16 Şubat 2012 Perşembe

Sergiden Sınıfa

                               Hafta  sonu  hadi gel İstanbul'a  gidiyoruz dediler.  Bazı  blog  arkadaşlarıyla  böyle  bir gezi  düzenledik. Bende gitmez miyim,  hemen  kabul ettim. Kimler mi  vardı? 

                               Aylardan Şubat
                               Hayal Kahvem
                               Momentos
                               Kara Kitap
                               Nessuno

                               Öğleye  doğru  başlayan  gezimiz,  sergilerde  devam etti.  Van gogh  sergisi,  sonra da Dali ...












 Cihangir'e   giderken   antikacılara  baktık..





Tanıdınız  mı??    Issız  Adam  desem :))









Kısa  molalar  verildi...






Karaköy'den  Kadıköy'e   vapurla   geçerken   sahlep  keyfi...





Güzel  geçen  bir  pazar.. Yeni  arkadaşlıklar,  sergilerin  damağımızda   kalan  tadı.  Ertesi  gün iş...Van gogh  sergisinin  etkisi  olsa  gerek   kızımın  sınıfında  uygulayayım dedim.  Çocukların   Van Gogh  adını  en azından  kulak  dolgunluğu edinmelerini,  resimlerini  tanımalarını    istedim.  Sizinle  acı bir gerçekte  paylaşayım,  (  eğer  okurlarsa  beni  öldürecekler :)    yanımdaki  lise de  okuyan  stajyerlere   Van  Gogh  adını  duydunuz mu  diye  sordum.  Altısından   dördü  hiç  duymamış.. Biri  hatta  Google  kurucusu mu  dedi :))   İşte   yurdum  gençliği...






Çocuklar   o kadar ilgiyle  dinlediler ki.  Büyük bir  istekle de   çalıştılar.  Vangogh'un   Yatak odası  ve  ayçiçekleri   tablolarını  çalışıp  panoda  sergiledik..









13 Şubat 2012 Pazartesi

VALENTINE DAY




                                   Biliyorsunuz   yarın   sevgililer günü.. İşim olmaz böyle günlerle  ama  görselleri  severim.  Hele  bu  günün rengi  pembeyse,   tam benlik..   Ben de  mumlarımı  yaktım,  kurabiyeler  pişirdim. İşte  hepsi  burada...







Valentine Day  kurabiyelerimiz  !!

















 

Ayrıca     cafe melange 'ın   konuyla ilgili  güzel  yazısını  okumanızı  tavsiye  ederim..


9 Şubat 2012 Perşembe

İNSAN SICAĞI

                                 ''  Küçük  bir  havlu,  bir sabun,  bir  kutu  karper  peyniri  nedir?  Ne  olacak,  hiç birşeydir.  Dışardaki  insan  için bunlar hiçbir şeydir...  Ama,  bir  hapishanenin  karantinasında  yatarken  , bir naylon torbanıniçinde  geliverenküçük bir  havlu,  bir  sabun,  bir kutu  peynir ,  dünyalar  değerindedir.Birdenbire  geliveren  ışıktır.  Birdenbire  gelen bir sıcaktır. İnsan  sıcağıdır.  İnsanın insanı  ısıtmasıdır. ''

                                    Böyle  diyor  Erdal  Atabek,  İnsan  Sıcağı  adlı  kitabında.  Erdal  Atabek  Barış Davasından  38  ay  hapis  yatmış.  Bu  kitap büyük  ölçüde  '' içerde''  geçen  bu sürenin izlenimlerinden  oluşuyor. Hapiste geçen zaman, içerdekiler,  dışarıda  onları  bekleyenler,  bekleyecek  kimsesi olmayanlar..Hapishaneleri  düşününce  hemen elimizi tahtaya vururuz  ''Allah  kimseyi  düşürmesin ''  deriz..Nereden mi  geldi  aklıma şimdi  bunlar.  Bir  dolu  hapis  filmi  varken  ben   tekrardan   Down by Law  filmini seyrettim..



                         



                          Jim Jarmusch’un belki de en kusursuz yapıtı olan Down by Law,    bambaşka bir lezzet vadeden bir hapisane filmi.   Tom Waits, Roberto Benigni ve   John Lurie gibi bir daha bir araya gelmesi zor isimleri bir araya getiren   Jarmusch,   mizah damarının gücünü de sonuna kadar kullanıyor. Espiri  ve  çekişme dolu  şahane  bir  film,  izlemediyseniz  öneririm..

Bugünlerde  neler  okuduğuma  gelirsek,  yine  kütüphaneden  aldıklarım.  Faruk Duman 'dan  İncir Tarihi, Hasan Ali Toptaş'tan  Sonsuzluğa Nokta,  Latife  Tekin  Muinar...Faruk Duman'ın  bir kitabını daha okumuştum  ama masalsı  tarihi  romanları sevmediğimden fazla hoşlanmadım. Aslında  yazısı kuvvetli ,  şiirsel  bir dile  sahip.  Bu tarzı sevenler  memnun kalabilir.  Ne yazık ki  Hasan Ali Toptaş  ilk okuyuşum. Meğer kıymetli  bir yazarı  geç keşfetmişim. Diğer  kitaplarını da   almaya  karar verdim.  Latife Tekin  zaten  sevdiğim bir yazar.  Bu  kitabını okumamıştım ,  ona da  yeni  başladım..






Kızımla  yaptığımız  bir deneyden de  bahsetmek istiyorum.  Bilim Çocukta  görüp  yapalım dedik.  Şekilli   kalıpların  yarısına  su  koyup  buzlukta  dondurduk.  Donunca  içine  istediğiniz  malzemeyi  koyuyorsunuz.  Biz  bir  dilim  portakal  koyduk.  Üzerine  yine  su  koyup  tekrar  donduruyorsunuz.   B u arada   içine  kurdele de  koyduk.  Buzluktan  kalıpları  çıkararak  biraz  beklettik.  Çok güzel  ağaç  süsleri  oldu.  Bunu  hemen  ağacımıza   astık.










Bahçedeki  köpeğin  üzerine de  kar  yağmış  ve  çok  komik  olmuştu  :)




4 Şubat 2012 Cumartesi

KAHVALTI SAATİ

                            Kuzenlerle  haftasonları  kahvaltı  günleri  düzenliyoruz.  İki   haftada  bir  birimize  gidiyoruz.  Yalnızca  bir kuralımız  var.  Çocuk  olmayacak :))   Herkes  çocukları  anane  ,  babane  ya da  evde  babalarına  bırakıyor.  Bu  kararımız  o kadar  işimize yaradı ki anlatamam.. Çocuk  gürültüsü,  kavgası yok..  İkindiye  kadar  oturuyoruz.  Bazı  babalar  kapıya dayanmıyor değil :)
Bugün de  sıra  bendeydi.  Pembe  temalı kahvaltı  masamız...



































İşte  aramıza  kaçak giren,  kuralımızı  bozan  bir  ufaklık  :))



1 Şubat 2012 Çarşamba

ACI

                   ''  Öyle işte  kardeşim kısrak...Kuzma İoniç  yok  artık...Allah  rahmet eylesin.. Boşu boşuna  gitti işte. Düşün  bir kere. Senin tayın var, onun öz  annesisin... Bir de bakıyorsun, birdenbire  tay ölüveriyor.. Acımaz mısın?

                               Beygir  yalanır, dinler, sahibinin  ellerine  doğru  solur..
                               İona  dalar,  ona  herşeyi  anlatır...''

                      Böyle  biter  Çehov'un  o  ünlü  hikayesi,  ACI...Arabacı  İona'nın oğlu ölmüştür  bir  hafta önce. İona  o akşamacısını arabasına binen  bir subaya , ardından  üç delikanlıya  anlatmak ister,  ama kimse  dinlemez.Sonunda  yattığı  hana gider, genç bir  arabacıyla  konuşmak ister.  ''  Benimse  kardeş  oğlum  öldü''   der.  Genç  arabacı  kafasını  yorganın altına  sokup uyur. Ve  İona  acısını  atına  anlatır..
                     Acının  niteliği, düzeyi insandan insana  değişir. Aynı olan acı şekli  başladığı zamana ve yere  göre de değişir.  Bazı seçimler bile bile acıyı çağırır,  ona  göz yumar.
                     
                      '' Birincisi  pek çok kişiye  kolay gelir :  Cehennemi  kabullenmek ve  görmeyecek  kadar  onunla  bütünleşmek .  İkinci  yol ,  riski  sürekli bir  dikkat  ve  eğitim istiyor ;  ama  cehennemin ortasında cehennem olmayan  kim ve  ne var ,  onu aramak ve bulduğunda  tanımayı  bilmek, onu yaşatmak , ona fırsat  vermek. ''       Calvino

      Altman'ın  3  Women   filmini  bilirmisiniz ?     Film ünlü yönetmen Altman'ın eski filmlerinden..Film  yaşlılara hizmet eden kaplıcalardan birinde  çalışan  iki kadın ve bunlara eklenen üçüncü kadın arasında geçen  ilişkilerini derinlemesine incelenmesinden oluşuyor .Robert  Altman , Bergman'ın  Persona'sının  en büyük esin kaynağı olduğunu ifade etmiş daha önce. Ancak her haliyle film,  Persona'dan oldukça farklı.  Bilindiği gibi bu filmin temeli de iki kadın arasındaki bir kimliksel değişime dayanır. Aynen Altman'ın filminde olduğu gibi kimi psikolojik ve cinsel içerikli semboller Persona'da da yer bulur.  Pinky  ile Millie arasındaki ilişki,  travmalarla  birbirleriyle  yer değiştirmesi benzerlikler arasında.  Fark olarak  3. olarak gelen kadın ve ilişkileri.. Seyredecek olanı  kolayca etkileyece bir film  3 women..



                                        



                                    Film   görsel olarak da hayli farklı bir estetiğe sahip. Willie karakterinin yaptığı çizimlerin ve bu çizimlerin filmin görsel yapısındaki kullanım biçimleri  filme hayli simgesel ve metaforik bir yapı kazandırıyor. Özellikle renk kullanımları da dikkat çekici. Üç kadının film boyu, yaşanan kırılma noktasından önce ve sonra giydiği kıyafetlerin renklerinin sıralanışına da dikkat  edilmesi  gerekiyor..






                      Film de  acınası Millie  ve  başlangıçta safça  duran Pinky  arasındaki  ilişkiye  tanık oluyoruz. Diğer  kadın yaşamında acının  yoğun olduğunu  hissettiğimiz  ressam  Willie  .. Çakışan  yaşamları, ilişkileri ve gerçeklikten ayrılarak yaşamlarının terse dönüşü filmin konusu..  Robert Altman'ın genel şablonunu tamamen gördüğü bir rüyadan aldığını söylediği ve kadınların dünyasına ilk ve son defa bu kadar direkt olarak girdiği filmi 3 Women / Üç Kadın, üzerinden 30 yıldan fazla süre geçmesine rağmen bugün tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir film.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Yeniden Kar




Kaç  gündür  cumartesi  kar gelecek  haberlerini  duyuyorduk.  Gerçektende bu sabah  kalkıp cama  koştuk  Pelin'le..Bir de   ne  görelim , gerçektende  heryer  bembeyaz..  Hemen  kalkıp  makinemi  alıp  çıktım  yollara.







Evimiz sahile  yakın  olduğundan  hemen  oraya  gidiyorum  tabiki...Sabah   saatleri  olduğudan  fazla  kimse de  yoktu. Yalnızca  yerler  çok  suluydu. Tam  kar  kaplamamıştı.







İşte  bizim  sahilimiz..





Eve  gelince  balkonda  kardan adamla  karşılaştım.  Bizimkiler   kahvaltı bile  etmeden  yapmışlar. Kardan adamda babamızın  eseri. 





Kahvaltı  sonrası   sütlü  kahvemi  alıp  oturdum  tv  başına.  Bu kız  nerede , nasıl film  izliyor  diye  merak edenlere  :)





Seyrettiğim  film  yine  film arşivimden..Yasujiro  Ozu yönetmenliğini  yaptığı  Late  Spring...Ozu   Nuri  Bilgi  Ceylan'ın   en beğendiği yönetmenlerden biriymiş..
Ozu, minimalist çalışmalarında Japon toplumunun geçirdiği köklü değişimi yansıtmaya çalışmış. Kamera hareketlerine fazla yer vermeden ve hemen tüm tüm filmlerinde aynı oyunculara yer vererek sinema tarihinde farklı bir yer edinmiştir.

                                                                 


25 Ocak 2012 Çarşamba

kitap okuma serüvenim

                                           Herkes   bu  kadar çok  kitap okumama şaşıyor. Nasıl  zaman  buluyorum,  kitapları  neye göre  seçiyorum, ayda  kaç  kitap  okuyorum vs. ...karşılaştığım sık  sorular.  Kitap  okuma serüvenim birçokları  gibi  okumayı öğrenmemle başladı. Ne karşımda devamlı okuyan anne-baba modeli  vardı  ,  ne de  ciltler dolusu  kütüphanemiz..Bildiğim  ilkokulda  annem  kardeşimle  bizi  odamıza  yatırdığında  ,  kalkıp  kitabımı alır, gece lambasının  altına gider ,  kırmızı ışıkta okumaya çalışırdım.  Daha  sonraları oyunu  seven  bir  çocuk olmama rağmen  kitaplardaki  olağanüstü olaylar,  kişiler  beni  öylesine  büyülü ve  zengin bir  dünyaya götürüyordu ki,  oyun  arkadaşlarım kısa sürede  çekiciliğini  kaybettiler  gözümde. 
                                         Şimdi ki  çocuklar  gibi  kolay  kitap  bulma  şansımız yoktu ya da  her hafta  bana kitap alan bir  ebeveyn. Bu  yüzden  elimdekileri  tekrar  tekrar  okudum. Özellikle  Heidi  beş  kez okumuş olduğum bir  kitaptı.  Onun Alplerdeki bol oksijenli dedesiyle olan yaşamına özenir ,  hayaller  kurardım.  O  gökyüzüne  uzanan ulu  çamların altına yattığında  ben de papatyaların içinde olduğumu hayal eder,  esen rüzgarı  duyumsardım yüzümde.
                                      Daha sonraları  evimizde  bulunan babamın  sayılı  kitaplarından  Budala 'yı  keşfettim. Artık  zengin bir dünyanın  tadını almıştım. Arkadaşlarımın  çoğu  evlenince ,  çocuk  olunca kitap okuma sekteye uğrar dedi. Ama   bilmiyorlar ki,  bu benim için  temel  gereksinim. Nasıl  yemeden, içmeden,  uyumadan  yaşam devam etmez , bu da benim için böyle bir şey...







                                   Nerden   nereye geldim,  bu  serüven  nasıl aklıma geldi. Bugün kızımı aldm,  kütüphaneye  gittim.  Artık  devamlı gitmekten beni  tanıyan kütüphane görevlisi,  bir liste  yaptıklarını ,  istediğimiz kitapları  getirtebileceğimizi  söyledi.  Hemen  okumak istediklerimi  sıraladım,  bakalım gelecek mi?  O  sırada  bir  kız  yaklaştı  yanımıza.  Borges,  Peavese  dedi.  Şaşkınlıkla  yüzüne baktım.  Çünkü  17  yıllık öğretmenlik  hayatım boyunca ne bu camiada  ne de çevremde bu yazarları duymadım  :)    Yeni  bir  edebiyat öğretmeniyle  tanıştığımda  hemen  ne  okuduğunu  sorarım.  Çantasından  o sıralarda  popüler olan  best-sellerden  çıkardıklarında  tüm beklentilerim  yıkılır..
                               Kızımda  kitap seçip bende  üç  kitap alıp  eve döndük.  İnci Aral'ın  kitabı  Anlar,  İzler , Tutkular'ı  bir  çırpıda  okudum..





                       Justine  blogunda paylaşınca hatırladım  Human Planet  seyretmemiz  gerektiğini..  Benim  seyrettiğim  bölüm  Deserts  :  Life  in the  Furnace.. Dünyadaki eşsiz  çöller. Kimisi  sıcak ,  kimisi  soğuk,  kimisi  kurak.. Ve burada  yaşayan  insanların  su bulma , yaşam savaşları... Ne diyebilirim ki ,   o kadar  etkileyici ki..
     Seyretmek isteyenler   burada...

                       Son olarak  seyrettiğim iki  film var.   Ne yazıkki  yeni  keşfettiğim bir yönetmen Carl Dreyer.  Seyrettiğim ilk filmi Ordet..1955   yılı yapımı olan film tiyatrovari , fazla  dış mekan çekimleri olmayan bir film.  Kierkegaard'ı okuyup aklını kaybeden Johannes ile ailesinin tanrıyı sorgulaması, inanan ve inanmayan düzleminde insanların ilişkilerinin şekillenmesinden oluşan dini  motiflerle dolu bir film.. Dreyer'in  tarzından olsa gerek  sahnelerin  oldukça durağan geçmesi,  insanların  yavaşlığı,  donukluğu, gözlerini uzak bir noktaya dikip uzun uzun bakmaları  başta garip  gelsede  film sizi  içine  çekiyor. Filmi  izlerken  bu  yavaşlığın etkisine  girip  inanç,  acı,  çaresizliği hissediyorsunuz.


                                            



 Diğer  film de  yine  Dreyer'in...Gertrud...1964  yapımı..Dreyer'ın son filmi, aşkı gerçek olarak hayatının merkezine koymuş ve bu hususta hiç taviz vermeyen Gertrud  adındaki  bir  kadını anlatıyor..

                          




                                            

TATİL CUMASI

Vee  bitti 💥💥 Bir dönem daha kapandı hayatımızda. Çerkezköy -Çatalca hattında neredeyse bir yıl süren gurbet hayatımız bugün karneleri dağ...