19 Haziran 2026 Cuma

Haziran Cuması

                     Merhaba!

                    İyice yaz hayatımıza yerleşmeye başladı. Neyse ki serin geceler devam ediyor, güzelce uyuyabiliyoruz, arada esen rüzgarla serinliyoruz gün içinde de ama bazen de gün içinde yüksek sıcaklıklar oluyor. E olacak tabi her şey zamanında. 

Geçen hafta sonu sabah erken kalkıp bize neredeyse 70 km uzaklıkta ki Tekirdağ'a gezmeye gittik. Böylece Marmara Bölgesinde görmediğimiz, gezmediğimiz il kalmamış oluyor. Darısı diğer bölgelere..

Tekirdağ Marmara denizi kıyısında bir şehir. Adını hep duyarız, ilçelerini bileriz ama hiç gitmediğimiz için nasıl olacağını biraz merak da ediyordum. Sabah yine kahvaltımızı yanımıza aldık, çayı termosa koyduk, devir tasarruf devri ne kadar az harcarsak o kadar gezeriz felsefemizle yola çıktık.



Tekirdağ'a saat 10 gibi ulaştık ve arabamızı bir parkın kenarına park ettik. Şehre girerken sağ tarafınız yemyeşil sol tarafınız deniz olarak ilerliyorsunuz ve bu insana çok büyük huzur veriyor. Bizim gittiğimiz günlerde kiraz festivali de vardı. Sahil kısmında hazırlıklar yapılıyordu. Alışveriş için standlar  ve akşam ki konser için de sahne kuruluyordu. Kahvaltımızı da güzel bir parkta yaptık. 
Sonra da sahilden yürümeye başladık. Tezgahlarda satılanları inceledik ve şehir merkezine doğru yürüdük.




                Şehir merkezinde olan bir kaç müze var. Zamanında gelip Osmalıya sığınan Macar Prensini sahiplenmiş Tekirdağ halkı. Onu anmak ve Macar Halkı ile dostluğunu  pekiştirmek için müze ve park yapmış. İnsanlar da gelip buraları geziyor. 
             Rakoczi Müzesi ;
Barbaros Caddesi üzerinde eski bir Türk evi olan bina 1676-1735 yılları arasında yaşayıp, son yıllarını Tekirdağ’da geçiren Erdel Prensi ve Macar Halk Kurtuluş Kahramanı II. Rakoczi Frençh’in anısına kurulmuş.
Namık Kemal Evi;
Namık Kemal’in 1840 yılında Tekirdağ’da doğduğu evin yakın çevresinde eski Tekirdağ evleri örnek alınarak, Namık Kemal’in hatırasına Tekirdağ Namık Kemal Derneği tarafından 1993 yılında yaptırılmış ve 1994 yılında hizmete girmiş. 




Arkeoloji Müzesi;
                    Bina ilk olarak  Cumhuriyet döneminde Vali Konağı olarak yaptırılmış. Müzenin bünyesinde taş eserler salonu, arkeolojik eserler salonu, etnografik eserler salonu ile eski Tekirdağ odası yer almakta. Bu salonlarda İ.Ö. 4500 yılı buluntularından günümüze kadar gelen kültür varlıkları teşhir edilmekte. Ayrıca, Müzenin geniş bahçesinde Tekirdağ ve çevre ören yerlerinde bulunmuş Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait mimari parçalar, lahitler, mezar stelleri, sunak taşları, mil taşları ile Osmanlı dönemine ait kitabeler, çeşme ve çeşme aynaları, mezar taşları bulunuyor.




              
          Camileri gezmeden olmaz. Gittiğim yerlerde ki tarihi camileri de merak eder ve gezerim. Tekirdağ'da da güzel camiler bulunuyor.
Rüstem Paşa Cami;
Ertuğrul mahallesinde Mimar Sinan Caddesinde bulunan cami 1554 yılında Sadrazam Damat Rüstem Paşa (1500-1561) tarafından yaptırılmış. Mimar Sinan’ın eseri olarak Tekirdağ’ın en güzel camilerinden biri. Bahçedeki yuvarlak 5 sütunlu mermer şadırvan Abdülmecit zamanında yapılmış. Camii yaptıran Rüstem Paşa’nın türbesi İstanbul’da Şehzade camii bahçesinde bulunuyormuş. 
Orta Cami;
1855 yılında Kürkçü Sinan Bey’in yaptırdığı caminin yıkılması üzerine hayırsever vatandaşlar tarafından eski yerine yeniden yaptırılmış. Eski Cami ile Rüstempaşa camii arasında kaldığı için bu ad verilmiştir.
Eski Cami;
831 yılında Zahire Nazırı Ahmet Ağa tarafından yaptırılmış.  1912 yılında yıkılan minaresi Cumhuriyet döneminde yeniden inşa ettirilmiş. 


             Parklarında heykelleri de çok güzel. Belediyenin tesisleri çok güzel ve hesaplı bir şekilde.  Tekirdağ'da meşhur tekirdağ köftesi yenmeli ama biz buralarda zaten çok yiyoruz diye iskele üzerinde belediyenin tesislerinde balık ekmek yedik. Tatlı olarak da merkezde dondurmalı peynir helvası yedik.
Uzun yürüyüşler donrasında tabi ki kahve pasta da yendi 😉





                  Sabah ilk  Tekirdağ'a geldiğimizde güzel bir parkta kahvaltı yapmıştık. Biraz bu parkı gezince Macar Dostluk parkı olduğunu öğrendik. Hem bilgilendirme vardı hem de o yıllara ait fotoğraflar bulunuyordu parkta. Ayrıca çok güzel ahşap heykeller koymuşlar parkın ortasına. Hele bir de masmavi küçük bir havuzunu görseniz. 
 Sahil Dolgu alanında bulunan Barış ve Özgürlük Parkı, 2024 Türk-Macar Kültür Yılı olması dolayısıyla iki ülke arasındaki dostluğu simgeleyen bir park olarak açılmış.
Haftasonu gezilerle güzel geldi geçti. Hafta içi okulun son on gününe girdik. Şöyle bir durum var. Liseden ilkokula kadar bir çok çocuk okula gitmeyi bırakıyor son haftalarda. Bu Türkiyenin genel bir tablosu  çünkü kızımın zamanlarında da aynı şey oluyordu. Öğretmenler aslında okulda, az öğrenci olsa da dersler ya da etkinlikler devam ediyor. Anasınıflarında böyle değil ilginçtir son güne kadar full devam ederiz. 
Bu hafta boyunca ilkokul ve ortaokul sınıflarında tek tük öğrenci olmasına rağmen benim sınıf hep derste olduk. 
Hava zaten sıcak bizde bahçede etkinlikler yaptık. Okul bahçesinde ki dutlar da olmuş, hep beraber yedik.




          Kütüphaneden aldığım Mihail Şolohov'un 1932 yılında yayımlanan Uyandırılmış Toprak kitabını okudum ama daha önce 1. cildini okuyup yarıda bırakmıştım. Bu sefer 2. cildini bitirdim. Rusya'nın dönem tahlillerini iyi yaptığı kitapta Solohov, yaşanan olaylar, insanların tutumları ve çabaları, tek tek karakterleri ile  gerçekten de kaliteli bir okuma oldu.
Diğer bir kitap Sadık Yalsızuçanlar'ın Gönül Bekleme. 1970'lerde  sorunlu bir ailede büyüyen gencin ilk aşkı, yaşamı ve sonrasında bir dergahta okunan Said-i Nursi ile yavaş yavaş dindar oluşu. İnancın oluşmasını okumak güzeldi. Bir gencin hayatın iyiyle kötüyle ayrılmış sınırlarında gezinmesi, aile sorunlarından kaçışta tutunacak bir dal bulması, inancın verdiği yönlendirme ve daha bir çok çıkarım vardı kitapta.
''Her şeyle nasıl da ilgiliyiz. Binlerce bağ atıyoruz dünyaya. Oysa kalbimizi bağladığımız her şey ölüyor. Bizi bir gün terk ediyor. Ayrılıyor ve bilincimizi parçalıyor. ''


Dindar bir adam Sadık Yalsızuçanlar ve yazdıkları bu doğrultuda. Kitabın bir bölümünde Damage filmi geçiyor. Kahramanımız çok etkilendiği bir film olduğunu yazınca kitapta aslında çok önceleri izlediğim bu filmi tekrar izleyeyim dedim. Çünkü filmi cesur sevişme sahneleriyle hatırlıyorum hatta bu film 90lı yıllarda yayınlandığında baya bir yorum almıştı. Bu kitapta da adı geçince iyice meraklandım ve izledikten sonra da yazarın bundan söz etmesini oldukça garip buldum.
Film aslında bir çok açıdan tartışılacak bir film. Herkesin değer yargıları, bakış açısıyla yorumlayacağı bir film. Filmde mevkisi, kariyeri, parası pulu ve güzel bir ailesi olan orta yaşlarda ki bir adamın oğlunun nişanlısıyla girdiği tutkulu ilişki üzerine. Filmi izleyenlerin bazıları  yıllardır kaybettiği tutkuyu ve durağanlaşan cinsel yaşamını harekete geçiren genç bir kadınla yaşadıkları yüksek dozda ki enerjiyi bulan bu adamı olumlu  yorumlıyor. Ama benim gibi muhafazakar bir insan için fırsatını yakalamış ve karısını çoluğunu çocuğunu bir çırpıda güdüleri uğruna silebilen erkeğin son tırmanışları. Film bir nevi Lolita'ya benziyorum -ki o filmden de hiç haz etmem-.
Film tabi ki bu duyguları, öfkeyi hatta bazıları için imrenmeyi tetiklediğinden, değerlerimizi bize düşündürttüğünden, herkese göre farklı çıkarımlar yaptırdığından güzel bir film. Hatta filmin başrol oyuncuları Irons ve Binoche kavgalı olmalarına rağmen sette bu cesur sahneleri gayet gerçeğe uygun oynamışlar. 

Bu haftayı da böylece geçirdik.,
Tekirdağ videomu yükledim hadi buyrun 💚








12 Haziran 2026 Cuma

Cuma Geldi



                  ''Bitişe yaklaştığınızı anladığınızda üzerinize çöken o hüzün.. Haziran aylarında okul biterken, eylül ayında okul açılırken yaşamıştık hani bu duygunun bir tık altını. Bir şeyler biterken yaşlanırız.Azalırız. Bazılarımız zenginleşir ama giden zaman yine de bizi biraz eksiltir...''

Kütüphaneden aldığım Zeki Bulduk kitabında rastladığım satırlar. Nasıl da durumuma denk düşüyor. Çok az kaldı biliyorsunuz yaz tatiline. Tam 10 iş günü sonrası tüm öğrenciler ve öğretmenler yaz tatiline çıkıyor. Ben de uzun zamandır hayal ettiğim, istediğim emeklilik için başvurularımı yapıp son öğrenci grubumla öğretmenlik hayatımı sonlandıracağım. Ama yazarın dediği gibi bitişe yaklaştığımda üzerime hüzün çöküyor. Uzun yıllar işe gitmenin, aktif bir hayatın sonunda içine gireceğim sakin hayatta ne olacağım endişesi de beraberinde var. Okul hayatının devamlılığı hayatıma çok şey kattı ama yine Zeki Bulduk'un dediği gibi bir taraftan azaldım. En başta ömrümden günler azaldı.

En sonunda bile isteye atıldığım bu bir yıllık serüven bitmek üzere. Sağlıkla bu günlere geldik ya çok şükür. Çok da yıprandığım, önemli hastalıkların eşiğine geldiğim, sabrımın çok çok tükendiği ama bir şekilde yoluna koyduğum haliyle yorulduğum bir yıl oldu. Belki bir neden de yaşımın artık ilerlemiş olması yani bir 40 yaş tahammülü ile 50 yaş arasında dağlar kadar fark varmış. Yaş dönümlerini biz kadınları nedense çok etkiliyor..

                         ''Ömür geçiyor.. Bir romana dalıp gidecek kadar ehil değil bilincim. Şöyle iki rekat namaz kılarken tüm dünyayı silkip atamıyorum. Herkes kadar fukara bir hayatım var, demek isterdim ama biliyorum bir çoğu ömrünü zenginleştiriyor. Fukara zihinlerin oyuncağı olup gidiyor güzelim alemde. Oysa bedel ödeye ödeye borcunu kapatamayan bir Dostoyevski kahramanı gibi bocalaya bocalaya, verilmiş ömrü tırmalaya tırmalaya  bitirmek üzere olduğum düşünüyorum.''

Ne kadar benzer duygular içindeyim sevgili yazar. Belki de bazı kitapları ve yazarları sevme nedeni içimizde ki fırtınaları dile getirenler olması.




                       Bu şehirde yaşarken bir taraftan da hayatımızda azalan insanlar sayesinde içimize dönüp eşimle birbirimize odaklandığımız, yavaşladığımız bir sürecimiz oldu. Bol bol Trakya'yı gezdik, geziyoruz. Bu haftasonu eşimin MR randevusu vardı hastanede. Sabahın 9'unda olunca erken kalkıp gittik. MR çekildikten sonra Çerkezköy'ün Tepe bölgesinde ki gölete gittik. Sabahın erken saatlerinde o kadar çok insan vardı ki şaşırdım. Herkes ailesiyle piknik yapmaya gelmiş. Kendimize gölge bir yer bulup termosa koyduğum çayımı, simit, börek ve peynir zeytinden oluşan kahvaltımızı yaptık yapay gölete bakarak. 
Bazı keyifler için çok paraya gerek yok. Ailece yaptığımız kahvaltılar, deniz kenarı oturmaları, dağlarda ve farklı şehirlerde kızımın mızmızlanarak gerçekleştirdiğimiz uzun yürüyüşler, güzel bir kafede içilen kahveler, akşam balkon oturmaları, sabah sofraya gelen kızımın bana sarılması, beraber tatil planları kurmamız...
Allahım aslında ne çok bizi mutlu eden şey var!
                             Kahvaltıdan sonra güzel bir kafeye gidip kahvelerimizi alıp oturduk. Ben dergi ve kitabımı da götürmüştüm. Salah Birselin'in bir kitabını aldım yanıma. Tam kahvemi yudumlarken eşim sorun yaşadığımız bir konuyu açınca patladım ama. Bir de şöyle bir şey var bu mutlu anlar sabun köpüğü gibi, işte bir anda bitiriyorlar. ''ya zamanı mı şimdi, insaf yani ' deyip bir posta söylendim. Hatta ''emekli olduğumda seninle gitmeyeceğim kahve içmeye''diye de tehdit ettim 😉 


Diğer gün Kırklareli Vize ilçesine gidip gezdik. Burada Küçük Ayasofya diye bir cami var.  6. yüzyılda kilise olarak inşa edilmiş sonra da 15. yy da cami olarak düzenlenmiş.
Caminin yapısı Ayasofya ve Aya İrini'ye benzediğinden böyle anılıyormuş. Bahçesi, içerisi ile çok güzel bir yapıydı. Bir de yukarıda Vize kale suru vardı, bu bölgede kasabayı yukarıdan gören haliyle çok güzel.




Okulum..
Her gün gelen güller..
Çocukların oyunu bu kadar sevmesi..
Okul bahçesini bir anda saran otlar..
Sıcakların aniden bastırması...




Bu hafta Rude Jude filmleri izlemeye devam ettim. Daha önce birini izleyip yönetmenin filmlerini çok beğenmiştim. Romen dilinin süprizleri yani Türkçeden çok şey geçmiş, arada Almanca konuşmaları, karakterlerin hep bir Avrupa hayali kuran özellikle Almanya özlemi içinde olmaları, insan ilişkileri hatta tepkileri ne kadar çok bizlere benziyor. Filmlerin isimleri de uzun uzun ve bence çok güzel. Mesela Dünyanın En Mutlu Kızı filminde ki aile içi sorunlar ne kadar tanıdık.  Kontinental 25 filminde ki kadın icra memurunun vicdanı size ne kadar yakın. Ya da Everybody in  our Family filminde ki karıkoca kavgası, adamın çaresizliği, kadının durumu hep bildiğimiz şeyler ama ne de iyi dile getirilmiş tüm filmler.
Aynı ülkenin yetiştirdiği bir filozof, Cioran Ezeli Mağlup'ta şöyle diyor;

''Artık bugün kendimi Avrupalı, Batılı hissetmem gerekirdi; ama durum hiç de öyle değil. Epey ülke gördüğüm ve epey kitap okuduğum bir ömrün sonunda Rumen köylüsünün haklı olduğu sonucuna vardım. O hiçbir şeye inanmayan; insanın mahvolmuş olduğunu, yapacak bir şey kalmadığını düşünen ve kendini tarih tarafından ezilmiş hisseden köylünün... O kurbanlık ideolojisi, bugün benim de anlayışım oldu, tarih felsefem oldu. Gerçekten, bütün entellektüel birikimim hiçbir işe yaramadı!

Yoksul ve yorgun bir ülkenin sanatla dile gelişini görmek dünyayı ve insanları tanımanızı sağlıyor. Şimdilik bulup izlediklerim bunlar. Güzel filmler, güzel müzikler ve kitaplar ne kadar harika bu hayatta. 



'                  'Atanmışlar, adanmışlar, inanmışlar ve dibine kadar yaşayanlar da bitişleri hissettiklerinde hüzünlenirler mi?

Ben sadece şükretmek ve hayatı hissetmek  istiyorum kalan vakitte..''

                   Boz -kırda güzel bir kitap vesselam. Hayatı anlamlandıran şeylerden biri okumak, kitaplar, satırlar. Duygularınızı dile getiren ayrı güzel.

                  Bu haftayı da böyle bitirip haftasonuna başlıyoruz. Bu haftasonu LGS sınavı var, tüm öğrencilerimize başarılar dilerim. Son olarak size de Andre Gide Pastoral Senfoni'de yazdıklarıyla bitireyim;

                     ''Zekilerden gizlediklerini çaresizlere esinlendirdiğin için sana şükürler olsun tanrım
                  gözleri olanlar bakmasını bilmeyenlerdir.

                  mutluluk boyun eğmededir
                 küçük çocuklar gibi olamazsanız cennete girmeyi bilemezsiniz.






5 Haziran 2026 Cuma

Haziran Cuması

 

                Uzuuun zamandır beklediğim bayram tatili bitti gitti. Pazar günü annem babam kızım ve eşimle kahvaltımızı yaptık, masa başı sohbet derken saat öğleyi buldu. Kullandığımız çarşafları çıkardım, annem makineye koymamı engelledi, biraz da bana kızdı. Niye acele ediyor muşum, ben işleri yapamayacak kadar aciz miyim diye sızlandı. Bel kayması, tansiyon ve vertigodan şikayet ettiği için ben de evdeyken hangi iş varsa onu yapmak istiyorum. Bari üç beş gün dinlensin diye çabaladım bir hafta. Ama şöyle bir gerçek var; yaşlandıktan sonra ebeveynlerimiz daha farklı oluyor. Ben bunları yaşarken geçen hafta okuduğum İza'nın Şarkısı aklıma geldi. İza ve annesinin ilişkisi, yaş aldıkça farklı ruh durumu yaşayan büyükler, onlar için koşturan ama yine de yanlış anlaşılan çocuklar galiba evrensel bir payda da birleşiyor. Annemle beraber yaşasak sorunlar çoğalacak, herkes farklı beklentilerde olacak ve mutsuz olacak. Belki bu yüzden hep aynı duayı yapıyoruz; Allah elden ayaktan düşürmesin!

Yine de yapabileceğim tüm işleri yaptım bir hafta boyunca. Ev temizliği babamın 'biz yapmıştık, ne gereği var ' diye peşimde dolanarak söylendiği saatler boyunca devam etti. Giderken yatakları topladım, yorganları kaldırdım, evi bir kez daha baştan sona süpürdüm. Ve yorgun halde dönüş yoluna çıktık.


                   Neredeyse dokuz günün yorgunluğu üzerimde memleketimin deniz kokulu sokaklarını bırakarak yola çıkmam biraz beni üzdü. Evde işler devam ediyordu çünkü bağ evinde yaşayacaksak evin eksiklerinin tamamlanması gerekiyor. En büyük sorun banyo ve ısınma için kombinin olmayışı. Ayrıca yatak odasında dolabımız yok. Bu dolap olursa tüm eşyalarımızı ortadan kalkmış olacak. Bayram tatilinde bunları yapamadık ve işler temmuz ayına kaldı.
Neyse sağlıkla bir dönelim olur bunlar da.
Yılların yorgunluğu o kadar çok üzerimde ki umutlarımı ve neşemi kaybetmek istemiyorum. 
Feribota binip denizi geçerek Trakya'ya doğru yol alırken son bir yılda ki hayatımda ki değişiklikleri düşündüm. Çok yorucu bir yıl olsa da şimdi tekrar bir şans verilse aynı kararları alırdım. Çünkü hayatımda ki uzun bir tekrarlar dizisi olmuştu. Farklı şeyler yapmalıydım ve karşıma mecburen de olsa çıkan kavşaklardan isteyerek döndüm.





                        Ahmet Murat’ın ‘Avarelik Görgüsü’ isimli kitabında tükettiğimiz dünya hayatında ayrıntılara bağlanmanın bize kazandıracaklarına dikkat çekiyor ve şöyle diyor : “Kır çiçekleri, kuş sesleri, taze ot kokusu, berraklaşan gök mavisi.. Bütün bunlar bizde hayata yeniden başlama hevesini uyandırır.”
Baharla birlikte bu hisler çoğalıyor, yeşilin yoğunluğu etrafı sarmaya başladı bile. Gidip geldiğim yollarda ki ağaçlar daha geçen ay yapraksız ve kupkuruydu. Nasıl da yeşil artık yollar. Eve dönüş yolumuzda alternatif bir yol kullanıyoruz ; Çatalca yolu. Hem daha az trafik hem de bol doğa. 
Yolda herkesin durduğu bir çeşmede durduk. Önümüzde bir araba daha durdu. Bir kadın ve bir adam indi. Adam sigara yaktı ve kadın su doldurdu çeşmeden. Sonra da büyük bir poşet alarak çöpleri toplamaya başladı. Tahmin edeceğiniz gibi çeşme çevresi ve yol kenarı pet şişeler, içki şişeleri, çocuk bezleriyle doluydu. Kadın ne var ne yok topladı.İçim mutlulukla doldu çünkü ilk kez kendimden başka birinin çöp topladığını görmüştüm.


İşte şu yol kenarı kadın sayesinde tertemiz oldu 💚





Okulumuzdan kareler 💖




Yazarların sordukları soruları düşünmeyi seviyorum. Yazılarının birinde Gökhan Özcan şöyle diyor; 

''Duygularımız, düşüncelerimiz, hayatımızdaki olaylara ve ‘şey’lere dair tepkilerimiz, yönelimlerimiz, davranışlarımız gerçekten tamamen bize mi ait? Yoksa içinde yaşadığımız etkileşim ağının bize kodladığı hayatı mı yaşıyoruz? Kendimiz olarak mı yaşıyoruz; yoksa bize olmamızı kodladıkları karakterleri ve rolleri mi oynuyoruz? Bu soruları kendimize soracak cesaretimiz var mı? Yapıp ettiklerimizi düşünelim; bize ama gerçekten bize ait ne var bunların içinde? Duygularımızın kitlelere öğretilen duygulardan ayrıştığı bir yer var mı? Düşüncelerimizin ne kadarını kendi öz muhakememizden bulup çıkarıyoruz? Hangi malzemelerle düşünüyoruz ve o malzemeleri nereden buluyoruz? Tepkilerimiz kendi hayatımızdan, kendi hassasiyetlerimizden mi doğuyor? Kendi hayatımız diye bir şey var mı gerçekten? ''

Daha 5-6 yaşında bile gördükleri davranışlarına şekil veren çocuklara şahidim. Konuşmaları evlerinde duyduklarına endeksli ya da internette izlediklerine. Sınıfta onların konuşmalarını görünce çocuklar üzerinde ki gücümüzü görüyorum. Çok fazla olumsuzluk yüklüyoruz ne yazık ki toplumsal yapımıza ait olan özelliklerimizle, gündelik konuşma dilimizle. Çok üzülüyorum günden güne büyüyen öfke diline şahit olan bu küçük çocuklarımızı gördükçe.
Sonrasında gençler geliyor biliyorsunuz onların kendini ifade eden dilleri apayrı.
Sonrasında yetişkin bizler geliyoruz.
Davranışlarımızı, tepkilerimizi, davranışlarımızı tabi ki içinde yaşadığımız ortam çok şekillendiriyor. Hatta bir söz var ya; kişiliğiniz en yakınınızda  bulunan beş kişinin ortalamasıdır diye. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama çok da özgür olduğumuza inanmıyorum.

Mesela okulumuzda hatta bir çok okula giden çocuğun kaderi ailesiyle şekilleniyor. Öğle yemeğinde neler yediklerini fotoğrafladım. Çoğu ev hanımı annenin çocukları. Evlerine gidebilirler ama harçlık verip bakkaldan bir şeyler aldırmak en basiti tabi. 
Kızıma yaptıklarımı düşünüyorum da gerçekten saçımı süpürge etmişim. Bir kez kahvaltısız göndermedim, öğle yemeklerine çok dikkat ettim. Ne kadar velilere anlatsak da dönüp dolaşıp parayla alınan abur cubura dönüyor yedikleri.







Okul çıkışı direğin üzerinde leyleğimizi görmek çok iyi geliyor.
Hatta yavrular ara ara başını uzatıyor, anne leylek devamlı başlarında ve uzun gagasıyla onları besliyor. Baba leylek uzun süre ortada yok sanırım yiyecek için gitmiş bir yerlere. Uzun uzun onları gözlemek isterdim ama sınırlı zamanlarda görüyorum çünkü okuldan çıktığım gibi eve gidiyorum.



                          Yavaş yavaş eşyalarımızı sattığımızdan bahsetmiştim. Buzdolabını iyi bir fiyata satınca ortada kaldık tabi ki. Ama olsun şurada bir ay idare ederiz dedik günlük yemek yaparak ve bazen dışarıda yiyerek diyerek.
Kent lokantasını keşfetmiştik daha önce. Hafta içi uygun fiyata 4 çeşit yemek var. Bu gördükleriniz 100 tl adam başı. Lezzetli de sayılır, hazır ev yemeği yemiş oluyoruz. Bazen evde bazen bu lokantada idare edeceğiz temmuza kadar. 



                             Hirokazu Koreeda filmlerini izlemeye başladığımı yazmıştım. Hatta bir blog arkadaşı Monster'i izlemelisin yazmıştı. Filme bakınca daha önce izlediğimi hatırladım. Gerçekten bu filmde çok iyidir. Hatta Arakçılar'ı da izlemişim. Bu hafta da şu dört filmini izledim. Like Father, like Son ilginç konusuyla, I wish samimiyetiyle, Broker farklı bir konuya bakış açısıyla, La Verite yönetmenin Fransa ortaklığı ve güçlü ekibiyle izlenesi filmler. 
Haftaya kadar izlemediklerimi internetten bulmayı hedefliyorum.





                            Bu hafta elimde ki bu iki kitaba başlayıp okuyamadan geri iade ettim. Ahmet Rasim kitabı sevgiliye mektuplardı ama dili o kadar ağır ve yazdığı aşk dili o kadar bana uzak ki okumak işkenceye dönüştü. 
Leyla İpekçi aslında severek okuduğum yazar ama Yar Yüreğim Yar kitabı konu olarak bana yakın olmasına rağmen şu sıralar dağınık zihnimi çok zorladığından devam etmedim.


                  Bunları verip yeni kitaplar aldım. Haldun Dormen'in kitabı kolayca okunan ve hayat dersleriyle dolu. Kafamın dolu olduğu şu sıralar iyi geliyor bu tarz okumalar. 
Bu hafta da bu kadar 💜



























Haziran Cuması

                     Merhaba!                     İyice yaz hayatımıza yerleşmeye başladı. Neyse ki serin geceler devam ediyor, güzelce uyuy...