30 Haziran 2014 Pazartesi

Yaz Pastaları

                            Yazın  ve ramazanın  geldiği  şu  günlerde   tatlı  krizleriniz tutuyor  mu?  Tatlı  deyince aklıma ilk  gelen  pastalar  ve  dondurmalar  benim.  Diğer  sütlü  ve  şerbetlileri de  sevsem  öncelik  lezzetli  pastalar. Pasta seviyorum desem de  pastaneden  alınan her  pastayı yiyemem.  Okulda  devamlı  doğum günleri  olur  ama ben  bir  dilim  bile yemem. Hem  seviyorum deyip hem bunu söylemek nedir demeyin. Pastanın güzeli olacak  işte.  Eğer  bulamıyorsam  ben de  ev  de  yaparım.  Yaptıklarım  çok  kolay,  şipşak pastalar.. Hazır pasta tabanı ,  pişirilmiş muhallebi ve kremalardır.
                       Şu  sıralar  yaptıklarımı  paylaşacağım  şimdi. Tarif istemeyin ,hazır pasta tabanları  ve  kremalar  kullandım.  Pasta tabanlarını  süt  ya da  kahve ile  ıslattım.  Ama  meyveler ile  süsleyince çok  güzel  oldu. Özellikle  bu karışık meyveli olanı her  yaz  yaparım .


                         

                Geçen  babalar  gününde vişneli  bir  pasta  yaptım ve  normalde pasta  sevmeyen babam  çok  beğendi.  Vişnenin  ekşisi kremanın  tatlılığı ile  öyle  güzel oldu ki  anlatamam. Yine  pasta  tabanı  ve  hazır krema.  Ama  sonuç  çok güzel..

                              Fotoğraf: Babalarımız bizde. Vişneli pastamızı  yaptık, kutluyoruz..

 
                  Pasta  ile  her çeşit  kahve içmeye bayılırım. Yazın  ağır  olur demeyin  ,  meyveli pastalar  her mevsim  güzeldir..




Son  olarak  çilekli  pastam .. Kreması  hazır  değil  bu sefer.  Nişasta ile  hazırladım.  Çok hafif  ve  lezzetli  bir  pasta daha...




20 Haziran 2014 Cuma

Balkonlar , Bahçeler



                        Geçen aydan itibaren  Facebookta  eğlence olsun  diye  arkadaşlar arasında bir etkinlik  başlattım. Sağolsun katılan arkadaşlarım  oldu. Balkonunu  paylaş etkinliği :)
Balkonlar,  bahçeler ve  teraslar  benim en sevdiğim  yaşam alanları.  Yaz  geldimi  günümün  çoğunu  balkonda  geçiririm.  Eğer  bir evde balkon  varsa ıvır zıvırla doldurulmasına  karşıyım. Aşağıda  yakın  arkadaşlarımın balkonları  var.  Balkonun büyük  olması  önemli değil. Bazılarını biliyorum çok küçükler.  Ama harikalar yaratmışlar.
                       İşte  güzel  balkonlar...









                                 


                               












16 Haziran 2014 Pazartesi

İstanbul'da Bir Haftasonu


                                  Geçen ay çok zevkli bir İstanbul -Eyüp  çevresi  gezisi  yaptım. Mimar Sinan  Üniversitesinin iki değerli  hocasıyla yaptığımız gezi oldukça güzel ve bilgilendirici oldu. Bu  tür gezileri üniversite web sayfasından bulabilirsniz.  İlk  olarak  sabah  saatlerinde Haliç manzarasını  Pierre Loti tepeseinden seyrederek gezimize başladık.



                           Kısa bir çay molasından sonra  Eyüp Mezarlıklarının içinden geçerek,  Eyüp Sultan Camii’nin avlusuna ulaştık… Avlu, dünyanın dört bir yanından camiyi ziyarete gelenlerin akınına uğramış durumdaydı...  90 yaşında İstanbul’un kuşatmasına katılan ve kuşatma sırasında şehit olarak fethin manevi mimarları arasında yer alan Eyüp Sultan, vasiyeti üzerine İstanbul surlarının dibine gömülür... Akşemsettin Hazretleri ise Eyüp Sultan’ın mezarını bulur ve üzerindeki türbe Fatih Sultan Mehmet tarafından 1459 yılında camii ile birlikte inşa edilir…
İlk inşasında 26 ×11 ölçülerinde olan Camii, sonraları 26×21 ölçülerinde genişletilir… Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, 1733’de 2 uzun minare yaptırır… 1766 depreminde yıkılınca 1800’de yeniden inşa edilir… Sultan 3. Selim döneminde mahvil ve şadırvan kaldırılır, dış avlu eklenir… Dış avlu yapılınca semtteki “Rıza pazarı” kaldırılır… Günümüzde A kapısı çarşı kapısı, B kapısı ise musalla kapısı olarak anılıyor… Yapı 3 yönden revnaklarla çevrili.

                    


                          Eyüp Sultan Camii’nin ardından, türbe, hazire, imaret, mektep, sebil ve çeşmeden oluşan Mihrişah Valide Sultan külliyesi hakkında bilgiler alıp, Zal Mahmut Paşa Külliyesine doğru yol aldık… Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük oğlu Şehzade Mustafa'nın öldürülmesinde önemli rol oynayan Zal Mahmut Paşa'nın kendi adına Mimar Sinan'a yaptırdığı külliye, şu an restorasyon altında… Caminin yan duvarlarında sık aralıklarla görülen iki sıra pencerenin, Mimar Sinan'ın diğer eserlerinde görülmemiş bir uygulama olarak dikkat çektiği anlatıldı  hocalarımız tarafından...
Az ötede 2. Mahmut tarafından 1826 yılında yeniçeri ordusu yerine gelen “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” ordusuna fes ve yünlü kumaş dikmek için kurulan Feshane çıkıyor karşımıza… Feshane aynı zamanda Osmanlı dönemindeki ilk prefabrik sanayi tesisi olma özelliğine sahip…Halkın ve ordunun artan fes talebi önce Tunus ve Mısır’dan, daha sonra Avrupa’dan ithal edilerek karşılanmaya çalışılır… Sürekli artan ithalat ve dış ticaret açığı feslerin yurt içinde üretimini zorunlu kılar…
                                              


                             1860 yılında yapılan Meryem Ana Kilisesi… Kilise ayazması ile ünlü… Geniş ve hoş bir bahçe içinde kurulu kilise vakti zamanında Vlaherna Sarayi’nin kilisesi imiş… Orijinal yapıdan günümüze kalan tek yer su kaynağı… Meryem ana için söylenen ilahiler ilk olarak burada söylenmiş ve 6 imparator burada vaftiz olmuş…
Balat’ın merkezinde yer alan iki sinagogdan biri olan Ohrida Sinagogunun önünden geçtik.  Fener Rum Patrikhanesi’nde 4 ayinine  katıldık. 

                                   

                          Dünyadaki Ortodoks Hristiyanlarının en önemli merkezlerinden biri ve masal şatosunu anımsatan, mimar Dimadis’in eseri Fener Rum lisesi ve ilköğretim okulunun önünden geçtikten sonra kanlı kilise olarak da bilinen Moğollar ya da Meryem Ana Kilisesi’ne gittik… 

                         


                     Kilise, İstanbul’un fethinden bu yana camiye çevrilmeden ayin yapılan tek kilise olması ve bunun da içerdeki Fatih Sultan Mehmet’in özel fermanıyla sağlanması yönleriyle dikkat çekiyor.. Gün batımına yakın turumuz Bulgar Kilisesi ile sona erdi. Bu tür geziler oldukça yararlı. Bilen insanlar tarafından  gezdirilmek , binaların, olayların ne olduğunu dinlemek , bir de grubunuz keyifliyse  gününüz muhteşem geçiyor. 
Gezi  sonunda  bir de  Beyoğlunda bulunan  Büyük  Londra Oteline  gittik. Bu  otelin  hep  önünden geçmemize rağmen hiç  içine girmemiştik. Tarihini de öğrenince  merakım  çok  artmıştı.  Beyoğlu Meşrutiyet caddesi üzerindeki en meşhur ve belki de en eski otel Grand Otel de Londres   ”   yani    Büyük Londra   otelidir.   1960′lı yıllardan beri Antakya’lı Hüzmeli ailesine aitmiş.  Otelin popülerliğini katlayan kişilerden birisi Almanya’da yaşayan bol ödüllü ünlü yönetmen Fatih Akın.   Gegen die Wand yani Duvara Karşı”   filminin çekimlerinin bir bölümü burada geçmiş, o dönem ve günümüzde İstanbul’a geldikçe otelde konaklıyormuş.
                    



Bu otelin  kendine has havasını kesinlikle  yaşamalısınız. Biz üst  terasına kadar  çıktık. Kırmızı halıları ile kaplanmış  merdivenlerini indik, lobiye  kadar her  katta birbirinden ilginç eşyalar gördük. Bir de  bu  otelin papağanları meşhur..
 İstanbul'u  doya doya  bir  gün  boyunca  böylesine  gezmiştik. Kısmetse  başka bir  zaman farklı bir semtine artık..











12 Haziran 2014 Perşembe

Yaşlılık Üzerine Bir Karalama..



                             Thomas  Bernhard'ın   Odun  Kesmek  adlı harika  kitabı  okuyorum şu sıralar. Öfke dolu ve kendine has yalnızlığı olan  satırları büyüledi beni. İstemeyerekte olsa  konuk  olduğu  evde etrafa  yabancılaşan kahramanımız  kuytu  bir yerde  bir  berjer  koltuğa  oturur. İçinde  yaşadığı  hesaplaşmaları ,  öfkeyi  okuruz kitap  boyunca.  Elli  iki  yaşındadır,  kendini  yaşlı olarak  tanımlar  ,  bir  yer de  şöyle  yakınır :
                           '' Yirmi  yaşında  olduğumuzu  sanıyoruz  ve  ona  göre davranıyoruz,  oysa  gerçekte elliyi   geçtik  ve  tamamen  yorgunuz,  diye düşündüm,  yirmi  yaşındaymışız  gibi davranıyoruz  ve kendimizi  harap  ediyoruz,  herkese  karşı da  öyle  davranıyoruz.  Ve  ellisindeyiz,  aslında hiçbirşeye dayanamıyoruz,  bir  acımız  olduğunu da  unutuyoruz, birçok acımız  olduğunu,  ölümcül  hastalıklar diye  anılanları ,  onalarla  bunca  zaman varlığımızı sürdürmemiz gerektiğini, ama onları  görmezden  geldimizi,  bunca  zaman  gerçekte  yokmuş  gibi  davrandığımzı,  oysa  hep  var  olduklarını, ömür  boyu ve bir gün  bizi  öldüreceklerini;  kendimize  otuz  yıl  önceki  gücümüze  hala  sahipmişiz  gibi  davranıyoruz;  oysa otuz yıl  önceki gücümüzün  bir  bölümüne  bile  sahip değiliz  artık,  bu  güçten  hiçbir şey  kalmadı ,  diye  düşündüm  berjer  koltukta ''
                           Yaşlılık  nasıldır,  ne zaman  başlar,  kendini  gösterir  diye  düşünüyorum.  Yıllar  sonra  torunlara  kavuşmuş,  çizgiler ve  buruşuk  derisiyle  barışık  ,  mutlu  ve  huzurlu  bir  ihtiyar  olacağımı  sanmıyorum. Çünkü  şimdiden  insanın  güçsüz , tükenmiş  halini  gördükçe  mutsuz oluyorum. Görüntüyle  ilgili  değil  sorunum.  Yavaş  ayavaş  umutların  tükenişimi dersiniz,  içine  düşülen  acizlik  mi dersiniz  bilmiyorum ama insanın  en zor  dönemi gibi  geliyor  bana..Salah Birsel   '' Nezleli Karga'' adlı günlüğünde  acaba sakal mı koyversem artık der. Çünkü aynanın önünden geçerken kendi görüntüsünden irkilir. Suratının çökmüşlüğünü, yılgınlığını  sakalla  örteceğini yazar.

                                

                           Balkonda oturma faslına  başladığım  şu sıralar   karşı  apartmanda ki komşumu da gözlüyorum ister istemez. O  da benim  gibi uzun  süreler balkonda oturmayı seviyor. Yaşlı  teyze  evinde yalnız oturuyor. Ayda bir evi çoluk çocuk doluyor. Uzaktan gelen torunlar  falan herhalde. Saatlerce  sırtını dağlara verip gözlerini  denize dikiyor. Hareketsiz uzun zaman öylece oturuyor. Belki  bir zamanlar eşi vardı, çocukları yanındaydı. Gürültü, şamata, iş-güç eksik olmuyordu evinde. Peki şimdi?  Yalnız  geçen günler ve geceler..Onu  öyle görmem beni  bunları  yazmaya itti.
                      89  Yaşında  intihar  ettikten  sonra  tanınan  Macar  Romancı  Sandor Marai  şöyle  anlatıyor yaşlılığı :
                         '' İnsan  ne  yaparsa  yapsın  ölümlü  bir  varlık.  Vücudu  yaşlanıyor ;  hemen  değil  hayır,  önce  gözleri  ya  da  bacakları,  ya da kalbi  yaşlanıyor.  İnsan  parça  parça  yaşlanıyor.  Ve bir gün  ruh  yaşlanmaya  başlıyor  .  Çünkü  vücut ihtiyar  olmak  istiyor  ama  ruhun  hala  özlemleri, hatıraları  var  ve  hala  arıyor,  seviniyor, arkadaşlarını özlüyor  ve  mutluluğa  duyulan  özlem  kaybolduğunda  sadece  hatıralar  ya da  kibir  kalıyor ;  ve  insan  o  zaman  gerçekten   sonsuza  dek ihtiyar  oluyor..''
                  Gülten  Akın ' ın  o  güzel  mısrasında  dediği  gibi ;  ''  Hüzün  çocuklar  için arada bir,  yaşlılar  için sürekli..''
Ressam  Balthus  ''  Atölyem  mabedimdir''  demiş  kendi  ve  eşi  Setsuko  ile  İsviçre de bir  dağ  evine kapanmıştır.  Burada  ölümü  sessizce  beklemiştir.  Son olarak filmi de çekilen bir  kitaptan bir  paragraf.
 Lizbon'a  Gece  Treni   kitabını  okudunuz mu  bilmiyorum  ama  yazarı  Mercier  şöyle  diyordu :
''  Hayatta  kalabildiğimiz  her an  hayatiyetini  o bilinmeyen  bütünlüğün  yapbozunda  bir  parça  olmaktan alır.  Bu  bütünlüğe  asla  ulaşamayacağımız  kanaatine  varınca,  artık  ona  ulaşmak  için yaşayacağımız  zamanı  nasıl  geçirmemiz  gerektiğini  ansızın  bilmez  oluruz.'
                    Yeni bir yaş almışken neden  böyle şeyleri düşünüyorum  bilmiyorum.  Hangi  yaşla yaşlılığa geçilir bilmem ama bedenlerimiz bize  ihanet etmesine rağmen  ruhumuz hep isyan edecek galiba.







6 Haziran 2014 Cuma

Tatar Çölü

                                         İşte  nihayet beklenen günler geldi. Koca bir yıl , diğerleri gibi bizleri yıpratarak  geldi geçti zihinlerimizde  hiç yaşamamışız gibi yaparak. Yılsonu ve  tatil  başlangıcı yanyana. Aslında  sevinçli olmam lazım ama garip bir tat var üzerimde. Belki bu çevremde bir çok  kötü olay duymamdan kaynaklanıyor. Bazen  kimseyi  tanımamış  olmayı diliyorum. Bir ev olsa yalnız  yaşasam  diyorum , diğer insanları tanımış olup ilişkiler kurmanın  sonucunda bağlanmamız , sonrasında onlara olan kötü bir  durumda sizinde etkilenmenizi engelleyen  bir ev olacak. Hiç  kimsenin  acısı, ağırlığı  olamayacak üzerinizde..Ama imkansız işte. Sosyal bir canlıyız  sonuçta.  Bir gün oluyor  bir akrabamın kötü  bir hastalık haberini  alıyorum, bir  gün oluyor  bir arkadaşımın  bir  yaşındaki bebeğinin kanser olduğunu öğreniyorum. Diğer  gün  ,  okula gidiyorum ,  bir  arkadaşın bir yakını ölmüş.  Ülkedeki durumunu  hiç  öğrenmek istemiyorum zaten. Günlerdir tv seyretmiyoruz. 
İş bir haftaya kadar bitecek  ve tatil  gelecek.  Mutlu  olmak istiyorum ama bunca yaşanan şey  varken mutlu  olmaya utanıyorum. İşin  tekdüzeliği,  ev-iş döngüsü, aynı  sokaklardan gelip gitme, aynı  yüzleri  görme..Alışkanlıklar,  sıradanlıklar..Aynı  şeyleri  yaşamaya dikkat ediyorum,  birşey  değişsin istemiyorum. Yağmurlu günlere yakışır evde kitap ,film seansları fazla . Bu  monotonluktan hiç  sıkılmıyorum. Eşimde aynı. Hatta  arkadaşları nasıl böylesine mutlu  ve  güleryüzlü olduğunu  soruyorlarmış. Salakça bir polyannacılık  oynuyor sanmayın. Şikayetin,  daha  fazlasını istemenin,  halinden  memnun olmamanın anlamsızlığını kavradık biz.  Bu tek düzeliğimiz hiç bozulmasın istiyoruz. Hayatın  tek  gerçekliği  çünkü  sağlıklı olup  olmadığın. 
                         Eve gelip  hemen  yeni  aldığım  Dino Buzzati'nin  Tatar  Çölü'nü  okumaya  başlıyorum. Özellikle  Mehmet Eroğlu'nun insanları Tatar Çölü'nü okumuş olanlar ve okumamış olarak ikiye ayırdığını öğrendikten sonra okumamı hızlandırıyorum.  Orada ki  hava beni  hemen sarıyor  zaten..

                                          

                          Bir şeyleri beklerken hayat geçiyor. Bir şeyleri beklerken neyi beklediğimizi unutuyoruz. Bir şeyler gelmiyor, geliyor ve değersizleşiyor. Buzzati'nin  şu  sözleri çoğumuzun duygularını yansıtmıyor mu : 
                      ''  Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerdeki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, şu kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ilerde daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız biri biçimde yeniden yola koyuluruz.
İnsan böylelikle umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.

Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırtına varırız; güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu son bulacağını anlarız."


               
zü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye… Nasıl gizlenir ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz de bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. 

-Şükrü Erb










3 Haziran 2014 Salı

Oberammergau Gezisi

                         Oberammergau  Füssen'den  gittiğimiz bir  kasaba oldu. Tren garının  arkasından  belirli  saatlerde  buraya  giden otobüsler var. Biz 12.45  otobüsüyle  yaklaşık  2,5  saat  süren bir yoldan  sonra oraya varmıştık.  Giderken canımız  hiç  sıkılmadı,  Alpleri ,  gölleri,  köyleri  seyrede seyrede  keyifli  bir  yolculuk oldu.  Yol uzun ama  değiyor.  Burası oldukça güzel  bir  kasaba.  Çünkü  evler,  bahçeler çok  güzel. 
                         Ayrıca  Garmisch-Partenkirchen de  çok yakın ve  görülmesi gerekenlerden..Oberammargeu içinde Nato okulunu da barındıran turistik bir şehir. Sokaklarda yürürken Franz Zwinck’in boyadığı Pilatus evi, Geroldhaus ve  Dedler haus, Alte Post binalarındaki boyamaları görüyoruz. Şehri meşhur eden ‘’Passion Spiele ‘’denilen ve her on yılda bir yapılan oyunlar. Bu oyunlarda kasaba halkı yaklaşık 2000 kişi,İsa’nın hayatı, mucizeleri ve ölümünü sahneliyorlar. Rezervasyonlar yıllar öncesinden yapılıyormuş. Merkezde oturup etrafı hayranlıkla izliyoruz.








Oberammergau’nun birinci ve çok ilginç özelliği, kasabadaki birçok binanın dış yüzeylerinin bir tablo kadar güzel freskolarla süslü olması. Bu tip cephe süslemeleri bu bölgede yüzyıllardır yapılıyormuş. Ama en güzel örnekleri burada. Bu duvar resimlerine (fresk) “Lüftlmalerei” deniyormuş. 








Oberammergau’da el sanatları çok gelişmiş. Soğuk iklimi ve hem uzun, hem de zor geçen kışları yüzünden tarım ve çiftçilikten nasibini fazla alamayan halk, el sanatlarına yönelmiş. Oberammergau’nun çoğunlukla dini figürler içeren el yapımı tahta oymaları, renkli cam işleri, üzeri boyalı balmumu eserleri sadece Almanya’da değil, tüm dünyada biliniyor. Yerel Tarih Müzesi, kasabanın 350 yıllık sanat tarihini çok güzel sergiliyor. Kasabada oymacılık öğreten bir okul da var.




                                   Aslında bu kasaba en çok dini gösterileriyle meşhur. Kasabada 1600’lerde veba yüzünden çok fazla sayıda insan ölmeye başlayınca, halkın Tanrıya dua etmekten, İsa’ya duydukları sevgiyi yinelemekten ve din temalı oyunlar sahnelemekten başka çaresi kalmamış. Vebadan kurtulurlarsa her on yılda bir bu gösterileri tekrarlamaya ant içmişler. Anlatılanlara göre o dualar ve gösterilerden sonra da veba bitmiş. Kasaba halkı da o zamandan beri her 10 yılda bir Hazreti İsa’ya olan sevgilerini anlattıkları bu dini oyunları tekrarlarlarmış. Sadece kasaba halkının rol alabildiği bu oyunlar yaklaşık 800 kişilik bir kadroyla gerçekleştiriliyor.




Güzel dükkanlarını  ,  sokaklarını  gezerek yarım  günümüzü  burada geçirdik. Diğer yarısını da   Garmisch bölgesinde  de  geçirebilirsiniz..











Tasarım:Sawako Kuronuma