30 Ocak 2026 Cuma

Bugün Cuma!

                     Merhabaaa!!

                 Sesimde fark ettiniz değil mi,bir neşe bir mutluluk var 😌

                    Bugün cuma ve ben iki haftadır memleketimde ailemin yanındayım. Okulların tatil olmasıyla hatta karneleri dağıttığımız gibi yola çıktık. Çerkezköy'den İstanbul'a geldik. Kızımı Kavacık'ran aldık. Benim tatilim ile onun finallerinin bitmesi aynı tarihe denk düşünce o da bizimle geldi ve uzun zamandır görüşememiş olduğumuz için çok mutlu olduk. O da ilk dönemi bitirmiş oldu çok şükür. Şubat başı gibi bahar dönemine başlayacaklar. Hayırlısıyla, sağlıkla geçer İnşallah. Allah çocuk okutan, büyüten herkese yardım etsin, oldukça zor bu işler.

İstanbul içine girince malum trafik ile Kocaeli'ne gelişimiz tam dört saat sürdü ki aslında zaman olarak trafiğin yoğun olduğu bir sıra değildi. Ama İstanbul bu işte hep bir hareket hep bir yoğunluk..

Osmangazi Köprüsünden geçsek yolumuz çok kısalıyor ama köprü ücretleri çok yüksek biliyorsunuz. Zamanımız da bol olunca yarı fiyat bizde Eskihisar'dan arabalı vapurla geçtik.


Bu da zevkli bir yolmuş aslında. Arabayı park edip çayınızı da alıp cam kenarına geçip bir soluklanıyorsunuz.  Gemi yolculukları da güzel oluyor canım! Tabi ki fazla dalga yoksa. Yolun diğer ucunda annemler sofraları hazırlamış bizi bekliyorlardı. 
Dediğim gibi neredeyse 4 saat sonunda eve ulaştık. Hasret giderme, sarılmalar, öpüşmeler derken tekrar ana kucağına geldik.



İki gün boyunca annemlerin evinde kaldık, şımartıldık, anne kahvaltısı, anne yemekleri , yemek sonrası çay keyfi, dede torun kavuşması derken iki günümüz çok güzel geçti. Annemin sahil manzarasını da özlemişim, çayımızı denize doğru içtik, sohbet ettik, sonrasında da toplandık bağ evimize doğru yola çıktık. 
Bu evimiz çok uzaklarda değil, yaşadığımız kasabanın biraz üst taraflarında. Zamanında bu arsayı aldığımızda etrafta fazla ev yoktu ama artık bildiğiniz mahalle olmuş her yer. Bizim evde minik arsasıyla ortalarında kalakalmış. 
Evimizde eşyalarımız var ve sadece bavulumuzu alıp gelsek yaşar gideriz burada da. Sadece kombi ve kalorifer petekleri yok. Isınmayı da sobamızla gerçekleştirdik. Devamlı oturmaya geçince zaten bunları tamamlayacağız.




                                              İki hafta boyunca neler mi yaptım?
                                    Hadi gelin bol bol fotoğraflarla bakalım. 
                                Hemen koşa koşa çok özlediğim deniz kenarına gittim. Yürüyüş rotam hep deniz kenarı ve sabahın erken saatleri oldu. Gelen vapura, sessizleşmiş martılara, her gün şekilden şekile giren gökyüzü ve masmavi denize bakmak, kokusunu içime çekmek çok iyi geldi. Deniz kenarında yaşayan insanlar hep bunu özler, hep böyle yaşamak ister..
                     İçini boşalttığımız eve bir gidelim bakalım dedik. Boşta duruyor ve ben onu kiraya vermeye kıyamıyorum. Çünkü içinde ki meyve ağaçları ile şehrin ortasında bir vaha. Ama yaza doğru mecburen kiraya vereceğiz. Bahçesine uzun zamandır bakılmadığından biraz bitkindi. Kaktüsler dayanıklı bitkiler olduğundan canlı duruyorlar. Kumkuatlar baya bir olmuş. Mandalina ve portakalları biri toplamış. Limonlar daha yeşil,Allahtan onlar dalında duruyor.



                       Mahallede ki tek iki katlı ev bizimki kaldı. Ne yazık ki tam karşımda bulunan bahçeli müstakil ev de yıkılmış. Ve yerine 5 katlı bir apartman yapılacakmış. Çok hüzünlendim bu tabloyu görünce. Çünkü bu evde 4-5 sene biz de kirada oturmuştuk hatta kızım bu evde doğmuştu. Şimdi bir moloz yığını..
Bu mahalleden daha sakin bir yere taşınmış olacağız geri dönünce. Kısmetse o günler geldiğinde bizim için bu sarı ev dönemi de kapanacak. 2008 yılında aldık bu evi. Alt katta başka biri oturuyor ama hiç evde olmadıklarından biz hep müstakil ev gibi kullandık.

                  


                           Artık zeytin ağaçlarının içinde ki bu kahverengi kulübedeyiz. Ben bu eve kulübe demeyi seviyorum zaten 50 metre kare bile değil. Arsamız da çok büyük değil ama yine şehrin içinde kurtarılmış bir bölgedeyim sanki. Zeytin ağaçlarını kurtarmak için evi küçük tuttuk. Ev işlerinden bıktığım için iki katlı da yapmadık ve şimdi burada kalırken iyi ki böyle yapmışız diyorum. Bir saat içinde tüm temizlik işi bitiyor, az eşyayla kendimi gerçekten hafif hissediyorum.
Yanda ki insanlar da bu sene evlerine taşınmışlar. Ama arsalarında ne kadar ağaç varsa kestiler ve o kocaman evi yaptılar. Yan tarafa yaza çit çekmeyi planlıyoruz, beton beton görmek istemiyorum çünkü. 
Bizim bahçede 5 zeytin ağacı var eskiden kalan. Ben de yeni ağaçlar ektim. Artık armut, hurma, iki elma, nar, kayısı, kiraz, limon ve portakal ağacım var. Bir tane boş yerim var. Ne eksem diye düşünüyorum. Ağaç olarak güzel bir ağaç oldun istiyorum. mesela yapraklarını dökerken ya da bahar olunca gösterişli bir ağaç. Sizin de önerilerinizi alsam..



                     Sevgili Zeynep'in  hediyesi kitabı yanımda getirmiştim. Birbirinden güzel hikayeleri keyifle okudum.  Ali Ayçil'in anlatımını, dilini seviyorum.

"Benim niyetim, Sur kentinde yaşanmış birbirinden bağımsız hikayeler yazmaktı.. Yazmaya başladım da. Ancak sıra Hikayeci Tahir'in hikayesine geldiğimde iki kahraman çıkageldi. Tancalı Seyyah ve Dilber Makbule" diyerek anlatmaya başlıyor Ali Ayçil.



                        Bağ evimizin olduğu bölgede meyve bahçeleri, zeytin bağları bulunuyordu. Hatta bu ağaçlar neredeyse yüzyıllık. Benim bahçemde de tahminen 150 yıllık zeytin ağacı var. Şehre doğru yürürken bu bağların arasından geçerdim ama bu sene o kadar fazla kıyım oldu ki anlatamam. Apartmanlar birer birer dikildi. Ağaçlar kesildi.
Artık neye üzüleceğime neye yas tutacağımı  şaşırdım. Şu fotoğraflar bizim bağ evinin alt sokağından. Bir şey anlatmaya gerek yok sanırım.



                Hele burası çocukluğumuzun geçtiği bağlar, bahçeler. Orayı da yavaş yavaş yok etmeye başlamışlar. Gördüğünüz ağaçlar Samanlı zeytini ağaçları. Nereye baksam bir kıyım, bir yok etme görüyorum ve bu ülkenin her yerinde böyle..



Buraya geldiğimim ertesi günü sevgili arkadaşlarımdan biri  kahvaltı düzenledi görüşelim, hasret giderelim diye. Gerçekten de çok güzel bir gündü..



                     Diğer günler hep buluşmalar, bir araya gelmeler ile geçti. Kızımla da anne kız pasta kahve keyfi yaptık bir gün. Şehrimize güzel kafeler açılmıştı zaten. Ben dergimi de alarak gittim , kızımla otururken bir arkadaşımda geldi. Beraberce güzel saatler geçirdik.




                        Diğer günler de hep bir arkadaş grubu ya da teke tek  arkadaş oturmaları ile geçti. Neredeyse her günüm doluydu ama evimde de oturmayı çok özlemişim.
Evde zaman zaten çok hızlı geçiyor bir de böyle arkadaşlar ile olunca iki haftam nasıl geldi geçti ve bu tatil be ara bitti anlamadım bile..



Pazarımızı özlemişim 💚






Bizim mahallede güzel bir şey;
Çocuk parkımız böylesine güzel. Burada ki zeytin ağaçlarını kesmediler Allahtan..





Sahilimiz çok güzeldir. Bu mevsimde bile o kadar huzurlu ve dingindi ki..




Denize inen şu yollar ...
Sabah yürüyüşü için dağlardan bile geldim yürüdüm..
Günlerim güzel geldi geçti ve evimizde geçen günlerde de ileri de devamlı yaşam nasıl olur diye alıştırma yapmış olduk. Minimal yaşamı başarabilir miyiz diye de bir baktık. Umarın döndüğümüzde bahçemizi daha güzel yapar, yaşar gideriz..
Bizden bu kadar bu hafta..
Herkese iyi hafta sonları  💜










16 Ocak 2026 Cuma

Tatil Cuması

 

                       Şöyle bir şey fark ettim; internette bir yazı okumak için açtığım sayfada yazının yanında okuma süresi 7 dakika yazıyordu. Sonrasında bir çok yazının yanında görmeye başladım. Belki ben yeni gördüm  bunu ama öyle anlamsız geldi öyle çok beni bu çağın dışına attı ki. Zaman sürat çağı oldu tamam ama buna boyun eğmemek lazım. Bilerek isteyerek açtığım sayfada ki yazının okunması için süre yazıyor, bu ne demek? Bu yazıyı okuduğunda bak bu kadar az zamanın geçecek,  bir şey kaybetmeyeceksin. Sırf o sayfada tutabilmek için algı yaratıyor. Ama öyle bir zamandayız ki herkesin elinde telefon, telefonda kaydırılan görüntüler, büyülenmiş gibi kafalar ekrana dönük, saliselik geçen görüntülere bakan insanoğlu. Kısa bir yazıyı bile okumak insana zulüm geliyor artık.

Bunlara anlam veremiyorum. İnsanlar nasıl bu hale geldi, hayatlarını nerede ve nasıl hızlıca tüketiyorlar , herkes nasıl bu duruma geldi dışarıdan bir göz gibi hissediyorum kendimi, öyle anlamsızlaşıyor ki bunu size açıklayamam. Beni çok rahatsız ediyor bu aceleci hayat, efsunlaşmış zihinler, boşlukta kaybolan ruhları bir ben mi görüyorum. Kimse rahatsız değil, artık normalleşti Black Mirror sahneleri. Okumak, bir görüntüye uzun uzun bakmak, onun hakkında düşünmek, hayallere dalmak ve daha bir çok şey bitmiş. İnsanlar robata dönmüş.

Ama bu düzenin tuzağına düşmediğim için kendimle gurur duyuyorum. İnstagram, blog, YouTube hepsinin içindeyim ama gün içinde beni tutsak etmez bunlar beni. Belirlediğim zamanda açar, seçtiğim yazıları okur, görüntülere uzun uzun bakar, hayal kurarım. Okumak için bana süre biçmeleri gerekmez. İnstagramda sevdiğim hesapların yazılarını okur, cevap yazar, iletişim kurarım. Devamlı kaydıran bir insan değilim çok şükür. Ya da elinde telefon wc de saatlerce oturan homo angus hiç değilim. (bu tiplere de aşırı sinir oluyorum)

Georgi Gospodinov’un Man Booker Uluslararası Ödülü kazanan eseri Zaman Sığınağı kitabını bitirdim ve yine çok sevdim. 2022 yılında Metis yayınları tarafından dilimize çevrilmiş. Gospodinov, Sofya Üniversitesi’nde Bulgar filolojisi okumuş. Yazarın ikinci okuduğum kitabı.Yine harika bir anlatım, kurgu, duyarlılık. Gospodinov ikinci kez beni mutlu etti. 



*Eğer birinin hafızasında değilsek, aslında var mıyız?
*Sürekli geçmiş üretiyoruz. Bizler geçmiş fabrikalarıyız. Canlı geçmiş makineleri, başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz. Ölüm bile çözüm değil. İnsanın kendisi gider ama geçmişi kalır. Sonra tüm bu şahsi geçmiş nereye gider? Onu satın alan, toplayan, atan birileri var mı? Yoksa rüzgârın sokakta savurduğu eski bir gazete gibi yuvarlanıp durur mu?
* Geçmiş sırf başına gelenlerden ibaret değildir. Bazen sadece hayal ettiklerindir.
Yine hafta boyunca pencere kenarında oturdum-oturduk. Geçen insanlara baktım; çoğunun elinde telefon, bir şeyler izleyerek gidiyorlar. Okul çıkışı akın akın anneler ellerinden tuttukları çocuklarıyla geçiyorlar. Her gün aynı saatte köpeğinin tuvalet ihtiyacı için bir genç adam geliyor, elinde sigarası köpekle boş yeşillik alanda geziyorlar. Devamlı gördüğüm maskeyle gidip gelen bir adam var, hızlı hızlı bir yerlere gidip dönüyor. Çok çöp karıştıran kadın var burada ama bir tanesi gün içinde çok kez bizim mahallede geziyor; elinde poşetler, karton kutular. O kadar hızlı hareket ediyor ki yaşı baya var aslında ama baya bir enerjik. Karşı apartmanlarda oturanlar kimler diye keşfetmeye çalışıyorum ama bunca aydır çözemedim çünkü herkesin perdeleri sıkı sıkı kapalı. Bizim 12 saat açık olduğundan bana garip geliyor perde açmayan, hiç cam kenarına oturmayan insanların bunu neden yapmadıkları.
                  Kafka, Defterler’de diyor ki, 
''Yalnız yaşayan ve ara sıra kendini bir yere ait hissetmek isteyen insan,
tutunacak bir el aradığında,
her ne kadar dışarı bakmak istemeyen bezgin biri olsa da, pencere önünde durduğunda aşağıdaki karmaşa onu insanlığa has bir ahenge doğru çeker.

Hele yalnız yaşasam hiç ayrılmazdım buradan..



                         Okulda da kendime pencere kenarı yaptım. Daha önce ki öğretmen kapı tarafına masayı koymuştu, hemen okulu ve diğer çocukları görebileceğim tarafa yerleştim. Pencere önüne bebeklerimi de koydum, perdeler hep açık zaten evde olduğu gibi. Hem sınıfta ki çocuklarda daha farkında oluyorlar doğa olaylarını, kuşları, bahçeye gelen kedi köpekleri daha iyi görüyoruz.
Başka sınıfların öğrencilerine de laf atmayı severim. Başta çocuklara bu garip geldi ama artık teneffüse çıktıklarında kendileri gelip bir şeyler diyorlar. Orta okul öğrencilerine ingilizce parçalıyorum çoğu zaman, şaşkınlıkları daha da çoğalıyor 😄


Okulun karşı tarafında fırının yan tarafında ki elektrik direğinin üzerinde kocaman bir leylek yuvası var. Fırıncıya leylek geliyor mu diye sordum. O da her yıl mart ayının 10. gününde geldiğini söyledi. Yani bizim de Yaren'imiz var 😊
Mart geldiğinde onu göreceğim için çok heyecanlıyım, nasıl güzel bir şey bu böyle..





                      Bu hafta her telden film izledim ama yine gözdem 50'li yıllardan olan film. Harriet Criag filmi mesela ne kadar sürükleyiciymiş. Hele konusu ve oyunculuğu ne kadar güzelmiş. Ne varsa eskilerde var. Diğerleri de güzel izlenebilecek filmler, tavsiye ederim.
Yılmaz Güney'in bu filmini de izlememişim, günümüzde bir çok sahnesi kopuk ve saçma gibi geliyor ama yine de Yılmaz Güney performansı gayet iyiydi. 


                  Bizim burada tarihi bir cami keşfettim hafta içi. Merkez Çarşı cami 1902 yılında yapılmış, baya bir yıpranmış ama bu sene bakım onarım yapılmaya başlanmış. Gezdiğim yerler arasında bu hafta bir cami oldu.
Daha sonra Çerkezköy'de gezdim biraz. Ama trafik, araba ve insan çokluğu beni aşırı mutsuz ediyor. Bir an önce evime gitmek istiyorum.


                          O kadar yüksek binalar yapılıyor ki. Üst üste insanlar buralarda nasıl oturuyor aklım almıyor. Böyle olmaması için baya bir şehir dışında 2 katlı ev buldum çok şükür. Ama her şeyin tercih edeni farklı oluyor tabi ki, bu kadar insan nerede oturacaktı ki. Bu hafta kitaplarını okuduğum Rasim Özdenören yakınlarına şöyle dermiş;
“Yürürken çevreyi izlemek güzeldir ama eğer çevre gözünüzü ve zihninizi kirletiyorsa, en iyisi hayra dair şeyler konuşarak yürümeli” 
Yanımda konuşacak insan olmadığında  güzel bir yer bulup oturmak istedim.
Okul bitmiş biraz dinlenmek için farklı bir kafe arıyordum kendime. Yalnız gezmeyi de yalnız başıma oturmayı da çok severim. Hatta birileriyken ne içtiğim kahveyi anlarım ne nerede oturduğumu. Böylesi çok güzel oluyor. Gidin bir pastaneye ya da kafeye kendinize birşeyler ısmarlayın.


Hatta buraya gitmeden önce kütüphaneye giderek kitap aldım. Aslında internetten yeni kitaplar almıştım ama kütüphaneye gitmeyi, kitaplara uzun uzun bakmayı çok seviyorum. Rasim Özdenören'in iki kitabını seçtim, sonra da içime kurt düştü ''acaba bunları okumuş muydum ?'' diye. Çünkü bazen okuduklarımı da alır oldum.
Aman neyse deyip başladım onları okumaya.
Kahve de kitapta çok moralimi düzeltti o gün. Tüm yorgunluğum geçti gitti..



 
Kütüphaneden aldığım Rasim Özdener kitaplarını da bitirdim. Katılmadığım saptamaları da vardı kitapta. Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı kitabını yarım bıraktım, son kısımları sıktı çünkü. Zorlayarak ne olursa olsun bitirme zamanlarım sona erdi artık. Rasim Özdenören, üç yıl önce 23 Temmuz 2022 yılında vefat etmişti. 
Diğer kitabı daha çok beğendim. Denemelerini ve gözlemlerini okumak iyi geldi. Eşikte Duran İnsan kitabından aldığım bir paragrafı paylaşayım:

Ayağımıza takılan bir taşın bile "niçinini" bulmakta acze düşüyoruz. Kuşkusuz, bazı "dünyasal bahaneleri" yan yana getirmekte güçlük çekmiyoruz. Bir taşın, bulunduğu yerde bulunuşu ile oraya doğru hareket eden birinin, o belli noktada karşılaşmalarının "mukadder" olduğunu ileri sürmek kolaydır. Ama mukadderatın nasıl olup da gerçekleştiği veya daha isabetli bir ifadeyle o mukadderatin niçin o mukadderat olarak ortaya çıktığı gene de bir sorudur. Ve sırdır. Aklın buradan ötede ulaşabileceği hiçbir menzil yoktur. Böylece, Allah Resulü'nün (sav): "Ya Rabbi, benim hayretimi artır!" biçimindeki duasının taşıdığı hikmeti anlar gibi oluyoruz. Bu dua, ilmin arttırılması talebinden daha fazlasını içeriyor. İlim, son tahlilde, aklın eseri olduğu için onun da bir sınırının bulunduğunu söyleyebiliriz. İlmin arttırılması hususundaki talep, her şeye rağmen, sonlu ve sınırlı bir talep olma durumunda kalıyor. Miraç yolculuğunda, Allah Resulü'nün (sav) Cebrail aleyhisselam ile katedeceği mesafenin sınırı bir noktaya kadardır ve o nokta aklın sınırı ile özdeştir. Ondan sonrasına Refref ile gidilecektir, yani zevk ve hayret melekeleriyle. Akıl, kendisine tayin edilen sınıra ulaştıktan sonra, kendini inkârdan başka yapabileceği bir şey kalmıyor, kalmaz. Ama hayretin önü nihayetsiz biçimde açık durmaktadır.


                           Pazartesi beklenen kar geldi şehrimize. Sabah azıcık karı görünce hemen çıktım mahalleye, ekmek alma yolunu uzatarak ağaçlı bölgeye gittim. Biraz da olsa yürümek iyi geldi. Sıcacık ekmek ve simidi alıp eve döndüm. Bir gün kar tatili olunca değmesin keyfimize. Hemen çaylar demlendi, pencere önü masa hazırlandı. Aheste aheste kahvaltı etmek, acelesiz kitap okumak, dinlenmek ...



Vee karne zamanı..
Bugün karneleri dağıttık ve tatilimiz başladı. Hemen yola çıktık, istikamet memleket..
💗













9 Ocak 2026 Cuma

Ocak Cuması

                                 


                           Ocak ayına yani yılın ortasına geldik inanamıyorum. Şimdi nasıl ortası oluyor diyeceksiniz, eğitim sezonunun ortası yani. Eylül , ekim, kasım,aralık ve ocak tam beş ay oldu inanamıyorum. Zamanın hemen geçip yaz gelmesini istiyorum, günleri sayıyorum gurbette, eve dönme hayalleri kuruyorum ama burada olduğum günleri de ileri de özleyeceğimi biliyorum. İnsanoğlu ne garip, hep bir şeyler diliyor, bekliyor. Olanla yetinmeyi öğreneli uzun yıllar oldu, sabretmeyi öğreneli ise daha yeni. İnsanın umutlarının, planlarının olması çok değerli çünkü yaşam benzinimiz bu. O duygudan bu duyguya savrulup gidiyoruz işte. Şu blog mecrasında da yazıp yazıp duruyoruz bu da güzel 💙 

“Hiç kimse size huzur getiremez, kendiniz hariç” der Ralph Waldo Emerson. Bu huzuru elde etmek için savaşıyoruz. Buraya geleli tam 5 ay olmuş, iki aydan sonra tansiyon problemi yaşamaya başladım çünkü işte çok zorlandığım durumlar oldu. Tansiyonumun başlıca sebeplerinden biriydi. Emerson'un dediği gibi bu huzurlu sağlığımı ben geri getirebilirdim. Bunu farkedince strese sokan unsurları yavaş yavaş ortadan kaldırmaya çalıştım. Çok şükür ki yüzde 80 başarılı oldum. Bunun yerleşmesi ve sürekli olması için hala çalışıyorum.

Çok hassas çok duyarlı bir yazar keşfettim bu ay -siz çoktan okumuşsunuzdur - kitabını okudum ağır ağır, yazdıkları hep tanıdık geldi. Bildiğim, hissettiğim duyguları, konuları farklı bir ülkeden birinin dile getirmesi dünyada aslında hep aynıyız dedirtti tekrardan. Yaşımızda yakın olunca aynı dili konuşuyor olmamız kaçınılmaz oldu. Satırlarında kendimi buldum bu kitabın. Hüznün Fiziği kitabı gerçekten de üzüntü ve çaresizliğin fiziksel ele gelmesi olmuş. Gospodinov'un ilk okuduğum kitabı oldu. Üç kütüphane de arayıp sadece iki kitabını buldum. İki kitabını da ısmarladım. 

           Hüznün Fiziği, kendisini başka hayatlarda bulan empati hassaslığı yüksek yazarın hayat labirentinde ilerleyişini anlatıyor. Bu hassaslık bende de olduğundan yazarın anlattıkları çok etkiledi beni, hüznünü çok çok iyi anladım. Gospodinov hayatımda üç şey var diyor; edebiyat, hüzün, geçmiş. Yazdıklarını  bunlarla harmanlanıyor zaten.

Kapaktaki resim Picasso’nun Minotorların Kralı adlı eseri. Minotor bu kitapta önemli bir şekilde başrolde. Minotor, Yunan Mitolojisinde, Kraliçe Pesiphae’nin bir boğayla ilişkisinden doğan çocuk, yarı insan yarı boğa şeklinde kitapta karanlık bir labirente hapsedilmiş ölümü beklemektedir. Minotor üzerinden onun gözünden hayata bakıyor romanın başlarında. Sonrasında yaşam labirentinde farklı kılıklarda dolaşıyor Gospodinov.

''Bazen kırk dört yaşındayım, bazen doksan bir, bazen bir mağaranın veya mahzenin labirentinde, zamanın gecesindeyim, bazen bir rahim karanlığındayım, henüz doğmamışım. Çoğu zaman on yaşındayım.''



"Yaşlanmanın bir tür grameri var: Çocukluk ve gençlik fiillerle doludur. Yerinde duramazsın. İçindeki her şey büyür, fokurdar, gelişir. Sonra zamanla fiillerin yerini orta yaşın isimleri alır. Çocuklar, arabalar, ofis, ev... Somut isimlerin somut şeyleri. Yaşlanmak sıfattır. Yaşlılığın sıfatlarına giriş yaparız: Yavaş, uçsuz bucaksız, puslu, soğuk veya cam gibi saydam. Yaşlanmanın matematiği de vardır, basit küme teorisi. Geçen yıllarla birlikte dünyanın oranını değiştiririz. Bizden daha genç olanların sayısı gittikçe artar daha yaşlı olanların sayısıysa tehditkâr biçimde azalır. Yaşlanmak belli bir cesaret gerektirir. Belki cesaret değil de, kabullenme."




                           Gurbette günler geçiyor. Yeni bir yılla birlikte hüzün de ağır basıyor. Belki okuduğum yılın ilk kitabı bunu tetiklemiş olabilir. Gospodinov geçmişi ve hüznü çok öne çıkarmış kitapta. Yaşım gereği artık geçmişi daha çok düşünmeye başladığımı hissediyorum. Evlerimiz bir sığınak çok şükür. Şu pencere dışı korkunç bir dünyayı sahne edinmiş. Beton, çöpler, kuralsız insanlar, şiddet daha bir çok şey kol geziyor. Ama ev içi olmasını istediğimiz dünya için çabalıyoruz. İki insan, neredeyse otuz sene önce bir arada yaşamaya karar vermiş  karşılıklı oturuyoruz günün büyük bir bölümünde bu iki koltukta. Zaman bir sayıya dönüşüp anlamı komikleşiyor. Geçmişe ve hüzne gömülmemek imkansız.
                      Genelde yeşil koltukta eşim oturur, ben de diğerinde. Gelene gidene bakarız, müzik açarız, kahve içeriz, kitap okuruz. Bunca yıl hele böyle zamanda birlikteliği sürdürmek artık büyük başarı. Çok mu iyi anlaşıyoruz? Hayır.. Bizde de tartışmalar, ayrı düşünceler, farklı beğeniler çok ama bir arada tutan nedir dersek, belki bir arada olduğumuzda duyduğumuz huzur diyebilirim. Belki de Gottman'ların altın oranını tutturduk. Duymuşsunuzdur, şöyle bir teorisi varmış Gotman'ın ; evliliklerde tartışmaların sıklığından çok ilişkide mutluluğu sağlayan şey tartışma sırasında ortalama bir olumsuzluğun ardından mutlaka beş olumlu davranışın görülüyor olmasıdır. Buna sihirli oran deniyormuş. Çiftler sihirli oranı korudukları sürece tartışmanın sıklığı ilişkiyi kötü etkilemezmiş.
Yani biz çok yıllık evlilerde her daim tartışıyoruz ama gerçekten de sonrasında birbirimize olumlu dönütlerimiz daha fazla ( aman çok şükür 🧿)


Mutluluk bazen kırmızı kırmızı yolumuzu kesiyor. Gri sokaklara neşe katıyor.
İnsan güzeli gördüğü, birbirini anlamaya çalıştığı, empati kurduğu ölçüde hayat anlam kazanır. Sezai Karakoç yol göstermiş şu sözüyle;
''Anlamak masraflı iştir; emek, gayret, samimiyet ister. Yanlış anlamak kolaydır oysa. Biraz kötü niyet, biraz da cahillik kâfidir." 



Buz gibi bir haftayı geride bıraktık. Her yerde kar yağarken burada sadece buz dolu sokaklar var. Fabrikaların çokluğu bence kar yağışını etkiliyor. Öyle çok denetimsizce atık salan fabrika var ki böyle bir şeyi bizim Kocaeli'de dahi görmedim. Gece cam açamıyoruz, dışarı da yoğun kimyasal koku oluyor. Göz göre göre insan zehirleniyor.
Yürüyüş için yola çıktığımda trafik, araç gürültüsü insanın sinirini bozuyor. Ağaçlık bir alan vardı evin yakınlarında orada yürüyelim dedik. Bir kilometre gittik köpek sürüsünden zor kurtulduk. Geriye dönüp çöp dolu yollarda yürüyoruz.
Alışamadım arkadaşlar, bu çöp deryasına alışamadım. Biliyorsunuz eşimle iki kez mahalle temizliği yaptık ama iki saat sonra yine etraf poşet dolu oldu.
Oturduğumuz ev biraz şehrin gelişen yüzünde. Etrafta çok fazla inşaat var. Gürültü eklendi bir de bu çöplüğe.
Ya sabır!!



Bu görülenler sadece benim ev çevrem. Ana yol şurası. Görmesen araba çukura girse vay halimize. Devamlı şikayet ediyorum çünkü ALIŞAMADIM !
Ve bunu bir vatandaş olarak hak etmiyorum. Çünkü yaşam şeklim, çevre duyarlılığım, su-elektrik kullanma da ki dikkatim, geri dönüşüm olayını yıllardır sürdürmemle bunlara layık değilim.

Neyse bu hafta izlediklerime bakalım. İlk film Marketa Lazarova. Eski ve uzun bir film ama Tarkovski'nin Anderi Rubley filmine ilham olmuş denince izlemeye karar verdim. 13. Yüzyılda geçen klanlar savaşı, Çek bozkırlarında yaşayan insanların vahşi içgüdüsel yaşamları, otorite boşluğunun yarattığı ilkellik hepsi bu filmde. Ama kar görüntüsüne eşlik eden müzikler güzel.




                      2025 yapımı yeni bir film önerisiyle Twinless izlediğimiz ikinci film. Konu güzel aslında ama erkekler öpüşmeye başlayınca eşim '' ya yetti artık son yıllarda çekilen her film, her dizi  de bir eşcinsel dayatması mı olacak '' deyip izlemek istemedi ama ben açtık bakalım artık deyince bitirdik  ama çok da kayda değer bir film değil.




                      Sınıfımızda bu dönem iyilik kavanozu uygulaması yaptık. Her çocuk bir kavanoz evde tutarak dönem boyunca yaptığı iyilikleri, güzel işleri anne-babası yazarak içine attı. Sırayla kavanozları açıp okumaya başladık. Öyle şeyler çıkıyor ki 😇😇
Çarşamba günüydü sanırım ortodoks aleminin Noel arefesi ve katolik Epifani'si varmış. İnananlar ateş yakmışlar süsledikleri odunları ateşe atıyorlardı.
Bunlara  Ortodoks Noel geleneklerinden biri olan Noel kütüğü (Badnjak) deniyormuş. Kütükler yeşillik ve meşe dallarıyla dekore edilip sonrasında şenlik sırasında yakılıyormuş. Meşe gücü, dayanıklılığı ve inancı simgeliyor, yeşiller ise kışın en karanlık günlerinde bile sonsuz yaşamı ve umudu temsil ediyormuş. Noel kütüğünün yakılması, önümüzdeki yıl ev halkı için sıcaklık, koruma ve refahın güçlü bir sembolü, aynı zamanda İsa’nın doğumuyla dünyaya getirdiği ışığı hatırlatıyormuş.
Bunları yeni öğrendim. İnançlar ve insan yaşamları hakkında ne çok bilmediğimiz şey var değil mi?
Tüm çeşitliliği ile insanları kucaklamak ne kadar güzel. Biz ise sadece bir çok inanca ve inanana burun kıvırıp kategorize ediyoruz. Sonrasında bir çok sorun geliyor ne yazık ki..



      7 yıl önce bizim köye ne kadar çok kar yağmış. Tarihte bugün de çıktı. Çok seviyorum geçmişte yaşananlar çıkınca. Hey gidi günler diyorsun. Umarım bu kış da bu kadar çok kar görürüz. Bugünler de çok ılık geçiyor ne zamanlara geldik.
Bir cumaya daha ulaşmışken sağlık, sağlık, huzur diliyorum. Bunun değerini kaybetmeden anlayalım çünkü gerisi boş. Bunalımlara girmeye, depresyona batmanın hiç gereği yok. Sağlığımız var mı daha ne istiyoruz. Geçen gün instagramda ünlü olan ama ne yazık ki yakın geçmişte kansere yakalanan birinin yazdıklarını okudum, sizinle paylaşacağım. Ama ilk önce Allahtan tüm hastalara, derdi olanlara şifa diliyorum;

           ''Bedenine yeniden su değmesinin, saçlarının yıkanmasının, normal kıyafetle adım atmanın, sıvı beslenmeden normal yemeğe geçmenin, yeniden hayatına devam edeceğini hissetmenin şükredişini size anlatamam.

Ufacık bir adım bile ne lüksmüş…. Sağlıkla sınandığınızda hayatın anlamını keşfediş iyice yükseliyor. Önümde biraz daha süreç var ama çoğu bitti inşallah🧿










Kasım Cuması

                                        Kasımı çok severim. Tam anlamıyla soğuklar başlar, sonbahar renk cümbüşü zirvededir, belirsizlik ka...