6 Haziran 2015 Cumartesi

İtalya'da Bir Şehir ; Bari

                           THY  ilk kez  Bari'ye  uçuşa  başlayınca fırsattan  yararlanıp  üç  kişi  uygun bilet  aldık  ve  bu  güzel  italyan kentini  görmüş  olduk. Bari’nin nüfusu 320.000.   Adriatik Denizi kıyısında, tam bir Akdeniz şehri. Puglia bölgesinin hem başkenti, hem de en büyük şehri. Aynı zamanda Güney İtalya’nın da Napoli’den sonra en büyük 2. şehri.  Bari ’yi, eskiden Çeşme’den kalkan gemilerin İtalya’da varış noktası olmasından dolayı Brindisi’yi, İtalya’nın en ünlü yönetmenlerinden Ferzan Özpetek’in filmlerinden veya oyuncu Mehmet Günsur’un uzunca süre orada yaşamasından dolayı Lecce’yi mutlaka duymuşsunuzdur. 
                           İlk  olarak  otelimizden  bahsetmek istiyorum. Şehir  merkezinde yer alan , temiz otelimizin  adı Palace Hotel  
                          Bari de  4  gün  kaldık ,  hem  içini  hem  çevresindeki  kasabaları  gezdik. Bari  içi  tam italyan hayatını  gösteren ayrıntılarla  dolu. Diğer  büyük  italya  şehirlerine  göre daha farklı ve  yöresel. Evler,  insanlar,  yaşam  gerçek  italya  hakkında  bilgi  veriyor .
Bari de  de  birçok  Avrupa  şehirlerinde  olduğu gibi  old city var. Burada gezilip görülecek diğer yapılar arasında  Teatro Petruzzelli,   Palazzo Municipale  (Belediye Sarayı),    Teatro Piccinni,   Palazzo de Governo   (Hükümet Konağı), Colonna della Giustizia  (Adalet Sütunu),     Cattedrale di S.Sabino     (Katedral),  S.Gregorio,   Museo Diocesano, S.Marco Kilisesi yer almakta.



Bari'de   doğal  geleneksel  hayatına  devam eden  insanları  görme  şansımız  oldu. Kapılarını  bile  örtmeyen,  sokak  aralarında  çoluk  çocuk  oturan  yerel  halkı  gördük.  Çocuklar  evlerin önünde  oyunlar  oynuyor,  gençler  gruplar  halinde  köşe  başlarında  oturuyorlardı.  Gerçek  bir  italyan  filminin  içindeydik  sanki. 



Eski  şehir  denen  Vecchia   bölgesinde  sokaklarda  kaybolarak  gezmek  çok  güzel.  Biraz  ileride   deniz  kenarına  geliyorsunuz.  Uzun  bir  yürüyüş  yolu  var  ama  bizde  ki  gibi  kafeler , çay bahçeleri  yok. Daha  çok  içlerde  yaşıyor  halk. 


Eski  Bari de  gezerken  evlerin  kapılarının  hiç  kapalı  olmadığını  yalnızca  bir  tül yada  perde  ile  örtülü  olduğunu  görüyorsunuz.  Tabi  bol  bolda  çamaşırlar  asılı  balkonlarda,  camlarda. 


AZİZ NİKOLA BAZİLİKASI     
İtalyancası Basilica di San Nicola. 4. yy’da, Myra’da (günümüzde Antalya’nın Demre ilçesi oluyor) yaşayan Aziz Nikola’nın kemikleri, 1087 yılında Barili denizciler tarafından çalınıp Bari’ye getirilmiş. Buna istinaden de aynı sene içinde bazilikanın yapımına başlanmış. Günümüzde birçok Ortodoks ve Katolik Hıristiyan, hac için buraya geliyormuş.





STRADA DELLE ORECCHIETTE    denen  yerden  bahsetmek istyorum. 
          Eski Bari’de küçük  ve şirin bir sokak. Asıl ismi Strada Arco Basso ama halk arasında Strada delle Orecchiette deniyor, yani Orrechhiette Sokağı. Orecchhiette, Puglia’ya özgü, kulak memesi şeklinde bir makarna türü.  Bu sokakta orrechhiette yapan yaşlı teyzeleri görebilirsiniz. 


Sokaklarda  gezerken  bol  bol  dondurmacıya  rastlıyorsunuz. Her  kafedekini  denedik  ve  çok  beğendik.  Gerçekten de  italyan  dondurması  diye  birşey  var. O kadar  lezzetli ki.  Bu arada  İtalya da ki  en ucuz  dondurmalar  burada galiba. 1,5 euro  ya  kocaman  dondurmalar  aldık.



Bari  Adriyatik Denizi kıyısında bir şehir, Lungomare de Bari’nin kordon boyu. Yaz aylarında gidip denize girmek isterseniz, plajlar da var. En meşhurlarından birisi de Spiaggia Pane Pomodoro. Yani Ekmek Domates Plajı. Ücretsiz bir plaj. Bizde nasıl plaja gidip karpuz kesen bir kitle var, Bari’de de zamanında işçi kesimi, fabrika çıkışlarında buraya gidip hem denize giriyor, hem de domates ve ekmekle karnını doyuruyormuş. İsmi buradan geliyormuş.



Bari de  bulunan  kafelerden biri..



Her  gece  pizza  ya da  makarna  yedik.  Pizza  çok  ucuz  4  ya da  5  euro  ve çok  lezzetli..


Burada tabii ki orrecchiette mutlaka yemeniz gerekiyor. Farklı şekillerde yapılabiliyor orecchiette. Yemeğin ardından da Puglia’ya özgü tatlı sporcamuss (sporcaviso) yemeyi sakın unutmayın


VIA SPARANO 
Murad mahallesinde, Bari’nin alışveriş caddesi.  Cadde boyunca ve hatta caddeye çıkan sokak ve caddelerde dünyaca ünlü markalardan lüks İtalyan markalarına kadar birçok markanın mağazası var. 





Bari  de  sokak  aralarında   ya da  deniz  kıyısında  uzun uzun  yürüyebilirsiniz .  Bunun  dışında  gezilecek  bir  kaç yer de  şöyle :
12. yüzyılın sonunda yapılmış olan BARİ KATEDRALİ, ya da İtalyancasıyla Cattedrale San Sabine
 1903 yılında açılmış olan, Bari’nin en büyük, İtalya’nın da 4. en büyük opera binası PETRUZZELLI TİYATROSU
1132 yılında yapılan SVEVO KALESİ
Tipik İtalyanları gözlemleyebileceğiniz, adının aksine balık yerine meyve sebze satılan Mercato del Pesce, yani BALIK PAZARI
1990 Dünya Kupası için inşa edilen, mimarisiyle dikkat çeken SAN NICOLA STADYUMU







2 Haziran 2015 Salı

Oyuncak Müzesi

                         Salzburg  içinde  gezerken oyuncak  müzesine  denk  geldik. Sunay Akın  ve  yurdumuzda ki  çabaları  geldi aklıma. Spielzeugmuseum  şehrin  ortasında,  kapısında  çocukları ile anne -  babaların öbek öbek bulunduğu bir müze.  Salzburg Oyuncak Müzesi, sadece geçmişten bugüne gelen oyuncakları sergilemekle kalmıyor, küçük misafirlerine bazı oyuncaklarla oynama fırsatı da veriyor.
İçeri  girip  gezmeye  başladığımda  çocukların serbestçe  dolaşabildiği,  oyuncakları  inceleyebildiği , zaman zaman  oyunlar  oynayabildiği  bir  müze olarak  gördüm. Müzede sergilenen  oyuncaklar  çocukların  ortalama boylarına  uygun  olarak konulmuştu.  Göz hizalarında  bulunuyor  ve  rahatça  görebiliyorlardı. 
Bazı  odalar  oyuncaklar ile doldurulmuştu, gezenler burada  da  zaman  geçirip oyun  oynuyorlardı. 
                         Sergilenen  oyuncaklar  hakkında  bilgiler  yan  taraflarında bulunuyordu. O  kadar  eski  oyuncaklar  gördüm ki .. Çok  ilginç oyuncaklar  gördüm,  bazı  parçalar  beni  bile eskilere  götürdüm. 
                         Bu  müzede   çektiğim  fotoğraflar  aşağıda..




                                        Birçok  oyuncak  1900 lerin başlarından  kalma..



Oyuncakları  inceleyen  bir müze  misafiri ..




Çocuklar  rahatça  koridorlarda  geziyorlar. Hatta  burada  oyun bile  oynayıp koşturuyorlar. 




Müze de  gezerken  bu küçük kıza  rastladım. Bakın  nereye  saklanmış :)


Bu  oda  da ağaçtan  yapılmış  oyuncaklar  sergileniyordu. Duvarlarda  ağaçlar  hakkında  bilgiler  yazılmış,  odaya  gerçek  ağaç  kokusu  yayılmıştı. Kokuyu  hissedin diye  uyarılar  buluyordu.



Ülkemizde  yalnızca  bir  tane  oyuncak  müzesi  var. Yurt  dışında  böyle  bir  müze  gezince  Sunay Akın'ın  çabalarının  değerini  tam  kavradım.  Böyle  bir  müzenin  varlığı  ile başta  çocuklarımız  olmak  üzere  bizlerin  kazançları  çok büyük  olacaktır. 

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Masal Gibi Bir Yer ; HALLSTATT

                         Salzburg  seyahatımızın  en  güzel günü  belki de  Hallstatt'ta  geçti. Oldukça zorlu  bir  ulaşım  yapsakta buna  değdi. Aslında  süre  uzun ,  yol zevkli.  Salzburg  üzerinden  gitmek  istediğimiz  zaman  ana  otobüs durağına  gidip  otobüs  saatlerini  öğrendik.  Hemen  istasyondan  kalkan  otobüslerle  manzarayı  izleyerek  zevkli  bir  yolculuk  yapıyorsunuz. Sonra indiğiniz en son durakta  tekrar  trene  biniyorsunuz.  Yarım saat  daha  yolculuk  yaparak  göl kenarında  iniyorsunuz. Burada  bekleyen  küçük  teknelerle  karşı  köye geçiyorsunuz.  Bunlar  zaten arka arkaya  ,  birinden inip diğerine hemen binecek gibi sıralama yapmışlar.
                         Tüm  yolculuk  neredeyse  iki  saat  sürüyor. Oraya giderken birbirinden güzel  göller  ve köylerden  geçtik. Hatta  eşim ''  ee  bunlarda  göl, o kadar  uzağa  niye  gidiyoruz ''  diye  yol  uzadıkça  sızlandı. Ama   oraya  varınca  çok  farklı  bir  yer  olduğunu  gördük.
                        Avusturya  Salzkammergut Göller Bölgesi’nde Salzburg ve Graz şehirleri arasında konumlanan Hallstatt nefes kesen manzarasıyla Avrupa’nın en eski yerleşim yerlerinden. Hallstatt doğal güzelliği yanı sıra 7000 yıla varan geçmişi ile de tarihi yönü olan bir kasaba.  UNESCO, 1997 yılında Dünya Kültür Mirası listesine almış burayı. Şu anda da turistik amaçlı hizmet veren tuz madeni ve kasabanın kendi tarihini anlatan müzesi var.  Ayrıca kasabanın ölen sakinlerinin boyanmış ve aile isimleri yazılmış kafatasları da sergileniyor.1997 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınan Hallstatt, sessiz sakin doğayla iç içe ve dinlenmek için ideal bir yer.




                                   Hallstatt köyünün bir özelliği de mezarlık alanının çok ama çok küçük olmasıymış. Dolayısıyla her 10 yılda bir mezardan kemikler çıkarılıyor ve yeni cenazeler için yer açılıyormuş. Lokal kiliselerinde de kafataslarından oluşmuş bir nevi sergi bulunuyormuş ve bu kafataslarının sahiplerinin adları, meslekleri ve ölüm tarihleri de özenle işleniyormuş.





Şehrin içinden  kalkan  feniküler  ile  oldukça  yüksekte  bulunan  tuz  madenlerine  çıkabilirsiniz. Buraya  çıkmadan  dönmeyin.  O  kadar  güzel  bir  manzara  var ki  ödenen  paraya  değiyor.  Burada  yürüyüş  yapıp  kafesinde  manzaraya  karşı  birşeyler  içebilirsiniz.









                                   Panaromik  tepeden manzara  böyle. Buraya  çıkış  4  dakika  sürüyor. Yukarıda kocaman  bir  orman  var  aynı zamanda.  Burada  da  uzun süre  zaman  geçirebilirsiniz.
















23 Mayıs 2015 Cumartesi

Leopoldskron Sarayında

                   Çocukluk  yıllarım deyince aklıma ilk gelenler arasında  pazar  sineması var.  Pazar  sabahları  kovboy filmlerini erkek  kardeşimle çok severdik. Bir de Alp Dağlarında  şarkı  söyleyerek koşan bir  rahibe  gelir  gözümün önüne.  Hatta  tekrar  yıllar  sonra  kızımla  seyretmiştik  geçen aylarda.  Bahsettiğim   The  Sound of  Music  filmi.  Seyretmeyen  varsa  bulup izlesin.  Nasıl  keyifli,  bol müzikli,  eşsiz  dağ  ve  göl  manzaralı  bir filmdir.  "these are a few of my favorite things" adlı unutulmaz şarkıyı   Julie Andrews  seslendirmiştir.                  
               Trt den baska kanal olmadıgı yıllarda ilk defa pazar sinemasında gösterilen, Maria von trapp'ın   gercek hayat hikayesinden uyarlanmıs, 1965 yapımı müzikal filmdir  ve  
her sarkısı ayrı güzeldir.

               Salzburg  gezimizin  en  güzel  yanı  bu  filmin  çekildiği  Leopoldskron  Sarayında kalmamızdı.  Harika  iki  gün geçirdik  bu  otelde.  Filmin  büyüsü  her yere  işlemiş  gibiydi,  bilmiyorum  belki  bu  filmi  çok  sevdiğimden  ben  böyle  hissettim. 




                        Önünde  gölü  arkasında  Salzburg  kalesi,  karşısında dağlar ile işte  muhteşem saray. Ağaçların arasında  dolaşmak,  gölü  ve  dağları  seyretmek inanılmaz güzeldi. 

                         
             
             Julie andrews'in muhteşem sesinin yanında helikopterle çekilen avusturya manzaları eşliğinde  geziniyorsunuz. 

                         

                         

                       Gerçekte Maria ve albay   1927'de evlenmiş  ve  7 çocuğun yanına 3 çocuk daha yapmışlar; nazi almanyasıyla birleşmeden evvel avusturya   1934'te iç savaş yaşıyormuş.  1934 ve 1938 seneleri arasındaki rejim faşist  rejim olup, insanların fakirlikten ayakkabı yerine ayaklarına bez sardıkları  bir  dönemmiş.  Filmdekinin  aksine  evdeki askeri havayı estiren  albay değil maria  imiş. 

                         

           Sarayın  en etkileyici  yerlerinden  biri de kütüphanesiydi. İnsanın içinden  hiç  çıkmak istemeyeceği,  kitaplarla  dolu, tavanı, mobilyaları mükemmel  bir  oda..


                         

                Göl  kenarında  uzun uzun  yürüyüş  yaptık. Hava  yağmurlu olmasına  rağmen  bol  oksijen içinde bulutlara  dalmış  dağlara  karşı  bir yürüyüştü  bu. Şu  ağaçta ki  salıncakta sallandım  her gün.


                         

              Şimdi   bakıyorum da  fotoğraflara  sanki  bir  masal diyarına  gittim, yaşadıklarım  bana  ait değilmiş  gibi. Çok uçuk  fiyatta  değil  burada kalmak.  Otelde  kalmasanız  bile Salzburg 'tan buraya turlar  var. Turlara  bile  gerek  yok. Biz  yürüyerek gittik  geldik  şehirden. 2 km  yol  çok zevkli . Yemyeşil  patikalardan  geçerek zamanı  unutuyorsunuz. 
















20 Mayıs 2015 Çarşamba

Salzburg'ta Ne yenir?

                          Alp Dağlarının ortasında ormanların arasına yerleşmiş bir ortaçağ kenti SalzburgMozart’ın doğduğu ve büyüdüğü kent; ayrıca ünlü orkestra şefi Herbert Von Karajan’ın da doğum yeri. Salzburg isminin kelime anlamı, “tuz kalesi” çünkü kentin çevresindeki dağlarda tuz madenleri var ve Salzburg bu madenlerden gelen kazançla ve tuz taşıyan gemilerin nehirden geçmek için vergi olarak ödedikleri parayla zengin olup refah bulmuş tarihte. 
                             Viyana 'da   olduğu  gibi  tüm  Salzburg  sokaklarında  kızartma  kokusu var. Her  restoranda  Viyana Şinitzeli  mutlaka  bulunuyor. Bu  gidişimizde  nedense  hiç  şinitzel  yemedik.  Salzburg'un ünlü  caddesin  Getreidegasse  de    bulunan  Nordsee  hergün  gittiğimiz  yer oldu. Birbirinden  güzel  mezeleri  ve  balıklarını yedik devamlı . 



                                     Restoranları  dışında   ünlü  kafelerini  anlatmak istiyorum. Sacher Cafe  Viyana'da  da  olduğu  gibi  Salzburg'ta  da bulunuyor. Aynı  zamanda  oteli de  var. Kafe oldukça ilginç. Çünkü  duvarlarında  oraya  gelmiş olan  ünlüler  ve imzaları  var. Her  fotoğrafa  hayranlıkla  bakıp  kahvenizi  içiyorsunuz. 
1866’dan kalma bir yer  otel. Şehir merkezinde, Salzbach Nehri kıyısında. Orijinal tablolar, kıymetli halılar, ipek duvar kâğıtları arasında sanki zaman duruyor, geçmiş tüm heybetiyle canlanıyor. En az odaları kadar görkemli ve aristokrat kafesi, restoranı aynı zamanda şehrin en gurme noktaları. Zirbelzimmer Restoran’ın balkabağı çorbası soğuğa; Café Sacher’in yuvarlak hatlı, sırf çikolatalı hakiki Sacher pastası bol kahveden yanan mideye karşı en iyi çözüm.




                                İlk  günümüzün  yorgunluğunu şu  köşedeki  masada  attık. 



Sacher Torte’nin yanında Wiener Melange   içmenizi  tavsiye ederiz..


                                          Tüm dünyada meşhur olmuş ünlü Mozart çikolatalarını  bilmiyen  yoktur. Alt Markt meydanına gidilmeli, oradaki Fürst isimli çikolata dükkanı bulunmalı ve içerisinde yer alan kafede oturarak, mozartkugeln çikolata yenmeli. Çünkü Fürst, bu eşsiz çikolatanın mucidi ve isim babası ve çikolatalarını hala orijinal tarifine göre elde üretiyor. Bu çikolatalar, dünya pazarlarında görmeye alıştığımız kırmızı yaldızlı taklidinden farklı olarak, mavi renkte yaldıza sarılmış oluyor ve mucidi Paul Fürst herhangi bir patent alma teşebbüsünde bulunmadığı için fabrikasyon olarak üretilen pek çok da taklidi bulunuyor.  Bu yüzden de Fürst marka Mozart   çikolataları, kendi dükkanından başka hiçbir yerde satılmıyor; ancak Salzburg’da ağız tadıyla yeniyor.



                                  Fürst'ten  çikolatalarımızı  alıp  ikinci  katta ki  kafesinde  oturup  kahve içip  pastalarımızı  yedik.  
                                  Salzburg  denince  akla  gelen  bir  tatlıdan  bahsetmek istiyorum. Salzburger  Nockerl  denen yumurta akından yapılan  bir tatlı.  Nockerl, yumurta, şeker, un ve vanilya ile hazırlanıyor. Üzerine frambuaz sosu dökülerek yeniyor. Tatlının üç tepesi Salzburg'u çevreleyen Festung, Mönch ve Kapuziner dağlarını simgeliyor.  Üç kişilik  olduğunu söylemeliyim. 13  euro  . Biz  hiç  beğenmedik ,  tepelerden yalnızca birini  yiyebildik. Oldukça yoğun  bir tat.  


                            Başka  bir  kafe  durağımız  Cafe  Bazar. Nehrin doğu yakasındaki The Cafe Bazar, kristal şamdanları, ceviz kaplı duvarları, mermer masalarıyla geçmişi yaşatan asırlık bir kafe. Zengin kahvaltı mönüsü, uygun fiyatları kadar nehir ve tarihi merkez manzarasıyla da cazip.  1927’de açılan misafir defterinde Thomas Mann, Marlene Dietrich, Arthur Miller gibi efsanelerin elyazısı yer alıyor .




                                      Fürst’ün tam karşısındaki Cafe Tomaselli’ye de mutlaka uğranmalı. 1705’ten beri aynı yerde bulunan bu kafede Mozart’ın da kahve içtiği biliniyor. Mozart’ın karısı Constanze, onun ölümünden sonra evlendiği ve Mozart ile ilgili belgeleri toparlayarak günümüze ulaştırmasına en fazla destek veren insan olan ikinci eşi Danimarkalı diplomat Von Nissen ile bu binanın üst katında yaşamış uzun bir süre. Burada Kaffee mit Schlag, yani kremalı kahve içmek en iyisi herhalde ve yanında eşsiz Avusturya lezzetlerinden Apfelstrudel yemek. Tomaselli’nin tarihi değerinden başka ilginç özellikleri de var. Bir kere çok ünlü bir yer olmasına rağmen, müşterileri benzerlerinde olduğu gibi yalnızca turistler değil. Uzun saatler boyunca orada oturdukları belli olan Salzburg’lu yaşlılar, gazetelerini okuyup çevreyi seyrediyorlar.




                            Güzel  kafelerde  oturup  çevreyi  seyretmek,  kahvenizi  yudumlamak en güzel şeylerden  biri  olsa gerek şu  dünyada.  Yalnızca  kafeler  değil  sokaklarda ki  fırınlarda  birbirinden güzel . Artık ben de  Pretzel  sever  oldum. Bizim  simidin iricesi  ve tuzlusu.  Susamı da  yok. 



Salzburg  anıları  burada  da  bitmedi.  Yakında   sıradışı  bir  otel  ve  kasaba :)











TATİL CUMASI

Vee  bitti 💥💥 Bir dönem daha kapandı hayatımızda. Çerkezköy -Çatalca hattında neredeyse bir yıl süren gurbet hayatımız bugün karneleri dağ...