7 Aralık 2015 Pazartesi

Yaşadığım Yerde


Kocaman  bir  yalnızlıktır  İzmit 
istasyon  önlerinde  sabah  ağartısı
yürüyen  telaş yarım kalmış  bir şiir
terk edilmiş ölü martılar kıyısı 

der şiirinde Sivas'ta katledilen  Behçet Aysan. Çocukken ortasından tren geçen kentimize gitmek ne mutluluktu. Adapazarı'nda ki  halamın  ziyaretine  gitmek  için  kullanırdık treni. İzmit'te ki  gar  küçük ve filmlerden  çıkmış haliyle gerçekten   yalnızdı. 
Şimdi  ne mi oldu?  O da  mazide kaldı, yerinde  kafe var  galiba şimdi.  Allahtan  İzmit'in gri  ve  karmaşık  halinden  bağımsız  bir  ilçesinde oturuyorum. Avunacak  çok  şey var. Kalabalık  şehirleri  sevmiyorum,  yaşadığım  yerde mutlaka  deniz  olmalı. Bakın  vapurumuz gelmiş bile  iskeleye.  Sait Faik  Mahalle  Kahvesi  adlı  hikayesinde  vapuru  görünce şöyle  der :

''Vapur bekliyordum. Hayır vapur da beklemiyordum. Evime gitmek için, yanlış söyledim, gitmemek için vapurun kaçmasını bekliyordum. Bu gece sessiz, kimsesiz köyümde patlayacağım içime doğuyordu. İstanbul'da kalmak, geceyi içki içip sizi düşünerek geçirmek, daha münasipti...Ne çare ki, daha vapur iskeledeydi. o gitmeden, ben de bulunduğum yerden ayrılamzdım. Nihayet vapur kalktı, ben de ferahladım...''



                              Oturup  denizle  uzun uzun  zaman  geçirdiğimiz çay bahçelerimiz var  bu kasabada .   Kalabalık akşam  saatlerini  seçmiyorum genelde.   Ne  kadar  az insan  o kadar  huzur. Özellikle  sabah  saatleri ,  vapurun  İzmit'e   yola  çıkmadan önceki halini  seyretmek, martıların sessiz  bekleyişleri,  çınar ağaçlarının altında çayınızı  yudumlamak  şu  dünya da ki  en güzel  şeylerden  biri. Ayrıca  en sevdiğim  saatler de  güneşin  yavaş  yavaş batmaya  başladığı  zaman. Ne yazık ki  bu sıralarda  insanların akın akın sahile  geldikleri  vakit .



Sait  Faik   ''  Harita da  bir nokta''   öyküsünde  ne  güzel  anlatır.  Bir  adadır  anlattığı  ama  ben  kendi  yaşadığım  kasabaya uyarlarım  bu sözleri. 

Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam, gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havalı isimlerinden hemen mavi sahile kayar...Haritada ada görmeyeyim. İçimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir. Hemen gözlerimin içine bakan bir köpek, hemen az konuşan, hareketleri ağır, elleri çabuk abalar giymiş bir balıkçı, yırtık bir muşamba kokusuyla beraber küpeşte tahtaları kararmış, boyası atmış ağır ve kaba bir sandal, sandalın peşini bırakmayan bir kuş, ağ, balık, pul, sahilde harikulade güzel çocuklar, namuslu kulübeler, kırlangıç ve dülger balığı haşlaması, kereviz kokusu, buğusu tüten kara bir tencere, ufukları dar, sisli bir deniz.."




Küçük  bir   koyumuz  var  böyle.  Sıra  sıra  kayıkların olduğu..  Yine  Sait  Faik  gelir  aklıma.  Her  geçişimde  öykülerinden  birini  düşünürüm. Kayıkçılar,  balıkçılar , kediler  ile  olan  yakınlığını  hatırlarım.  Hani  şapkası  başında ,  bir  kayıkta  oturup  poz  verdiği  fotoğraf  aklıma  gelir. Buradaki  balıkçıları  ona  benzetirim.  Sanki  karşıma çıkacak  gibi  heyecanlanırım.  Yıllar  önce babamın  babası yani dedemde  kayıkla meyve  - sebze götürürmüş  adalara. Özellikle Büyükada'ya.  Burada  satarmış  bunları. Belki  Sait Faik'e  de  birşeyler  satmıştır diye  hayal  kurarım.  Sait Faik  '  Berber  Dükkanının  Açılma Merasimi '  adlı  hikayesinde  şöyle der :
''   Şu  Marmara  kıyılarında, o sene bol  meyve  yetişmişti. Karamürsel'den armut, erik, kiraz, vişneler,  Bursa 'dan  bol bol  şeftaliler , Tekirdağ'dan  karpuz, bilmem nereden  iki  aylık  çocuk  büyüklüğünde kavunlar  geliyordu. ''



            Banklarında  her  yaştan  insanın  oturup  maviye  daldıkları  yerdir  burası. İnsanları, denizi,  vapuru, bahçeleri.  Hele  bahara  gelmişsek  denizle  çiçeklerin  kokusu  her yeri  kaplar. İnsanların  bunca  bozmaya  çalışmasına  rağmen  tüm  güzelliğiyle  karşı  koyar. Hele  eski  şu  siyah beyaz  fotoğraflarına  rastlayınca  iyice  hayallere  dalarım.  Bir zamanlar  dedem  belki  buradan  sandala binmiş,  belki  annemler  kardeşleriyle  bu sahilde  yürümüş,  nasılda farklı  herşey  çok eski.  Bir  avuç insan  dolanıyor  ortada. Bu  küçük  kasaba dışarıdan  gelip olumsuz  eleştiriler  yapanlara rağmen  benim doğduğum, annemin  babamın  hatta  dedelerimin  doğduğu  yerdir.  Eski  halinde kalsaydı  keşke.

  

Bu fotoğrafı  ilkbaharda çekmiştim. Yeni yeni doğa canlanırken. Aralık ayının ortalarına geldiğimiz şu günlerde içimi ısıttı bahar. Kış halini de çekmek isterim yakında. 
Son  olarak  yine  Sait  Faik:

''Şu karşı ki sandalı görüyor musun? Bakın sahile yaklaşıyor. Onu yürüten şey nedir? Kürekleri değil mi? Ya şu uçan martılar! Kanatları yolunsa artık uçabilir mi? Düşünce de böyledir. Dört duvar arasına kapatılmak istenirse kanatsız kuş, küreksiz sandal oluverir ve bütün manasını kaybeder” 















3 Aralık 2015 Perşembe

KÖYDE SONBAHAR



Şehre yirmi dakika uzaklıkta olsa da çalıştığım yer köyde. Güzel ve güneşli  havalar geldi geçti.  Okul sonrası yürüyüşler yapıyorum minibüs gelene kadar. Mis gibi havası var, sessizliği var, fazla insan yok. Doğa çepeçevre etrafımda. Gezerken gözlemliyorum da Avrupa da  gördüğümüz köylerden çok farklı. Oralar masalsı, evler, bahçeler tertemiz ve  düzenli. Bizim köylerimiz de bir karmaşa, bir  düzensizlik, özensizlik  var. 




Yine de fotoğrafçı gözü diyorum, bir yeri güzelleştiren unsur. Bu evi bir tepede masmavi bulutların altında görünce hemen çektim. Yapraksız kalmış ağaç rüzgarın yönünü almış. Pavese  '' Çevreyi tanımlamak değil, duygularla yaşamak gerekir,''  diyor. Böyle gezsem daha iyi zaten. Kıyaslamalar  yapmadan o anı hissederek..


                             Bu ağaçta her gün şekilden şekile giren;   siste ,yağmurda, güneşli, yapraklı, yapraksız. Güzel havalarda gidip altında oturdum . Sessizlik yoğun, tam istediğim gibi. Manzaram körfez , aşağıda bizim evler. Minibüs gelince az sonra oraya ineceğim. Gündelik koşturmaca başlayacak. 
                          Aklımda Tezer Özlü'nün  cümleleri var. Şu günlerde tekrardan okuyorum Yaşamın Ucuna Yolculuk'u. Ne kadar  bana yakın düşünceler ..Üzülüyorum da bir taraftan.    
          ''  Artık o genç insanın korkutucu arayışı içinde değilim. Ne yaşantıları, ne de insan sıcaklığını arıyorum. Bugün, hem insan sıcaklığını, hem de sevgiyi yalnız içimde taşıyorum. Yani sevgisizim. Ve soğuk. Kent resimlerini kendimle taşıyorum. Bütün yolculuklarımın, yolculuklardan oluşan yaşamımın bütün insan resimlerini. Ya da sürekli kalışımın… Sağnak da benim. Esintiler de. Ve ardından güneş çıkınca, gökyüzü bulutsuz olunca,  o zaman kentlerle, tren raylarıyla, toprak yollarla, bozkırla, denizlerle, gecelerle, sabahlarla, insan gövdeleriyle, yalnızlığımla bağlantılı anıların ne acı verici, ne de mutlu kılıcı duygularını taşıyacağım. Bomboş var olacağım. kendi doluluğumun boşluğunda. Ve bir başıma. Ve bağımsız, Ovadaki yalnız ağaç gibi. Yaşlı ve büyük. Ve yalnız. O vadide. Bir yamaçta. Başıma buyrukluğuma hayranım.”


                            Bir ev daha görüp yaklaşıyorum, etrafta kimseler yok. Ama şu traktör kasası bile beni yıllar öncesine taşıyor. Teyzemler, ananemler, torunlar  köye gidişimiz , köy evinde kalışımız, sabah erkenden kalkışımız, bahçede ki köpek, sabah pişen ekmek kokusu, köy çeşmesine gidip su taşımamız, tepenin eteğinde ki ceviz ağacının altında uzun uzun oturuşum  (  taa  o zamanlar bile böyle garip hallerim varmış demek ki )  
             Yıllar öncesine gitmek, ne garip. Sanki şimdi ki ben değil de 10 yaşında ki o halim asıl gerçek olan..


Sonbahar  bitiyor bu köyde. Hurma ağaçlarında hiç yaprak kalmadı. Hurma  mevsimi şimdi. Yakında kar yağar .
 ''Gitmeliyim. Ben giderken, ben ya da tren görünümlerin içinden, kentlerden, köylerden, mısır tarlalarından, dağ sıraları önünden, ardından, bir göl kıyısından, bir nehir yatağı boyunca ya da gri bir deniz yüzeyi boyunca ilerlerken, yol alırken, tanımadığım insanlar hızla gidiş yolunun aksi yönde yitip giderken, her görüntüyle birlikte benden uzaklaşırken, yitip giderken, işte ancak o zaman uzaklaşıyorum yaşamın sonundan. ''


           ''Ağaçların tepeleri görünüyor. Bugünlerde yavaş yavaş çıplaklıklarından sıyrılmaya çalışan ağaçların. Zaman zaman kendimi tüm insanlıktan daha güçlü duyuyorum, ama kendimi aynı anda çıplaklıklarından sıyrılmaya çalışan ağaçlar kadar da bırakılmış duyuyorum. Özellikle ben'in, ben'i bıraktığı anlarda. Ya da ikisi bütünleştiğinde. Ve birdenbire, şimdiye dek hiç algılamadığım bir duygu gelip beni buluyor: Bırakılmışlığın Tadı''



                 Ve  son söz Tezer Özlü'nün çok sevdiği Pavese' ye  ait :  
    ''Ve yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi.”

28 Kasım 2015 Cumartesi

Kasım Biterken ...


                           '' Gerçek zaman kesintisiz zaman mıdır? Yoksa sadece şu anın kavranması mı? Düşünceleriniz tekrarlanan imgelerle dolu devasa posterlerin önünden durmadan geçip giden, boyuttan yoksun trenler midir? Şimdiki zamanı yazıp da konu dışına çıkarsam yine de gerçek zamanlı mı olur? Şimdiki zamanın içinde yaşarken geçmiş hakkında yazarsam hâlâ gerçek zamanda mıyımdır? ''

              
          Kasım ayını Patti Smith'in son kitabı M Treni ile bitirmek kısmette  varmış. Yine bir solukta okunan kitap yazmış Patti. Cafe Ino  onun  devamlı gidip aynı masada her gün kahve içtiği yer. Çoluk Çocuk kadar olmasa da sürükleyici bir kitap M Treni. Yolculuklarını, o an hissettiklerini , yaşamından kesitleri anlatmış Patti Smith. 


             Yaşadığım yerde çay bahçeleri, kafeler var ama kitapta geçen , hayal ettiğim yer gibi değil. Ben de isterdim hep aynı kafeye gideyim, kitabımı okuyayım bir köşesinde, aynı masaya oturup kahvemi içeyim. Aynı Patti gibi hayal kuruyorum ; şu işi bırakayım artık, küçük bir kafe açayım hayal ettiğim. Para kazanma kaygım olmasın ama. Herkeste gelmesin. Tost, patates satmak zorunda olmayayım. Yalnızca güzel kahveler yapayım, belki içimden geldikçe kurabiye yaparım yanına. Denize de bakan bir camı varsa ohh değmeyin keyfime..
             

           Hayaller insanı ayakta tutan, gündelik rutinlere katlanmamızı sağlayan. Bir kasım daha bitiyor. Ne güzel bir aydır kasım, sarının her tonu, kızıllara bulanmış. Geçen haftasonu öyle güzeldi ki, herkes dışarıya attım kendimi. Cumartesi sabahı saat 9 da uyanıp pencereden bakınca ılık bir hava karşıladı beni. Hemen giyinip bisikletime atlayıp daha uyuyan ev ahalisini arkada bıraktım. İyi ki de böyle yapmışım. Güneş pırıl pırıl, gökyüzü duru mavi. Deniz oldukça sakin, ılık ılık rüzgar  daha şimdiden özlediğimiz yazı geri getirmiş bize. Erken dışarı da olmanın faydası fazla insanla bunları paylaşmamak. Az insanla yaşama arzumu bilen bilir. Bu anlar tam benlik. Sahilde sakin sakin sürdüm bisikletimi.Bugün bunları yazarken yağmur yağıyor hafif hafif. Yine de herşey çok güzel..


        Yazın yüzlerce insanın olduğu, gece gündüz boşalmayan küçük plajımıza gittim. Mevsimden dolayı tek başına kalmış ama halinden şikayetçi değil. Kenarına oturdum ve daha bir kaç ay önce burada kitap okuduğumu düşündüm. Zaman işte ne kadar sahte ve bize uzak birşey. Ne içindeyiz gerçekten ne de dışında. Bir acayip..



        Dönerken eve tekrar  Patti ve kafe arzusu geldi aklıma. Ne kadar benzer hayalimiz.Şimdi şu köşede benimde gittiğim bir kafe olsaydı biraz otururdum diye içimden geçirdim. Hemen eve gidip kitabın kalan sayfalarını okumak istedim. Ama havanın güzelliği biraz daha kalmamı sağladı. Kurumuş , etrafa dökülmüş yaprakları çiğneyerek dönüş yoluna geçtim. Martılar için keşke yanıma ekmek alsaydım dedim içimden. Uzun yaz boyu ortalıkta yoktular, yavrular büyümüş büyüklerinin yerine geçmişler ve yine gelmişler , ne güzel.
Yol boyu artan arabaları görünce canım sıkılıyor iyice. Artık arabalar sağlı sollu yolda. Bu kadar fazla taşıt sinirimi bozuyor, niye takıyorum ki .  
       Eve dönüş yolunda mahallemizde dükkanı olan Cahit Amcanın yanına uğradım. 85  yaşında, kabaklardan sazlar yapan, tahtalardan evler, boyamalar yapan sanat hayatının içinde bir amca. Küçük bir kasabada olup anlaşılmayan, emekleri değerini bulmayan hatta bıyık altından alaycı gülmelere maruz kalan biri. Dükkanı ıvır zıvır bir çok şey dolu. Tüm gün çalışıyor , satamadığı bir çok şey dükkanını günden güne dolduruyor  ama o bundan memnun. Onunla oturup sohpet etmek, yaptığı işlere bakmak benim için bir çok gereksiz kişiyle münasebettten iyi. İyi ki böyle insanlar var. İnsanın içinde ki estetik duygusu böyle bir şey, yaşına başına bakmadan insanı ele geçiriyor, ürettiriyor.




''İnsanları genel anlamda seviyorum ama kimselere tahammülüm yok” diyen Oğuz Atay  aklıma geliyor. Ben de o aşamaya geldim demek ki. Aralık geldi bile. Olsun, yeni yıl heyecanı, çam dalları, süsler, kırmızılar yeşiller, geyikler, kurabiyeler  çıkacak ortaya. Tekrarlanacak herşey ,olsun bu da güzel. Yeter ki sağlık olsun..










22 Kasım 2015 Pazar

Haftanın Filmleri

                     Seyrettiğim ama çok  beğendiğim  filmleri burada  paylaşmak istiyorum. Gerçekten birbirinden harika filmler  seyrettim. Konu, içerik  falan yazmıyorum,  hemen filmin adını  yazıp seyretmeye başlayın..

   


           











17 Kasım 2015 Salı

SONBAHAR GECESİ

                               Arkadaşlarla  bir araya gelip  görüşecektik geçen haftasonu. Bir yemekte bunu gerçekleştirmeye karar  verdik.  Hadi en iyisi bu bir parti olsun ve kışa girmeden sonbahar bitmeden bu bir güz kutlaması olsun dedik. Arkadaşlarımdan birinin evinde , sofrasında bunu gerçekleştirdik. Güzelce hazırlanmış bir sonbahar  masasının etrafına toplandık. Yedik, içtik, sohbet muhabbet gece bitiverdi bile.  Soframız oldukça zevkliydi. Bu masayı sizler için  görüntüledim. 





İşte  bu da  gecenin yıldızı :)


10 Kasım 2015 Salı

Harika Bir Şehir ; AMASYA

                            Geçen 3 günlük  tatil fırsatını kaçırmadık ve Amasya'ya gittik. Çok huzurlu ve tarih dolu bir şehirle karşılaştık. Bu  kadarını beklemiyordum.Kaldığımız otelde tarihi bir konaktı ama ne yazık ki fazla memnun kalmadık. Otelde geceyarısına kadar süren sazlı sözlü eğlenceler, içilen sigaralar ve gürültü yüzünden geceleri dinlenemedik. Ama camdan manzaramız çok güzeldi.

                                    

              Ortasından bir nehir geçiyor, Yeşilırmak. Yeşilırmak Vadisi’nde Ferhat Dağı ve Amasya Kalesi eteklerinde kurulmuş açık hava müzesi olan  bu kenti en tepeden kaleden seyretmek en güzeliydi.Burada bulunan kafede semaverle çay içmeden dönülmez. 



                 Çınar ağaçları altında semaver çayını yudumlarken; Yeşilırmak içerisinden yükselen Roma Dönemi sur duvarları üzerine dizilmiş  Amasya tarihi Yalıboyu Evleri’ni, arkasında yükselen kalker kayalara  ayrılmış Kral Kaya Mezarlarını ve tepesinde Amasya Kalesi’ni seyretmek gibisi yok.




                Kalkolitik Çağ'dan itibaren Tunç Çağı,Hitit, Urartu, Frig, İskit, Pers, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait 12 aynı medeniyete ait Arkeolojik, Etnoğrafik, Sikke, mühür, El Yazması ve Mumyalar olmak üzere bugün itibari ile 23.476 eseri ile Hazeranlar Konağı ve Kral Kaya Mezarları Örenyeri ile birlikte üç birim halinde bölgenin en modern müzesinde görebilirsiniz.
Müze bahçesi içerisinde yer alan Selçuklu Sultanı I.Mesud ‘a ait türbede mumyalar teşhir edilmekte.



Osmanlılar Devri'nde Amasya, 15. yüzyılın ilk yarısından itibaren şehzadelerin görev yaptığı bir sancak ve aynı zamanda Eyalet-i Rum’un da merkezi konumunda.
Günümüzde Amasya denince akla ilk gelen Amasya Evleri’dir sanırım. Amasya Evleri Yeşilırmak kenarında dizilmiş eski Osmanlı Evleri’nin tamamına verilen bir ad. Bu evlerin biçoğu 19. yüzyıldan kalma. Bir kısmı restore edilmiş olan evler genellikle iki kat olarak inşaa edilmişler. Lokanta veya cafe olarak hizmet verenlerden birine  konuk olup cumbasında kahvenizi yudumlayabilirsiniz. 



                    Çok  güzel  müzeler gzdik, neler öğrendik neler. Şehrin ana müzesi oldukça  etkileyici . Bimarhane  diğer  adıyla Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi  de farklı bir müze. Bimarhane girişinde geniş bir bahçe sizi karşılıyor. Bahçesinde şifacılıkta kullanılan bitki örneklerinden birkaçı, kenarlarda dikilmiş, açıklamalarıyla bilgilendiriyor sizi. Kitabeye göre İlhanlı Hükümdarı Sultan Mehmet Olcaytu ve hanımı Ilduz Hatun adına köleleri Anber Bin Abdullah tarafından 1308-1309 yılında yaptırılmış. Anadolu Selçuklu mimarisinin orijinal sütun başlıkları olan geometrik yaprak tezyinatlı ve mukarnaslı sütun başlıkları kullanılmış. Türk üçgenlerinden meydana gelen ters dönmüş sütun başlıkları, Anadolu Selçuklu mimarisinde ilk defa bu yapının cephe kenarlarında denenmiş. Sadece Amasya Bimarhanesi’ne ait bir özellik olan kapının kilit taşında diz çökmüş vaziyette bir kadın kabartması bulunuyor. 18. Yüzyıla kadar hastane olarak hizmet vermiş.  1997 yılında tamamlanan restorasyonla eski şekli kazandırılmıştır. Birçok ünlü hekim çalışmalarını burada sürdürmüş. Bunlardan biri de Şerefeddin Sabuncuoğlu. Bu nedenle bir dönem konservatuar olarak da kullanılan yapı, daha sonra bu isimle  müzeye çevrilmiş.


Amasya da görülmeye değer başka bir mekan ise Kral Kaya Mezarları. Bunlar Amasya Kalesi eteklerinde kayalara oyularak yapılan beş adet devasa mezar. Yeşilırmak Vadisi boyunca toplam 23 adet kaya mezarı bulunuyor ve bu mezarlar yaklaşık 2500 – 3000 yıllık bir tarihe sahip. Bu mezarların Pontos Krallarına ait olduğu sanılmaktaymış.


Ünlü  Coğrafyacı Strabon'dan  bahsetmeden olmaz.  Tarihle ilgili 43 kitaptan oluşan eserinden geriye çok küçük bölümler kalmış. En ünlü eseri o dönemin bilgisine göre dünya coğrafyasını anlattığı "Coğrafya"dır (Geographika). Dünyanın ilk coğrafyacısı olarak da bilinen Strabon'un bu ünlü eseri bir çok dile çevrilmiş.


Amasya  mutfağı ayrı  bir  yazı  konusu  ama  ben kısaca değineceğim. 
Yeşilırmak’a bakan bir yer olan Amasya Sofrasında yerel yemekler yedik ve memnun kaldık.  Keklik çorbası ilginç olan yemeklerden biriydi.



Bunun dışında özellikle akşam şehir ışıklarına, Kral Mezarları’nın da ışıklarına bakarak yemek için yüksek bir tepede yer alan ve tüm şehrin manzarasına hakim Ali Kaya Restaurant‘a gittik.Bu restoranda da Tokat kebabı yenmeli. 


Manzaramız da  işte  böyle .


                        Merzifon'a   gittiğimizde Osmanlı Bedesten Mutfağı büyük  bir  keşfimizdi. Özellikle instagramdan bulduğum ve  kendisiyle  tanıştığım Şadi Şef  öyle çok ilgilendi ki bizle kendisini anmadan geçemeyeceğim. Giderseniz selamımı söyleyin :)  
Burada  şimdiye  kadar  yediğimiz en güzel  osmanlı mutfağı  yemeklerini tattık. Şerbetler içtik. En ilginci  Topuz Kebabıydı. Benim instagram  sayfamda  bir de videosu var, bir seyredin derim.



Amasya  sokaklarında  gezerken  meşhur  semaverlerine rastlıyorsunuz. 



Ara sokaklar  uzun yürüyüşlerle  çok güzel..



               Amasya’yı işgal edemeyen İngilizler Mondros Mütarekesi’ni bahane edip şehirde karışıklık çıkarmaya kalkışırlar. Çeşitli olaylar sırasında Saat Kulesi’nin de kapısını kırar, Türk Bayrağı’nı indirerek kendi bayraklarını asarlar. Amasyalılar kısa sürede Saathane önünde toplanarak duruma engel olmaya çalışırlar. Ancak İngilizler kapının açılmasına engel olur. Söylenilen o ki, tam o sırada çıkan kısa bir fırtına, İngiliz Bayrağı’nı paramparça eder. Bunun üzerine cesaret kazanan halktan ve cereyan eden olaydan korkan İngiliz askerleri kaçarak uzaklaşırlar…
Bu nedenle saat kulesinin Amasya’da ayrı bir önemi varmış. Kule 1865 yılında Amasya Valisi Ziya Paşa tarafından yaptırılmıştır. 




Amasya dolu dolu gezilecek şehirlerimizden biri. Yazmadığım bir çok şey kaldı aslında. Birbirinden güzel camiler, konaklar, yakın yerleri. Yazımı Amasya'da bir caminin duvarında rastladığım yazıyla  bitirmek istiyorum.

Başarım,  muvaffakiyetliliğim ancak Allahtandır...








2 Kasım 2015 Pazartesi

Taraklı ve Göynük'te Bir Haftasonu

                          Yıllar  önce Taraklı, Göynük ve Mudurnu  bölgesine gidip gezmiştik. Geçen haftasonu  Adapazarı'na  gidince buraya yakın olan bu kasabaları  tekrar  görelim dedik. Hızlı bir gezi olsa da  çok memnun kaldığımız bir cumartesi geçirdik. Geçen 14 yıl içinde oldukça turistlik olmuş buralar. Biz gittiğimizde satıcılar , korunmaya alınan köşkler yoktu. 
          Taraklı  Adapazarı'ndan  yaklaşık 1 saat sürüyor. Dağların arasında ki  Göynük'te buraya çok yakın. Osmanlı döneminden kalan evleriyle ünlü Taraklı  ''Cittaslow''  sakin şehir ilan edilmiş. Kasaba da  yabacılık, kaşıkçılık, dokumacılık yapılıyor. Yöresel bir çok ürün satılıyor her yerde. İlk defa tattığım ''uğut''  denilen  buğday çiminden yapılmış pekmezden bir kavanoz aldım bu ilçede. 

                         

             300  yıllık  olan tarihi  konaklarına  girip  gezdik. İstediğimiz  kadar oturup  kahve içtik. Sakin bir  kasaba da  olmanın  tadını  çıkardık. Yalnızca  ilçenin tüm  yolları  yapılıyordu. Etraf taş, kum, kamyonla doluydu. Biz daha çok ara sokaklarda gezmeyi tercih ettik bu yüzden .

                           


                           

                           


                           

            Buradan  Göynük'e geçtik.  Burasını  daha çok seviyorum ben. Akşemsettin Hz.lerinin  verdiği huzur mu  desem,  dağların arasında ki  konu mu  desem bilmiyorum. Fatih Sultan Mehmet'in  hocası için yaptırdığı türbeyi ziyeret ettik. Ceviz üzerine kabartma yazılar  olan sanduka Osmanlı ağaç işçiliğinin en güzel örneklerinden biri. 

                         

                  Yan  tarafta  Gazi Süleyman Paşa Camisi  var. O da  neredeyse  100 yıllık.  İçine girip bayanlar  katına çıkınca duvarda ki işlemeleri  gördük.

                                   
                      

                  Gün bitmeden Göynük'ün simgesi  haline gelmiş, tüm şehrin syredildiği  Zafer Kulesine çıktık. Buradan tüm şehir öyle  güzel gözüküyor ki yorucu da olsa mutlaka çıkmanızı  tavsiye ederim. Biz buradayken bir de akşam ezanına denk geldik. Her yer sessizken yalnızca ezan sesinin duyulması buradan daha çok etkilenmemize neden oldu. 
                                

                Bir günde neler yaptık neler. Kısa süre de bir şey olmaz demeyin yollara çıkın derim. Başka bir seyahatta  görüşmek üzere..











Merhaba Eylül !

  Hey Millet  !  Orada mısınız? Yaz sıcakları beni mahvetti. Temmuz başı tüm eşyalarımızı toparlayarak Kocaeli'ye döndük. Zaten kişisel ...