10 Nisan 2026 Cuma

Nisanda Bir Cuma

                  Okuduğum ''Dünyanın Tüm Güzellikleri'' kitabı beni hayallere sevk etti. Patrick Bringley  genç yaşta geldiği kariyerini bırakarak biraz da ölen abisinin yasını tuttuğu zaman işini gücünü bırakarak New York'un en ünlü müzesi Metropolitian Müzesinde bekçilik işine başlıyor. Bu belki yasını yaşama şekliydi belki yıllarca süren okuma, iş, mevki koşturmacasına abisinin genç yaşta ki ölümüyle farklı bir açıdan bakma şekliydi, belki de dünyanın en büyük kentinde önünden koşan bedenine yetişemeyen ruhunun bir tepkisiydi. Sanat eserleriyle dolu bir müzede insan selinin ortasında bir şeyler öğreneceğine, şifa bulacağına inanıyordu. Hatta yıllar sonra şöyle diyordu;

"On yıl önce bu işe başladığımda, anlayamadığım bazı şeyler vardı. Bazen hayat, ışıltılı sanat eserlerinin arasında nöbet tutan bir bekçinin dinginliği ve sadeliği gibiydi . Ama aynı zamanda mücadele etmek, büyümek ve yaratmak için verilen bir çabaydı."

Kitabı okumaya başlayınca güzel bir işi varken bir insanın bir çoklarının gözünde bu can sıkıcı işe girmesinin büyüleyici güzelliğini gördüm. Uzun yıllar okuyarak didinerek toplumun gözünde yüceltilmiş meslekleri edinmeye çalışıyor, başarırsak da ömrümüzün yarısını bu yolda geçiriyoruz. Kendi yaşamıma bakınca hasbelkader öğretmen olmuş şu anki yaşımın yarısından fazlasını bu meslekte geçirmiş durumdayım. Tamam kutsal bir meslek, hayatına dokunduğum yüzlerce kalp oldu, anne-babalar tanıdım yüzlerce başka bir işte bu doygunluk zor ele geçer ama mesela her beş yılda bir meslek değiştirmek isterdim. Ne yapmak isterdim sorusu bile şu an zihninde kocaman boşluk oluşturuyor. Bende bir müzede bekçi olmak isterdim mesela. İnsanların yaşamına fazla girmeden anlık karşılaşmalar ile hayaller kurmak iyi gelirdi. Ya da bir kütüphanede bir memur olabilir ama yarı zamanlı :)

Belki küçük bir kafede garson, şehir şehir gezen belgeselci, atölyesi olan seramikçi, güzel ve butik bir kitapçıda çalışan biri, yaşlı bakımevinde hemşire, bir serada çiçekçi yapabileceğim işler. Ama geç değil yine yaparsın demeyin yoruldum arkadaşlar hiç enerjim yok :)

Yazarda bekçiliğe geçiş yapmasının nedenini şöyle açıklıyordu;

''Ve bu dünyada ilerlemek için çırpınıp duracağım hiçbir yola da girmeyecektim. Birini kaybetmiştim. Kaldığım yerden yola devam etmek istemiyordum. Aslına bakılırsa hiçbir yere kıpırdamak istemiyordum.''


                         Kitabı sevdim, sanatın iyileştirici gücünü gösteriyor. Yazar hem müzede ki günlerini anlatırken hem de abisiyle yaşadığı zaman dilimini de işliyor. Müzede geçen günlerinde görev yeri İslam Bölümüne alınınca gözlemledikleri çok etkileyici.
Bu bölümde bekçi olduğu günlerde bir Müslüman ziyarete geliyor ve Mihrap adında ki esere bakarak doğu yönü burası mı diye soruyor. Burada namaz kılabilir miyim deyince bazı sakıncalarını anlatıyor ve ziyaretçi kabullenip gidiyor. Sonrasında yazar müslümanların günde beş kez secde etmesini sorguluyor;
'' İnsan zihnini birliğe odaklamak için tasarlanmış bir ritüeli günde beş kez tekrarlamanın nasıl bir şey olduğunu düşündüm. İngiüzcede din anlamına gelen  'religion' kelimesi 'ligature' bağ kelimesinde olduğu gibi ligio kökünü içeriyordu. Temel anlamıyla din 'yeniden bağlanmak'tı yani yani kişinin odağını , topluluğun temel hakikat olarak benimsediği şeylere tekrar yönlendirmesi demekti. Herhangi bir dini geleneğe bağlı değildim ancak sık sık yeniden bağlanma ihtiyacı hissediyordum, önemsiz endişeleri bir kenara bırakıp daha temel bir şeyle bütünleşme arzusu duyuyordum.Bu güzel mihraba ibadet eden bir dindar olarak değilse de taparcasına uzun uzun baktım.''
                Hep derler ya Allah'ın sizin ibadetinize ihtiyacı mı var, niye namaz kılınır dualar okunur diye. Onun yok evet ama bizim bu odaklanmaya ihtiyacımız çok fazla. Kalpler Allah'ı anarak huzur bulur. Günde beş kere anma mecburiyeti olmasaydı bu koşturup durduğumuz dünyada kaç kez aklımıza gelirdi ki?
Çok ilginç bu müzede İslam Bölümünde değişik eserlerden bahsetmiş. Hz. Muhammed'in 6 yüzyıllık bir Orta Asya tablosunda ki belli belirsiz bir tasviri varmış.



                 Okuyup bitirdiğim Dünyanın Bütün Güzellikleri kitabında yazar Patrick Bringley evliliklerinin beşinci yılında erkek çocuk sahibi oluyor. Üç aylık ücretsiz izininde yaşam alanının Met Müzesinin herhangi bir sergi alanından daha küçük 65 metrekarelik evlerinde bebek bakımı yapmasıyla değişen hayatını anlatıyor. 
''Nasıl oluyorsa 65 metrekarelik bu dairede Met'in iki buçuk milyon karelik alanında yaptığım her şeyden daha fazlasını yapmam gerekiyordu. Dürüst olmak gerekirse buna alışmakta zorlanıyordum. Eskiden önemsiz şeylerden büyük ölçüde azade bir hayat yaşıyordum; biricik meselem , külfetsiz dünyada etrafı kolaçan etmekti. Ebeveynliğin en temel kısmının,bitmek bilmeyen küçük dertleri yönetmek olduğunu keşfettiğimde yaşadığım şoku hayal edin.Dağ gibi çamaşırlar.Düzenli doktor ziyaretleri.Bir türlü sonu gelmeyen bebek çantası hazırlama ve boşaltma işleri.Nihayetinde çoğu zaman kendimi bir çiftçi gibi hissediyordum, yaptığı işlerden o kadar yorulmuş ki sonuçları görmeye mecali kalmamış biri..''
Öyle tanıdık ki..
Pelin doğduğunda bizde beş yıllık evli, bu süre içinde hiç kavga dahi etmemiş, evliliği huzur ve neşeyle sürdüren bir çifttik. Çocuksuz evlilik rahatlığı denen bir şey var ve çocukla yüzseksen derece değişen hayatlar var. Okumayı ve seyahati çok sevmeme rağmen ilk iki sene bunu yapamadım. Çocuktan çocuğa fark var tabi ki ilk doğduğu günden itibaren normal sürece katılan bebekler var, alıştırma meselesi değil bu bir de çok zorlu bebekler var, yaşayan bilir.
Bir bebekle tüm evlilik süreci değişiyor ve yıllar geçtikçe sorunlara yenisi ekleniyor. Çok şükür bebeklik, çocukluk, ergenlik süreçlerini alnımızın akıyla atlattık ama bir de bize sorun. Ama bu kadar meşakkatli geçen yıllar zamanı ve bu her senenin büyüsünü aldı elimizden. İçimde hızlıca ve yorgunlukla geçen yıllara ait burukluk var. Artık istesek de geriye dönüş yok, kızım koca bir yetişkin oldu. Rahata kavuşunca  geçmişin güzel yanlarını hatırlayıp elden kayan zamana üzülüyorsunuz.
Şimdi rahatız, sakin çocuk öncesi yaşamımıza döndük, sabah erkenden uyandıran, bakımı size ait bir canlı yok. Dilediğimizce okuyup evde sessiz günlerimiz geçiyor. Ama içimde bunca yıl süren çabanın, yorgunluğun sızısı var. Çocuğumuzun bunca yılı nasıl ve ne çabuk geçti ?  





Bu hafta François Ozon filmlerinden izlemediklerimi seçerek devam ettim. Daha önce Havuz, 8 Kadın, Kumun Altında, Frantz filmlerini izlemiştim. Seçtiğim filmlerden ilki EstaTudo Bem yaşlılık sürecini, baba kız ilişkilerini anlatan güzel bir filmdi. Gouttes d’Eau sur Pierres Brûlantes  Fassbinder’in aynı adlı sahnelenmemiş bir oyunundan uyarlanan filmmiş. Absürd komedi ve dram karışık diye okuyunca konusunu merakla başladım ama sübyancı eşcinsellikten girip saçma sapan Fransız cinsel serbestliğiyle birleşince atlaya atlaya bitirdim. Grace A Dieu filmi yıllarca süren belki de her ülkede rastlanan çocuk istismarını konu ediniyor. Kilisede görevli papazın sınıfında ki erkeklere tacizini ve bu erkeklerden birinin yıllar sonu hesap sormasını anlatan güzel bir film. Son olarak Ricky ilginç bir film. Başlangıçta yine bilinen bir konu, bir bebeğin dünyaya gelişiyle değişen aile dinamikleri, babanın sorumlulukların altında pes edip evden ayrılışı sizi filme çekiyor ama sonrasında bu bebekte absürd değişiklikler başlayınca kapattım bende.
Yani François Ozon dosyası benim için kapanmıştır 😕





Bu hafta sınıfımızda...





                                                            Okulumuzda İlkbahar ..



Bu hafta kütüphaneye gidip dönüp dolaşıp yine çok sevdiğim Selim İleri kitabı aldım. Zihnime ve ruhuma iyi gelen yazardır Selim İleri, o yüzden tekrar tekrar okuyabilirim. İstanbul Mayısta Bir Akşamdı daha çok eski İstanbul'u ve çeşitli yazarlar hakkında yazdığı denemelerden oluşuyor. 



                    Salı günü hava 20 dereceyi bulunca hemen mangalı aldık ve oturduğumuz yere çok yakın bir göle gittik. Uzun zamandır evlere kapalı kaldığımız için bu piknik çok iyi geldi. Özellikle ilkbaharda dışarıda geçireceğimiz zamanları düşündükçe bir çok şey katlanılır geliyor . Yoksa öyle sıkılmış durumdayım ki kendime devamlı telkinler vermesem küçük umutlarla beslenmesem tansiyonum her an yükselme eğiliminde. Bedenimizin sağlığının en büyük faktörü stres. Bunu çok iyi yönetmek gerekiyor biliyorsunuz.
Haftam güzelce geldi geçti, yavaş yavaş nisan ayının ortasına doğru geldik. 
Mutlu haftasonlarımız olsun 💖








11 yorum:

  1. Meşhur Z kuşağı gençleri iş değiştirme konusunda oldukça meraklılar, tamam diyebildikleri işi bulana dek epey ve çeşitli işle meşgul oluyorlar. Bizim zamanımızda bir işe girilir ve o yolda devam edilirdi, dünya değişti şimdi başka isteklerin peşinden gidiliyor.
    O ağaç ne güzel açmış, bembeyaz parlıyor. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dediğin gibi ne kadar kolay onlara değiştirmek. Ben yıllarımı aynı işe verdim hatta bunu sorgulamadım. Sorgulamak aklıma bile gelmedi. Böyle örnekler
      görünce acaba ? diyorum. Biraz da o yönden düşünmek istiyorum. Belki
      büyük cesaret bu tarz şeyler.
      Ben de cesaretimi bir nebze de olsa konforlu alanımı bırakıp daha kötü koşullarda yaşamayı seçmek de denedim. BUndan da memnunum çünkü -hernekadar- tüm şartlardan şikayetciysem de kendimi sınamış, değişim yapma cesareti göstermiş olduğuma inanıyorum. Elimizde sağlık varken bir şeyler yapmaktan yanayım. aynı yolda yürümekten sıkılıyorum, anlamı olsun olmasın

      Sil
  2. Yazılımcıyken rahat çalışanlara çok özenirdim. Eski işyerimde Arşiv'de bulunma şansım oldu ve hayalimdeki iş diye düşündüm. Şimdi de o yüzden arşivden devam ediyorum ama farkettim ki "kolay iş"te çalışıyor görünenlere de bilinçli bir şekilde iş zorlaştırma yapılabiliyor. En sorunlu personeller veriliyor, işimiz düştüğünde geciktiriliyor vs. Yazılımcıyken ağzımızın içine bakarlardı rahat ettirebilmek için ve etrafımızda dört dönerlerdi iş aksamasın diye. İkisi arasındaki fark bazen afallatıyor hala beni, yazının başında işlerden bahsedince ben de değinmeden edemedim :) Güzel bir hafta olmuş ❣daha güzellerine :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kolay iş yoktur sanırım. Her işin kendi açmazları, zorlukları var. Hepimiz kendimize göre iş seçiyoruz. Mesela evden iş yapmayı istemezdim, oturayım bilgisayarın başında çalışayım ama insan içinde değil. Dört duvar arasında. Masa başı işleri sevmiyorum. İnsanlarla iletişim halinde ki işlere yöneliyorum ama insanlardan da bıktım yaa :)

      Sil
  3. Ya da bir kütüphanede bir memur olabilir ama yarı zamanlı :) cümlesini okuyunca kocaman bir tebessüm yayıldı yüzüme. Evet iş değişikliği hayata dinamizm katıyor. Gerçi benimki çok planlı programlı bir şekilde olmadı ama 10 yıl patoloji laboratuvarı, 10 yıl ev hanımlığı sonrası kütüphanedeki sekizinci yılım. Sen hep aynı işte çalışmış olsan da ilgilendiğin diğer her şey ile o açığı kapatmışsın bence.

    Kitaba dair yazdıklarını ilgiyle okudum. Geçen hafta benin elimde Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar kitabı vardı. Anlattıkların onun pratiği gibi resmen, çok şaşırdım. Yas İstisnası diye bir bölüm var kitapta. Yas sadece bir yakının arkasından duyulan üzüntü değil tabii ki. Hayatımızdaki her değişiklik (çocukların evlenmesi ya da okula gitmek için evden ayrılması, menapoza girmek, şehir değiştirmek vb bazıları için mevsimler bile) yasa sebep olabilir. Yaşamın içinde bu yası yaşayabileceğimiz aralıklar yok. Ne olursa olsun hemen her şeye eskisi gibi devam etmemiz bekleniyor. Edemeyince gelsin antidepresanlar. Senin kitaptaki yazar bu yas sürecini en ideal şekilde dönüştürmüş.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir ara milli eğitimde uzun süreli kütüphanecilik kursları açılmıştı. Hatta branş değişikliği yapabilecektik. Bir daha olmadı böyle bir fırsat. Şimdi diyorum keşke katılsaydım elimde belgem olurdu en azından. Ama sabah sekizden akşam 5 kütüphaneye kapanmak, öğretmenlikte olan tatil günleri olmayınca vazgeçtim. Uzun süre kapalı kalmayı sevmiyorum. Şimdi en azından yarım gün biliyorsun okulda duruyoruz. İkisini kıyaslayınca yok yapamam :)
      Bak kitapları ayır bana. Gelince senin kitaplığına bakacağım, eşin vermese de kaçıracağım beğendiklerimi :)

      Sil
  4. kumun altında filminin hayranıyım :) kitabı not aldım, herhalde hepimiz bazen farklı meslekler isteriz, doğa fotoğrafçılığı, yoga veya dans öğretmeni olmak gibi, dalgıçlık gibi :) bu yazın duygulu, inşallah daha ilerde sadece doğa, gezi olur hayatında :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ay inşallah!
      Sağlık olsun da güzel bir çok aktivite ile doldururum sanırım zamanımı. Hiç sıkılacağımı sanmıyorum. Dans değil de bak yogacı da olmak isterdim. Dalgıçlık yok bana göre değil, korkarım su altında :)

      Sil
  5. Yağmurla saklambaç oynarken o yumurtaların yere çakılma anı, sanki bir komedi filminin doruk noktası gibi olmuş; insanın başına gelince canı sıkılsa da anlatınca ne kadar samimi bir anı. Islanmanın ve o "pat" sesinin yorgunluğunu, nazlı nazlı açan Latin çiçeklerinin renkleriyle atmak ise günün en güzel ödülü. Evdeki hesabın çarşıya uymadığı bu nisan gününde, doğanın o küçük sürprizi tüm aksilikleri unutturmaya yetmiş.

    YanıtlaSil
  6. kır çiçekleri ne kadar güzel, küçük kelebek üzdü :(

    YanıtlaSil

EDİRNE GEZİMİZ

                  Üç günlük tatilin ikinci günü Kırklareli'nden Edirne'ye doğru yola çıktık. Edirne'de konaklama seçenekleri fa...