19 Temmuz 2020 Pazar

Yaz Yürüyüşleri



Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın *

Sabah yürüyüşü gibisi yok. Erken kalkmanın zor tarafı çok hele bir de yıllarca iş hayatından dolayı kalkmış olup sabah istediğin saatte kalkma özgürlüğünü özleyenler için hiç cazip değil. Ama pandemiden dolayı aylarca hareketsiz kalmış 78 yaşında ki halamın ricası üzerine saat 5.30 da çıkmaya başladık yollara. Başta nasıl olacak bu kadar erken diye düşünmedim değil. Ama çıktığımızda öyle güzeldi ki hava, gökyüzü ve deniz. İnsan soluğunun karışmadığı bu saatlerde atmosfer bile ne temizdi.


Seksenine merdiven dayamış halamın temposu beni şaşırttı ilk yürüyüşümüzde. Gerçekten sağlık ve esneklik yaşla fazla alakalı değil bence. Halam hem kilolu değil hem az da olsa devamlı yürüdüğünden baya bir fit. Kız halaya çeker demişler ya ayıptır söylemesi ben de öyleyim. Devamlı hareket etmeye dönük bir huyumuz var hatta biraz da tez canlıyız.


Bedia Ceylan Güzel dergide ki bir yazısında yaz mevsimini orta yaşlarında ki kadınlara benzediğini söyler. '' Ve artık hiç bir genellemenin muhatabı değildir .Erkenden başlar güne, öğle sıcağında tüm işlerini bitirir ve eli boşa çıkar, işte o zaman, o zaman. ''
Yaz sabahlarını öyle seviyorum ki uykuyla geçmesini istemiyorum bu yüzden. Durgun denizin kokusu, kuşluk vakitlerinin güneşi,esneyen köpekler, etrafa saçılmış sandalyeler, terkedilmiş son haliyle kıyı masaları öyle güzeldir ki. 


          Yavaş yavaş rengini doğan güneşle boyayan gökyüzü ruhunuzu sarmalar, tedavi eder, şükretme ihtiyacı hissedersiniz. 


Kıyıya dayanmış sandalların yalnızlığı, yürüdüğüm yolun palmiyeleri sabahın ilk saatlerinin sakinliği içindeler her gün. Her gün aynı yolda yürüsek de bu manzaradan hiç sıkılmıyorum. Etrafta bir kaç insana da denk geliyoruz genelde şişman kadınlar hızlı hızlı yürüyorlar. 




Sabah bir de bulutlu havaya denk gelirsem daha mutlu oluyorum. Durgun denizde ki yansımasına bakın ne güzel..


         Yürüdüğümüz rotanın başkası doğu tarafı. Kasabamızın doğu tarafına doğru giderseniz yaklaşık 5-6 km sonra küçük bir beldeye geliyorsunuz. Burasını da çok seviyorum çünkü kendi halinde bahçeleriyle önünde deniz arkasında yemyeşil dağlarıyla harika bir yer.


Yıkılmak üzere olan evleri ah bir restore olsa ne güzel olur buralar dediğimiz yer burası.


       Belki bir gün Kocaeli belediyesi el atar burada ki tarihi evlere..


Yaz mevsiminin sembolü begonviller..



Yavaş yavaş güneş yükselmeye başlıyor ve saat 7 ye yaklaşıyor. Bu saatte bile sıcak bastırıyor ve hemen eve dönmeye bakıyorum. Boş parklardan geçip yeni açılan fırından yeni çıkmış ekmeklerden alıyorum eve dönmeden. Sabah bunca şey yapmanın dayanılmaz hafifliğiyle güne başlamak ayrıca motive edici. Şimdi sıra eve gidip çayı ocağa koymakta..

                                                                       *Gülten Akın..
















12 Temmuz 2020 Pazar

Gürültü Çağında Sessizlik

               Şu salgın döneminde insanların etrafta olmaması, uçakların bile gökyüzünden çekilmesi, yollarda arabaların gitmemesi büyük bir sessizlik oluşturdu hayatımızda, farkında mısınız? Bu huzurun niteliğini belki bu sayede farkettik. Sokaklar sessiz, gökyüzü sessiz, mahalle sessizdi. Sizin orada durum nasıldı bilmiyorum ama çoğalan gürültülerle bunun değerini şimdi daha iyi anlıyorum. Blog dünyasının kazandırdığı değerli arkadaşım Zeynep in hediyesi kitapla bu konu daha bir pekişti.Norveçli kaşif yazar Erling Kagge'nin yazdığı Gürültü Çağında Sessizlik sizi hemen içine alan şu cümlelerle açılış yapıyor:
'' Yürüyerek, tırmanarak veya yelkenleri açarak dünyadan uzaklaşamıyorsam eğer, onu tamamıyla dışarı da bırakmayı öğrendim.'

          İnsanın yaşı ilerledikçe daha az sese ihtiyaç duyması, bir zamanlar dinlediği yüksek volümlü ve tempolu müziğe daha az katlanıyor oluşu, kalabalık yerlerde oturmak istememesi yani sessizliğe muhtaç olması neden acaba diye düşünürüm hep. Geçen gün bir yerlerde Franz Kafka'nın kendisine yazdıklarını gösteren genç bir yazara çöyle dediğini okudum ;
'' içlerinde çok fazla ses ve gürültü var, çünkü daha gençsin.'' demiş. 
Yaşın göstergesi belki ne kadar ses taşıdığı hayatının. Yıllara meydan okuyanlarının geliştirdiği tepkileri saymıyorum ama dinlediğim müziğin bile daha çok chill out müziğe evrildiğini farkediyorum artık. Böylemiydi aslında, Ankara da üniversite yıllarında sabaha kadar kafa sallardık Manowar eşliğinde.
Şimdi hem insan hem ses azlığı istiyorum hayatımda. Söylenmesi gereken şeylerinde sessizlikte saklı olduğunu mu anladık acaba?

             


      Tarkovski gençlerde ki sessizlik yoksunluğunu bir eksiklik olarak görüyor ve şöyle diyor;
   '' Bugünün gençlerinin hatalarından biri gürültülü, bazen neredeyse agresif etkinliklerde bir araya gelmeye çalışmaları. Kendini yalnız hissetmemek için bu başkasıyla beraber olma arzusu bence çok talihsiz bir gösterge. Her insan çocukluktan itibaren kendiyle zaman geçirmeyi öğrenmeye ihtiyaç duyar. Yalnız olması gerekmez ama kendiyle kaldığında sıkılmamalıdır. Kendi kendine kaldıklarında sıkılan insanlar bana kendilerine verdikleri değer açısından bir tehlikenin içindeler gibi gelir.''
        Öyle bir çağda yaşıyoruz ki istediğimiz sessizliği bulmak neredeyse imkansız. Bulduğumuz zamanda neye uğradığını, neyle karşılaştığını anlamayan Tarkovskinin gençlerde gördüğü yalnız kalmanın değerini bilememenin telaşına düşmüş insanlara dönüştüğümüzü görüyorum. Gürültü çağında sessizlik bizi korkutuyor şimdilerde. Yazar kitapta bunca gürültü içinde bile sessizliği keşfetmemizi, ona yoğunlaşmamızı istiyor ve böylece asıl gerçek sesleri farkedeceğimizi söylüyor. Abramovic'in 2010 yılında New York'ta yaptığı performansa dikkat çekiyor. Eğer seyretmediyseniz bu performansı mutlaka youtube'dan bulup seyredin çünkü çok etkileyici ve öğretici bir belgesel. Bu performansta Abramovic sergi salonunda tam 736 saat oturmuş ve tek bir kelime etmeden 1545 ziyaretçiyle karşılıklı oturup doğrudan gözlerinin içine bakmıştır. Abramovic ilk günlerde dolu sergi salonunda olağan gürültüyü duyuyor. Bir kaç gün sonra binanın dışında arabaların geçtiğini duyabilmiş, bir kaç hafta sonra da belli belirsiz sokakta ki rögar kapağı üzerinden geçen arabaların vurma sesini farkeder hale gelmiş. 
              Abramovice göre sessizliğin karşıtı, çalışan bir beyindir. Huzuru bulmak istiyorsan düşünmeyi bırakacaksın der. Sessizlik dış dünyadan uzaklaşmak için bir araçtır. Abramovic'e göre insan bunu başardığında bu adeta ''beyin göçmesi '' gibidir. 
         Sessizliği bunca gürültü ve karmaşada yakalayabir miyiz bilmiyorum ama ona olan özlemim çok fazla. Bunu öğrenmem lazım. Yazarın dediğine katılıyorum ama; 
       '' Dünyayı dışarı da bırakmak, çevrene sırtını dönmek anlamına gelmez; tam aksine dünyayı biraz daha açık seçik bir şekilde görmek, bir yön tutturmak ve hayata aşık olmaktır.''

































7 Temmuz 2020 Salı

Geldi Geçti Yaseminler


Haziran ile her tarafı güzel bir koku kaplamıştı kasabamda. Yasemin ve hanımeli zamanıydı çünkü. Benim bahçe kapımı saran bir yasemin ağacı var. İlk Büyükadayı gezerken görüp çok sevmiştim yaseminleri, eğer bahçem olursa bir gün ilk iş ekeceğim ben de demiştim. Oldu da bahçem; kapısı bomboştu, yan tarafına ektim ben de küçük bir yasemin fidanı. Ve zaman geçtikçe her yeri sardı, çiçekler açtı her haziran, mahalleye neşe oldu. 
Bu haziran ayı boyunca yürüyüşler yaparken bir çok evin bahçe kapısında rastladım yaseminlere.











Bu da benim bahçenin kapısı. Haziranın bitmesiyle çiçekleri de bitti ama her zaman yemyeşil. Çok seviyorum yaseminin doladığı kapıları görünce. Çok fazla yaprağı , çiçeği dökülüyor ama kokusuna, görüntüsüne değer diyorum. Her güzelin bir kusuru var, ne yapalım..













3 Temmuz 2020 Cuma

Cuma Geldi!

                    Geçen cuma yazısını sanki yeni yazmış gibiyim. Evde de zaman su gibi geçiyor, çalışıyorken işlere yetişemiyordum sanıyordum ama tüm gün de olsa hızlıca geçen zaman karşısında hiç bir şey yapamıyorsunuz. Biraz derin düşünseniz kafayı bozarsınız bu fanilik haline. Yine cuma geldi, yeni bir yazı yazıp hemen çıkacağım. Şu sıralar diğer blogları da okuyamıyorum, büyük bir tembellik içindeyim. Sabah kalkma, kahvaltı, biraz evi toplama, akşam yemeğini yapma falan derken bir bakıyorsunuz gün bitmiş. Herkes koşturmaca halinde. 
                  Oysa bir nevi emeklilik provası olan bu günlerde doya doya sevdiğim işleri yaparım sanıyordum. Hep bir şey çıkıyor beni oyalayacak. Ya da o gün moralim gayet iyi durumdayken bir an da aldığım haberle allak bullak oluyorum ama hayat bu, her an her şey olabiliyor.
               Yine de sağlığa, dostluğa, güzel karşılaşmalara, ailemin yanımda oluşuna, büyüklerimizin bizlerle oluşuna, yaşadığımız haftanın rutinini bozacak kötü bir olayın olmayışına şükrediyorum.

              Bakalım bu hafta neler yapmışım..


Sabahları artık çok geç kalkmamaya dikkat ediyorum yani en azından saat 9 geçsin istemiyorum. Yoksa yıllardır erken kalkmaktan sabah uykularını çok özlemiştim ama eğer öğlene kadar da uyursam günün bereketinin kalmadığını gördüm. Sabah 8 gibi kalkıp bazen yürüyüş yaptım bu güzel deniz kenarında.


Bazen de kasabamızın doğu yönünde ki bu yolu kullandım. Bisiklet sürmek gibisi yok. Yolum denize paralel. Sağ tarafta ana yol var, vızır vızır arabalar geçiyor ama Türkiye şartlarında buna da şükür.


Sessiz iskelelerde mola verdim..


Parklarımız çok güzel ama çekirdek yiyen insan sürüsü yüzünden yerler çok kötü. Devamlı süpüren görevliler var ama niye bunu yapar insanoğlu diye çok canım sıkılıyor her defasında.


Marmara Ereğlisi burası. Minik bir balıkçı köyü. Sık sık buraya gidiyoruz. Eski o kadar çok ev var ki, restore olması lazım ama belediye de tık yok..


Bahçelerin ortancayla coşma zamanı..


 Nihayet benim de kaktüsüm açtı, çok mutluyum ama bunların ömrü bir gün. İnsan nasıl bir güzellik bu diye düşünmeden edemiyor.



Yalova da bir çok sera var, bir tanesine gidip kaktüslere bakayım dedim. Ev aslında kaktüs dolu ama yine de dayanamayıp aldım. Bunlar da oldukça büyük kaktüsler ve pahalı. Aslında şöyle korunaklı bir bahçem olsaydı paraya kıyar alırdım ama geçen hafta içine biber ektiğim koca saksım bahçeden çalındığından gözüm korktu. 


Bazı saksıları boyayıp kullanmak çok zevkli, tavsiye ederim..


Balkondan gökyüzü halleri...


Bugünler de ne mi izliyorum. Fazla ekranla işim yok ama ara ara bu diziyi seyrediyordum ve 9. sezona gelmiştim şimdi de devam ediyorum. Gülümseten keyifli dizilerden biri.



Bu haftasonu hepimize güzellik, esenlik ve keyif getirmesi dileğiyle diyerek ayrılıyorum. İnşllah yarın fazla işim olmaz biraz blog okurum :)












26 Haziran 2020 Cuma

Cuma Hoşgeldin!

              Bir cuma daha tüm hızıyla, acısıyla tatlısıyla, umutlarıyla geldi. Hatta gitmek üzere. Her cuma yazısını yazışımda içimde bir burukluk oluyor; rutin yazıların tekrarında bile zamanın acımasızlığı hissediliyor. Cuma günleri benim için yoğun oluyor. Sabah erken kalkıp pazara gidiyorum; kasabamızın meşhur pazarı cuma kuruluyor. Sabah erkenden gidince pazarcıların tatlı telaşına ortak oluyorum, fazla insan da olmayınca etrafta rahat rahat gezip en taze meyve ve sebzeleri alıyorum. Sonra saat 10 gibi işim bitmiş oluyor, eve gidip hemen çayı koyuyorum ocağa. Pazardan aldıklarımı yerleştirip kahvaltıyı hazırlıyorum. Aslında eve geldiğimde hazır sofra, demlenmiş çayla karşılaşmak en büyük isteğim ama evde ki 16 yaşında ki kız hala uyuyor oluyor. Kendimi düşünüyorum bırakın 16 yaşı daha ilkokuldayken sabah ezanında kalkar, çiçekleri sular ve o erken saatte kahvaltı hazırlayıp anne babamın kalkmalarını beklerdim. Bunu benden isteyen yoktu ama o erken saatleri çok severdim. Var mı yahu böyle bir çocuk :)


Bu hafta nasıl geçmiş bir bakalım. Ev de geçen günlerimde en çok yapmayı sevdiğim sahilde ki yürüyüşler. Yine sabahları uzun yürüyüşler yaptım, her sabah olmasa da. 


Yasemin dönemi geldi geçti artık ortanca dönemi...


          Salgın diye herhalde sabahları plajda da kimse olmuyor. İlerleyen saatlerde hiç gitmediğimden durumu bilmiyorum ama bundan da çok mutluyum..


                Dönüş yolunda 30 yıllık sevgili dostumun evi var, ona uğrayıp camdan ne var ne yok diye konuşmayı seviyorum. Onlar benden de erkencilerdir. Sabah eşiyle bisikletlerini alarak çıkarlar ve eve dönerler. Benim geldiğim saat onların kahvaltı sonrası kahve saatleridir..
               Bu güzel cam önü onların..



Geçen gün yürüyüşüm sırasında annem aradı, kahvaltı da çiğ börek var gel dedi. Kaç aydır evlerine girmiyordum. İlk kez gidip uzak oturarak kahvaltı yaptık beraber. Onun cam önü kahvaltılarını çok özlemişim. Ama insan korkuyor, dışarda gezen benim, bir de bulaştırırsam diye. Çünkü annemin yüksek tansiyonu var.


Bu hafta boyunca gökyüzü böyleydi ama hiç şikayetim yok. Çünkü en sevdiğim havalar bunlar; yağışlı, rüzgarlı, bulutlu..



Bol yağış olunca bahçeyi sulamaya gerek kalmıyor...


Yağış olmadığı bir gün iki sevdiğim arkadaşımla bahçede buluştuk ,hasret giderdik aylar sonra..


Ve en güzel manzaralar akşam saatinde...

          
               Bir hafta sonu daha kısıtlama altında olacağız ve binlerce genç sınava girecekler. Allah yardımcıları olsun, nasıl heyeceanlıdır şimdi herkes. Emeklerinin karşılığını alırlar umarım herkes. 
             Mutlu ve sağlıklı yeni bir haftaya doğru...






24 Haziran 2020 Çarşamba

Sürüklenirken Hayatta

                           Javier Marias'ın Tüm Ruhlar kitabında bazı insanların çocukluklarından itibaren iniş duygusuna sahip olduklarını yazar. İniş durumunun ne olduğunu kitabı okudukça anlarsınız. Bir tür ölüme aşina olmak, ne türlü yaşarsa yaşasın içinde ölüm bilincini ve gerçeğini taşımak olduğunu farkedersiniz. Kendim için uzun uzun düşündüm bu duyguyu. Sanki bu töz hep içimdeydi, çocukken anlam veremesem de bu duygum gençlikte yaşam sevincinin onu bastırmasıyla gizil duruma geçmiş, bazı zaman dilimlerinde depreşmiş,son zamanlarda bariz ortaya çıkmış durumda. Erken mi yaşlandım bu yüzden bilmiyorum çünkü belki de 70li yaşlarda edineceğim tecrübeyi şimdi sırtıma almış gibi hissediyorum. Gökhan Özcan'ın yaşlılıkla ilgili sözlerini çok anlamlı buluyorum bu yüzden.       
      '' Tam aksine, her hareketlerinde bir duruluk, kabullenmeşlik, yüzlerinde, ifadelerinde bir teslim olmuşluk var. Bir şeyin peşinde koşuyor değiller hiç. Bu sadece fiziksel kısıtlılıkları ile ilgili bir şey değil; bundan çok daha fazla, daha genç olanların hayata dair beklentilerinden doğan dalgaların artık onların kıyılarına vurmuyor olmasıyla ilgili bir şey... Yaşamak, uzunca sayılabilecek şekilde ömür sürmek bazı şeylerin boşunalığını öğretiyor insana. Onlar, dünyanın kargaşasından uzak bu dinlenme yerlerinde, hayatlarının son randevusuna erkenden gelmiş gibi telaşsızca bir kenarda oturup bekliyor gibiler. Geç kalabilecekleri herhangi bir yerleri kalmamış sanki hiçbirinin. Bu hali tecrübe etmeyenlere ürkütücü, korkutucu, rahatsız edici gelebilir belki bu manzara. '''


             Aynı bu ruh hali içindeyim. Dışarıdan bakmaya başladım her şeye.  Hayatta ki günü kurtaran ama uzun vade de bir şey etmeyen çabaların değersizliğini anladım, herkesin en bilen, en haklı, en adil olduğu bu dünyaya yalnızca dışarıdan bakıyorum varsın onlar bilsin her şeyi diyorum. böyle olmanın boşunalığını bir ben mi görüyorum, bir ben mi farkındayım diye sorular hep benle. Belki yazarın dediği o duygu yüzünden. Her yaş bizimleydi, zamanla daha yoğunlaştı. Zamanla tepkisiz kalmayı öğrendim, yaşamın kıyısında oturup yalnızca seyreden yaşlılar gibi..
          







19 Haziran 2020 Cuma

Bugün Cuma


Merhabaaa!
         Geldi haftanın kraliçesi canım cuma..Kendimi hala çalışıyor hissedip cumanın gelişine sevinmem acaba yıllarca süren iş hayatı mı bilmiyorum. Emekli olunca böyle olacak demek ki. 25 Yıllık çalışma hayatımda aralıksız 3 ay evde kalmadım, acaba nasıl olur insan sıkılır mı diye düşünüp dururdum ama inanın günler su gibi akıp gidiyor. Yapacaklar listesi hala kabarık ve bir gün yetmiyor insana. Yıllardır erken kalkmanın acısını çıkarıyorum, sevdiğim sabah saatlerinde uyuyorum ama keşke daha erken kalksaydım bugünün de yarısı geçti demekten de kendimi alamıyorum.


            Hafta içi sürülen bisikletle denize ilişmiş ağaçları seyrettim yine. Büyüyorlar onlar tabi ki, ne de güzel oldu doğa diye bu bahar da şaşırdık her sene ki gibi. Ne güzel bir şey bu tekrar eden hayretler, rutin duygular.. Denizin mavisi, esen hafif rüzgar, yaza ait o koku, bisikletimi sürdüğüm yollar, altından geçtiğim ağaçlar yine aynı, yine bilindik. Zamanında nasıl sıkılırdım, hep isyan ederdim ; bıktım bu küçük yerden, boğuluyorum derdim ama her şeyin bir yaşı varmış meğer. Dinimiz de üç yaşın önemli olduğunu dinledim geçen gün bir konuşma da. 23, 33 ve 40 diyordu anlatan. 23 tam fiziki olgunluğa erişilen yaş, 33 malum cennette ki ebedi yaş, ruhi olgunluğun da simgesi diyordu. 40 artık olgunlukla bir çok bakış açısının değiştiği, hayatın iyice şekillendiği bir yaş, peygamberlik yaşı.


                         Yaşla oluşan güzelliklere büyük yüklerde biniyor, en başta insan olmanın ağırlığı. Kendini tartma, hesaplaşma, ne aradığını sorgulama. Bu yüzden bu kadar çok yürümek, doğa da yalnız kalmak ve seyretmek istiyorum belki dünyayı.


''İyi bir şeydir insanın uzaktan bakabilmesi hayata,
Ve anlayabilmesi hayatın kendini nasıl algıladığını.''
Diyor ya Hölderlin. Uzakta ki bir kayık, sonsuzluğa giden sular ve içinde ki insanla birleşen kayık yalnızlığını, tek başına oluşunu nasıl hissettiriyor insana. Kıyıda durup seyrettiğimiz, düşündüğümüz o anlar mutlu olduklarımız mı acaba?
Güneşin olmadığı zamanlar da deniz kenarında yaptığımız bir gün rastladım bu yalnız kayığa.


Deniz kıyısında yapılan geziler kadar evime dönen yolu da çok seviyorum. Bahçemin kapısıyla açılan kendi dünyamın değeri ve içeri her geçen yılla çoğalıyor ve beni daha çok içe döndürüyor.


Lale Müldür'ün dizeleri ne güzeldir ;
''Herkesin küçük bir bahçesi olmalıydı
üzerinde fikir teatisinde bulunabileceği saatlerce..''



          Şükür bahçem var, yine sonsuz şükür diyorum bu ülke şartlarında buna sahip oldum. Çok istedim evet oldu. Var böyle bir şey. Bir şeyi çok istersen oluyor. İlk önce yıllarca kirada oturduk ama sonra evren hizaya geldi ve dileğim gerçekleşti. Bahçemde ki bir kiraz ağacından çıkan kiraz, limonlar da kalın kabuklu ama olsun; zamanında iyi ki ekmiş annem diyorum. Şimdi gölgesinde oturuyoruz.


              İnstagram da gördüğüm basit bir tarifi yaptım bu hafta içi. Muzlu bisküvili pasta. Çok güzel oldu bence siz de Özge'nin blogunda bu tarifi bulup deneyin derim.


             Ev yapımı limonatamın tarifini sevgili arkadaşım Esmanur'dan aldım. İnstagramda çok güzel iki sayfası var; Gezgincibulut diye bulabilirsiniz. Güzel kitaplar okumaya devam ediyorum şu sıralar. Tarık Buğra kitaplarını bitirmeye niyetliyim. Yağmuru Beklerken şu an okuduğum.


Balkonda ki çiçeklerim coştu :)


Kaktüsün estetik haline bayılıyorum.



Yeni alınan yumaklar, yeni örgüler...



Bahçede bir takım boyama çalışmaları...


             İnstagramda ördüğüm battaniyeleri satıyorum. Aslında satışı hiç düşünmedim hiç bir zaman ama yaptıkça birikti. Hiç birini elden çıkarmak istemiyordum hepsi çok kıymetli benim için. Yapanlar bilir.. Ama Peygamberimiz en sevdiklerinizden feragat edin diyor. Düşündüm ve vermeliyim dedim böyle biriktir biriktir nereye kadar. İlk önce hediye edecektim ama sonra piyasa fiyatının biraz altında satıp hayır kurumlarına verme fikri gelişti. Özellikle çocuklara yardımcı olan kuruluşlara. 



             Örüp satan bir kaç kişiden fiyat aldım. Her çeşit fiyat var tabi ki, ben de ortalama birşey belirleyip satışa çıkardım. Şükürler olsun ki bu niyetim yerini bulmak üzere. 4 tane battaniyem satıldı. İnşallh alan arkadaşlar da memnun kalır, benimkiler sonuçta oldukça amatör çalışmalar. Allah hepimizin niyeti olarak görsün dileğim..
Elim de 3 tane daha kaldı, ilgilenirseniz sayfama beklerim..


             Bir haftanın sonuna daha geldik sağlıkla, afiyetle, ağız tadımızla çok şükür. Hasta olan, iyileşmek isteyen, hastanelerde olan herkese Allah kolaylık versin, şifa hepimizle olsun.
Mutlu cumalar herkese....




Tasarım:Sawako Kuronuma