24 Mayıs 2019 Cuma

Cuma Geldi !

               Çok sevdiğim yazar Enis Batur şöyle diyor en son okuduğum kitapta ; '' Kötü zamanların en büyük panzehirlerinden birinin okumak ( kitap, resim,film, beste okumak) olduğuna hala inandığım gerçek. Yazılmazsa okuyabilir mi? '' 
Diğer taraftan ölümler kol gezerken hayattan söz etmekte çelişki dalgaları doğurduğundan da bahsediyor. Bu çelişkiye blog yazarken, hayatın güzelliğinden bahsetmenin anlamsızlığına her zaman kapılıyorum. Ama olsun diyorum sonra,iyi şeylerden bahsetmek lazım. Hatta Enis Batur '' İyi de yalnızca öfke saçarak, yüzünü ağlama duvarına çevirerek , yakınarak , lanetleyerek ' kötü zamanları' altetmek elde mi ? '' diye sorarak hislerime tercüme oluyor. 
                         Bu yüzden bu cuma da güzel şeylerden bahsedeceğim. Güzel bir Didem Madak şiiri ile başlayalım o zaman...        
     


                                                ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
                                                annem sevindiydi hatırlarım.
                                                ah demişti.
                                                ah!
                                                üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
                                               annem çok sevinmelerin kadınıydı.
                                               bazen sevinince annem gibi,
                                               rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
                                               annem çok sevinmelerin kadınıydı,
                                               sıcak yemeklerin.
                                               başına diktikleri o taş,
                                               ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
                                               ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.



    Köyde gezmek, bahçeleri seyretmek, kapıdan başlarını uzatan teyzelerle bazen de bahçede duran dedelerle sohbet etmek gibisi yok.


Tavukları çok seven Emine..Robert C. Solomon "hep daha fazlasına sahip olma isteğinin haset duygumuzu kışkırtarak başkalarını anlama ve anlaşma yetimizi yıprattığını" söylüyor. Emineyi gördükçe bunu hatırlıyorum. Çok az şeye sahip olsa da mutlu o. 


Yılın ilk reçelini yapan annemin varlığına şükürler olsun. Kendi yemez bana yedirir içirir. Reçel yapsak mı dediğimde bir bakarım kapı çalmış bir saat sonra, annem elinde iki kavanozla gelmiş olur. 


Bana her sabah bahçelerinden çiçek getiren öğrencilerim... Daha ne isterim ki..


Kozalak sevgisini nasıl aşıladıysam elleri bu sefer dolu dolu gelen minik öğrencim. Bizim maskotumuz :)


Eğitim Bakanımızın yeni projesi en sevindiğim şey oldu.. Okul dışarıda günü. Biz zaten hava güzel olduğunda hep bahçedeyiz..



                       Bahçe kapımın üzerini saran yasemin açarak tüm mahalleye kokusunu yaymaya başladı. İnanılmaz bir koku her yerde. Hele geceleri balkonda oturduğumda öyle yoğun oluyor ki. Tarifi mümkün değil..


Bu hafta sonu iftarda babaannemizdeydik. Büyüklerin masası nasıl lezzetli oluyor değil mi?. Allah başımızdan eksik etmesin onları. Dedeler, halalar, dayılar iyi ki varlar..


                          Yazımı halamın menekşeleri ve Georgi Gospodinov'un Doğal Roman'ından bir pasajla bitiriyorum ;
                                 ''Güneş parlıyor. Yürüyüş için güzel bir gün. Yağmur yağıyor. Gül çok güzel. Ninem örgü örüyor. Yıl on iki ay, ay otuz gün, gün yirmi dört saatten oluşuyor. Kedi mırlıyor. Ben oturuyorum... Keşke her şey ilkokul kitaplarındaki gibi basit olsa. ''






21 Mayıs 2019 Salı

Kendi Blogumun Seyyahıyım

           Leyla İpekçi '' Kendi defterlerimin seyyahıyım '' demişti kitabının ön yüzünde. Ben de blogumda uzun bir yoldayım yıllardır. Bir moda gibi başladı, sonra söndü  gitti çoğu insanın hayatında bu blog işleri. Akımların etkisinde olmadım genelde, heveslerin kölesi de olmadım zaten muhafazakarım çoğu konuda, kolay kolay bırakmam alışkanlıklarımı.  Blogumda belki bu yüzden devam ediyor. Kendim ve kızım için yazıyorum. Bir gün gelecek neler yazmış, neler düşünmüş anacığım diyecek ve sayfalarımda gezecek diye hayal ediyorum. 
Güzel arkadaşlıklar edindim artı olarak bu sanal dünyada. Birbirimizi takip ettik, yazmayı bırakanların boşluğunu hissediyorum, keşke dönseler diyorum ama yapacak bir şey yok..


                           Seviyorum; kızımı. Onunla yaptığımız yolculuklara hele, bayılıyorum. İnanmayacaksınız ama o hiç sevmiyor gittiğimiz yerleri. Beni ananeme bırakın diyor, gelmek istemiyorum diyor ama bunların geçici şeyler olduğuna inanıyorum. Dediklerine aldırış etmiyor görünüyorum ama keşke ailesiyle birçok şeyi yapmaktan zevk alan o çocuklardan olsaydı diyorum için için..


                       Bakmaya Doyamıyorum ; gökyüzünün her mevsim, her saniye, gece gündüz şekilden şekile girmesine doyamıyorum.  Hele denizin üzerinde gezen bulutlara, semanın  sudan yansıması rengine, dalgaların coşkusuna bayılıyorum..


                      İşliyorum ; Bir zamanlar annemin öğretmeye çalıştığı, bana zulüm gibi gelen istemeye istemeye yaptığım el işleri, etamin şimdi beni dinlendiriyor ve zevkle yapıyorum. İnsan meğer ne çok değişirmiş..


                       Boyuyorum ; Özellikle deniz kenarından düzgün taşlar bulup boyamayı çok seviyorum. Biriktirip evime gelenlere hediye ediyorum, kim neyi beğenirse alıyor.


                 Okuyorum ; Okuldan bir öğretmen arkadaşım günlük yeni şafak gazetesi alıyor. Bazı köşe yazarlarının yazılarını dört gözle bekliyorum. Bunlardan biri Fatma Barbarosoğlu. Yazılarını kesip saklıyorum, zamanı gelince paylaşmak amacım..


                            İçiyorum ; Uzun kış günlerinin vazgeçilmezi ıhlamur ve adaçayı oldu benim için. Hala demleyip içmeyi çok seviyorum. Bol limon dilimleriyle..


                             Yürüyorum ; köy sokaklarında. Nuri Pakdil'in dediğini yapıyorum. Bir kitabında şöyle demiş ya :'' ”Bütün yalınlığıyla hayatı kucaklayabilmek, tartıya vurabilmek akıp giden suları, saat şöyle dursun, dakikaların değerini anlayabilmek, ateşi avucumuzda tutabilmek açıkçası sükûnette mümkün. Yeryüzünün en melodik dili, sükûnet.”


                                        Bahçedeyim , devamlı.. En huzurlu olduğum anlar. Ektiğim ağaçların gün gün büyüyüşünü, yeşilin her tonunu, açan rengarenk çiçekleri, dökülen yaprakları süpürmeyi, akşam saatlerinde hortumu çıkarıp sulamayı çok seviyorum..
Haftanın sözü; Atölyem mabedimdir diyen ressam Balthus'dan olsun. 
“İnsanoğlunun ömrünün sonlarına doğru çıplak ve temel bir şeye, can sıkıcı ve düşünsel sorunların hiçbirini umursamayan bir sadeliğe ulaştığına inanıyorum. Romantizm ve çektirdiği acılar, gençliğe özgüdür; yaş ilerledikçe her şey bir çözüme ulaşır ve sadeleşir. Her şey Çin alfabesinin simgeleri gibi yeniden biraraya gelir. 
















17 Mayıs 2019 Cuma

Mutlu Cuma

                 


               Şems suresinin  başlangıcı ile cuma yazıma başlamak istiyorum;
                         Yemin olsun, güneşe ve kuşluğuna;
                         Işığı onun ardından geldiğinde aya;
                         Onu (dünyayı) aydınlattığında gündüze;
                         Onu karanlıkla örttüğünde geceye;
                         Göğe ve onu kurana;
                         Yere ve onu yayıp döşeyene;
                         Nefse ve onu (insanın özü olarak) şekillendirip düzenleyene;
                         Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene!
                         Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir.
                        Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir.
          Ramazan ayının ortalarına doğru ilerlerken yaptığım her eylemin, düşüncenin bu kutsal günlerin ruhuna uygun olmasını istiyorum. Şems süresinde geçen bu ayetlerde özellikle belirtilen kavramların üzerine düşünmeye itina ediyorum kaç gündür. 
          Zaman geçti, tekrar cuma geldi ve tüm hafta olağan akışında aktı. Buna şükrediyorum çünkü rutinliğin bile çok değerli tarafı var. Sağlıkla, muhtaçlık duymadan, ağız tadıyla yapılan her şey varsın büyük bir rutinlik içinde aksın gitsin..



               Geçen haftasonu malum anneler günüydü. Çokta önemsemem bu tür günleri ama büyüklerimiz bekler diye de hediyemi alırım. İki yıldır kızımda benim için hediye alıyor. Bu sefer bana mesajla yolda çektiği bir gelincik fotoğrafı göndermiş, çok sevdim !





           Pazar günü arkadaşım elinde menekşesiyle geldi, oturup hasret giderdik. Ne zamandır kimseyle görüşmüyordum , aslında tehlikeli böyle durumlar çünkü tek başınalığa alışıyor insan ve kolayca kopuyor.




                       Okulda ektiğimiz meşe palamutlarına bakıyoruz her sabah. Sınıfa girmeden bir adet oldu bizim için. Yeşil ve diri nasılda hayat fışkırıyor bir boya kabından. İnsan durup bakakalıyor. Nereye eksek diye düşünüyorum, belki bir gün kocaman olup sincaplara, kuşlara ev sahipliği yapacak..


                     "Niye hep çok önemli bir şey varmış gibi geliyor da bana, sonradan hiçbir şey olmuyor? Neden kalbim ağrımaya başlıyor?"
diye sorar ya Platonov o güzel kitabı Can'da. Bu mayıs ayında kalbime ağır gelen şeylerle karşılaştım. Veli ziyaretleri yapıyoruz ikinci dönemden itibaren. Bir velimizin evine gittik ve çok üzüldük. Tek bir çekyatta 3 çocuğuyla yatıyordu. Hiç eşyası yoktu ailenin. Ne yazık ki başlarında içkiye kendini vurmuş ve ailesini umursamayan bir baba vardı. Bitmemiş evlerinin bir köşesinde 3 çocuğuyla mücadeleye tanık olduk. Bu görüntüler çok ülkemizde. Bize düşen hemen yanıbaşımızda ki insanlara el uzatmak. İki öğretmen el birliğiyle birşeyler yapmaya çalışıyoruz. 
                        Çocuklar birşeyin farkında değil oturuyorlar bahçede. Öyle mutlular ki. Oyuncaklara, hamburger, pizzalara boğduğumuz çocuklarımızın tatminsizliği yok onlarda, inanın. 

                      Köyde öğretmenin en güzel tarafı doğada yaptığımız dersler. Minik temacı olan sınıfımla böcekleri incelemeye tarlaya çıktık. Zaten hemen okulun yanı böyle. Toprakta ki böcekleri, karıncaları aradık, kuşların sesini dinledik, ağaçlara sarıldık.


        
                                Çocukluk hayreti bu olsa gerek. Ne zaman kaybettik bu duygularımızı.Ne zaman bitti bu enerji. Gözlem dürbününde ki böceği kocaman gören çocukların çığlığı..



                          Hayat devam ediyor şükür. Her halimde en güzeli yaşıyorum daha ne isterim ki. Ailemin, komşumun,akrabalarımın sağlığı yerinde.Ülkenin gündemi , şu bu bıktım zaten ama yolumuza bakalım ve en yakın çevremizden başlayarak iyiyi işaret edelim ve paylaşalım. Başka yolu yok artık..
                                         Hayırlı cumalar, hayırlı iftarlar !










            


10 Mayıs 2019 Cuma

Biraz Cuma Mutluluğu

                           Ne kötü bir hafta geçti böyle. Üst üste aldığım ölüm, hastalık haberleri, evde iyice asileşen bir ergen, ona dair hayallerimin umutlarımın gerçekleşmediğini görmem, boşa mı kürek çekiyorum ben diye hep beynimi yiyen düşünce, insanların birbirini ezmeye, hakimiyet kurmaya çalışmaları, hoşgörülü yaklaştıkça en iyi zaten ben bilirim benim ki doğru yalnızca diyen düsturları, ülkenin sorunları ve daha bir çok şey. Canım çok sıkkın vesselam. Hiçte bahara yakışmayan haller. Yazmasam çıldıracaktım diyen yazara karşılık okumazsam çıldıracaktım bende. 
                     Beni rahatlatan şeylere sarıldım bende. Kitaplar, yünler, çiçekler..



Elden ne gelir? Yaşamamız gerekiyor! Yaşayacağız Vanya Dayı! Biz, daha ne çok uzun günler, geceler göreceğiz; alnımıza yazılan çilemizi sabırla çekeceğiz; şimdi de, ihtiyarladığımız zaman da başkaları için didineceğiz, hiç durmayacağız; vaktimiz gelince, sessizce öleceğiz ve mezarımızda, öbür dünyada, biz çile çektik, gözyaşı döktük, acı günler yaşadık diyeceğiz; o zaman tanrı bize acıyacak, seninle ben dayıcığım, sevgili dayıcığım, daha aydınlık, daha hoş, rahat, güzel günler göreceğiz. Mutlu olacağız.... Şimdiki sıkıntılı günlerimizi gönül rahatlığı içinde hatırlayıp gülümseyeceğiz ve biz dinleneceğiz. Buna inanıyorum dayıcığım ben, büyük bir coşkuyla, sonsuz bir sevgiyle hem de...
Biz dinleneceğiz!


Vanya Dayı da Çehov böyle diyor. Yaşayacağız ve göreceğiz. Cuma geldi biraz mutluluk sarsın çevremi diye kendimi güzel görüntülere verdim. Uzun uzun yürüyüşlere devam ediyorum köyde. Ramazanın ilk haftası bitiyor bile. Gelen hızlıca bir yandan da gidiyor.


                 ''İnsan ya dururken görür, ya yürürken. En güzeli dura dura yürümektir.
Ayet-i Kerime’de buyrulmuştur: “Sen dağları görürsün de, yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. Bu her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan tamamiyle haberdardır.”

 Diye yazıyor Fatma Barbarosoğlu.



İlk iftarımızı annemde yaptık. Ailenin masa başında olduğu saatleri çok seviyorum. Sevgili anneciğim bu sene de erken davranıp birbirinden güzel yemeklerle bizi ağırladı. Çok ok şükrediyorum sağlıkla,güzellikle bir arada oluşumuza..


Biz boşnakların meşhur tatlısı Hurmanizsa ya da Hurmanisa , nasıl yazılıyor bilmiyorum. Annem öyle güzel yapar ki..


Bahçe kapımda beni karşılayan gülüm...


Yağmurla yıkanan güllerim..


Bahçe kapımı saran yaseminlerin açıp tüm mahalleyi kokutmasını bekliyorum..


Şubat ayında ektiğim portakal ağacım çiçek açtı, çok mutluyum..


Bu hafta içi Sevinç Çokum kitaplarını bitirdim. Türk dilini en güzel şekilde kullanan yazarlarımızdan. Her okuduğum kitaptan büyük bir keyif alıyorum. Okumayan varsa mutlaka tavsiye ederim.
Bir haftasonuna daha başlıyoruz. Hepimize sağlık, şifa, esenlik diliyorum..











6 Mayıs 2019 Pazartesi

İzlediklerim

                     Perşembe gecesi  TRT2 de Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki’nin 2011 yapımı Le Havre’ını görünce çok sevindim. Seyretmediğim bir Kaurismaki filmiydi. Yine kıyıya atılmış, görmezden geldiğimiz konulara el atacak dedim. Ve yanılmadım hala gündemde olan ve bu yeryüzünde hiç bitmeyecek bir konuyu ele almıştı. Mülteci sorunu. Ülkemizde de aynı nefret söylemlerini en demokratik, hümanist, asri insanlarda da gördüğüm, yabancısı olmadığımız konuydu işlenen. Filmde de Avrupaya gelen Afikalı mülteciler vardı. Bundan nefret eden, komşusunu ispiyonlayan, konformist hayatına dokunulmasın isteyenler olduğu gibi Kaurismaki'nin kalplerinde iyilik kalmış insanını görmekle bu acımasız dünyanın umut verecek yönüne şahit oluyoruz. 



Diğer seyrettiğim film Balık. Derviş Zaim'in senaryosunu yazıp yönettiği film balıkçılık yapan bir aileye odaklanmış.

                                 balık filmi ile ilgili görsel sonucu

                            İranlı yönetmen Jafar PANAHİ  filmi 3 Hayat ülkesinin gerçeklerini naif bir dille anlattığı film. Kendi kurallarıyla yaşayan küçük bir köyde ki dramatik üç hayat üzerine odaklanmış.Hapse atılmasına, 20 yıl boyunca film çekmesinin yasaklanmasına rağmen tutkusundan hiç vazgeçmeyen Panahi Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülünü almış. İran’ın geçmişini, bugününü ve geleceğini simgeleyen 3 kadının öyküsünü, güzel bir mizahla anlatıyor. Kendi ailesinin de memleketi olan İran-Türkiye sınırındaki Azeri köylerinde geçen filmi izlemelisiniz.

                                                             3 hayat filmi ile ilgili görsel sonucu

                        Son olarak bir dizi öneriyorum. Türk dizilerini izlemeyi sevmem ama oyuncuların gücüyle beni kendine çeken bir yapım oldu Masum. Haluk Bilginer ve Nur Sürer güçlü bir karakter oluşturmuş dizide. Konusu, kurgusu, çekim teknikleri bir çok yabancı diziden esinlenmiş ama Türk yaşam stilini de içinde çokca barındırıyor. Açılış sahnelerinin müziği Selda Bağcan harika ama.

                                            masum dizisi ile ilgili görsel sonucu




















3 Mayıs 2019 Cuma

Bugün Cuma

Cuma ne çabuk geldi değil mi?
Sanki geçen cuma yazısını yeni yazmış gibiyim. İnsan bir çok şey yaşıyor ama bu daha zihinde yerini bile sağlamlaştırmadan geçip gidiyor gibi. Bu da büyük boşluğa bırakıyor kendini. Çok garip, bunca yaşanan şeye karşı hiç yaşanmamış gibi. Zamanı sabitleyen anlardan bahsetmek istiyorum ben de  kendimce. 
Okul dönüşü eve geldiğimi rengarenk etkisiyle beni karşılayan çiçeklerim bunlar. Evimin dış kapısı ikinci katta ve dışta. Burada küçük bir yer var. Oraya dış mekan çiçekleri ektim. 


                            Benim gibi balkonunu, cam pervazlarını saksı saksı çiçeklerle süsleyenlere bayılıyorum. Bu insan kimdir acaba diye merak ederim. Okula gittiğim yolda bu balkona hayranım. Yaşadığı yer 8 katlı bir apartmanın zeminden de düşük bir yerde. Güneş bile zor geliyor evine. Ama nasıl zengin değil mi?


Şükürler olsun ki davranışlarımla etkilediğim insanlar oluyor. Başta öğrencilerim. Minibüsle giderken devamlı kitap okurum. Diğer öğretmenler yapmazlar bunu. Bizimle gelen bir öğrencinin de kitap okumaya başladığını gördüm geçenlerde.


Doğa bilinci, bitkiyi ve hayvanları sevmenin tohumlarını bu yaşlarda atmanın önemine inanıyorum. Bu yaş çocuklara özellikle özel okullarda binbir çeşit alengirli işleri yüklemenin anlamsızlığını savunuyorum hep. Yok ingilizce öğretimi yok harfleri öğretelim, veli gözü boyama. İhtiyacımız vicdanlı , merhametli sevgi ve saygıyla yoğrulmuş çocuklar yetiştirmek. Yoksa ileri ki yıllarda  uzun uzun bunlara muhatap kalacaklar.


Taşları bile sevsinler diye deniz kenarından topladıklarımı bir güzel yıkadık, grupladık .


                Okul çıkışı salı günleri veli ziyareti yapıyoruz. Çocuğun yaşadığı ortamı, aile yapısını görmek için bulunmaz fırsat. Velilerimiz de çok saygılı ve hürmetkar. Gerçekten köyde yaşamanın getirdiği doğal bir güzellik var. Bahçelerinde oturuyoruz, hayvanlarını seviyoruz.



Bu cuma yine beni en savunmasız yerimden yakalayan bir yazısıyla Fatma Barbarosoğlu'dan bir denemesini paylaşmak istiyorum.
Kendimize tekrar tekrar sormamız gereken soru şu: Görüyor muyum?
Bu ömür sonlu, ölürken yanımda götüreceklerimi ve götüremeyeceklerimi idrak ettim mi?
Kalp gözüyle görüyor muyum? Akıl gözüyle görüyor muyum? Başımdaki göz ile görüyor muyum?
Sonuncusu çok mu anlamsız geldi?
Gelmesin. Fotoğraf paylaşma müptelalığı ile birlikte bakışımızı ve görüşümüzü makinelere emanet ettik.
Gide gide bir yere varıp duruyoruz. Lakin durduğumuzda bakışımızı makineye emanet edip arka arkaya fotoğraf çekiyoruz.
Halimiz masaldaki çocuklara benziyor. Ormanda kaybolmamak için, yola ekmekten işaret bırakan çocuklara.
Onlar evlerine dönmek için ekmeklerini yollara serpiyordu, biz yaşadığımızı/var olduğumuzu/hayatta olduğumuzu ispat etmek için, bir hayali başka bir hayalin üzerine monte etmeye çalışıyoruz.
Sahi yaşadığımızı kime ispatlamaya çalışıyoruz? Bir faninin hayat üzerinden ispat derdine düşmesi kadar acıklı bir şey var mı?


1 Mayısta tatil olunca evde zaman geçirdim. Bahçeme kitap ve dergilerimi  çıkardım. Bahçede ki çiçeklerim büyümüş , bir demet yapıp anneme gönderdim. Erik, limon ve kumkuatta olmuş, koparıp tabağa koydum ki bakıp bakıp mutlu olayım.


       Kitap okumak, dünyanın en güzel şeyi.. Bu hafta içinde İsmet Özel ve Necip Fazıl Kısakürek okudum.


Bu haftasonu Ramazan başlıyor. Bereketi , hayrını hepimiz paylaşır ve bu güzel günlerden yararlanırız inşallah. Haftasonumuzun güzel geçmesi dileğiyle..




26 Nisan 2019 Cuma

Günaydın Cuma !



                    Geçen cumartesiden başlayayım. Sabah sağnak yağışla uyanıp pencereleri sonuna kadar açıp biraz üşüme biraz ferahlık duygusuyla haftaya iyi başlamıştım oysa. Kahvaltımız sonrası çayımı alıp yağmuru dinleyerek içime mutluluk doldurdum. Tüm hafta boyunca gelecek sıkıntılı durumlardan habersiz moralim iyiydi oysa. Yine de  -kendimi iyileştirme çabaları diyorum buna- haftanın güzelliklerini fotoğraflandırdım ve burada sabitlemek amacıyla paylaşacağım.



                              Arkadaş ilişkileri beklentilerle dolu oluyor. Seçtiğiniz arkadaşlardan gelecek bir yorum arkası okuma canınızı sıkabiliyor. Ne yazık ki gerçek düşünceler bu sözler altında ki anlamlarda ortaya çıkıyor. Şöyle bir hikaye okudum dün bir gazetede. Ne de denk düştü olayın üzerine.
                  Bir ressam sergi açmış, bir çizmeci de görmeye gelmiş, süvarisi yanında duran bir at tablosunu ressamın yanında eleştirmeye başlamış. Ressam çizmenin üstüne varıncaya kadar onun söylediklerini dikkatle dinlemiş ve not almış, çizmeci “gelelim pantolona” deyince ressam “sen çizmeyi aşma, onu da terzi eleştirsin” demiş.

Kendimi eve kapattım bu hafta. Her şeyden çiçeklerin rengine, örgümün sakinleştirici gücüne ve kitaplarıma sığındım. Kimseyi görmek istemedim ve bu hala sürüyor. İş yerinde zaten mecburi ilişkiler kuruyorum sonrasında eve gelmek en güzel durum.
“Yıllarca yaşamış biri için kapı bellidir. Ev belli, bahçe belli, gökyüzü ve deniz bellidir, geceleyin gökyüzünde asılı duran ve çatıların üzerinde parlayan ay bile bellidir. Dünya varlığını dile getirir, fakat kulak asmayız, artık onunla bir olmadığımız, onu kendi parçamız gibi görmediğimizden sanki kayıp gider ellerimizden. Kapıyı açarız, fakat bu artık anlamsızdır, önemsizdir, bir odadan öbürüne girmek için yaptığımız bir şey olmanın ötesine geçmez” diye yazmış Karl Ove Knausgaard ‘Sonbahar’ ismini verdiği kitabında.
Yaşam ne kadar sade aslında. Ev de olma durumu farkında olduruyor bir çok şeyi.



Neyse ki çocukların aurası bambaşka. Onlarla yaptığım çalışmalar benim için çok önemli ..


İyi ki bahçem, taşlarım, bitkilerim var. Zamanımızı en güzel geçirdiğimiz yerlerden biri. Bu hafta içi soğuktu ama dünden itibaren güneş yüzünü nihayet göstermeye başladı. Sezonumuz açılmak üzere. 



İsmet Özel okumak, onu anlamaya çalışmak, düşünmek düşünmek. Şu sıralar böyle işte..


Okula giderken bir apartman bahçesinde karşılaştığım papatyalar..


Bir mahallede evlerin arasında sıkışmış asırlık çınar ağacını ziyaret etmeden olmaz..


Kimse olmadan bir bankta oturmak ruha ne iyi geliyor..
 “Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması, gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan yabancı bir öğe gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neye?” diyor Tezer Özlü, ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde.





Son olarak blog arkadaşımdan gelen paket tüm sıkıntılarıma ilaç oldu. Sevgili Derya da ki çekilişe katılmıştım ve bana çıktı. Kıymetli hediyeleri için çok teşekkür ederim. 
Herkese sağlık ve huzur dolu bir haftasonu dilerim..
























Tasarım:Sawako Kuronuma