Geçen hafta içinde yalnızca bir tek gün hava çok soğuktu. Evden çıkıp köy minibüsüne doğru giderken yağmur, kar yoktu. Atkıyı sarıp sarmalamıştım ama her yer kupkuruydu. Yalnızca dondurucu bir soğuk, sabah saatlerinin etkisiyle etkisini sürüyordu. Minibüse bindik ve tepe de ki köyde ki okuluma doğru yola çıktık. Okul yolu on beş , yirmi dakika sürüyor. Bizim kasabaya çok yakın.
Okula geldiğimizde gözlerimize inanamadık. Sanki farklı bir ülkeye gelmiştik. Bir anda mevsim değişmişti sanki. Kar geceden yağmış neredeyse bir karış olmuştu. Minibüsten çocuklarda indi ve manzarayı görür görmez herkes kendini karlara attı.
Daha fazla birşey yazmaya gerek yok. Bugün pazar. Şimdi keyifle tek bir gün yaşadığımız kış fotoğraflarına bakalım. Çünkü ertesi gün bu manzaralardan eser kalmadı.
10 Aralık 2017 Pazar
30 Kasım 2017 Perşembe
Alışverişten Nefret Ediyorum Artık !
Ne çok severdim aslında mağaza mağaza gezip dolaşmayı. Bir gün nefret edeceğim aklıma gelmezdi ama evet ediyorum artık. Geçen gün gittiğim büyük avm katlarında dolaşırken bu düşüncem iyice pekişti. Üst üste insanlar, çocuklarıyla gelen kadın çoğunluğu, her yandan gelen çığlık ağlama sesleri...Tamam benimde çocuğum oldu ve küçükken gezdik bizde buralarda ama herşeyin bir yaşı var demek. Benimde alışveriş çağım kırk yaşında bitti.
Hele öğrenciyken paramız olmasa da ne gezerdik Ankara çarşılarında. Özellikle pasajlarda. Ankara'da okuyanlar, oturanlar bilir pasajların önemini; hele ki Zafer Çarşısını. Özellikle kitapçılarını gezer gezer dururduk, fazla para da yok ya belki bir dergi alırdık içimiz tüm kitaplarda kalarak. Konur ve Karanfil pasajlarından da ucuza giyim bulmaya çalışırdık. Off bir ruhu vardı tüm bu alışveriş yerlerinin.
Geçen gün okuduğum Ayça Örer yazısı bunları düşünmeme neden oldu. Öyle güzel anlatmış ki bu durumu. İstanbulda ki pasajların nasıl avm ye yenik düştüğünü, insan kitlesinin bile alışverişlerde değiştiğini, dükkanların tek tek kapandığını yazmış. Aznavur Pasajında dükkanını kapatan Emin Bey bu durumu şöyle anlatmış:
'' Kimse artık gönül rahatlığıyla caddelerde gezemiyor. Birincisi korku var. İstiklal güvenilir bir yer olmaktan çıktı.ikincisi yoksulluk.Sokakta yürürken en az beş kişi yanınıza gelip para istiyor. Birisi sizden para isterken cebinizde ki parayı o kadar rahat harcayamazsınız. Üçüncüsü zebil gibi alışveriş merkezi açıldı. ''

Gençliğimizde yaptığımız alışverişler, gittiğimiz pasajlar, orada ki dükkanlar ne yazık ki geri de kaldı. Geçen hafta Ankara'ya gittiğimde tekrar Zafer çarşısına gidip eski günleri hatırlamak istedim ama keşke gitmeseydim. Çok üzüldüm son haline.
Bir zamanlar yani 40 yıl önce Cahit Zarifoğlu'nun Akabe Kitapevine ev sahipliği yapan mekanın kapısından girer girmez Gündoğdu Marşı çalınırmış. Sonra bu ses yerini bozuk oyuncak seslerine , sonra porno kasetlerine nihayetinde Ankara Büyükşehir Belediyesi eliyle mermer bir mezarın eziciliğine bıraktı diyor Ayça Örer. Ve burada 30 yıl müzik dükkanı işleten Dürdane Hanım'a sözü bırakıyor:
'' Zafer Çarşısı da, Karanfil pasajı da, Konur pasajı da, Adil iş Hanı da Ankara için bir mayalanma merkeziydi. Memurlar, öğrenciler bu pasajlarda vakit geçirir,gün sonunda ellerinde bir kitap, bir kaset, bir dergiyle evlerine dönerdi. Artık kimse ne kitap ne dergi alıyor. Ankara da anlatılan bir zamanın okur yazar insanlarına rastlamak imkansız. Her tarafta kulak tırmalayan bir elektro saz eşliğinde Ankaranın bağları türküsü çalınırken sokaklar, pasajlar cep telefoncularının işgaline uğradı. Ne Kızılay, ne Tunalı, ne de kentin ilk merkezi Ulus'ta yaşayan bir şey görmek mümkün değil. Çürümüş, kangren olmuş ve kesilip atılmayı bekleyen birer uzuv buralar artık. Onların yerine de alışveriş merkezleriyle ikame edilmeye çalışılan protez azalar sunuluyor.''
Dediğim gibi bunlar iyice batıyor bana. İyi ki bu büyük şehirler de yaşamıyorum, bu yozlaşmaya tanık olmuyorum. Artık üç aydan aya yaptığım alışverişler de bitecek gibi..
Hele öğrenciyken paramız olmasa da ne gezerdik Ankara çarşılarında. Özellikle pasajlarda. Ankara'da okuyanlar, oturanlar bilir pasajların önemini; hele ki Zafer Çarşısını. Özellikle kitapçılarını gezer gezer dururduk, fazla para da yok ya belki bir dergi alırdık içimiz tüm kitaplarda kalarak. Konur ve Karanfil pasajlarından da ucuza giyim bulmaya çalışırdık. Off bir ruhu vardı tüm bu alışveriş yerlerinin.
Geçen gün okuduğum Ayça Örer yazısı bunları düşünmeme neden oldu. Öyle güzel anlatmış ki bu durumu. İstanbulda ki pasajların nasıl avm ye yenik düştüğünü, insan kitlesinin bile alışverişlerde değiştiğini, dükkanların tek tek kapandığını yazmış. Aznavur Pasajında dükkanını kapatan Emin Bey bu durumu şöyle anlatmış:
'' Kimse artık gönül rahatlığıyla caddelerde gezemiyor. Birincisi korku var. İstiklal güvenilir bir yer olmaktan çıktı.ikincisi yoksulluk.Sokakta yürürken en az beş kişi yanınıza gelip para istiyor. Birisi sizden para isterken cebinizde ki parayı o kadar rahat harcayamazsınız. Üçüncüsü zebil gibi alışveriş merkezi açıldı. ''

Gençliğimizde yaptığımız alışverişler, gittiğimiz pasajlar, orada ki dükkanlar ne yazık ki geri de kaldı. Geçen hafta Ankara'ya gittiğimde tekrar Zafer çarşısına gidip eski günleri hatırlamak istedim ama keşke gitmeseydim. Çok üzüldüm son haline.
Bir zamanlar yani 40 yıl önce Cahit Zarifoğlu'nun Akabe Kitapevine ev sahipliği yapan mekanın kapısından girer girmez Gündoğdu Marşı çalınırmış. Sonra bu ses yerini bozuk oyuncak seslerine , sonra porno kasetlerine nihayetinde Ankara Büyükşehir Belediyesi eliyle mermer bir mezarın eziciliğine bıraktı diyor Ayça Örer. Ve burada 30 yıl müzik dükkanı işleten Dürdane Hanım'a sözü bırakıyor:
'' Zafer Çarşısı da, Karanfil pasajı da, Konur pasajı da, Adil iş Hanı da Ankara için bir mayalanma merkeziydi. Memurlar, öğrenciler bu pasajlarda vakit geçirir,gün sonunda ellerinde bir kitap, bir kaset, bir dergiyle evlerine dönerdi. Artık kimse ne kitap ne dergi alıyor. Ankara da anlatılan bir zamanın okur yazar insanlarına rastlamak imkansız. Her tarafta kulak tırmalayan bir elektro saz eşliğinde Ankaranın bağları türküsü çalınırken sokaklar, pasajlar cep telefoncularının işgaline uğradı. Ne Kızılay, ne Tunalı, ne de kentin ilk merkezi Ulus'ta yaşayan bir şey görmek mümkün değil. Çürümüş, kangren olmuş ve kesilip atılmayı bekleyen birer uzuv buralar artık. Onların yerine de alışveriş merkezleriyle ikame edilmeye çalışılan protez azalar sunuluyor.''
Dediğim gibi bunlar iyice batıyor bana. İyi ki bu büyük şehirler de yaşamıyorum, bu yozlaşmaya tanık olmuyorum. Artık üç aydan aya yaptığım alışverişler de bitecek gibi..
24 Kasım 2017 Cuma
Teşekkür Cuması
Bu hafta birşey yazmam diyorum sonra hafta boyunca çektiğim fotoğraflara bakıp Allahım ne çok güzel şey olmuş diye düşünüyorum. Sanmayın ki hep pozitif insanım, polyanna bir nevi demeyin. Tam tersi çok karamsarım, tam bir bunalım insanıyım. Ama hayatın güzelliklerini yakalayarak savunma hattı oluşturdum kendime. Şu güzel anları kayda geçirirsem sorumluluğum yerine gelir gibi geliyor.
Bakalım bu bir hafta boyunca neler olmuş.
Hayatta en büyük şükürüm sağlıklı olmamız. Yürüyorum, konuşuyorum, kimseye muhtaç değilim. Okul yolumda sarı bir denize dönüşen yapraklar ve mutluluğum..
Evin dış kapısını açar açmaz beni karşılayan çiçeklerim...
Okul sonrası biraz köy içinde geziyorum. Bakın ne buldum bir evin bahçesinde. Ne güzelde duruyorlar..
Benim kabak düşkünlüğümü öğrenen ve anlam veremeyen köyde ki teyzeler bana bir süpriz yapıp sınıfıma kadar gelip ne getirdiler :) Şükürler olsun gün içinde böyle küçük süprizlerle karşılaşıyorum..
Evde en sevdiğim köşem; kabaklar, taşlar ve örgüm..
Şükürler olsun ki eğlendiğim, temalı partiler yaptığım zevkli arkadaşlarım var. Sonbahar partimizde altı kız güzel bir masa etrafındaydık. Yedik , içtik, hediyeler verdik, konuya uygun giyindik, daha ne olsun küçük kasabanın can sıkıntısında ki Desperate Housewives :)
Bisikletimle gezmeye çıktığımda bu yolun en güzel halinle karşılaştım.
Yanından geçerken her mevsim farklı olan ağaçlara şükrettim..
Ve son olarak kahve - kitap - kurabiye keyfim için, ağız tadımız devam ettiğinden şükretmek istiyorum. Balkabaklı kurabiye tarifini Damyskitchen blogundan almıştım, oldukça hafif bir kurabiye. Bu hafta da böyle geçti, cuma ne çabuk geldi anlamadım yine. Bir taraftan bu hızlı akışa üzülüyorum, nasıl günler geçiyor,elde ne var diyorum diğer taraftan böyle şükür edecek bir sürü olay var diyorum kendime. Bugün 24 Kasım yani öğretmenler günü. Tüm öğretmen arkadaşlarımın gününü kutlarım.
Haftasonumuzun güzel geçmesi dileğiyle..
22 Kasım 2017 Çarşamba
Yoksa Asosyal miyim ?
Truffaut'nun Ray Bradbury' nin aynı adlı romanından uyarladığı Fahrenheit 451 filminde Clarisse itfaiyecilerle karşılaşır. Topladıkları kitapları düzenli bir şekilde yakan itfaiyeci Guy Montag'a üç soru sorar :
'' Fahrenheit 451 nedir? ''
'' Kağıdın yanmaya başladığı sıcaklığın derecesi..''
İkinci soru gelir sonra :
'' İtfaiyecilerin eskiden kitapları yakmadıkları, tam tersine ateşi söndürdükleri doğru mu? ''
Montag şaşırır, böyle düşünmek hatalıdır der. Çünkü zaten tüm evler ateş-korumalı. Ardından son soru gelir.
'' Kitapları niçin yakıyorsunuz? ''
İtfaiyeci çok normalmiş gibi omuzunu silker, diğerleri gibi bir iş işte der.Sonra da hangi gün hangi yazarın kitaplarını yaktıklarını sıralar. Montag hiç kitap okumuş değildir. Ama bir gün '' yaktığınız kitapları hiç okudunuz mu'' diye bir soruyla karşılaşıp tüm yaşamı değişecektir. İnsanı nasıl yoksadığını kitaplardan sonra farkedecektir. Montag'ın karşılıksız bıraktığı sorunun cevabını itfaiyecilerin başı verecektir ;
'' Kitaplar insanı mutsuz ediyor. ''
Bunun üzerine Montag niye diye sorar.
'' Çünkü kitap okumak onları toplum-karşıtı ( anti-sosyal ) yapıyor.

Filmi tekrar izleyince daha önce farketmediğim noktaları yakaladım. Yukarı da yazdığım diyalogları düşündüm ve hak vermemek imkansız. Kitap okurluğum okumayı öğrendiğim ilk çocukluk yıllarıma rastladığı düşünülürse bunca geçen zamanda kendimi bunca yalnız hissetmem, yalnızlığı sevmem, artık beni destekleyecek insanlara ihtiyaç duymamam bununla açıklanabilir belki de.
Çünkü kitap okumak bireysellik duygusunu arttırıyor. Bu arttıkça yabancılaşma
arzusu güçleniyor. Öte yandan da toplumsallaşma içgüdüsü azalıyor. Bu da insanlardan kopmaya, kalabalıklara tahammül edememeye varıyor bence. Kitap dünyasında varolmaya başlıyorsunuz belli bir süre sonra.Gerçek insanlardan çok onların varlığı sizi tatmin ediyor. Böyle ben'm gibi olan var mı acaba?
Bunları yazarken sipariş verdiğim , gelmesini dört gözle beklediğim yeni arkadaşlarım içimi kıpır kıpır ediyor. Okudukça ruhumda büyük uçurum oluşuyor kimsenin yardım edemeyeceği. Bundan da şikayetçi değilim zaten. Ne mutlu dünyası, işi gücü, tek derdi kitaplar olan insanlara...
'' Fahrenheit 451 nedir? ''
'' Kağıdın yanmaya başladığı sıcaklığın derecesi..''
İkinci soru gelir sonra :
'' İtfaiyecilerin eskiden kitapları yakmadıkları, tam tersine ateşi söndürdükleri doğru mu? ''
Montag şaşırır, böyle düşünmek hatalıdır der. Çünkü zaten tüm evler ateş-korumalı. Ardından son soru gelir.
'' Kitapları niçin yakıyorsunuz? ''
İtfaiyeci çok normalmiş gibi omuzunu silker, diğerleri gibi bir iş işte der.Sonra da hangi gün hangi yazarın kitaplarını yaktıklarını sıralar. Montag hiç kitap okumuş değildir. Ama bir gün '' yaktığınız kitapları hiç okudunuz mu'' diye bir soruyla karşılaşıp tüm yaşamı değişecektir. İnsanı nasıl yoksadığını kitaplardan sonra farkedecektir. Montag'ın karşılıksız bıraktığı sorunun cevabını itfaiyecilerin başı verecektir ;
'' Kitaplar insanı mutsuz ediyor. ''
Bunun üzerine Montag niye diye sorar.
'' Çünkü kitap okumak onları toplum-karşıtı ( anti-sosyal ) yapıyor.
Filmi tekrar izleyince daha önce farketmediğim noktaları yakaladım. Yukarı da yazdığım diyalogları düşündüm ve hak vermemek imkansız. Kitap okurluğum okumayı öğrendiğim ilk çocukluk yıllarıma rastladığı düşünülürse bunca geçen zamanda kendimi bunca yalnız hissetmem, yalnızlığı sevmem, artık beni destekleyecek insanlara ihtiyaç duymamam bununla açıklanabilir belki de.
Çünkü kitap okumak bireysellik duygusunu arttırıyor. Bu arttıkça yabancılaşma
arzusu güçleniyor. Öte yandan da toplumsallaşma içgüdüsü azalıyor. Bu da insanlardan kopmaya, kalabalıklara tahammül edememeye varıyor bence. Kitap dünyasında varolmaya başlıyorsunuz belli bir süre sonra.Gerçek insanlardan çok onların varlığı sizi tatmin ediyor. Böyle ben'm gibi olan var mı acaba?
Bunları yazarken sipariş verdiğim , gelmesini dört gözle beklediğim yeni arkadaşlarım içimi kıpır kıpır ediyor. Okudukça ruhumda büyük uçurum oluşuyor kimsenin yardım edemeyeceği. Bundan da şikayetçi değilim zaten. Ne mutlu dünyası, işi gücü, tek derdi kitaplar olan insanlara...
16 Kasım 2017 Perşembe
Cuma Şükür Günü
Uzun zamandır cuma günü yazısı yazmamıştım, bugün biraz heyecanlıyım. Tekrar rutinime dönmek iyi geldi, bir haftanın özetini yazacak dinginliğe ulaşmışım demek ki. Cuma inancımıza göre şükür, talep, iç sesi dinleme, muhasebe yapma günü gibi geliyor bana. Bir hafta boyunca yaptıklarımı gözden geçiriyorum böylece.
Bu hafta okulumuza sağlıkla gidip geldik, kızım büyüdü işte. Burada ara sıra izledik , altı yaşından beri takip edenler bilir. Zaman geçmiş hoyratça, şimdi orta sonda yakında liseye de gidecek. Teog maduruyuz ama bu sene bir rahatlık geldi ki üstüme anlatamam. Ne olursa olsun diyorum hatta kabul etse dağlara köylere gitsek yaşasak. Bizimle aynı fikirde değil tabi ki istemiyor fikirlerimizi. Çatışmalarımız, benim sinir krizlerim olsa da iyi ki bir kızım var , şükürler olsun..
İşte kasabamız, tepeden kızımın okulundan görünüş. Biz denize yakın bir evde oturuyoruz. Bu bina kalabalığının içinde kurtarılmış bir bölge de ağaçların ortasında oturduğumuz için şükürler olsun..
Bu yol her sabah işe giderken yürüdüğüm yol. Çekerken bu fotoğrafı ilginçtir sağ taraf anayol olmasına rağmen bir tane bile araç çıkmamış. Yoksa vızır vızır geçer. Gürültüden durulmuyor ama hele şu sonbahar mevsiminde yapraklı bir yolda yürüyorum ya şükürler olsun..
Vee 3 yıldır iş hayatında huzuru bulduğum köy okulum , sınıfım. Çocuklarımla sanat, müzik, sevgi içinde mutluyuz .
Pazar günü Kocaeli Yuvacık barajına yapılan gezi bize sonbaharı tam anlamıyla yaşattı. Turuncu, sarı, kırmızı Allahım ne güzel renkler . Saatlerce yürüdük, hava mis gibiydi, şükürler olsun tüm bunları gördüğümüz, hissettiğimiz için.
Okul yolunda evimden çıktığımda beni karşılayan portakal ağacı...
Vee huzurla oturduğunuz, zaman geçirdiğiniz eviniz sizin en büyük zenginliğiniz. Mutlaka her cuma aldığım mevsim çiçeklerim, taşlarım, kabaklarım, büyük bir emekle örülmüş battaniyeler, okunmasa bile yanı başımda ki sehpada bulunan kitaplar, dergiler, balkonumda ki kaktüslerim, elimde kahvem..
Şükürler olsun ki bir hafta sonuna daha ulaştık, sağlık ve huzurla kalın..
13 Kasım 2017 Pazartesi
Hayatın Bedava Hazları
Geçenlerde Hayalkahvem de okudum , öyle de hoşuma gitti ki bu terim ben de birşeyler yazmalıyım dedim. Şöyle düşünürsek hayatta bedava olup aslında devamlı yapıp bizi mutluluk ve hazla kuşatan ne çok şey var. Hayalkahvem bunların başında '' çay içmek'' ten bahsediyor. Çeşitli zamanlarda ve yerlerde içilen taptaze, sıcak ve tavşan kanı çayı ince belli bir bardaktan içmenin paha biçilmez zevkini anlatıyor. Çok çay sever olmasam da bu bahsedilen hazzı çoğu zaman yakalarım. Otobüslerde, ayak üstü bir yerlerde kağıt bardakta içilen sallama çayları içenleri hiç anlamam. Çay sever birinin bunu hiçbir zaman yapmayacağına inanırım.
Biz de haftasonu arkadaşlarla son bahar günlerini kaçırmayalım, denize martılara eşlik edip şu hayatın bedava hazzını yaşayalım dedik. Sahilde bir kafe de elimizi ısıtan, içimize sıcaklığıyla mutluluk veren , sohbet eşlikçisi çayımızla harika bir zaman geçirdik. Hayatın bedava hazların en başında simit - çay geliyor bence. Sizce başka neler olabilir ?
Biz de haftasonu arkadaşlarla son bahar günlerini kaçırmayalım, denize martılara eşlik edip şu hayatın bedava hazzını yaşayalım dedik. Sahilde bir kafe de elimizi ısıtan, içimize sıcaklığıyla mutluluk veren , sohbet eşlikçisi çayımızla harika bir zaman geçirdik. Hayatın bedava hazların en başında simit - çay geliyor bence. Sizce başka neler olabilir ?
"ne garip bir sıvıdır bu ateş suyu.. ugh!. ve fakat en güzeli sahilde, denize karşı içileni olsa gerek.. salaş tahta masalarda ve pek tabii hava da az biraz rüzgarlı olacek.. çay da hep sıcak olacek.. laflayarak, denize ve martılara bakınarak.. ciddi gibi içilecek.. garson rahatsız etmeyecek ama.. hem çayın dostlukları da başka başka.. hem çay bizim ömrümüzün bitkisel ateş suyu.. ama kız belli bardakta olacak.. avucunuzla kavrayacaksınız bardağı.. tabağa koymayacaksınız.. diğer yuduma kadar.. ama tekrar, kaynamış değil.. ama kokusu da aklını alacak.. bir çay marş'ımız niye yok.. bir çok şeyden daha mühim bu sıvı, oysa.. ımmmh, nefis.. "tazeler misiniz usta, benimki demli olsun lütfen.." aynı bardakta çay gibiyiiz"
metin üstündağ
7 Kasım 2017 Salı
Yazın Sonu Hazandır..
Ekim nasıl geldi geçti anlamadan kasımı bile yarılamak üzereyiz. Sonbahar muhteşem bir mevsim. Her sene tekrar tekrar doğaya hayran kalıyorum, renklerinde kaybolmak istiyorum. Büyük şehirler de bu mümkün değil. Yurt dışında ki şehirler gibi doğanın olduğu kaçış noktaları çok az. Bu haftasonu arkadaşlarımla Ankara'da bir buluşma gerçekleştirdik. Üniversite yıllarında ki Ankara'dan iz kalmamış. Dağ taş gökdelen olmuş. Böyle bir yerde mecburen yaşamak zorunda olmadığım için içim minnet doldu.
Yaşadığım kasaba da oldukça kalabalık olmaya başladı. Her yere binalar arka arkaya dikiliyor ve buna canım çok sıkılıyor. Neyse ki bu binaların arasında sıkışmış bir bahçem var. Ve mevsiminde coşan kasımpatılarım..
Her köşesinde emeğim var ve bunu çok seviyorum..
Havayı güzel bulduğumuzda, bir de kuvvetli rüzgar yoksa soluğu bisikletle sahilde alıyoruz. Bu yolu iki üç yıldır yeni yaptılar. Sağlı sollu ağaçlar diktiler. Bazen belediyeler böyle güzel işler yapıyor işte. Bisikletimle buradan geçişimde bu ağaçların kocaman olup koyu bir gölge yapacaklarını hayal ediyorum.
Buradan yan kasabaya geçiyoruz bisikletle. Bizim buradan oraya 6 km gibi.
Eski evleriyle meşhur ama ne yazık ki zamana teslim olmak üzereler. Belediyelerin bir gün kendilerine el atmalarını bekliyorlar.
Bu ağaç altı da yazın hep geldiğim , bisikletle mola verdiğim yer.
Minik çarşısı ..
Dönüşte bizim plajdan geçiyoruz. Yazın tıka basa olan yer şu an en güzel haliyle ..
Daha da ileriye gidince balıkçı barınağı. Sahil şeridimiz oldukça uzun. İster bisikletle ister yürüyerek gidin bu saatlerinizi alıyor. Sonbaharın güzelliklerinden biri de gökyüzünün bulutlarla dolu olması bence.
Yağmurda olsa biz bu rotadayız. Hele yağmur yağdı mı kimse kalmıyor ortalıklarda.
Sonra da eve dönüş. Hele ev de kek ya da kurabiye varsa değmeyin keyfimize. Ispanaklı kek en güzel ve bu mevsim renklerine uygun. Hayatınıza bu renkleri bol bol sokun bence. Sehpanızda turuncu, kırmızı yapraklarınız olsun, topladığınız kozalakları, pelitleri saklayın bir kabın içinde, küçük kabaklar bulursanız bir yerlerde mutlaka alın !
Akşama akıyor ışıklar artık.
Bil ki gün akşamlıdır; bil ki yazın sonu hazandır
M. C. Rûmi
Bil ki gün akşamlıdır; bil ki yazın sonu hazandır
M. C. Rûmi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Ekim Cuması
Ekim ayını neredeyse bitiriyoruz. Ekim ayının 15'i gibi eve döndük ve geldiğimizden beri temizlik, çam...
-
“.. yağmurlar içindeydi Prag, bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı, kapağını açtım. içinde genç bir kadın uyuyor'' ...
-
Merhaba Blog Ahalisi! Bugün önemli haberlerim var size. Geçen ay hayatımız üzerine vereceğimiz karar...
-
Hey Millet ! Orada mısınız? Yaz sıcakları beni mahvetti. Temmuz başı tüm eşyalarımızı toparlayarak Kocaeli'ye döndük. Zaten kişisel ...