''Şu ana dönmeyi o kadar çok istiyorum ki… Annem babam mayıs ayı sabahı köyümüzdeki evde kahvaltımızı yapmışız, balkonda hem sohbet ediyorlar hem kahvelerini yudumluyorlar. Ben koltuğa uzanmışım, efil efil rüzgar perdeyi uçuşturuyor huzur içindeyim, hastalık yok, acı çekmek yok, sadece bir koltukta oturmayı, evimizi, hastalığın olmamasını o kadar çok özledim ki…
Yani anlayacağınız en basit görünen rutinler bile nimettir, kıymetini bilin…'' Bu satırları instagramda gezinirken genç bir erkeğin sayfasında okudum. Ne olmuş ki ne değişmiş ki böyle özlemle anıyor diye diğer gönderilerine baktım ve ne yazık ki amansız hastalıkla mücadelesine şahit oldum. Böyle binlerce insanımız, gencimiz hatta çocuğumuz var. Gerçekten büyük bir dertle boğuşan, gerçek bir acıyı çeken onlarca insan. Sonra kendi hayatımıza dönüp devamlı sızlandığımız konuları düşününce boş yere üzülüp durduğumuzu anlıyorum. Mutlu ve sağlıklı günlerimde paylaştığım her kareden utanıyorum onca insan adına. Bu genç çocuk herkesin içinde bulunduğu '' o basit an'' ların değerini en iyi bilenlerden. Biz ise yaptığımız en basit hareketlere kadar hemen hemen her şeyden bir haberiz.
Üzülüyorum yine..
Elimden bir şey gelmeden o sayfadan kaçıyorum..
Sadece dua edebiliyorum her acı çeken için..
Kendi ağrılarım sızılarım, depresif anlarım, bunalımlarım ne kadar geçici halbuki.
Birazdan mutlu anlarımı paylaşacağım.
Benim de yok mu dertlerim, tasalarım ama ne gerek var tekrar tekrar yazmaya.
Benim özelliğim bu işte güzel anları cilalayıp göstermek. Başkası için değil kendim için yapıyorum çünkü ruh sağlığıma iyi geliyor.
Bir kahveyi güzel bir fincanda içmek, beni çok mutlu eden kitapları , bitkileri paylaşmak, deniz kenarında yürüdüm demek, yazmak, fotoğraflamak, ağaçlarımın atında oturmak, etrafı dinlemek, daha fazla sakinlik aramak..
Haftasonu ılık ve yağışsız bir hava vardı. Eşimle bu fırsatı kaçırmayalım dedik ve bahçeye hazırladık masayı. Rüzgarda olmayınca tatlı bir bahar sabahıydı. Çayın lezzeti bu yüzden mi bu kadar güzel !
Karşımızda yıllardır hayalini kurduğum kulübem, zeytin ağaçlarım, bitkilerim ve bahçem. Bunun için milim milim ilerledik, yıllarca çalıştık ve sonunda ulaştık bu günlere. Etrafımıza çok fazla ev yapılmaya başladı ne yazık ki ama bahçemle birlikte evimiz bize yeter , moralimiz bozulmasın diyoruz.
Vaktimi örgü, kitap ve çiçekler ekseninde iyice yaşlı işi modda geçiriyorum ama buna da öyle ihtiyacım varmış ki. Böyle mi olacak hayat bundan sonra diye düşünmüyorum çünkü yaşamın çok değişken olduğunu ve içinde bulunduğun zamanı düşünmemiz gerektiğini biliyorum. Olmayacak ya da olacak şeyler için gereksiz kafamı doldurmamaya çalışıyorum. Her yeni gün başlıyor ya çok şükür
Çok mu sıkılırım emekli hayattan, çok mu bunalacağım işsizlikten bilemem ki . Bazen zamanında bırakmak gerekiyor, tadında bırakalım ya da.
Üçlemenin ilk Kitabı Baba. Anne. Çocuk. Savaş İlanları.. Yazar kitapta altmışlı yaşlarından, kendi deyişiyle “yaşamının yedinci on yılından” geriye yedinci yılına doğru bakıyor. Bazen çocukluğuna bazen yaşlılık yıllarına başladığı yetmişe doğru gidiyor. Zaman ve insan belleği, yaşamı kavrayışı, yaş aldıkça insanın düşündükleri benim için çok önemli okuma kriterleri olmuştur. Ve bunu Margit Schreiner kitaplarında buluyorum.
''Aynanın karşısına geçtiğimde o yedi yaşındakinden hiçbir iz göremiyorum yüzümde. On sekiz, yirmi ya da otuz yaşındakinden de göremiyorum. Bütün bunlar hepsi yalnızca benim zihnimde, zihnimin evreninde ve paralel evrenlerde. ''
Diğer kitabı Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları..Bu kitabı okurken çocuklarla ailelerin
çatışmalarına şahit oldukça kendi anneliğimi sorguladım, hiç bitmeyen anne kız savaşının
aslında evrensel olduğunu anladım tekrardan.
Son kitap Sevmek Dedikleri çok can yakıyor. Annesinin ölümünü okuyoruz. Yıllardır
baskısını hissettiği annesi ölürken 'Anneler öldüğünde büyüyeceğiz '' diyor yazar.
İki film izledim özellikle Bad Apples öğretmen arkadaşlara tavsiye ederim. Bazı öğretmenlik sorunları tüm ülkelerde benzer dedirtiyor. 2018 yapımı bu film için korku filmi diye de yazmış bazı kaynaklar ama ilgisi yok. Bir öğretmenin çaresizliğinin vardığı noktalar desek yanlış olmaz.
The Humans filmi ise sevdiğim bir tarz. Tek mekanda geçen yoğun konuşmaların olduğu filmleri herkes sevmez ama ben o ilişkileri takip etmeyi severim. Bir aile ve bir ev içinde geçen iki saat. Yaşlı büyükler, her daim iş, güç koşturmacası olan evli genç çocuklar, depresyonda ki diğer çocukları.. Hikayeler hep tanıdık ama bu haller bizde de aynı dedirtiyor. Mesela kendi ailemden biliyorum; özel bir günde kardeşler, eşler, torunlar, ananeler dedeler bir araya geliriz. Baştan çok tatlı başlar, kahkahalar, sohbetler ama hep laf sokan biri vardır, o lafında altında kalmak istemeyen birileri. Sonra da inceden inceye didişmeler olur, ebeveynler üzülür, ortam gerilir. İnsan kendisine yakın gelen konuları içeren filmleri ya da kitapları seviyor belki de. Ben The Humans filmini beğendim. Hele yaşlı insanların ilerleyen yaşın getirdiği depresif anları mekanla kabusa çevirmesi çok başarılıydı.
Zygmunt Bauman' ın “akışkan modernite ” kavramını duydunuz mu?
Geçen günlerde bu kavramı okuduğunda üzerinde düşündüm.
Ona göre günümüz dünyasında hiçbir şey kalıcı değil; işler, şehirler, ilişkiler ve hatta kimlikler bile sürekli değişim halindedir. İnsanlar daha fazla seçeneğe sahip olsa da bu durum her zaman daha mutlu oldukları anlamına gelmiyor.
Bauman’ın ilişkiler üzerine düşünceleri de oldukça dikkat çekici. Tüketim kültürü sadece ürünleri değil, insan ilişkilerini de etkilemiştir diyor. Artık birçok kişi, emek vermek yerine kolayca vazgeçebileceği bağlar kurmayı tercih ediyor. Oysa gerçek bağlılık, kusurlarıyla birlikte kalabilmeyi ve zaman içinde birlikte dönüşebilmeyi gerektirir diyor.
Bauman ayrıca şunu savunuyor;
Bauman’ın ilişkiler üzerine düşünceleri de oldukça dikkat çekici. Tüketim kültürü sadece ürünleri değil, insan ilişkilerini de etkilemiştir diyor. Artık birçok kişi, emek vermek yerine kolayca vazgeçebileceği bağlar kurmayı tercih ediyor. Oysa gerçek bağlılık, kusurlarıyla birlikte kalabilmeyi ve zaman içinde birlikte dönüşebilmeyi gerektirir diyor.
Bauman ayrıca şunu savunuyor;
Özgürlük, yalnızca seçeneklerin çok olması değildir. Asıl özgürlük, sürekli kaçmak yerine gerçekten değer verdiğin şeyleri seçebilmek ve onların sorumluluğunu alabilmektir. Çünkü hayatın en anlamlı bağları, hızla tüketilen değil; sabır, güven ve emekle inşa edilen bağlardır.
Bu tarz şeyleri okuduğumda öz değerlendirmemi yaptığımda aslında demek istediklerinin bir bölümünü başarmış olarak görüyorum kendimi.
Yaş aldıkça kendimizden memnun olmak daha önemli bence.
Herkese iyi haftasonları 💙💙








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder