8 Aralık 2016 Perşembe

İtalyan Güzeli Sophia

         


                ''Gerçek özgürlük insanın istediğini yapabilmesi değil, niyetlerini başkalarıyla da paylaşabilmesidir.'' 
                Cümlenin altını çizmiştim okurken Sophia Loren kitabını. Otobiyografi okumayı çok seviyorum, kim olursa olsun merakla okuyorum. Bir taraftan da acı bir tat duyuyorum okurken. Onca ünlü, sanatçı, bilim insanının hayatına bakmak, koca bir ömüre tanık olmak ve sonlarının yalnızlık , çaresizliğe mahkum oluşlarına şahit olmak kendi yaşamınızı sorgulamanıza neden oluyor.
                 Sophia Loren gözümde İtalyan sinemasının vamp kadınıydı. Zenginlik ve sefa içinde geçmiş bir hayatı vardı sanıyordum. Kitabı okuyunca ne kadar çok yanıldığınızı anlıyorsunuz.
Piyano öğretmeni olan annesi Romilda Villani ile mühendis babası Ricardo Scicolone'nin  1934 yılında  evlilik dışı olarak doğmuş. Annesinin bile ilginç bir hayat hikayesi var. Kitaptan İtalya da ki kadınların kaderinin uzun yıllardır 2. ya da 3. kadın olma durumunun olduğunu öğreniyoruz. Evliliklerde sadakat çok az, erkeklerinin çoğunun metresi var. Sophia da zaten uzun yıllar Carlo'nun ikinci kadını. 

                                         

                 Babasının kendisini ve kardeşini redetmesi yüzünden belki kendisinden oldukça büyük Carlo Ponti ile ilişki yaşar uzun yıllar. Baksanıza şu fotoya küçük bir kızın babasına sarılışı sanki.  Çocukluğu savaş, yokluk içinde geçer. 16  yaşında annesinin yarım kalmış hayalleri doğrultusunda güzellik yarışmasına girer ve burada Carlo'nun ilgisini çeker. Bundan sonra uzun mücadele dolu yıllar başlar. Bir ara kısa da olsa hapiste yatıyor. Kitabı tavsiye ederim, bir çırpıda okunan kendi yazdığı bir kitap. 
                 Kitaptan sonra Fİlmlerini seyredeyim dedim. Kitabında da çok bahsettiği Kızım ve Ben filmi ilk seyrettiğim.

                           

                 İtalya da ki çocukluk yıllarına benzediği için çok bahsetmiş sanki. Savaş yıllarının zorluğunu başka böyle güzel nasıl anlatabilirdi acaba. Diğer seyrettiğim filmi   Vittorio De Sica’nın yaptığı Napoli Hikayeleri  (The Gold of Naples)  ..1950 li yıllarda ki Napoli.

                                              
                 
                 İtalyanlara  sormuşlar   “Makarnadan başka neyiniz var?”  diye  “Sophia Loren” yanıtını vermiş. İtalya da geçen filmleri seyretmeyi çok seviyorum. O sokaklarda hep gezdim, yaşadım gibi geliyor. Konuşmalar, hareketler, kahkahalar yaşam enerjisini bana yansıtıyor o iki saat boyunca o yüzden keyifle seyrediyorum Sica filmlerini. Daha seyredeceklerim var tabi. Nasıl olsa geceler uzun..




   








2 Aralık 2016 Cuma

Hayırlı Cumalar !


Bir cuma daha geldi hayırlısıyla. Ülke gündemi bitmiyor, her an yeni bir olay hayatımıza giriyor. Üzülmeden, kahrolmadan geçen bir haftamız niye yok artık. Olumsuzlukları yazmak istemiyorum, güzel bir haftasonu yazısı yazmak amacım. Her normal geçen günümüze şükretmek bile bir parçamız oldu. 
Kasım bitti, aralık başladı şükürler olsun bunu da gördük. Aralık güzelliklere açılan bir ay olur umarım. Bizim buralarda havalar iyice soğudu, bulutlar gökyüzünde şekilden şekile giriyor her gün.


Şükürler olsun ki , böylesine güzel bir manzaraya on adım yakınım..


                             Geçen hafta Yalovada ki arbetoryuma gittik. Sonbaharı tam anlamıyla yaşayan bir yer. Şükürler olsun bu renklere, bitkilere, doğaya..


Dostlarla denize sıfır içilen çaylara, muhabbete, deniz kokusu, balıklar, martılar, teknelere..


Apartman yığınları arasında tek başına kalan iki katlı evime, içinde dolu çeşit ağaçlarıma, çiçeklerime ve bahçeme...


Her sabah servisi beklerken koşa koşa yanımıza gelen ve kendini sevdirmeye çalışan kedimize...


Geçen gün yolda rastladığım bu güzel arabaya..


Tek tükte olsa sokakta kitap okuyan insanlara  şükürler olsun. Hayırlı cumalar 

27 Kasım 2016 Pazar

Kasım Biterken


                                    Yazdı, sonbahardı derken iyice kış mevsimine yaklaştık.  Zaman şikayet etsek de, koştursak da hızına yetişemeden geçip gidiyor. Kasımda bitiyor işte. Aralıkla  beraber soğuk saracak her yeri. Dünya işte böyle, çok değişik birşey bu. Akıp giden zamana yabancılaşmak, anlam vermeye çalışırken önemi olmadığını farketmek her durumun. Kasım güzel geçti aslında. Bir ara soğuk oldu, tamam kar yağacak kış erken geldi derken güneş çıktı yeniden , ısındık tümden. İş güçten sonra kendimi deniz kenarında buldum çoğu zaman. En sevdiğim şey , yüzümü güneşe ve denize dönmek. Kalabalık sahiller yerini sessizliğe bırakmışken burada olmak, huzurla zamanı dondurmaya çalışmak.. Sabahattin Ali ne güzel demiş;
             Zaten sıkmadan uzun uzun anlatmasını bilen yegâne geveze, denizdir.


           Aklıma Cahit Zarifoğlu dizeleri geliyor yine. 
                                      

                Burası Dünya!
                Ne çok kıymetlendirdik...
                Oysa bir tarla idi;
                 Ekip biçip gidecektik.



Güzel günlerde denize sıfır kafelerde oturduk arkadaşlarla. Bir taraftan üşüsekte çaylarla ısındık, kahveyle sonlandırdık günümüzü. Bulutlar eşlik etti bize. Her gün farklı gökyüzü durumu vardı.Keyif alınacak  ne çok şey var aslında. İki ucu keskin bir dünya; güzellikler, acılar bir arada..


Bazı haftasonları yeni denemeler yaptım. Ispanaklı kek denemelerim arasında en başarılısıydı. Rengi, tadı, yumuşaklığı harikaydı. Balkon sezonumu kapatmadan kekimi burada yedik. Mayısta oturmaya başladık, kasım sonlarında girdik içeri.  Ne uzun oturuyormuşuz meğer şu balkonda. Etraf apartman dolu ama bahçeme ektiğim ağaçlar iyice büyüdü ve beni bu çirkinlikten koruyor.


Bu sene kızım devlet okuluna başladı. 7. sınıf. Resim öğretmenlerinin çalışmaları harika. Resim yapmayı sevmeyen kızıma bile bu resmi yaptırdı. Resim  Marek Brzozowski'nin apartmanları. Sergilerinde Brzozo adını da kullanan Polonyalı sanatçı, bir süredir Ankara'da yaşayıp Bilkent'te grafik tasarım, illüstrasyon ve tipografi dersleri veriyormuş. Diğer resimleri de harika. Merak ederseniz bir araştırın derim. 


                    Okulda 2 buçuk ay geçti bile. Taşlarım çocukların eline geçti, oyunlarına girdi bile. Bir iki taş boyadım ama daha istediğim hıza ulaşmadım. Şimdilik çocukların elindeler, bundan da şikayetim yok. Onlar oynarken seyrediyorum; eşyalara  hayal güçleriyle yaptıklarını , seslerini, konuşmalarını görüyorum da iste asıl içinde olmamız gereken dünya bu diyorum. 


Güzel yollardan geçerek gidiyorum okula. Sabahın erken saatlerinde oldukça soğuk oldu çoğu zaman. Siste eksik olmuyor. Tepeye çıktıkça iklimde değişiyor, şehirden ayrılıp 15 dakika da başka dünyaya  geçmek iyi geliyor her seferinde.


Sınıf içi etkinlikleri en sevdiklerimizden. Sonbaharın simgesi kabaklar masalarımızı süsledi bu yılda. Resimlerini boyadık , turuncu her yerde oldu yine. 


Evimde de sehpayı  mevsime uygun düzenlemiştim. Kabaklar, kestaneler, cevizler, meşe palamutları, boyadığım taşları koydum sepete. Gün sonu sütlü kahve ve kurabiyelerle bitirildi çoğu zaman. Hep güzel geçmedi tabi ki günler. Her zaman bana eşlik eden ağrılarım bu ay da vardı. Yine de şükrediyorum, bir çok şeyi yapma gücünü bulduğuma. Bir taraftan da kızımın dersleri, okulu, kaprisleri falan oldukça yorucu. Bir kaç mutlu edecek şey buluyorsak şu yaşamımızda ne mutlu bize. Bakalım aralık neler getirecek bize. 
Herkese iyi pazarlar !

22 Kasım 2016 Salı

MUCİZE

                    Çok sevdiğim bloglardan  Macerakitabım'a  sorarım arada sırada '' oğlun neler okuyor şu sıralar '' diye.  Çocuklarımız sanırım aynı yaştalar. Güzel kitaplar okuduğunu bilirim Kuzey'in. Özlem zaten kitapkurdu. Şehirde olduğundan, kitapçıları da çok sevdiğinden haberi vardır tüm kitaplardan. Ondan öneriler alırım, sonra da o kitapları arayıp bulurum. Gerçi Pelin benim önerdiğim kitaplara burun kıvırıyor, okumak istemiyor, gündemde ki ergen kitaplarının peşinde daha çok. Ne yazık ki bu kitaplar hacimce fazla olmasına rağmen içerik birbirinin aynısı ve içi boş bence. Nereden mi biliyorum , çoğu zaman kızımın okuduğu kitapları ben de okuyorum.
                    Neyse son önerdiği kitaba geçeyim ben. Mucize.. 11 yaş üstü herkesin rahatlıkla okuyabileceği , başkaları hakkında ki görüşlerimize şekil verecek, farklılıkları kabul etmemizi sağlayan, çok yönlü bakış  açısını geliştirecek türden bir kitap. Hele ilk gençlikten itibaren dış görünüşe önem vermeye başlayan benliğimizi törpüleyici nitelikte. Bu yüzden çocuklarımızın okuması lazım.


                  Kızım sevdi mi? Bence sevdi. Sorduğumda benim önerim bir kitap olduğundan hiç beğenmedim falan diyor ama iki günde bitirdiği için böyle olmadığına eminim. Sonrasında ben okudum zaten.  Kitapta daha önceden seyrettiğim bir filmden bahsediyordu. Onu da internetten bularak seyrettik geçen sene. Filmde  kitapla bağlantılı oldu böylece. Fil Adam ( Elephant Man)   David Lynch yapımı siyah beyaz bir film. Vücudu doğuştan deformasyona uğramış ucube olarak nitelenen jonh merrick’in hayatını işlediği  bir başyapıt. Filmin konusu Victoria dönemi Londra’sında geçmekte ve siyah beyaz çekilmiş olması dönemin ruhunu yansıtabilmek adına.

                       

                       Televizyonda seyrettiğimiz seri bir belgesel var. Botched diye. Hangi kanalda seyrettiğimizi unuttum ama çok ilginç.  Dr. Paul Nassif   ve Dr. Terry Dubrow 
birlikte doğuştan anomaliye sahip insanlara yardım ediyorlar. Dünya da ne kadar ilginç vakalar varmış diye hayretler içinde seyrediyoruz eşimle. Hepsi de anlattıklarına göre Mucize kitabında ki Agustie'nin kaderini taşımışlar üzerlerinde yıllarca. Dünya da ki belki milyarda bir şanssızlık sonucu oluşan genetiklerinin yüküyle yaşamışlar.

                                  Botched

                         Bir kitap okuyup diğerleri birbiriyle üst üste örtüşünce sizleri de bilgilendireyim istedim. Seyretmediyseniz Fil Adam'ı öneririm, Mucize ise mutlaka gençlerin okuması gerek bir kitap. 















20 Kasım 2016 Pazar

Bizim Köyde Sonbahar

Şimdiden söyleyeyim hangi köy söylemeyeceğim sorarsanız. Çünkü yurdumun birçok köyü gibi burası da harika bir yer. Neresi olduğu önemli değil, etrafı şöyle bir gezelim bu yazımda. Hem alalım elimize çayımızı , kahvemizi anlık mutluluk doldursun içimizi. Bilmiyorum, bana böyle olur da..Güzel fotoğraflara bakmak hep beni mutlu eder. Bu özellikle doğa fotoğrafıysa hele..
Ülke gündemi bitmek bilmiyor, sorunlar fazla. Bunları elimin tersiyle iter oldum son zamanlarda. Formülüm bu. 
Köyler sakin, huzurlu..Bayılıyorum buna. Şehrin gürültüsü, telaşesi yok. Etrafta köpek havlaması bazen küçük çanların sesi geliyor koyunlar geçiyor çoğu zaman. Okulumuzda ki çocuk sayısı da az. Onların sesleri dolduruyor etrafı..


Okul çıkışı minibüs gelene kadar yürüyorum etrafta bazen. Çok iyi geliyor bu. Geçenlerde yine gezeyim dedim. Kısa da olsa birçok güzel şey gördüm.


                              Bu ev ve arsası satılık ama alacak gücümüz yok. Yine de hayal kurmadan geçemiyorum yanından. Bizim olsa neler yapardım, bahçem nasıl olurdu, nereye ne koyardım hayal ediyorum bir çırpıda. İç geçire geçire ayrılıyorum oradan..


                          Köyümüzde ki yerleşim dağınık. Tepede bir grup ev var. Aşağı mahalle var bir de, orasıda uzak. Fazla yürümek gerekiyor hem de etrafta baya bir köpek var, korkuyorum. Şöyle zamanım da olsa baştan sona gezsem bir ara. Genelde okul etrafında tur atıyorum. Geçen sene de gezmişim sonbahar da, aynı yerleri çekmişim :)



                      Artık tam zamanı cennet hurmasının. Ne kadar ilginç bir ağaç değil mi? Meyveler olgunlaşınca ağaçta hiç yaprak kalmıyor. Görüntü de çok güzel. Sonbahar  meyvelerinin çoğunun da turuncu olması da ne kadar ilginç değil mi?





                         Köyümüzün bir de deniz manzarası var ki.. Havası bile farklı, denizden gelen kokuyla birleşen dağ havası. Her gün farklı olan bu manzara gökyüzünün ruh halini alıyor. Bazen hiç bulut olmuyor, bazen sis, kapkara bulutlar, bazen gri, mavi. Karşı kıyıdan gelen vapurla ayrı bir güzel. Sonbahardan sonra kısmet olursa kış halini de yazmak isterim. Şimdi kışın gelmesini, karın yağmasını bekliyoruz dört gözle. Zor da olsa kış halleri özleniyor işte..


13 Kasım 2016 Pazar

Birşey Gelmiyor Elimden *

                   Ah blogger arkadaşlarım, ilk zamanlarda ne güzeldi ortam. Yeni yeni çıkmıştı bloglar ortaya, her ilgisi olan birşeyler yazıp çiziyordu. Yeni bloglar açılıyordu, takipçimiz olsun, gün geçtikçe çoğalsın, çok okunmak istiyorduk. Zevkle takip ettiğim bloglar çoktu. Peki ya şimdi? Bloglar bitmek üzere. Benim gibi uzun zamandır yazan az. Neredeyse son yazısını bir yıl önce yazan çok sevdiğim blogçular var. Çok üzülüyorum, onlar hep yazsın istiyorum aslında. Devam edenler de var. Onlarda artık ya yazmazsa diye ödüm kopuyor.Bazen hayal kuruyorum uzuuun  yıllar yazıp beraber yaşlandığımızı. Artık insanlar uzun şeyler okumak istemiyor. İnstagramda bile bir fotoğrafa bakma süresi 3 saniyeymiş, yazılar hiç okunmuyormuş. Bir taraftan herşeyin ne kadar kolay tüketildiğinden şikayet ederken biz de bu çarka kapılıyoruz. Çaba harcamıyoruz..Neyse biraz ordan burdan birşeyler yazarak devam etmek istiyorum..
                    Geçenlerde  okuduğum kitapta geçiyordu Feriha Tevfik. Bilen, duyan var mıdır ama ben ilk duymuştum. Sene 1929.. Türkiye de ilk güzellik yarışması düzenleniyor ve Feriha Tevfik 13 yaşında katılıyor yarışmaya.Ve Türkiye'nin ilk güzellik kraliçesi oluyor. Yıllar sonra 1938 yılında Amerika elçiliğinden haber geliyor, bu sefer orada ki yarışmaya çağrılıyor. Haftalar süren gemi yolculuğuna çıkıyor. Oraya varınca yarışma öncesi zenginler tarafından kaçırılmak isteniyor.

                                  

                    Çok ilginç geldi hayatı, belki o yıllarda bunu başarmış olduğundan. Otobiyografiler hep ilgimi çekmiştir. Bir de sonlarını okumak bunca yazar, sanatçı,müzisyenin, canım iyice sıkılıyor. Neler yaşanmış, ne hayatlar olmuş ve kaçınılmaz sonla bir anda yok olması herşeyin kendime döndürüyor , daha da karamsar oluyorum. Ya da her kitapta, her film de beni dibe sürükleyecek şeyler bulmam asıl sorun.
                   Yaz geldi geçti. Planladığım bir çok şeyi yapamadım tabi ki. Ne çok film seyrebildim, ne taş boyayabildim, ne daha çok bisiklet sürebildim. İnsan çalışırken daha çok şey yapıyor sanki. Planladığımız gezilerimizi yaptık gerçi. Şimdi yapılacak olanların hayalini kurma zamanı.
                  Sonbaharın gelmesiyle örgü işine el attım. Sonbahar renklerinde küçük bir battaniye örüyorum. Ne zaman biter Allah bilir ama örme işi rahatlatıcı gerçekten. Yarım saatte olsa ilaç gibi.



Okullar da açıldı, yeni öğrencilerim yeni çocuklar sınıfımı doldurdu. Takip edenler bilir köy okulunda anasınıfı öğretmeniyim. Başlagıçta ellerine boya verdiğmde bir iki karalamayı geçmeyen resimlerinde son durum bu yani iki ayda. Bence her çocukta potansiyel var biraz üzerine düşmek gerek. Gerçek sosyal ve sanat yönlerini ağır ders programları ortaya çıkarma da engel. Zevkle yapılan resimler beni de mutlu ediyor. Aslında resim öğretmeni olmalıymışım ama yetenekte yok ki. 


Kasım ortalarına gelmemize rağmen hava ılık ve yağışsız. Her gün tadını çıkarmaya çalışıyorum. En azından iş çıkışı sahilden yürüyerek eve dönüyorum. En güzel aylardan birindeyiz çünkü etraf turuncu ve tonlarına bezenmiş durumda. Cebimize sakladığımız mutluluk kareleri bunlar İlhan Berk'in dediği gibi;
''  Belki bir gün lazım olur diye ;
Kıyıya köşeye biraz mutluluk saklamalıydık''


                   Benim için mutlu anların kıymetlilerinden biri de dostlarla geçirilen zaman. Her yaştanız, hatta en yaşlısıyım ben. Ee gençlerle olmak lazım :)   Geçen hafta sonbahar partisi yaptık kendimizce. Koyduk bunu da cebe..


Evimiz, evlerimiz ne de olsa huzur varsa sığınaklarımız. Gerçi bizde ki ergen yüzünden sık sık tartışma çıkıyor, bağrış çağrış oluyor ama inşallah bunlarda geçecek. İşte köşem, ellemesinler beni fazla sorun çıkarmam aslında. 


* Evim bildim seni,
geçmişim ve geleceğim.
Oralarda bir yerdeyken sen ve güzel ihtimalken,
Bir şey gelmiyor elimden ..
Ali Lidar














30 Ekim 2016 Pazar

ROMA'DA NE YAPALIM ?



Büyük İtalya turumuzun son durağı Başkent Roma oldu. Roma gerçekten büyük bir kent. Oteller yönünden çok zengin ama çokta pahalı. Biz Vatikan'a yakın bir cadde de ki otelde kaldık. Buradan her yere yürüyerek gittik. Roma'yı ikiye ayırmakta fayda var aşağıdaki nehrin de ayırdığı şekilde. Sol taraf Vatikan bölgesi. Sağ taraf ise Antik Roma bölgesi. 2 günü sol tarafa, 2 günü de sağ tarafa ayırırsanız güzelce gezebilirsiniz.
Roma hakkında ne kadar yazsak az kalır. Ben kısa kısa Roma turu yapmak istedim. 
Haydi buyrun !


           Gerçek bir açık hava müzesi sayılabilecek Roma'nın en güzel meydanlarına o kadar çok ki : 
            Piazza Navona, Piazza del Popolo, Piazza dei Tribunali, Piazza della Repubblica, Piazza Venezia, Piazza Cavour… Ve en güzel caddeleri ; 
           Via Veneto, Via Margutta, Via del Corso, Via dei Condotti…

                      St. Angelo Kalesi  Nehrin hemen yanında. Ortaçağ'da burası hapishane olarak kullanılmış. Fatih Sultan Mehmet'in oğlu Cem Sultan'da bir dönem burada esir olarak tutulmuş. Burayı da gezmek nereden baksanız 1-2 saat sürer. Giriş 10,5 EUR. Kalenin terasından da gerçekten manzara çok güzel. Vatikan hemen karşınızda. 


                          Vatikan ,Roma şehri sınırları içerisinde yaklaşık 900 kişilik bir nüfusla dünyanın en küçük yüz ölçümüne sahip bir devlet. Papa nın sözleri yasa hükmünde. Kendilerine ait bir bayrakları ve aynı zamanda da İsviçre vatandaşı olan 100 kişilik bir orduları var. 
                        Vatikan a girebilmek için oldukça sıkı bir güvenlikten geçmek gerekiyor. Kızımı bile şortla sokmak istemediler. San Pietro Meydanı ve bazilikası  İtalyan polisi tarafından korumasına rağmen Vatikanın içinde güvenlikten İsviçreli askerler sorumlu. Kıyafetlerini de Michalengelo tasarlamış. 






 Galleria Borghese… Roma'nın göbeğinde harika bir cennet.  Canova ve Bernini'nin heykellerini görmek için doğru adres.  Villa Borghese bahçesinde gezinmek de ayrı bir güzellik.


                         Roma'da  bir çok dükkanda  hediyelik mutfak önlükleri, peçeteler işleniyor. Siparişinizi hemen alıp istediğiniz gibi dikiş makinelerinde önünüzde dikiyorlar. İsteyenler için Roma hatırası..



Pastificio adlı makarnacı herkes tarafından önerilen bir yer.Yılların makanacısı.  Esnaf dükkanı görüntüsünde. Günde 2 çeşit makarna çıkıyor. Hep sıra oluyor önünde ve insanlar ya ayakta yiyor ya da makarnaları alıp İspanyol merdivenlerine gidiyor.



İspanyol Merdivenleri ve merdivenlerin bulunduğu Piazza di Spagna meydanı..
1723-1726 yılları arasında Francesco De Sanctis tarafından Kral XV. Louis için tasarlanan İspanyol Merdivenleri’nin yapım amacı üst bölümünde yer alan Trinita dei Monti Kilisesi’ne meydandan ulaşım sağlamaktır.
İspanyol Merdivenleri’nin alt kısmına Roma’nın ünlü çeşmelerinden olan kayık şeklindeki Fontana della Barcaccia yer alıyor.  Şehrin en ünlü alışveriş caddesi olan Via Condotti de merdivenlerin hemen karşısında yer almaktadır.


                  Roma’da ki en eski cafe olan “Caffe Greco”. İspanyol merdivenlerinden inince hiçbir yere sapmadan karşınızdaki sokağa doğru yürüyün, lüks mağazaların arasında kendi halinde bilmeyenlerin ilgisini bile çekmeyecek bir yer. 
                   Duvarlarda antika tablolar, eşyalar ve frak giymiş baş garson sizi “Paris’te Geceyarısı”  filminde gördüğümüz Belle Epoque dönemine bir gezintiye davet ediyor.




Buradan sonra harika bir dondurmacı adresi vermek istiyorum hem de en ucuzundanGelateria La Romana..Tam Roma dondurması değil Rimini asıllı. Rimini ise İtalya’nın Adriyatik kıyısında yazın çok halk kalabalığı olan bir kasaba. Bu dondurma biraz daha farklı. Daha kremalı ve yumuşak. Bir kovası 20 dakikada bitiyor 16 dakikada ikinci kova hemen aşağıdaki atölyede yapılıyor. Kapıda hiç bitmeyen bir kuyruk var. Donmuş gibi değil soğuk krema gibi değişik bir his denemelisiniz 



 Nuovo (Navona)’da bulunan Fontada Dei Quattro Fiumi (Dört Nehrin Çeşmesi)  Bernini’nin şaheseri. 138 Basamağı bulunan ve dünyanın her yanından yüzlerce insanı bir araya getirtip şarap eşliğinde şarkılar söyleten İspanyol Merdivenleri’nin hemen önünde konumlanmış, tekne şeklindeki  Barcaccia Çeşmesi’nin hikayesi ise 1598’deki büyük Tiber Nehri taşkınına uzanıyor.



                   Pantheon’a  eninde sonunda yolunuz düşüyor. Aramasanız bile kalabalık sizi oraya götürüyor.   II. Vittorio Emanuele burada yatmaktadır ve antik Roma döneminden kalma, mimarı tam olarak bilinmeyen bu muazzam eserin “bütün tanrılara” adanmıştır. 




Antik Roma gezinize Kolezyum'u gezerek başlayabilirsiniz. Kolezyum, Flavium karalları tarafından Roma halkına hediye olarak yapılmış bir amfitiyatro . Tribünler farklı sosyal statüdeki insanların ayrı olarak oturacağı şekilde tasarlanmış. Bir dönem meşhur gladyatör savaşlarına tanık olmuş ve günümüze kadar iyi korunarak ulaşmış. Dışarıdan çok görkemli görünüyor ama içi kötüymüş dediklerine göre. Biz girmedik. 


                     Kolezyum sonrası hemen karşısında bulunan Forum'u gezebilirsiniz. Forum da dönemin ticaret bölgesi olarak biliniyor. Forum olduça geniş bir alana yayılmış. İçeride bazilikalar, üç sutunlu tapınaklar, surlar, hamamlar, bahçeler, kemerler bulunuyor. Detaylı gezmek isterseniz 2-3 saatinizi ayırmanız gerekiyor.



                   
                    Geziler sırasında pizza molalarına ihtiyaç duyuluyor tabi ki. Nerede pizza yediysek hepsi çok güzeldi. Özel bir adrese gerek yok.



                              Sonrasında sağlı sollu açık hava müzesi niteliğinde Roma döneminden kalan bir sürü eser, kalıntı göreceksiniz. Düz yürüdüğünüzde sizi görkemli, yapısal olarak pastaya benzetilen Vittorio Emanuele II yapısı karşılayacak. Bu yapının bulunduğu meydanın adı Venezia. 




                      Dediğim gibi Roma yaz yaz bitmez. Ben de azıcık ucundan birşeyler yazayım dedim. Bizim gittiğimiz zaman deprem de oldu Roma yakınlarında. Çokta korktuk. Bilindiği gibi deprem kuşağında , dikkat etmekte fayda var..





























Tasarım:Sawako Kuronuma