19 Nisan 2012 Perşembe

BAYKUŞLARIM

                   Baykuşları  bir çok kişi  gibi  bende  seviyorum. Bilgeliği  temsil etmesinin  yanında  şirin olmasını çok  seviyorum.  Evimde  de  magnetten  eşyaya  bir çok  baykuş  var.  Baykuş  görsellerini  sevenler  için  yayınlıyorum  bunu..


                                                          İlk  olarak  kolyelerim :








televizyon  sehpamda  oturan  baykuşlar






Eşimin  geçen hafta Brezilyadan  getirdiği  baykuşlu  deniz kabuğu...








seramik baykuş tablo..ben  yaptım :)







  keçeden  yaptığım  baykuşlu  yastıklar







yine  keçeden  yaptığım  baykuşlar...






keçeden   baykuş  süsler...





yine  benim  yaptığım  baykuş  magnetler...



baykuşlu  çiçek  süsü..









Ve  son  olarak  pelinin  çanta ve  cüzdanları...
















                              

15 Nisan 2012 Pazar

bir pazar daha geçti...

                                 Yağmur yağdı ve hiç dinmedi
                                 Büyüdükçe büyüdü isli ve yalnız olmak 


                             Bugün amacım tembellik yapmaktı  ama  evin  halini  görünce  içime  sinmedi kötü  bir  ortamda  oturmak..Sabahtan  başlayan  temizliğim  öğle  2  de  bitti  neyseki.  Pelin  sınıfıyla  tiyatroya  gitti.  Eşimde  işe  gidince  pazar  tembelliği  yapayım dedim.  Dışarıda  yağmur  olanca  şiddetiyle  yağarken  bir  film  seçtim.  Daha önce  The  Turin Horse  seyrettiğim  yönetmen  Bela Tarr..
Seyrettiğim  film  Kárhozat (Damnation )..

 

Filmin açılışında teleferikleri görüyoruz. Teleferiklerin sonu gelmez bir tekrar içinde, aynı monotonluğu ve mekanikliğiyle sürekli gidip gelmelerini izliyoruz. Aslında teleferiklerin bu sıradanlığı, buradaki insanların sıradanlığını ve yaşamlarını  da çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu uzun sekanstan sonra, yavaş yavaş kamera geriye çekilerek açı genişletiliyor, teleferikler pencerenin köşeleri arasında kalıyor. Biz camdan yağmuru izleyen Karrer’i tanımaya başlıyoruz





                              Film o kadar minimalist bir anlatıma sahip ki, karakterlerin isimlerini bile film içinde öğrenemiyoruz. Normal bir filmle kıyaslandığında çok az diyalog var. SSCB daha dağılmadan önce, Komünist Parti iktidarında, küçük bir Macar yerleşim yerinde geçiyor film. Etraflarındaki hiçbir şeyin değişmemesi, bu ağır sıradanlık hali, burada yaşayan insanları, özellikle de Karrer’i deliliğin eşiğine getiriyor. Karrer, bir şey yapmaya cesareti olmayan, korkaklığına bahaneler üreten, çaresiz bir adam. Sevdiği kadınla arası bozulmuş, kokuşmuş barlarda gezinen, hayatında değişiklik arayan biri. İçindeki sevgiyi artık kaybetmiş. Kendini özgür bırakmak istiyor, ama bunu bir türlü yapamıyor. Sürekli ruhsal bir gerilim ve melankolinin içinde, bilinçsizce hareket ediyor.





Bela  Tarr  filmlerine  devam etmek  niyetim.  Bugünün  atmosferiyle de  öyle  uyumluydu  ki.  Filmde  yağdıkça  yağan  yağmur  oturduğum  yerden  baktığımda,  kendi  sokağımda da  devam  etti  tüm gün.  Ara  ara  - battaniye  altında olmamdan dolayı  galiba  -  uyukladım.  Film  bitince  yine  battaniyemi  alarak  balkona  çıktım.  Karrer 'in  ruh  hali  bana  geçmişti.  Bazı  filmler  her  mevsimde ,  her  havada  seyredilmez ya ,  bu film tam tamına  bugüne  aitti. 
Sıkıntımı  dağıtmak  için  kitabımı  aldım. Yine  kütüphaneden  üç  kitap  aldım.  Okumakta  olduğum  Samiha  Ayverdi'nın   Ateş  Ağacı.. Sıkıntılı zamanlarımın  kurtarıcısıdır  Samiha  Ayverdi..






 Ateş Ağacı Sâmiha Ayverdi'nin üçüncü romanıdır:

                 "Muhit değiştirmeyi ben, resimli bir kitabın sahifelerini çevirmeye benzetirim. Bakan göz hep aynı göz, çevrilen sahifeler hep aynı kitabın sahifeleridir. Fakat manzaralar ve dolayısıyla intibalar başkadır."

   

12 Nisan 2012 Perşembe

bahçe

                             Bahçemde  yavaş  yavaş  hareket  başladı.  Bugün biraz  çıkıp  fotoğraf  çektim. Ağaçlardan yalnızca  ayva ağacı  çiçek açtı. O da  tam olarak değil. Şimdi  bahçeden  görüntüler...






 



 




Bahçemde   bir  nöbetçi..





Lale  mevsimi...


 

Yeşil  soğanları  bekleyen  kızlar..




 
Saksımın  güzelliğine  bakınız...










Çiçeklerim  kadar   bahçe  süslerim de  fazla...






Kızımla  kışın  yapıp  şimdi  ağaca  astığımız  seramik   süsler...






9 Nisan 2012 Pazartesi

ANKARA'DA

                                         Hafta  sonu  4 kız  arkadaş  Ankara'daydık.  Üniversite  yıllarım  burada  geçtiği için severim Ankara'yı.  Ne  uzun  olmuş gitmeyeli.. Tam  on sekiz yıl.. Öyle yabancılık  yaşıyorum ki bu  yıl  hesaplarına. Sanki  ben değilim bunca yılı geçiren,  sanki  ben hala öğrencilik  yıllarımdayım,  bunca  şey  yaşayan ben değilim sanki.  Dolu  dolu  bir  hafta sonu  geçirmeme  rağmen   Ankara'da  gezdiğim  her  sokak ,  her  köşe  beni üzdü. Hele  Bahçeli de ki  yurdumu görünce çok duygulandım. Oldukça güzelleşmişti,  yeni kızlar vardı  bahçesinde  ,  yıllar önce ben de buradaydım diye düşününce çok hüzünlendim.  Özellikle  Bahçeliyi  değişmiş  buldum. Ben  öğrenciyken  burada  sıcak , sıra sıra evler,  ağaçlar, sokaklar  vardı  sanki.  Ama  şimdi  heryer  kafeler,  dükkanlar ile dolmuş. O sıcaklık  gitmiş sanki,  daha ticari olmuş.  Yani  bunlar yıllar sonra hissettiklerim...
                                      Böyle  hüzünlü  geçmedi  tabi ki  saatlerim.  Hele  kı  kıza  gezmeler  çok iyi oluyor  tavsiye ederim .  Sabah   saat  6  da   kalacağımız  oteldeydik.  3 saat  gibi  uyuyup  çıktık  yollara...Kızılayda  biryerde  kahvaltı  yaptık..







Kahvaltı  yaptığımız  yerin  tuvalet  önü :)












Dondurmalar  yedik  durmadan ..







Baykuşlu  alışveriş..



 




Öğle  yemeği  Kebap  49 da..








  



Tüm  gün  yürüme, gezme  ve  alışveriş...









Akşam  yemeği  G.O.P.  da...










Yemek  sonrası  kahve  molası...





Gece  dans, dans, dans....  Ne  yazık  ki  Ankara  halkı   da   barlarda sigara  yasağını  bir  güzel  delmiş.. Gece   yarımda  bir  anda  herkes sigarasını  yaktı.  Çok  komik  geldi  bu  bana  çünkü  sanki  start  verilmiş  gibi bir anda herkesin  elinde  sigaralar  belirdi.  ve  göz  gözü  görmez oldu.  Dumandan  çok rahatsız oldum,  fazla  kalmadan  ayrıldık. İspanya'da  da  gitmiştik.  Herkes  kapı  önünde içiyordu.  Saat  4 lere  kadar  kalmıştık ferah  ferah.  Eee  Avrupa  ve biz işte .  Ne  diyeyim!!

6 Nisan 2012 Cuma

nisan

            
                "nisan en zalimidir ayların, leylakları doğurtur ölü topraktan"

          T.S. Elliot  Çorak   Ülke 'de   böyle  der.  Nisan  geldi ama daha leylaklar  doğmadı. Hele kokusu,  ancak  mayısa  doğru  sarar  etrafı.Böyle mutlu olmaya  hazır  olduğumuz  günlerde  hep  paylaşalım isterim. 
 Arkadaşlarımla  geçirdiğim  güzel bir gün.. Hazırlanan  yemekler, sohpet...




Olmazsa  olmaz   salatamızı  yaptık..





Fırında   patattes  graten.. Yaımı  çok basit.  İnce  ince  halkalanmış  patatesler  baharatla  karıştırılır.  Borcama  konur.  Biraz süt,  krema ve  ufalanmış  beyaz peynirle karıştırılır. Fırında  pişirilir. Çıkmaya  yakın  rendelenmiş kaşar  konur  ve  afiyetle   yenir...


Ana yemeğimiz karides ve domates soslu kepekli makarna...



Arkadaşlar  gittikten sonra  bir film  seyredeyim dedim....Eşim yine mi bunalım filmi olacak dedi ama elime geçen de  Bergman'ın   Çığlıklar ve Fısıltılar  (   Cries and Whispers )  seyrettim.

Ingmar Bergman’ın olgunluğunun ve duygularının doruğa ulaştığı yapım, 1972 mahsulü 91 dakikalık bir sonat.  Ölümü, yaşamı, içimizde saklı kalanı ve dışa vurduklarımızın sahteliğini gözler önüne seren muhteşem bir duygu analizi.   Mekân kırmızı ve beyaza boyanıyor seyir boyunca. Renkler itibari ile bakılınca yönetmenin en sofistike filmidir çığlıklar ve fısıltılar. Görüntüler adlı kitabında şöyle yazar Bergman filmi için;

                 “Çığlıklar ve Fısıltılar dışındaki tüm filmlerim siyah ve beyaz şeklinde düşünülebilir. Senaryoda kırmızı benim için ruhun içini temsil etmektedir. Çocukken ruhun bir ejderha, mavi bir duman, yarı kuş yarı balık geniş kanatlı bir yaratık gibi gökyüzünde hareket eden bir gölge olduğunu hayal ederdim. Fakat ejderhanın içindeki her şey kırmızıydı.”

Güneşe  Bakmak,  Ölümle Yüzleşmek  kitabının  bir bölümünde Irvin Yalom,   Empatinin Gücü'nü anlamak; ölümün yarattığı yalnızlık ve bağlantı kurma gereksinimi için   bu  filmi  öneriyor..


Cries and Whispers



Gösterime girdiği dönemde pek fazla gişe yapamasa da yapım, beş Oscar adaylığına ve en iyi görüntü yönetmeni dalında bir Oscar’a sahip…Bergman  bir  düşünür olarak ele alınmalı. Bu filminde kardeşler aracılığıyla insanın en karanlık taraflarına bakmaya çalışıyor. Çok  beğendim,  yalnızlığı, insanın acizliğini,  korkuyu tamamen hissettim. Tekrar tekrar  izleyeceğimi sanıyorum.



Viskningar och rop 1972 film



Kırmızı duvarlar arasında kalmış beyaz elbiseli kardeşlerden ikisinin arasındaki sevgisizlik - iletişimsizlik, üçüncüsünün ölümünde sonuç buluyor.  Kabuklarını kırmaya yeltendiklerinde ölü dirilecek gibi olur, ama iki kardeş de gerektiği kadar fedakarlık yapmaktan korkar   ve yeniden eski kayıtsızlıklarına geri dönerler. Herşey sona erdiğinde hatırlanan, yine üç kardeş ve anna'nın çimlerde ve salıncakta geçirdikleri o mutlu gündür, yalandan ibaret de olsa...


2 Nisan 2012 Pazartesi

ÜÇ KADIN : Musil ve Altman

                          '' Bir  dönem  gelir,  hayat  sanki  devam etmekte  tereddüt ediyormuş  ya da akışını  değiştirmek istiyormuş gibi  belirgin biçimde   yavaşlar.  Böyle  bir  dönemde  insanın  başına  kolayca  bir  felaket  gelebilir. ''

                           Diye  başlıyor  Robert  Musil'in   Üç Kadın  adlı kitabı..Köylü kadını Grigia,  aristokrat portekizli kadın  ve  tezgâhtar  kız  Tonka.. hem bildik,  hem yabancı.. Bilinmeyen ötekileri anlamak için, içsel gerçekliğe yolu  olanlar.
                          Uzun  zamandır  kitap  okuyamıyordum.  Üstelik  geçen  hafta  yaşadığım  kasabada  Kütüphaneler  Haftası  kapsamında  bana  ödül  verdiler  :)    Ne  ödülü  derseniz,   buradaki  en çok  kitap  okuyan  kişiymişim. Benim için  şaşırtıcı  oldu  çünkü  kütüphaneden birkaç aydır  kitap alıyorum. Demek  okuyan  yokmuş. Zaten  kütüphane de ki  memur,  okuyan  kesimin  genelde  bayanlar olduğunu  söylüyor. Neyse  konuyu da  çok  dağıttım.  Yine  gidip Musil'in  Üç  Kadın  kitabını  aldım.
                        Robert  Musil  daha  önce  hiç  okumamıştım. Asıl  Niteliksiz  Adam   okumak  istediğim.  Robert Musil,   Modernist edebiyatın en önemli isimlerinden biridir.   Ancak dil konusunda çağdaşlarından    –özellikle Joyce ve Woolf’tan-    farklı bir yol izlemiştir.   “Üslup, be­nim için bir düşüncenin  tam  olarak  işlenişidir...”   diyen Musil’in bu romanındaki üslubu için görkemli sözcüğünü kullanmak mübalağa sayılmamalıdır...

                                                                   



                                        Aynı  adı  taşıyan  ama  film  olan  Üç  Kadın 'dan da  bahsetmek  istiyorum.  Bu  Altman'ın   Üç  Kadını  bu sefer.. Robert  Altmanın'ın yazıp yönettiği, aynı zamanda da yapımcılığını üstlendiği filmin başlıca rollerinde Shelly  Duvall,  Sissy  Spacek, Janice  Rule ve   Robert  Fortuer  oynamışlardır..
                                       Mesleğe belgesel film çekerek başlamış ve uzun yıllar boyunca da televizyonda çalıştıktan sonra sinemaya geçmiş olan Robert Altman, Kaliforniya'nın çöller bölgesinde yaşlılara hizmet veren bir kaplıca tedavi merkezi çevresinde geçen bu filminde üç kadının derinlemesine işlenmiş bir portresini çizer. Kadınların dünyasını irdelediği filminde aynı işyerinde çalışan iki genç kadının, ev sahiplerinin dul kalan karısını da yanlarına alarak birlikte aynı apartman dairesinde yaşamaya başlamalarını ve sonrasında geçirdikleri değişimi anlatmaktadır. Film bir bakıma ABD'nin diğer bölgelerine fazla da benzemeyen Kaliforniya yaşam tarzı üzerine bir inceleme olarak da okunabilir.


                                     3 Women


                             Robert Altman, bu filmi çekerken Bergman'ın Persona'sının en büyük esin kaynağı olduğunu belirtmiştir.  


                              
                              

                               Godard'ın Fransız sineması için yaptığını, Altman'ın Amerikan sineması için yaptığını iddia etmek mümkün. Klasik ve başı sonu belli öyküler anlatmaktan itina ile uzak durur. En önemli özelliklerinden birisi, Amerikan sinemasının en bilindik özelliği olan, seyirciye 'katharsis duygusu yaşatma' dan tamamen uzak olmasıdır. Seyirciye klasik şablondan uzak ve kolaylıkla özdeşleşemeyeceği karakterler sunan Altman, aslında öykülerini çok sayıda karakter arasında kurduğu filmlerinde, Amerikan sinemasının alışılageldik kodlarını tamamen yapıbozuma uğratır.



                               

                           Robert Altman'ın genel şablonunu tamamen gördüğü bir rüyadan aldığını söylediği ve kadınların dünyasına ilk ve son defa bu kadar direkt olarak girdiği filmi 3 Women / Üç Kadın, üzerinden 30 yıldan fazla süre geçmesine rağmen bugün tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir film.  Sinemaseverlerin, diğer çoğu Altman filmine göre hayli az bilinen bu klasiği görmelerinde büyük fayda var...


                                               

30 Mart 2012 Cuma

SINIFIMDA EĞLENCE

                                            Velilerimi sınıfa  davet ederek  yetenekleri doğrultusunda  eğitime katmayı  seviyorum.  Çoğunluk  anneler  geliyor.  Özellikle  gelen annenin  çocuğu için  o gün  çok  güzel  geçiyor.   Okulumuzun  Comenius  Projesi  nedeniyle  Hollanda'dan  Kikker  adında  oyuncak  geldi.  Bu yeşil  kurbağayı da  yanımıza  alarak  bir  etkinlik  yaptık. 






Cupcake  üzerine   gıda  boyasıyla  renklendirilmiş    krema   sürüldü. 







Ne kadar   dikkatli  çalışıyoruz  , değil mi  :))








İşte   Kikker ..    Bizi  dikkatlice   izliyor...






Kimse  görmeden   tadına  bakayım !









Vee   Mutlu   Son !!

TATİL CUMASI

Vee  bitti 💥💥 Bir dönem daha kapandı hayatımızda. Çerkezköy -Çatalca hattında neredeyse bir yıl süren gurbet hayatımız bugün karneleri dağ...