28 Şubat 2015 Cumartesi

İstanbul'da Bir Haftasonu

                               Farkettim ki  İstanbul'u  yılda bir özlüyorum. En son doya doya gezdiğim zaman geçen sene şubat ayıydı. Geçen haftasonu  arkadaşlarla geçirdiğim iki  güzel gün oldu. Ama yine iddia ediyorum yaşanılacak değil gezilecek bir şehir İstanbul  bana göre. Taşı toprağı, denizi ,  martıları ile öyle güzel ki aslında.  Ama insan faktörü olunca farkettim ki iyice çığrından çıkmış. Üsküdar'da  vapurun gelmesine 20 dakika var  diye bir banka oturup  güneşin,  denizin tadını çıkaralım dedik. Tam sekiz kişi geldi yanımıza. Dilenci, satıcı, para isteyen ..Her türlü insan var, çirkin bir kalabalık, koşturup nefesinizi kesenler.  Metroyla giderken, vapurda otururken  gözünü dikip aralıksız bakanlar.. Bunca kötü  faktörü bunca insan yaşayıp nasıl mutlu olabilir.
                              Neyse  kötü  taraflarını anlatmak değil amacım, şu bloglarda ki amacımız ne ,  kıyısından köşesinden yakalamak huzuru.  İstanbul'u  güzelleştiren belki de çektiğimiz onca güzel kareler. İki  gün boyunca ne yaptık, nereleri gezdik başlıyorum anlatmaya.
Asıl amacımız zaten   Romeo e Giulietta   seyretmekti. 


Neredeyse 3 saat  süren gösteriyi  bir solukta  seyrettik.  Öyle  harikaydı ki  zamanın  nasıl  geçtiğini  anlamadık. 


Şu sıralar  3. nesil kahve diye  birşeyler  çıktı  biliyorsunuz. Artık kahveler çok daha deneysel, farklı demleme ve kavurma işlemlerinden geçiyor. Kahvenin tüm tat profili bir kartela gibi elimizde ve hangi aromayı nasıl ortaya çıkaracağımız çok daha iyi biliniyor. Böylelikle kahve tamamen keyif aracı haline geliyor. Kahve tutkunlarının gitmekten zevk aldığı üçüncü nesil kahve dükkanları açılıyor. Yurt dışından özel olarak getirilen kahveler her cafe’nin kendi özel tarifine dönüşüyor ve bir aldığınız tadı bir daha başka yerde alamayacağınız bir resim ortaya çıkıyor. İlk defa 2002 yılında henüz Türkiye’de kahve algısı yeni yeni oluşmaya başlarken Wrecking Ball Coffee Roasters’ın sahibi Trish Rothgeb tarafından “Third Wave Coffee olarak adlandırılıyor.


Bu kafelerden  birini  ve yapılan  kahvelerini  denemek  için  yola çıktım. Galatasaray Lisesinin  yan tarafında ki  yoldan  aşağıya doğru  gidince  Brew Lab Coffe  var. Küçük ama şirin, güzel mi  güzel kahveleri işte  burada.
Burada  biraz  soluklanmadan  önce Pera  Müzesindeki Giacometti  sergisine gittim.



 20.yüzyıl sanatının önde gelen isimlerinden heykeltıraş ve ressam Alberto Giacometti'nin (1901-1966) retrospektif bir yaklaşımla hazırlanmış Türkiye'deki ilk sergisi . Gençlik dönemi çalışmalarından son yapıtlarına, büyük ölçüde yaşamı boyunca çalıştığı Montparnasse'taki atölyesinde geçen sanat yaşamından örnekler ile karşımızda  Giacometti.

Giacometti, çok erken yaslarda başladığı kariyerinde yeni-izlenimci ilk yapıtlarından sonra post-kübist ve gerçeküstücü eserlere yönelir. Bir dönem içinde yer aldığı gerçeküstücü hareketten insan formunun gerçekliğini arayışındaki farklılaşmaya geçer. Ölümüne dek, yeniden ve yeniden ürettiği heykel ve resimlerinde insan figürüyle baş başa bir serüvene girişir. Küçük atölyesinde çalıştığı, başlar ve ince uzun figürlerde gerçeği olduğu gibi değil, kendisine göründüğü gibi betimler. 


Film festivalini de  sonundan hem de en sevdiğim kadının  hayatını  anlatan  belgeselden  yakaladım. Bir çok  kitabını  okuduğum  Susan Sontag  hayatına dair birşeyler öğrenmek  benim için harikaydı.



Diğer  gün arkadaşımda  kaldığımdan  Tarabya  taraflarındaydık.  Hava da  çok  güzeldi,  sahil  boyunca yürüdük,  deniz  kenarında  kahvaltı ettik.


Sonradan  Kadıköy'e  geçip  dar  sokaklarında,  dükkanlara  baka  baka  gezdim.



Buraya  gelmişken  Baylan'da  oturup  Cup  Griye  yiyerek  nostalji  yapmadan  olmaz.  1956  Yılından  beri  yenen  bir  tatlıymış. Gerçekten  harika..


Son olarak  eve  dönmeden  şekerciye  uğrayıp   lokum  ve  şeker  alınır.  Sıra  sıra  şekerlerden  neyi seçip alacağınızı  düşünmek bile insanı  mutlu ediyor.


24 Şubat 2015 Salı

Haftalık Film Listem

                Bu hafta izlediğim ilk  film  Atom Egoyan'dan   The Captive.. 
Babası  turta alırken  kaçırılıp  8 yıl  boyunca  bir  sapık tarafından  hapsedilen  kız  ve  ailesi  arasındaki  gerilim dolu  anları  anlatan  bir  film.

                                   
                         Bosna savaşında yaşanan bir ölüm ve sonrasında o ölüme bağlı olarak gerçekleşen olaylar zinciri konu edinmiş bir film de Kesişen Hayatlar.. Savaş sonrası değişen hayatların rutin gidişatı hiçbir zaman savaştan tam olarak bağımsız bir yere ulaşmaz ve karakterlerin vicdanında her zaman hatırlanan bir yaşantı olarak yerini korur  bu  filmde.    
                                          

         
                         Ferzan Özpetek'in aşkın ve tutkunun tehlikeli sularına daldığı son filminin   adı  Kemerlerinizi Bağlayın.. Geçmişe özlemi, evliliği, aşkı, aldatmayı, orta yaş krizlerini, gençlerin büyüme sorunlarını, acıyı, aile yaşantılarını ve gündelik sıkıntıları aynı potada eriten Ferzan Özpetek , genelde  farklı inançlara ve farklı tercihlere sahip kişilerin yaşantılarından kesitler sunuyor.



                                           

                      Sofia Coppola, bir kez daha melankolik ve etkileyici bir yapıma imza atıyor.  Film oyuncularının eşsiz performansı ve karakterlerinin iç dünyasındaki değişimi başarıyla yansıtan senaryosu ile dikkat çekiyor. Başroldeki Bill Murray En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kaçırmış ve genç Coppola da tarihte En İyi Yönetmen Oscar’ı almış ilk Amerikalı kadın olma hayalini gerçekleştirememiş olabilir; ama karşımızda En İyi Özgün Senaryo ödülünü almış bir film durduğunu da hatırlatalım...

                                                      


                       Ünlü yönetmen Stephen Frears’ın en meşhur filmi olan High Fidelity  zevkle  seyrettiklerimden..

                                   


                          Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında gösterilen 2013 yapımı Fransız filmi La Vie d’Adele..

                                                   



       

19 Şubat 2015 Perşembe

Doha'dan ; Souq Waqif

              Doha da   bir çok insanın  gece  bir  araya  geldiği,  gündüz  tüm  dükkanların  neredeyse  kapalı  olduğu,  oryantalist  bir  mekan olan  Souq Wakif  sizlere  anlatmak  istiyorum. Buraya  en son gecemizi ayırmamız  en büyük  hatamızdı. Çünkü  bir  gece  de  gezilecek,  keyfi  bir  gece de  bitecek  yer  değil.  Dükkanların  ,  sokak satıcıların,  kafelerin,  yeme-içme  yerlerinin  olduğu  bir  yer.  Deniz  kıyısına  yakın. Bizim de  otele  oldukça  yakındı. Keşke  her  gece  buraya  gidip  her  köşesine  girseymişim  diyorum şimdi..
            İstanbul'da ki  Kapalı  çarşı gibi  bir yerdi. Ara ara sokaklar, dükkanlar, satıcılar  gece daha bir  canlı oluyor.  Biz  gittiğimizde  spring festivalleri de  varmış. Koca bir  lunapark gelmişti. Oldukça  kalabalık olan burası  gündüz bir kaç satıcıya kalıyor. 
           Şimdi  buradan  fotoğraflar...












15 Şubat 2015 Pazar

Milos Venüsü, Kırmızı Kalpler ve Aşk Kek

                    Sevgiyle,  isteyerek  ve zevkle yapılan  herşey  çok  güzel  şu  dünya da. Bu  özelliğin  ben de olması da ayrı bir  şükür duygusu. Çevremde  olan biten, alelacele yapılan , tüketilen her işi,  duyguyu gördükçe  bu duyguma  sahip olduğum için  bir  kez  daha şanslı buluyorum  kendimi. Böyle olmak kolay değil,  emekle oluşuyor, yoksa kolaycılık  seçilen en  kestirme yol.  Paylaşımlarımda devamlı iyi , güzel olandan yanayım. Yoksa şu ülkemiz başta olmak üzere dünya da ki  tüm  kötülüklerden yüreğim çok daralıyor. Yaşam enerjim kayboluyor. Besleyen şeylerden  biri de blogum  ve  yapmaya çalıştıklarım. Birey olarak iyi ve üretken bir kişi  olabiliyorsam şu  dünyada ki görevimde  başarılıyım demektir  benim için..
                Neyse  haftasonu  olması , ev de  geçirilen bir  gün, havanın  soğukluğu , ailece beraber olmak  yine beni  kekler  pastalar  yapmaya  itti. Sevgililer  günü falan filan ama olsun,  bu  kapital günle bir kaç kişi mutlu ettim ya,  ne  mutlu bana. Diyorum  ya ,  zoru seçiyorum hep. Yoksa gidip pastaneden hazır pasta almak kolay. 
                    Valentine day bahane,  şöyle aşklı  meşkli  bir  kek  yapayım dedim. Nasıl mı olur,  küçük kızınızı  alırsınız , babanıza  süpriz  yapmak için kolları  sıvarsınız. Babamız  bize  kalpli bir pasta almıştı  zaten.  Çokta  mutlu  olmuştuk. Yanında da  oyuncağımız. Aslında  onu  dayısına  aldı kızım ama  çok beğendi  vermedi :)

                                   

                      Biz de  kızımla  kek  hazırladık. Biraz da süsledik.  Kalplerimizi,  mumlarımızı  koyduk yanına. Bir  tür  tören bu. Kızıma  da  bu  duyguyu  aşıladığımı  sanıyorum. Zor  beğenecek  her şeyi  ama olsun. Üçümüze de  kahveler  yapıldı. Şükürler olsun 15 yıl  evlilik  hayatının  sonunda  bu tür sevinçler var.  Dün  babam bile  bana  hediye  verdi. Nasıl  şaşırdım, bir çikolata almış  bir de krem. 


                          


                         Anlatmak  istediğim  bir konuda  Venüs. Bilmeyen  yoktur güzeller  güzeli  Venüsü. Şu an  Paris'te  Louvre  Müzesinde.  Buraya  nasıl  gelmiş biliyor musunuz?  Geçen gün okuduğum Sunay Akın  kitabı  İstanbul'da  Bir Zürafa  kitabından aktarıyorum bunu. Bu da  bizim pazar  eğlencemiz olsun. 
                        Yüzbaşı  Matterer ve  Dumont  Ege  Denizin de  bir  ada  olan Milos'un  limanının  etrafındaki  kahvehanelerinde  ne aradıklarını  bilmeden  gezinirler. Eski  sanat  eserlerine  meraklı olan bu  iki  fransız,  kendilerini  İstanbul' a   götürecek  geminin kalkmasına az  kala  tanırlar  Yorgo Bettonis'i.  Subayların antika eserlere ilgi  duyduğunu  anlayan Bettonis,  onları evine davet eder. Subaylar  daveti  kabul  ederek  eve  giderler. Tarih 20  nisan 1820..
Yorgo Bettonis  bir  hafta önce  oğluyla beraber   tarla da  çalışırken  sığırların çektiği  sabanın, toprakta  açılan deliğin içine kaydığını anlatır yolda. Sabanını  kurtaran baba ve oğul delikte  beyaz bir  taşın  olduğunu  görürler.  Bunun  bir  heykel olduğunu  anlarlar. Subaylar  heykeli  gördüklerinde  ağızları  bir karış açık kalır. Karşılarında o  güne kadar hiç  görmedikleri güzellikte bir  kadın heykeli durmaktadır. Göğüsleri çıplak olan bu kadın , sol eliyle belden aşağısını kapatan örtüyü  tutarken , sağ elinde de elma büyüklüğünde bir  küre  taşımaktadır. Subaylar  bu heykeli alacaklarını söyleyerek kimseye  söylememesi  konusun da  uyarır  Bettonis'i  ve  gemiye geri dönerler.  Subaylar  İstanbula   gider gitmez durumu Fransız sefire anlatırlar. Sefirde bu  heykelin satın alınmasını emreder.
                   


23  Mayıs  günü  Milos adası  açığında  '' Estafee  ''   adlı  savaş  gemisi  demir  atar. Fransız  askerler  eve  doğru  giderken , sahile  doğru  ağır  ağır  ilerleyen heykelin yüklendiği  arabayla  karşılaşırlar.  Heykelin  kaçırılacağını  öğrenen  Türkler  adaya  önceden  gelmiş  ve  bu  sanat eserine  el  koymuşlardır.  Liman  yolunda  Türkler  ve  Fransızlar  arasında  çatışma çıkar. Sayıca  üstün olan Fransızlar  dizginleri ele  geçirdikleri  at  arabasını  dört  nala  sürerler. Toparak  yolda  hızla giden araba  dengesini  kaybeder ve devrilir. Heykelin   kolları  kırılır. 
Milos Venüsü  adı  verilen  bu  heykelin  kaçırılması siyasi  bir  gerginlik  yaratır  Fransa  ve  Osmanlı arasında. Türkler  yağmacılıkla suçlar fransayı. Louvre  Müzesine  konan venüs  heykelinin  kollarını  bulmak için uzun  yıllar  araştırmalar yapılır. Yapılan  kazılarda  bir yığın kol  bulunur ama hiç biri  Venüsün  değildir.  

 Yukarıda ki  fotoğrafı  2013  yılında  Louvre  müzesinde  ben  çektim. Heykeli  gören şanslılardanım. Öyküsünü de  geçen  gün öğrendim. 
Kitabıma  kaldığım yerden devam etmeye  gidiyorum ben,  herkese  iyi  pazarlar !!

















11 Şubat 2015 Çarşamba

Doha Gezisi 2


                                                                                                                                                                                                                    Doha  gezimize  şehrin en güzel  ve en lüks yerinden  devam ediyorum.  Burası  Pearl  denen  insan eliyle  oluşturulmuş  yapay bir ada.  Gökyüzünden  bir  inciye  benzediğinden  bu adı almış.  400 hektarlık bir  ada.  Pearl  zengin kısmın  oturduğu  yerleşim yeri. Her yer  yine pırıl pırıl,  tertemiz. Birbirinden  güzel kafeler ,  mağazalar, yatlar, tekneler  var. Doha da  2 milyon 269 bin  kişi  yaşıyor  ama  sadece  278 bin kişi  Katarlı. Başta Hindistan olmak üzere Bangledeş, Nepal , Mısır'dan  gelen işçiler  bir çok işte çalışıyor.



                      Burada  neredeyse  bir  günümüz  geçti.  Biraz  daha  gidince  bitiş  noktasında bu  güzel  sahile  rastladık. Kimsecikler  yoktu,  kızım  kumlarda oynadı. Biz de  şezlonglarda  yatarken Doha'da  güneşi  burada  batırdık.


                          Gece   Doha'nın  görüntüsü  bir  başka  oluyor.  Burası  gökdelenlerin ve  city center  denen  büyük  bir  alışveriş  merkezinin  olduğu  yerin adı  West  Bay. Gökdelenlerin  adları da  var.  Mesela  bu Tornedo Tower.  Ayrıca  silindir şekliyle Doha Kulesi.  Güneşi  kesmek için yapılan  binayı kaplayan dış cephesi  sanki oya  gibi.  En üst tepesinde özel  bir kat  varmış. Tornedo Tower  28. katında  bir  restoran bulunuyor.


Şehrin  önemli  alışveriş  merkezlerinden biri de  Villaggio Mall.. Küçük  Venedik  burada da  var. Alışveriş merkezinin içinden  bir  nehir   geçiyor.  Gondollarda insanları  taşıyor.




En güzel  , en lüks  mağazalar  burada da  sıra sıra..





Bu  bölge de  bir de güzel  bir  park  var. Aspire  Park.


Bu  gökdelende  burada bulunuyor  ve adı  Torc Tower..




Bu da  şehrin  önemli  simgelerinden  biri.  Bu  bir  ORYX..   Bu  soyu  tükenmekte  olan  bir antilop türüymüş. Ulusal  hava yollarında olmak üzere  bir çok  yerde  bu  simgeye rastlanıyor. Katar'ın  sembolü. Asya  oyunlarının  maskotu. Bu  bölgeye  özgü  bir  hayvanmış.





6 Şubat 2015 Cuma

Doha Gezimiz

                              Okulların ilk yarıyılı  biter bitmez sıcak bir yerlere  gitmeye  karar  verip Doha yolcusu olduk. Geçen sene Dubai de  geçirmiştik tatilimizi.  Türkiye de  kışken  sıcak  yerlere  gitmek güzel  oluyor. Malum uçakla uzun yol fobim var. Doha da uzun ama  biraz  dişimi  sıkarım  dedim. Gidiş 3,5  saat  sürüyor. Dönüş 4,5  saat.  Pegasusla  yolculuk  yaptık  çünkü  diğer  havayollarıyla yarıyarıya  fiyat  farkı  var.
                              Biraz da  Doha  hakkında  bilgi  vermek istiyorum.  Katar ya da Katar Emirliği olarak bilinen ve kişi başına düşen gelir oranı açısından dünyanın bu en zengin ülkesine başkentlik yapan Doha   küçük ama güzel bir şehir.  Katar bağımsızlığını 1971′de ilan etmiş olsa da, Doha’nın geçmişi 1825 yılına dayanıyor. Toplamda 1.7 milyon nüfusa sahip olan Katar’ın 1.3 milyonu başkent Doha’da yaşıyor.  Bir çok  arap  ülkesi  gibi  burada  da  ayak  işlerinde  hintliler,  afrikalılar, endonezyalılar  yapıyor. 132 kilometrekarelik alan kaplayan Doha’da hemen her yerde inşaat faaliyetleri mevcut. 2022 Dünya Kupasının gerçekleştirileceği Doha hazırlıklara şimdiden başlamış durumda. Katar’ın en büyük şehri olan bu yer eğitim, iş, ekonomi, sağlık açısından da ülkenin en önemli merkezi. Katar’ın para birimi riyal  ve kısaltılmış hali QAR şeklindedir. 1 Katar Riyali yaklaşık 0.60 TL’ye tekabül ediyor. 
                         Havaalanından  şehir  merkezine  10 km  yaklaşık olarak.  Bir taksi tutarak  gidiyorsunuz. Her ne kadar  petrol  ucuz olsada  bu  kadar  mesafeyi 50 türk lirasına gittik. Otelimiz  merkeze  yakındı  ama  etrafta  çok  fazla  inşaat  vardı.  Yine de  merak edenler  için  burası..Otelimiz  oldukça  temiz  ve  rahattı.
                       Dohanın  en turistik  yeri  Corniche   denen  sahil şeriti. Yaklaşık  olarak  7  km.  Deniz kıyısında  her türden  insana  rastlıyorunuz  .


Yerler  tertemiz,  etraf  sakin,  güneş  içinizi  ısıtıyor ,  hafif  bir  rüzgar.  Doha'ya  gidilecek en iyi  mevsim  belki de.


Bu  gökdelenlere  gitmek  için  bol  arap  müzikli  gezi  teknelerini de  kullanabilirsiniz.  Biz  7  km  yürümeyi  tercih ettik.  Sahilin  diğer  ucunda  İslam sanatları  müzesi  var. 


Doha  da  petrol  çıkarılmadan önce  yerel  halk  denizden  inci  çıkarırmış.  Bu  yüzden  şehrin  simgesi  inci  ve  sahil de  bulunan  anıtı. 






Parklar  sahil  boyunca  uçsuz  bucaksız.  Araplar  kalabalık  aileleri  ile gelip  çimlerde  oturuyorlar,  piknik  yapıyorlar,  çocuklar oynuyor.  Yine  de  etrafta  çöp  göremiyorsunuz.




                        Gece  corniche  başka  bir  güzel,  her yer  ışıl ışıl.


                               Burası  İslam sanatları müzesi. Corniche 'in  bir  ucu.  Çevresi  parklarla  çevrili. Gece olmak üzere.  İçi  ayrı  bir  güzel..



Müzenin  içinde  harika  manzarasıyla  bir  kafe  var..Müze de  bol  bol  Türk  eserleri de  gördük. Özellikle  İznik  çinileri  boldu.



                              Burası da  İslamic  Culture  center..



Otelimize  giderken  tabelalar  yol  gösteriyor :)



Otelin  karşısında  devasa  bir  inşaat  vardı. Gece  gündüz  durmadan  çalışıyorlar.  Zaten  kıyıdan  içlere  doğru  gidince  hiç  kadın yok  ortalıklarda. Her yer işçi  kaynıyor. Ama  kimse  saygısız  değil. Araplar  zaten  hep  son model  arabalarda.  


Doha  gezisinin  devamı  yakında..


Tasarım:Sawako Kuronuma