19 Aralık 2025 Cuma

Bir Cuma

Bir cuma daha..

Bir hafta daha..

Bir gün daha bitti..

Gelsin geçsin diye beklediğim günler bunlar evet hızlıca geçiyor, artık çalışmak istemiyorum çünkü. Kesin kararımı verdim diyorum emekli olmak için ama üç senedir istememe rağmen hep bir şeyler çıkıyor ve devam ediyorum. Yine bir şey olacak ve bu isteğim olmayacak diye çok korkuyorum, fazlaca dile getirmek istemiyorum. Hayat hep beklenmedik şeylerle dolu, dua ediyorum ve bu beni rahatlatıyor. 

Burada iki katlı bir binada oturuyoruz. Alt katta ev sahibi var, bizim katta iki daire var. Geçen ay yeni evlenmiş çift geldi. Artık aynı çatı altında oturan farklı insanlarız. Her yaştan var bu evde. Ama şansımıza çok şükür herkes birbirine saygılı ve anlayışlı. Çünkü apartman yaşamından çok korkuyordum; gürültü olur, kavga olur, her türlü insan girer çıkar diye. Sonuçta biz yıllardır müstakil bir evde yaşadık. Meğer ne büyük lüksmüş.. Şimdi Günün her saatinde her türlü sesi duyuyoruz, sanki bizim dairede geziyor insanlar, sabah erkenden sesler, gece geç vakitlere de kadar sesler..

Ama bunlar bence yine de burada en az düzeyde. O yüzden çok şükür diyorum..




                       Geçen gün yeni geline hoşgeldiniz oturmasına gittim. Hep kapıda karşılaşıyor, ayak üstü laflıyorduk. Daha sonra ne yaparsak birbirimize vermeye başladık, verilen tabaklar boş dönmez bizde yeni gelinimizde baya bir hamarat çıktı o da aynı şekilde vermeye başladı.
Urfa'dan gelmişler yıllar önce sonra eşiyle tanışmış burada evlenmişler. 
Kahve eşliğinde saatlerin nasıl geçtiğini anlamadık.
Okul sonrası bu kahve ne iyi geldi..



                          Okul bildiğiniz gibi; enerjik 12 tane beş yaş çocuğuyla sabah erken başlayan gün ile  dersten çıktığımda baya bir yorgun hissediyorum. Okul bahçesinde ki iki büyük meşe ağacını budadılar. Nereye gitsem şu ağaçları kesmeye başlıyorlar şansıma ama budama herhalde böyle oluyor. Yaza doğru daha gür çıkar belki de diyerek avutayım kendimi. 
Büyük bir dalı sınıfa aldım bende. Çocuklar ne sevindiler, ne oynadılar tüm hafta noyunca. Odunculuk oynadılar, ev yaptılar, at, eşek yaptılar. Bazen en pahalı oyuncaklardan daha işlevsel oluyor farklı materyaller.
Ben de sınıfta taş boyamalarıma başladım, beni gören bir kaç resim yapmayı seven çocuklar hemen yanıma geliyor, boyalarını alıp başlıyorlar bir şeyler çizmeye. Eylül ayında karalama yapan çocukların bu ay resimlerini görünce çok seviniyorum.
Ama sorunlarımız da var, bunun için okul sonrası en az haftada iki gün veli görüşmesine ayırıyorum. Bildiğiniz psikolog gibi seans yapıyorum, bunu yapmasak sorunları çözemiyoruz çünkü çoğu mesele anne-baba tutumlarından doğuyor. 


                        Okul sonrası dinlenme, kitap okuma ve çiçeklerle uğraşma, bol dinleme. Ama bu hafta yine baş ağrılarım tuttu. Tansiyon mu diye kontrol ettim, neyse ki yükselmemiş. Çok fazla hastalık var acaba grip mi olacağım dye her gün kendimi kontrol ettim. 




                               Yeni yıl hediye paketleri hazırlamayı seviyorum Bu zamanlar keyifle yaptığım işlerden. İçerik önemli değil, güzel bir paket en iyisi. Postacıyla gelen heyecan şu kışın gri günlerini şenlendiriyor. 





                        Çerkezköy'ün tepe bölgesi denen yerde binaların arasında kurtarılmış bir yer var :) Haftasonu ağaçlık bir yerde yürüyelim diyerek gittik, hava buz gibiydi ama güneş ışıl ışıldı gökyüzünde. Büyük bir parkın ortasında gölette bulunuyor. Bir şehre ağaç ve su öyle gerekli ki. Sanki bu beton yığını şehirde değil gibiydik.
                       Kahve içmek için bir kafeye geçip dinlendik. Kitabım hep yanımda olur. Bu hafta kütüphaneden aldıklarımı okudum. Kolayca okunan iki kitap ..




                          Hafta boyunca güzel filmler izledim. 2025 Filmlerinden One Battle After Another ünlü isimlerle çevrilmiş. Temposu düşmeyen, ara ne saçma dediğim kısımları da olsa fena değil dediğim bir film oldu. 
The Wisdom of Trauma Gabor Mate belgeseli. Travmalar, hesaplaşmalar, suçluluk  duygusu, depresyon her insanın hayatında az ya da çok olan şeyler. Bu belgeselde de bunların neden olduğunu kendi teziyle açıklıyor Gabor Mate. Elinize bir kağıt kalem alarak izlemenizde fayda var, ben de bir iki not aldım ;
 "Travma temel olarak benlikle bağlantı kopuşu demektir. Neden kendimizle bağlantımız kopar? Çünkü kendimiz olmak acı verir. Ardından bu hayat boyu süren bir dinamik olur."
"Hayatta kalmak için ya da çevrenize uyum sağlamak için iç sesinizi susturmaya ve özgünlüğünüzü kapatmaya çalışırsanız ne olur? Öfke."

"Herhangi bir şeye bağımlı olan kişide, travma söz konusudur. Bağımlılık, kişinin kendini kısa vadede rahatlatmasını sağlayan herhangi bir davranıştır. Olumsuz sonuçları olsa da kişi bu davranışından vazgeçemez: ilaç, alkol, nikotin, seks, kumar, alışveriş, yemek, oyun, iş, ilişkiler."
"Travmatize olmuş karakterin altında, kendini hayatı boyunca ifade edememiş sağlıklı bir birey vardır."

                 Anladığım Mate sağlıklı bireye ulaşmalısın , travmanı farkedip kabul edip onunla yüzleşmelisin diyor. İzlediğim bir başka filmde onunla bağlantılı gibi geldi. Bu da 2025  Joachim Trier filmi Sentimental Value. 
Yönetmenin Oslo Üçlemesinden sonra bu filmini yakalayınca çok sevindim. Çünkü yine insana sorgulatıyor, içselleştiriyor. Ünlü bir yönetmenin terk ettiği iki kızıyla yıllar sonra anne evinde bir araya gelmesi, ailede ki her bireyin kan bağına rağmen ne kadar farklı kişiliklere, huylara sahip olup nasıl çatıştıklarına şahit oluyorsunuz. Bana Bergman ve kızı Linn Ullman'ı hatırlattı. Ama ünlü olmaya gerek yok, başarılı, hayatta iyi işlerle yer edinmiş bir çok anne babanın ne yazık ki çocuklarıyla aralarında eksik kalan, uçurumlar oluşturan yaşamları oluyor, büyüseler de aile kursalar da bu çocuklar hep bir öfke halinde oluyorlar. 
Burada belki de Gabor Mate'ye kulak vermek lazım, bilmiyorum. Bence siz de art arda izleyin.




                      Bu filmlerden ayrı bir de içimi neşeyle dolduran White Christmas izledim. Çocukken bu tarz filmler çok seyrederdik belki onun özlemiyle olunca iyi geldi. 1950li yıllarda çekilen bu filmleri çok seviyorum. Şarkılar, danslar, enerjisiyle bu kötü zamanlarda saf ve temiz duygular hissetmek isterseniz gece oturun, yakın mumlarınızı ve başlayın izlemeye..
                             Böylece geçen bir haftayla aralık ayının ortasına geldik.                                                                                    Herkese mutlu hafta sonları 💗






12 Aralık 2025 Cuma

Bir Cuma Daha

                Geçen cuma işten çıktığımız gibi memlekete gittik. Yolumuzun üzerinde İstanbul olunca köprülerden geçtik, yoğun trafikte ağır ağır ilerledik, arabalı vapura bindik, sinir ve uyuşmuş bir bedenle nihayet annemlere ulaştık. Aynı şekilde dönüşümüz oldu hatta dönüş tam beş buçuk saat sürdü çünkü İstanbul içinden geçince böyle olması kaçınılmazdı. Yolda olmayı sevmiyorum, çok gergin oluyorum. Devamlı eşimi frenliyorum -ki adamcağız hiç hız yapmaz- ama benim fobilerim bitmez. Yoldayken çok bunalıma giriyorum. 

Şükür kazasız belasız ulaştık iki tarafa da. Ama yollar inanılmaz dolu. Kuzey Marmara otoyolundan gitmeyince çok yoruluyoruz. 


                Cuma gecesinden itibaren annemlerde iki gün boyunca çalıştım. Çünkü annem vertigo ve tansiyondan ev işlerini yapamamıştı. Bende iki gün boyunca cam silme, tüm dolaplar iç dış temizlik, silme süpürme aklınıza ne geldiyse yapmaya çalıştım. Bu sırada 5 kişiye yemek, kahvaltı derken Allahım ne yoruldum.
Tabi ki aileyle olmak, beraberce bir sofranın etrafında toplanmak, hasret gidermek büyük lütuf. Kız evlatların kaderi de hep temizlik, bakımdır ne yapalım.



                   Kocaeli'nde hala sonbahar sürüyor. Tekirdağ daha soğuk olduğundan tüm ağaçlar yaprak döktü ve çıplak kaldı.
Ama memlekette ağaçlar neredeyse yaprak dolu. Hele bahçem bakımsız ve kimsesiz olmasına rağmen meyveler coşmuş, bitkiler canlı. 


Son kabak bile duruyordu dalında.
Mandalina ve portakallar olmuş, kumkuatlar dolup taşmış dallarda. Tabi ki her yeri ot sarmış ama yapacak bir şey yok. Kısmet olursa yaza el atacağım ama yaz sıcağında da yapacak fazla bir şey yok. Yine sonbaharı bekleyeceğiz.




                        Ne yazık ki eski mahalleme gidince çok üzüldüm. Kızımın doğduğu ve ev alana kadar bir kaç sene oturduğumuz iki katlı ev yıkılmış. Mahallede müstakil ev kalmadı, yerine 4-5 katlı apartman yapılacak. Biz otururken bahçesinde dut ve erik ağacı vardı, duvarlarını morsalkım sarmış, şimşirli yoldan eve girerdik. 
Ama artık yeri bomboş. Öyle kötü oldum, canım sıkıldı ki. 



                                 Neyse bizim oralardan haberleri erkek kardeşimin evinden görüntülerle bitireyim. Evinden demeyeyim de odasından görüntü. Aslında eşi çok süslü şeyleri sevmez ama erkek kardeşim hayatını keyifli hale getirecek şeyleri yapar. Bunlardan biri de odasına yeni yıl ruhunu getirmek oluyor her sene. Paylaştığı hikâyelerden yeni yeni mumlar, ışıltılar aldığını anladım. Bu gidişimizde kızımda dayısında vakit geçirdi hep. Böyle güzel oda da kim oturmak istemez ki.. 




           Bu hafta izlediğim Lurker filmi  çok güzeldi. Günümüzde ki görüntü, medya, popülerlik, gençlerde ki kimlik arayışları gibi konuları baz alarak harika bir oyunculuk harika bir kurguyla sıkı bir film izlemiş oldum. 
İkinci film bir fransız filmi; La Diable Probablement.. R.Bresson kendisine 1983 yılında düzenlenen Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülü kazandıran bu filmde Charles adında ki gencin çevre, dünya meseleleri, iklim krizi, yaşamın anlamına dair bunalımlar yüzünden düştüğü bunalımı ve intiharı seçmesini anlatıyor. Bresson'un diğer filmleri gibi çok etkili olmasa da eleştirel bir film. Kafayı bende bu tarz konulara çok taktığım için çocukcağızı çok iyi anladım ve ona üzüldüm.



Yakup Kadri Yaban'da şöyle der;

                      '' Geceleri sabahlara kadar okumayayım da ne yapayım? Ben, el ayak çekildikten sonra odamın kapısını sürmeleyip kitaplarımla baş başa kalmak saatini dört gözle beklerim. Çünkü, bu ömrümün bütün hazin sergüzeştini ve yaşadığım anın ağır sıkıntısını unuttuğum tek saattir. O vakit bu çıplak ve yalçın oda, gerçek dünyadan daha geniş, daha ferahlı bir âlemin munis, sevimli ve her biri sihir ve füsunla yoğrulmuş mahlûkları ile dolmağa başlar.''

Benim için de yorucu bir iş zamanından sonra battaniyemi ve kitabımı aldığım andır. Yaşadığım günlerin sıkıntısını kütüphaneye giderek, kitap seçip eve dömdüğümde hemen okumaya başlayarak üzerimden atarım. Bu hafta boyunca Ali Ural kitapları okudum. Omum edebi lezzet veren anlatımını seviyorum. 



Okulda renkli saatler...



Benim hayatım renk zaten..




Kareden adamlar bizim sınıftan...

               Bu haftayı bitirirken Sâmiha Ayverdi'nin nasihatine kulak verelim derim. Okuduğumda not almıştım, ara ara döner okurum. 


''Merkez Efendi Câmii’nde cuma vaazı veriliyordu. Hoparlörle sesi dışarı vermişler. Şunu dinleyeyim dedim, ne var, ne söylüyor adamcağız. Dinledim. Aaa öldükten sonra kemikler birbiriyle nasıl vedalaşırmış. Adam nerede, biz nerede? Canım bırak, şimdi onlar nasıl vedâlaşırsa vedâlaşsın; sen bugün ne münâsebet kuruyorsun etrâfınla? Bir kere dünya münâsebetini hallet, insanlığını doğrult, kaç adım attın insan olmak için, nasıl bir cehd u gayret gösteriyorsun? Sen temiz ahlâkla, yüz akıyla git de nasıl vedâlaşırsa vedâlaşsın.''





5 Aralık 2025 Cuma

İlk Aralık Cuması

 

                       Aralık ayı başladı. Eylül, ekim, kasım derken kışa geldik ve bu beni çok mutlu ediyor. Olduğum durumdan mutlu ve huzurlu olmaya bakıyorum çünkü doktor hayat tarzını değiştir dedi. Tuz yasak, haftada üç gün yürüyüş mutlaka, unlu yiyecekler azaltılmalı ve en önemlisi stres faktörü. Zaten hayat tarzım böyleydi, dahiliyeci doktor oturup niye böyle diye dert dinlemez . Olması gerekenleri saydı ve ilaçsız tansiyonu düşürmeye bakacağız çünkü sınırda. 

Bende oturup kendimi mercek altına aldım beni neler böylesine strese soktu diye. Sonuçta yaş elliye vardı, yılların yorgunluğu var cepte ve o gençlik enerjisi gerçekten de azaldı. Büyük değiştirilemeyecek faktörler var, bunları zamana bırakıp sabırla beklemem  lazım. Oyüzden küçük zaman aralıklarına böldüm mesela aralık ayı bitecek ve yılın yarısına geleceğim diye bir hedefim var. Böyle böyle varmak istediğim zamana ulaşacağım umudu oluşuyor. İçinde bulunduğum zamanın beni olumlu etkilemesini istediğim için olumlu düşünüp iş sonrası üç beş dakika meditasyon yapıp zihnimi sakinleştirmeye başladım. 


Okulum tam hayal ettiğim gibi. Baksanıza tam köy okulu. Tek katlı ve sadece anasınıfına ait. Karşıda ilkokul binası var iki katlı ve ben onlardan bağımsızım. Bahçemizde iki tane kocaman meşe ağacı var. İlk gördüğümde nasıl sevindim anlatamam. Şu sıralar yapraklarını döktü ve kargaların istilasında. Pencere kenarına masamı koydum, perdeler daima açık onları izliyorum hep. Çocuklar bile çok iyi gözlemci oldular, neler yaptıklarını ayrıntılı anlatıyorlar birbirlerine. Bahçede devamlı bulunan köpek ve kediler var, böylesine hayvan dostu bir okul olmamız büyük şans.. 



                        Köye gelince arabamı park edip inince ilk gördüğüm bu sıra sıra serviler. Sonra yürüyerek okulun karşısında ki fırından ekmeğimi alıyorum. Ve günlük işlere başlıyorum sınıfa girerek. Bu hafta içinde mesela öyle soğuktu ki derecenin eksi 1 olduğunu gördüm. 



                                       Sınıf ortamı da aynı evim gibi önemli benim için. Bu yüzden bir sene kalacağım zaten bu okulda aman banane demeden gelir gelmez boya badana, malzeme alımı gibi bir çok şeyle uğraştım.  Belki de bu kadar mükemmel olmasını istemem yüzünden böyle oldu, yorgunluk daha da arttı. Çünkü 12 yıldır çalıştığım okulumda uğraşarak hizaya getirdiğim sınıfı bırakıp bir bilinmeze geldim ve sil baştan başladım. Ve şöyle bir şey var arkadaşlar gençlikte kolaymış bu işler..
Son zamanlarda haberlerde gördüğüm çocukların birbirine zorbalığı ve lise çocukların yaşlı öğretmenlerine yaptıkları beni derinden üzdü. Zaten son yıllarda 5-6 yaş grubunda dahi çok farklılaşma ve olumsuz davranışlar görüyorum. Sınıfımda bile bu olaylar oluyor ve bunu çözmek için çok uğraşıyorum. Ailelerde çok yanlış tutumlara tanık oluyorum.
Belki de bunlar beni artık çok fazla etkilemeye başladı diye düşünüyorum. Elimden geleni yapmak için çabalarken psikolojim bozulmaya başladı.
Her okuduğum haberde her izlediğim videoda ağır darbeler aldığımı hissediyorum.


                  
                        Okul çıkışı eve geliyorum. Dediğim gibi biraz zihin dinlendirme çalışmaları, ev işleri derken sokağa çıkıp yürüyecek rotalar bulmaya çalışıyorum. Çerkezköy çok kalabalık bir şehir ve araba sesinden inşaat gürültüsünden dışarı çıkmak istemiyorum. Ama yine de yürümem lazım deyip devamlı kazılan yollarda atlaya zıplaya yürümeye çalışıyorum.
Akşam üzeri evlerin arasından kaybolan güneşin ışıklarını görüyorum  neyse ki gökyüzü insanı yalnız bırakmıyor.


                   Pencere önü yaptım bu eve taşınır taşınmaz. Çünkü yere kadar inen camlı bir evim olmadı şimdiye kadar. Bağevinde var ama orada da oturamıyoruz ki henüz. Dışarısının çoraklığını kesen saksı bitkilerimi koydum ve bu bile kendime ait bir dünya oluşturmama yetti. Eve dönmeyi çok seviyorum, işimi de bitirdiysem hemen kitabımı , işimi alıp geçiyorum köşeme. 
Herkesin bir köşesi vardır değil mi evinde..Devamlı oturulan koltuklar, kanepeler aile bireyleri arasında sessiz bir sözleşmeyle paylaşılmıştır. Benimde yeşil koltuğum, battaniyem ve önümde sehpam mutlaka aynı yerde durur. 
Bu hafta Ali Ural'ın Güneşimin Önünden Çekil kitabını okudum hatta yeniden okudum çünkü daha önce okuduğumu anımsadım. Yine de bırakmadım. Edebi diliyle bir çok ünlü ve önemli insanı kısa kısa okumak güzeldi.




        Hafta boyunca izlediğim filmlerden bahsedeyim. Mindwalk 1990 yapımı bir film.  Bir fizikçi, bir politikacı ve bir şairin Fransa'nın turistlik Mont Saint Michel'de ki karşılaşmalarıyla başlayarak uzun uzun konuşmalarla devam ediyor. Böyle diyaloglu ve düşündüren filmleri çok seviyorum. Ama biraz yorucu da oluyor çünkü bir taraftan da ne dediklerini düşünürken baya bir efor harcıyorsunuz. 

Train Dreams yeni bir film. Yönetmen Paul Dano'un Wildlife filminden sonraki ikinci uzun filmi. Yüksek tempolu bir film değil aksine olağan hayatlara şahit oluyor, yavaş yavaş ilerliyor, bu dünyada yaşayan bir yaşama şahit oluyor. 1900lerde bir tren yapımında oduncu olarak çalışan Robert'in hayat mücadelesine şahit oluyoruz. Güzel zamanların nasıl kötüye dönüp yaşam mücadelesinde ki bu adamın nasıl yalnızlaştığını ve kendini soyutladığını izliyoruz. Benim sevdiğim tarz yani bol aksiyon gizemli olaylar değil de yavaş tempoda geçen bir hayatın doğayla bütünleşerek anlatılması. 

Önüme düşen Mc Cabe ve Mrs Miller filmi de bir Robert Altman western filmi. Cohen şarkıları eşliğinde süren filmde anti vahşi batı tarzında film izliyorsunuz. 

Les rendez-vous d’Anna (Anna’nın Buluşmaları, 1978) filminde Chantal Akerman’ın otobiyografik etkileri bu kez yarattığı Anna karakterinde görülmekte. Filmin konusu bir film yönetmeni olan Anna Silver’ın son filminin gösterimi için gittiği Köln, Brüksel ve Paris hattında seyahat ederken tanıdığı ya da tanımadığı kişiler ile ilişkilerini anlatıyor. Bana Akerman'ın feministliği cinsel özgürlükle canını istediğini yapmaya çalışması sonucu daha da mutsuzlaşan bir kadın izlenimi verdi.



                     Bizim mahalleye yakın bir koruluk var aslında ıssız değil devamlı arabalar gidip geliyor. Bizde biraz yürüyelim dedik ama 100 metre gitmedik köpekler sardı etrafımızı. Valla ben köpekten korkan insanım. Hemen rotayı eve çeviriyoruz. Gel de sinir olma, ağaçlı bir yol bulduk iki yüz metre, onda da yürümeden dön.
Bu haftalık bu kadar . Mutlu hafta sonları herkese!




Tatil Cuması

                         Şöyle bir şey fark ettim; internette bir yazı okumak için açtığım sayfada yazının yanında okuma süresi 7 dakika ya...