapmak için başkalarına fazla ihtiyaç duymam. Ama  arkadaşlarımla da  oturmak başka bir zevk..
"Kalabalık beni sahiden sıktı. Ben iki de bir de böyle oluyorum, bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Fakat sonra birdenbire etrafımda bana yakın birilerini arıyorum. Bütün bu beynimde geçenleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman nasıl hazin bir hal aldığımı tasvir edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış bir kedi gibi kendimi zavallı hissediyorum."
                              Yazıma  Sabahattin Ali'nin  bu  güzel  paragrafıyla  devam etmek  isterim. Nasıl büyük  bir  yazar, okumayan varsa  büyük kayıp..


Evde  de  şu sıralar  durum  böyle.  Ben de başladım şu  örgü işine. Artık  baya bir  düzgün yapabiliyorum. Bu da  başka  bir  terapi..


Okumalarım  hızla  devam ediyor.  Şu  sıralar  başka bir kitap okuyorum ama hep diyorum Peyami Safa,  seni  ne kadar geç  keşfetmişim. Muhteşem kitaplarından biri de bu. Bu  haftamızın da  bol güneşli,  kitaplı  ve  huzurlu  geçmesi  dileğiyle..

8 Nisan 2015 Çarşamba

Kitap Okuyan Kız

                Kendimi  Renoir ' nin  Kitap Okuyan Kız  tablosunda ki  kıza çok benzetirim.Belki de bu tabloyu çok sevdiğimdendir. Baksanıza ne kadar aydınlık bir yüz, kitap  okuyan ve keyifli hisseden,  mutlu bir çehre..Okuyup bitirdiğim Huzur adlı kitabında rastlayınca Renoir resmine tekrar açıp baktım. Ahmet Hamdi Tanpınar öyle güzel anlatmış ki..
''  Sevgilisinin,gündelik hayatın her safhasında,duruşu,kıyafeti,aşkta değişen çehresi ile sanatın ölmez aynasına kendinden evvel geçenleri ona -adeta hayranlığını ve sahip olma lezzetlerini bir kat daha;ve belki de ıstıraplı bir şekilde hatırlatan bir yığın çehresi vardı.Renoir'in Okuyan Kadın'ı bunlardan biriydi.Tepeden gelen ve saçları bir altın filizi gibi tutuşturan ışığın altında,koyu nefti zeminle,elbisesinin siyahı ve boynu örten pembe gül arasından bir gül topluluğu ile fışkıran bu sarışın rüya,çehresinin tatlı sükuneti,gözlerinin kapalı çizgisi,çenenin küçük bir toplulukta birden bitişi,dudakların tatlı,adeta besleyici tebessümü gibi bir yığın benzerlikle genç adam için,sevgilisinin bazı saatlerine sanatın en sadık aynalarından birini tutuyordu.Muhayyilesi,Nuran'a olan hayranlığında Renoir'la olan benzerliği bazen daha ilerilere götürür,onun vücudunda eski Venedik ressamlarının ten cümbüşü ile akrabalık bulurdu.


                              


             Bir de  Manet' nin  Bellevue  Bahçesinde Kitap okuyan  genç kız  resmi  vardır ki  ,  ona da bakar bakar  hayallere  dalarım. Manet  sağlığını  kaybetmeye  başlayınca Paris'ten  bu  küçük  kasabaya  taşınır. Evinin  güzel  bahçesinde  yaptığı  tablolar harikadır. Asil ve genç kız etrafa neşe saçar sanki. Keşke derim şimdi  onun  yerinde olsam  ve dünyada ki en sevdiğim işi - kitap okuma- böyle bir yerde yapsam diye iç  geçiririm.


                               


                 Yalnızca  bunlar mı?  Osman Hamdi  Bey'in  Kuran Okuyan Kız  resmini de  unutmamak  gerekir.

                        


               Müfide  Kadri'yi  duydunuz mu? Türkiye’nin ilk kadın ressamlarından Müfide Kadri. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşamış  ve 22 yaşında amansız bir hastalığa yakalanarak hayata veda etmiş. Ne  kadar  genç  ölmüş  değil mi? Öğrenince üzüldüm  ve  yaptığı  bu okuyan kız  tablosunda hayallere daldım. Erken  yaşta ölmesi değil acı olan yalnızca. Çünkü  anne ve  babasını da  çok  küçükken  kaybetmiş.

                      Dosya:Müfide kadri Kitap Okuyan kadın.jpg

                      Ve   son  olarak  Kitap Okuyan Sultan resmi  Liotard' tan..Bu resim “Türk giysileriyle Marie Adelaide” olarak da bilinir. Fransa kralı XV. Louis’nin üçüncü kızı olan prenses Marie Adelaide, o yılların modasına uyarak harem kıyafetleriyle poz vermiştir ressama.


                     

            Daha   bir çok kitap okuyan  kız  tablosu  var. Konu  kitaplar  olunca  çok ilgimi  çekmişti. Biraz  olsa da  paylaşmak istedim..


4 Nisan 2015 Cumartesi

Bilincin Kapısını Aralamak

                        Susan  Sontag çok sevdiğim  kadınlardan biri.  Hayatı  boyunca  kendini  geliştirmeye, yetiştirmeye  adamış,  sanat, edebiyat, sinema tutkunu olmuş , çok çok önemli  bir yazar. Geçen haftalarda  İstanbul film festivalinde  hayatını anlatan  belgeseli seyretme  imkanı  bulmuştum. Filmin  sonunda  gözünde yaşla  salondan  çıkanlardan  biriydim.  Şimdi  elimde  bir  kitabı  var.   Yeniden Doğan.. İlk  günlükleri. Sevdiğiniz  bir yazarın  mahremiyetine  açılan kapılardan  biri de  günlükler. İlk  sayfada  yazdıklarıyla  ele geçiriyor beni. Çünkü ilk  yazdıkları  1947  yılında.  Yani  14 yaşında. Daha o  yaştaki  bir  ''  çocuğun''  olgunluğu  bugün  bir çok  yetişkinde  yok . İşte  yazdıkları :
           -  Dünya  üzerinde  arzulanmaya  değer en önemli şey ,  kendine  karşı dürüstlük özgürlüğüdür, yani  doğruluktur. 
           -   İnsanları  birbirinden farklı kılan tek şey, akıllarıdır. 
           -   Bir  eylemde  bulunmanın  tek  ölçütü  ,  bireyi  mutlu  ya da  mutsuz  etmekte ki  nihai etkisidir.  
                                Bugün  çevreme  bakıyorum  da   yaşını  başını  almış  bir  çok arkadaşım ya da  tanıdığım  böylesine  bir  yetkinlikten mahrum. Herkes dürüstlükten, doğruluktan, samimiyetten bahsediyor ama bunların olmayışı  genel sorun. Hep  başkalarını suçluyoruz, herkes hile peşinde diyoruz, kimse bizi anlamıyor diye yakınıyoruz. Çoğu zaman  nerede yanlış  diye düşünürüm. Suçlayacağıma kendime çeviririm gözlerimi. Günlüğünde ki olgunluğa , sıradışılığa şaşırıyorum.





              Susan Sontag'ın  en önemli kitaplarını yıllar önce okumuştum. Şu an elimde olan başka bir kitabı. Onunla yapılan uzun soluklu bir  röportaj kitabı. Okuldan eve doğru uçarak gidiyorum okumak için. İki günde bitti bile. Nedense  birebir fikirlerini söyleşi havasında okumak ihtiyacım olan entellektüel sohbeti bana sağlıyor gibi. Günlük , sıradan konuşmalarla  çevrilmişken her tarafım  bu bölgeye  girince başka bir mutlu oluyorum. 
Okumak isteyenler için önerebileceğim bir kitap. Bilincin kapısını Aralamak..

TATİL CUMASI

Vee  bitti 💥💥 Bir dönem daha kapandı hayatımızda. Çerkezköy -Çatalca hattında neredeyse bir yıl süren gurbet hayatımız bugün karneleri dağ...