3 Nisan 2026 Cuma

Nisan Cuması

                Kucağımda kitabım biraz okuyor biraz pencereden bakıyorum. Günlerden cumartesi. Tüm hafta boyunca bugünü bekledim her zaman ki gibi. Biraz kitap biraz kahve biraz pasta. Hafta sonunun gelişini bir pasta yaparak kutlama alışkanlığım sürüyor. Bunu okulda söyleyince arkadaşlar çok şaşırdılar. Ben de şaşırmalarına şaşırdım. Ne garip gelmiş olabilir ki? Evde hafta sonunu geçireceksem kahvenin yanında bir dilim pasta olmalı. Kahve pasta ikilisi bu dünya da beni mutlu eden basit şeylerden biri. Saatlerce bu tarz fotolara bakabilirim hatta. Hemen bir kek çıpmak, çikolata sosunu yapmak şip şak artık benim için. Hem tüm evi saran kek kokusundan daha güzel ne olabilir ki.

Cuma yazılarını bir günde yazmıyorum. Mesela şimdi biraz kitabımı okuyup yazmaya başladım. Tüm haftanın stresi, yorgunluğu sevdiğim işleri yapmakla geçiyor. Ara ara gürültülü sokağa bakıyorum. Önümüzde ki boş alana dev bir çukur kazıldı, demirler geldi, işçiler sabah 8 de inşaata başlayıp saat akşam 6 ya kadar çalışıyorlar. Manzaram artık bunlar, etrafta uçuşan poşetlerden sonra hangisi kötü bilemiyorum. Burada ki günlerimiz bir hapishane de  gibi geçiyor çünkü yaşam içinde huzurlu değiliz. Beton, üst üste binalar, havayı kirleten fabrikalar, kuralsız ve kaba bir çok insanla çevre kirliliğinin yüksek olduğu bir yerde hiçte mutlu değilim. Ama yine de bu seçimi ben yaptım, getirdiği her şeye katlanmaya çalışıyorum. Hem böylece evime, kasabama özlemim daha artıyor. Konforlu alanımdan çıkmak yıllar sonra bana iyi geldi her ne kadar sağlığımı etkilese de hatta bu yaşta oldukça zor olsa da.



                  Aklıma kızım geliyor, İstanbul'da okuyan kızımı arıyorum hemen. Biraz hasta gibiydi acaba nasıl oldu diye meraklanıyorum. Artık başının çaresine kendi bakıyor. Telefonda öksürmeye de başladığını söylüyor. Endişesi yüksek bir anne olarak hiç yapmayacağı şeyleri sıralıyorum; mutlaka ıhlamur kaynatmalı, bir kaşık bal almalı, bol sıvı mutlaka, banyo yapıp hayatta dışarı çıkmamalı, spora biraz ara vermeli, beslenmesine dikkat etmeli. En sonunda daha da ileri giderek kötü senaryoları sıralıyorum. Telefonu kapattığımızda içim hiçte rahat değil. Moralim düzelsin diye kahve yapıyorum ve kitabıma geri dönüyorum.



             Ama bu hafta boyunca okuduklarım daha da canımı sıktı. Her ikisi de yas kitabı. Annie Ernaux sevdiğim bir yazar. Her şeyi yalın bir şekilde damardan yazıyor. Babasının ölümü sonrası yazdığı Babamın Yeri kısa zaten hemen o gün bitiyor. Annie Ernaux kitapta şöyle bir cümle kullanıyor;

''Belki de birbirimize söyleyecek bir şeyimiz kalmadığı için yazıyorum.''

Kitap boyunca yazdıklarını babasına mesafeli hissettim, oldukça yalın anlatımı vardı. Eş zamanlı Bahçıvan Ve Ölüm'ü de okudum. Bu kitap son zamanlarda çok okunan oldu ve bende yazarın dört kitabını almıştım. Sıra buna gelince konuların benzer olduğunu gördüm. İki yazarda babasının ölümü sonrasında kitaplarını yazmışlardı. Tabi ki çok hüzünlü kitaplar, herkesin ortak dertleneceği mevzular işlenmiş ve hayatın içinden.



                             Bu hafta ilk mevsimin çiçekleri öğrencilerim tarafından geldi. Bahçeler de nergis ve sümbüller dikili ve tam açma zamanları. Çiçekleri çok severim bilirsiniz hatta memleketteyken her cuma kendime bir buket alırdım. Öğrencilerden gelen en güzel hediye de bu bence. Bu sene bahçelerden çiçekler, evlerden saksı içinde kakyüsler geliyor şansıma. 


Kızım ve eşimle neredeyse 10 yıl önce Mallorca Adasına gitmiş ve bir hafta kalmıştık. Çok güzel bir seyahat olmuştu. Adaya indiğimizde uçaktan valizlerimiz çıkmamış ya da biz bulamamıştık. Çok moralimiz bozulmuştu, daha ilk günden hiç bir eşyanın elinde olmaması insanı çökertiyor. Sonra başka bir yürüyen bantta bulmuştuk tesadüf. Güzel bir otelde kalmış, harika denizine girmiş, enfes yemekler yemiştik üç kişi. Paramız ne değerliymiş hey gidi. Yoksa şimdi nerede öyle her gün dışarı da yemek, güzel otellerde kalmak.
Aklıma gelince ada bir kaç fotomuzdan kolaj yaptım.



                      Köyümüzün meydanında kocaman bir leylek yuvası var. Onu gördüğüm zaman çok heyecanlanmıştım. Çünkü uzun zamanıdır yakından leylek yuvası görmemiştim. Leyleğin geleceği günü iple çekmeye başladım. Köydekiler martın ilk haftası geliyor demişti ama nisan geldi, leylekler de geldi buralara ama yuva boş. Acaba ne oldu?



                                        Taşlarım hep yanımda. Deniz kenarından taş ve kabuk toplamayı severim. Sınıfımda da çocuklar taşlarla oynamayı çok seviyorlar. Taş boyamayı da çok seviyorum. Güzel taş görenler artık bana getirir oldu, bunu da çok seviyorum 💛



                   Serbest zamanda her çocuk isteğine ya da ilgisine göre vakit geçiriyor. Erkek çocukları genelde silahlı oyunlar oynamak istiyor, bu daha sonra boğuşmaya kavgaya kadar gidiyor. Her seferinde onları sakinleştirecek etkinlikler bulmaya çalışıyorum. Bir tane erkek öğrencim var, oldukça hareketli. Onunla resim çalışıyoruz okul açıldığından beri. 
               Dün bir kuş resmi vererek bakarak çizmesini istedim bakar mısınız ne güzel yaptı 😉



                          Nakış gibi mandala boyamak da beni sakinleştirir. Hatta sınıfta çok yaparım; çocukların da ilgisini çeksin onlar da yapsın istiyorum. Ama bu sene ne yazık ki çoğu çocuk buna uzak . Yapan iki öğrencim var sadece. Onlarla yaparken diğerlerini de teşvik ediyorum ama kaç aydır etkili olmadı. Son yıllarda çocukların daha fazla hareketli, odaksız ve şıpsevdi olduğunu gözlemliyorum. Geçmiş yıllarda uzun uzun aktiviteler yapardık , çok özlüyorum o zamanları.. 




                                      Duvarlara mandala çizmeyi seviyorum. Bu sene ki okuluma da benden küçük bir eser bırakıyorum 😀 Gelen üzerini boyamazsa tabi ki. Daha büyütmek isterdim ama şu sıralar hiç motivasyonum yok. Küçükken kızımın odasına da kocaman bir mandala çizmiştim. Bence güzel oluyor böyle dokunuşlar. 




                          Mahallemizin hatta bu ilçenin hali içler acısı çünkü her yerde inşaat var. Daha önce de bahsetmiştim; şehrin göbeğine, insanların oturdukları alanlara moloz döküyorlar ve kimse sesini çıkarmıyor. Çöp olayı desen artık herkes tarafından kanıksanmış. İlk zamanlarımızı hatırlıyorum, taşındığımız gibi mahalle çöplerini eşimle toplamıştık kaç kez. Millet garip garip bakmıştı. Topladığımız alana penceremi açıp bakmak istemiyorum şu an çünkü bildiğiniz çöp yığını. Bireysel ne yaparsan iyidir ilkemden vazgeçiyorum artık, kendi evimden çıkmayacağım bu gidişle insanların bu  durumunu görmemek için.

Cemal San'ın senaryosunu yazıp ve benimde geçenlerde MithadSelim'in blogunda okuduğumda aklıma gelen drama üçlemesini izledim bu hafta.

1. Zeynep'in Sekiz Günü (2007)
2. Dilber'in Sekiz Günü (2008)
3. Ali'nin Sekiz Günü (2009) 


Filmlerde klişeler fazla ama başrolde oynayanların oyunculukları güzel. Aykırı tiplemeler içimizde burukluk oluşturuyor, konular toplumumuzda ki sorunlardan bazıları ve tekrardan yaşamak bunları ruhumuzu sıkıyor ama yine de izlenmeli bu üçlü seri. Üçlemeler arasında bağlantıları fark ediyorsunuz; Dilber ve Zeynep'in aynı cümleleri tekrarlamasını yakalıyorsunuz ( Günaydın Rüyalarımın Prensesi )
Ali ve Zeynep'in asosyallikleri sizi filmlere bağlıyor.

Baba Zula'nın şarkısı  -Zeynep'in Sekiz Günü'ndeydi sanıırm-  filme çok yakışmış. Buraya da alayım sözlerini;

'bahçelerinde dolaşamıyorsam,
salonlarında, koridorlarında gezemiyorsam
odalarında oturamıyor, balkonlarında kendimi bulamıyorsam
dehlizlerinde saklanamıyor, burçlarında ağlayamıyorsam
mahsenlerinde sarhoş olamıyor, mutfaklarında doyamıyorsam
yorulduğumda sırtımı yaslayamıyorsam
mutluluğumu tavan aralarına fısıldıyamıyorsam
nasıl fethetmiş olurum o kaleyi?'




                         Belgesel izlemeyi seviyorum ve bu hafta içi iki ilginç konulu belgesel izledim. Biri 1998 ile 2005 yılları arasında Meksiko Şehrinde işlenen seri cinayetleri konu ediniyordu. Üstelik yaşlı kadınlara yönelik bir seri cinayetti bu. İzlerseniz diye kim niye yapmış yazmayacağım. Valla pes dedirtecek biri ama.
Diğer belgesel Sicko yani Hasta isimli bir belgesel. Amerika'da elli milyon kişinin sağlık sigortası yokmuş. Devletin zaten böyle bir desteği yok, insanlar kendileri para vererek yaptırıyorlar. Yaptırmayanların da hastalanırsa başına gelenler öyle kötü ki insan haline şükrediyor izleyince. Sigortası olanların dertleri de başka. İzleyin görün derim.

            Dün haberlerde Hüsrev Hatemi'nin vefat haberini görünce üzüldüm. Çocukluğumuzdan beri tvler de yaptığı söyleşileri ilgiyle izlemişimdir. Zaten tıp alanında ki başarısının yanında sanatçı kimliğiyle de çok önemli biriydi. İlber Oltaylı için üzüntümüz küllenmeden yenisi geldi. Eşi de kendisi gibi kıymetli bir profesördü, Sezer Hanım da iki sene önce vefat etmiş. Hatta onun için yazdığı şu şiire rastladım;

                         Bana aşılanmıştın ana hayat dalında
                         Birlikte depreşirdik hayatın her yelinde
                         Ne gibi bir güç gördün o yılın son gününde
                         Siyah bir mont giyerek gittin onun yönünde




Romanya seyahatimizde Sinaia şehrinde kalmıştık. Onun videosunu yeni koydum, izlemek isteyenler buyursun efendim.


Nisan Cuması

                 Kucağımda kitabım biraz okuyor biraz pencereden bakıyorum. Günlerden cumartesi. Tüm hafta boyunca bugünü bekledim her zama...