20 Mart 2017 Pazartesi

Belgesel İzleyelim

                       Şu sıralar belgesellere dönüş yaptım. Neredeyse her gece bir belgesel izledim. Kısa kısa seyrettiklerimden bahsetmek isterim. 

                       1. Mutluluğun Ekonomisi   Economics of Happiness )

                         2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de  2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de bu 100 belgeseli izlemek olsun The Economics of Happiness 2011

            Küreselleşmenin insan mutluluğu ve ilişkilerinde ki olumsuz etkilerini ortaya koyup çıkar yolun yerelleşme olduğunu savunan bir belgeseldi. Nelerin tuzağındayız, nasıl bir kapana kıstırılmışız farkına varmamızı sağlıyor. Dünyadan kopuk küçücük bir şehrin mutluluğuna şahit olunca içinde bulunduğumuz koşturmacalı dünyadan nasıl kurtulacağız diye düşünmeden edemiyoruz..

                2. The Salt of the Earth  ( Toprağın Tuzu )
           Kimi zaman gözyaşları içinde seyrettiğim nasılda acımasız oluyoruz insan olarak diye sorgulamama neden olan belgesel. Bir fotoğrafçı olan   Sebastiaõ Salgado ile aslen fotoğrafçı olan  yönetmen Wim Wenders'ın bir işbirliğinde yapılan belgesel harikaydı.  Kırk yıl boyunca Sınır Tanımayan Doktorlar ile birlikte savaşlar, açlık ve göçler gibi toplumsal dramları objektifine aktaran Sebastiaõ Salgado, göz alıcı manzaralardan yerli topluluklarına, madenlerden Afrika savanlarına el değmemiş bölgelere seyahat etti. Sebastiaõ Salgado'ya oğlu Juliano da bazen eşlik etti. Salgado'yu izleyen bu benzersiz film, hem bu özgün fotoğrafçının müthiş kariyerini belgeliyor hem de gezegenimizin trajediler ve acılar dışında muhteşem bir yer olduğunu da gözler önüne seriyor.

                                       

                    3.  Unutulmuş Düşler Mağarası  (Cave Of Forgetten Dreams)
                   İnanılmaz görüntüler yaratmakta usta olan ünlü yönetmen W.Herzog tarafından çekilen bu belgesel Fransa’daki Chauvet Mağarası’nda bulunan 32000 yıl öncesine ait çizimleri inceliyor. Ziyaretçilere yasak olan bu mağaraya ekibiyle özel izniyle giren Herzog. Bu çizimler ışığında tarihçilerle birlikte bizi inanılmaz bir hikayeye ve görselliğe çağırıyor.

                                                  
                       

                         Dirt! The Movie

                            Dirt! The Movie (2009) 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de bu 100 belgeseli izlemek olsun Dirt The Movie 2009


                           "Zamanın başlangıcından beri, evrenin bilinen
                            bütün gezegen ve galaksilerinden
                            sadece biri yaşayan ve nefes alan bir kabuğa, çamura sahip."
diye söze giren, oldukça gerekli bir konuyu başarıyla işlemiş olan, çok çok iddialı gibi değilse bile çok etkili bir belgesel.


13 Mart 2017 Pazartesi

Tolstoy Mutluluğu

                            Uzun yıllar  sekiz çocuğu, yirmi beş torunu ve bir sürü hizmetkarı ile  iyi  bir şekilde  yaşayan Tolstoy,  mutluluğu  yazdığı Savaş  ve Barış 'ta   ''  Varlığın bir değeri varsa, bu ondan vazgeçme zevkidir '' diye açıklar. Ama yaşantısında bunlardan da bir türlü vazgeçemez. Zengindir , hizmetçileri vardır ama her şeyden de  kurtulmak ister. Kendimi cesarete getirip birçok şeyden vazgeçip sade yaşamı seçmeyi düşündüğüm çok olur. Tabi bu bir çok kez hayalde kalır. Öylesine bağlıyız ki eşyaya, boş arkadaşlıklara, iş hayatında ki zorunluluklara.
                            Tolstoy  İvan İlyiç'in Ölümü'nün sonlarına doğru , ölüm döşeğinde ki İvan İlyiç'e ahlak felsefesinin şu temel sorusunu sordurur: '' Doğru bir hayat mı yaşadım? Tamam, iyi bir eğitim gördüm, iyi bir meslek edindim;  güzel  bir evim, iyi bir evliliğim var, ama doğru bir hayat mıydı benimkisi? Yoksa kocaman bir yanlış olarak mı ayrılıyorum hayattan?
                            Bu sorular içinde kıvranıyoruz çoğumuz, sonra bir boşvermişlik geliyor mecburen. Belki de olması gereken böylesi. Enis Batur Koma Provaları kitabında ne güzel özetler bizi : '' Ruh: sıkışıp kalmış bir fikir.” (s.26) Bir taraftan içsel sorunlarımızla uğraşırken diğer yandan insanlık halleri var. Bunca sorun, meşakkat halindeyken mutluluğu tutturmak anlara bağlı bu yüzden. John Berger'in dediği gibi ;  
İnsan mutluluğu ender rastlanır bir olgudur. Mutlu çağlar değil, yalnızca mutlu anlar vardır.” 

                               

                            Geçen gece yüksek imbd notu olan  yönetmeni Yann Arthus Bertrand olan  Human ( 2015) belgeselini izledim. Oldukça etkileyici bir belgesel. Yönetmen dünyanın değişik ülkelerinden farklı dillere, dinlere , özelliklere sahip insanları çıkartıp bir çok konu da görüşlerini alıyor.  Çekimleri dünyanın 60 farklı şehrinde gerçekleşen ve 2 bin kişiyle yapılmış söyleşilerden oluşan “insan”, “bizi insan yapan nedir?” sorusunun peşine düşüyor. Böylesine vurucu bir belgeseli seyrettikten sonra insana dair çok şeyi sorguladım tabi ki. Kendi mutsuzluk ve varoluşumu tarttım biçtim. Kimi an çok üzüldüm elimizden birşeyin gelmemesi bu çıkmaz sorgulamanın dibini boylattı. 

10 Mart 2017 Cuma

Şükür Cuma

Ne kadar çabuk geçiyor zaman. Geçen  cuma yazısından sonra birşeyler daha yazar koyarım diyordum ama fırsat olmadı. Gündelik koşturmacalar, doktor randevuları, ergen çocuğunla savaş, iş yerinde ki mecbur olduğun ilişkiler, çevrede olan biten tüm olumsuzluklar  say say bitmez tüm haftanı dolduran ve yaşamımızın çoğu zamanını kaplayan durumlar. Güzellikleri farkedip ortaya çıkarmasak, bunlara odaklanmasak  hiç çekilmez hayat.
Şuraya koyduğum güzel fotolar emin olun bu şehirde ki çoğunluğu göstermiyor. Bunca çirkinlikte cımbızla çekip çıkarıyorum içimizi mutlulukla dolduracakları. Manzaramız, denizimiz, bahçemiz olmasa devasa çöplük bu kasaba da. İnsan , insan, insan, araba, araba, çarpık çurpuk binalar herşey yıpratıcı.


Neyse bu haftanın  güzelliklerine geçelim, içimiz açılsın beş dakika.  Allah'a şükür ki  bisikletimizle  gidecek upuzun bir sahil yolumuz var. Yan kasaba 5 km. Deniz kenarından gitmekte işin en güzel yanı. Buraya vardığımda bir kaç tane çay bahçesi var, tam istediğim gibi az insan..İşte bu mavi beyaz badanalı da en sevdiğim. Sezon yeni açılıyor. Masalar tam çıkmamış. Hem  nefret ettiğim plastik masa, sandalye yok.


Şükürler olsun ki ağzımızın tadı yerinde.Bir çok şey yiyip içiyoruz. Ya yasak olsaydı ? Elmalı labne dolgulu ve cevizli kekim haftanın yıldızıydı. Yalnızca bir dilim yesem de her hafta bir kek pişirmeyi seviyorum. 


Bahçeme de yavaş yavaş  bahar geliyor. Kupkuru dallardan çıkan tomurcuklara, bahar havasına  ve bunları bu yıl da görebildiğime  şükürler olsun..


Cumaları kurulan köy pazarımızda yıllardır alışveriş yaptığım teyzeler, amcalar var. Her gidişimde onları arar gözlerim. Bu teyze de kendi yetiştirdiği kabağı kesiyor benim için. Mevsimi bitiyor artık, bahar sebzeleri gelir yakında.


Şükürler olsun bu yılda huzur içinde olduğum sınıfım benimle. Köy çocuklarının gerçekten farkı var. Tatminsiz değiller ve bir çok şeye daha hevesliler. Okulun başında boyama bile yapamazken şimdi Klimt çalışıyoruz..


Okul çıkışı saat 14. 30 gibi yürüyerek eve dönüyorum. Mahallemiz de az da olsa bahçeli evler var. Hep geçtiğim sokakta bir köpek beni karşılıyor her gün. Bu güzel canlılar da olmasaydı...


Burası mutfak pencerem. Erik ağacı dibinde. Nihayet o da açtı. İşte bir güzellik daha hayatımızı güzelleştiren..


Vee  en sevdiğim saatler. Gün koşturmacası bitmiş, herkes eve dönmüş, yemekler de yenmiş ve herkes köşesine çekilmiş. Benimde en sevdiğim yer. Kitaplarım, örgüm, boyamalarım, tabletim, kahvem hep yanımda. Bu günlerimize çook şükür!


3 Mart 2017 Cuma

Cuma Şükür Günü


                                    Senai Demirci'nin  bir lafı vardır ;   ''  Şükür , hep yine, hep yeni bir seferdir ''  der.  Yeniden cuma geldi, yeniden   hafta sonuna mutlulukla başlıyoruz, yeniden şükretme zamanı. Gerçi geçen aylarda Haşmet Babaoğlu köşe yazısında instagramda, facebookta yani sanal dünyada moda olan şükür olayını eleştirmişti. Şansınıza şükrediyor musunuz diye soruyor. Gerçekten de şansımız yaver gitmiş bu dünya da hayatımız iyi olmuş. Biraz düşününce doğru da buluyorum bunu. Tuzumuz kuru tabi ona şükret buna şükret.
Bu iyilik hali elimizden kaymasın diye şükrediyoruz belki de. Ne yapayım  kendimi iyi hissettiriyor ya yine yapacağım bugün..


                          Şükrettiğim, en mutlu ve huzurlu olduğum anların fotoğraflarına bakıyorum da , daha çok hafta sonuna denk geldiğini görüyorum. Geçen  cumartesi ve pazar hava pırıl pırıldı. Sanki bahar gelmişti erkenden. Bu fırsatı kaçırmamalıydık. Bizim burada ki balıkçılar için küçük bir liman yapmışlar, biraz şehrin dışında. Tüm sahil şeridi yenilenmiş. Yürüye yürüye gitmek , görmek kısmet oldu ya şükürler olsun!


Büyük bir ağaç vardı, onunda etrafı düzenlenmiş, çok güzel olmuş. Bu kış versiyonu, inşllh bahar ve yaz halini de görmek kısmet olur. 



                                      Şükürler olsun ki , ağzımızın tadı yerinde. Yaptıklarımızı yiyebiliyoruz, bir fincan kahvenin tadını alabiliyoruz. Denediğim tahinli kek pazar günüme renk vermişti..


Kızım, eşimle yürüyüş ..Beraberken beni paylaşamazlar ve kazanan kızım olur :)  Yıllardır kıskanır Pelin bizi. Yan  yana bile yürütmez. 


Sabah saat 11.  Denize en yakın mesafe de ki yerleri çok severim.  Arada  duvar, tel varsa hiç oturmam. Bu saatlerde fazla insan da yoktu, şükürler olsun böylesine sessiz ve huzurlu saatlere..


                                  Yeni başladığım etamin işi, devam ettiğim yün örgü, arada sırada boyadığım taşlarım ve olmazsa olmaz kitaplarım...Her şeye şükürler olsun..


                         Otomatik alternatif metin yok.

                              Bunca can sıkıcı insana karşılık bir sınıf dolusu gerçekten masum, saf ve güzel çocuklara, onlarla geçirdiğim sanat dolu saatlere şükürler olsun..


Vee  şükürler olsun ki denize kıyısı olan bir kasaba da oturuyorum. Ne yazık ki çocukluğumun sakin kasabası olmaktan çıktı, çok kalabalıklaştı, her yerde yüksek apartmanlar , arabalar dolduysa da bunları sırtımı  dönüp oturduğum iyi ki bir sahil kıyısı var. İçimde ki derin sıkıntı, her türlü güzellik içinde beni boğmaya çalışan depresyonuma da şükretmek istiyorum, inanıyorum ki Allah sevdiği kulunu sıkarmış. Olsun, bu hep benimle olacak biliyorum. Herşey zıtlıkları ile güzel. Mutlu hafta sonları herkese...

28 Şubat 2017 Salı

Bernhard'ın Beşlemesi

                           Duydum ki Thomas Bernhard özyaşamını beşleme ile yazıya dökmüş. Hemen internetten siparişimi verdim, beş kitaptan dördünü aldım. İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biri Bernhard. Daha önce de bazı kitapları hakkında yazmıştım. Aykırı, kendisiyle ve dünyayla kavgalı, melankolik bir yazar. Ee tüm bu özellikler tam benlik ve ilk kitabından beri zevkle okuduğum yazar. Evet ben  sıkı bir Thomas Bernhard okuruyum.
                            Ona ait ne bulursam okuyorum, bu beş kitapta kendi ağzından kendini anlatıyor. Bu da oldukça ilgi çekici. Soğuk ilk okuduğum kitabı bu beşleme de. Diğerlerini de okudukça yazmaya çalışacağım. Bu kitapta 18 yaşında ki  hastalıklarla savaştığı dönemi yazmış yazar. Grafenhof denilen sanatoryuma yatıyor ve burada aylarca süren verem hastalığıyla yaşıyor. Bu esnada her zaman ki gibi etrafını gözlemliyor, kendisini, ailesini, geçmişini sorguluyor. Niye hastalandım, niye ölen bu insanlarla beraberim diye isyan etmeyip durumu her haliyle kabullenip şunları söylüyor:
Doğanın ilerleyişine karşı koymaya çabalamanın bir anlamı yoktu, burada hüküm süren gri renge dayanabilmek için onu olduğu gibi benimsemeliydim.”


                    “Ömür boyu, intihar edenlere büyük bir hayranlık duydum. Onların hepsini benden çok daha ileride gördüm. Ne kadar korkunç, değersiz, cansız, ucuz ve aşağılık olursa olsun hayatına sıkıca tutunan beş para etmezin biriydim ben.”
                    Hastalığının  umutsuz dönemlerinde söylüyor bunu, neden böylesine karamsar olduğunu sorgulayıp yıllar önce evini ateşe verip bir trene atlayıp giden babasını çözmeye çalışıyor. Yıllar sonra 18 yaşında akciğer hastaları ile dolu umutsuz bir koğuşta kalırken kendini onlar gibi  hastaneye de ait görmüyor. Evde bırakıp gittiği kanserin son aşamalarını yaşayan annesine karşı sonsuz merhamet ve vicdan azabı duyuyorken bile babası hiç aklından çıkmıyor.Koyu bir Nazi ve Katoliklik karşıtı olan yazar, tecrübelerinden yola çıkarak dünyayı ‘mide bulandırıcı bir yer’ ya da ‘lağım çukuru’ olarak nitelendiriyor. 
                   Hastane de ki rutin işleyen işlerin çıplaklığını, hastaların nasıl insanlıktan çıktığını içinde oluşan öfkeyle dışa vuruyor. Kitaplarında ki uslübunun ve yazı dilinin neden böyle acımasız oluşunu anlıyorum her satırda. 18 yaşında böylesine kuvvetli gözlem gücünün olması başka şekilde yazmasına zaten olanak vermezdi diye düşünüyorum. Dünyaya karşı tutumlarımızın benzerliği belki benim onu bu kadar çok sevmeme neden. Hastalığı belki de yakında gelecek olan ölümü her haliyle kabul etmesine rağmen yaşama isteği daha fazla ağır basıyor.
Kendine göre bir çıkar yolu buluyor bu ölümcül yerden kurtulmaya dair. Ama artık tüm hayatı boyunca onunla olacak karamsarlık, sert bir dil, eleştirel bakış açısı hep onunla olup böylesine harika kitaplar yazdırıyor.
                     Diğer kiaplarında yaşamında önemli rol oynayan büyükbabasını , çocukluk yıllarını, hastalık ve yoksullukla geçen seneleri, devamlı suçladığı okul hayatını, hiç sevmediği derslerdeki başarısızlığını anlatıp duruyor devamlı. Tabi yine hiç nefes almadan, hiç paragraf yapmadan, uzun solukta..
                 Bu beşleme özyaşam öyküsüne bayıldım, sevdiğim bir yazarın hayatının ilk yıllarını ağzından okumak benim için çok kıymetliydi. Tüm Bernhard severlere önerimdir..

21 Şubat 2017 Salı

Paterson Diye Bir Adam

               Geçen gün saat  ikide toplantım vardı ve bir saat vaktim olduğundan sahile gidip oturayım dedim. Bir çay bahçesinde değil de bankta oturmayı seçtim. Yaşlı bir teyzeden izin isteyip yanına oturdum. Böyle bir durumda beş on dakika sonra konuşmaya başlamak kaçınılmaz. Benim de yaşlıların dertlerini dinlemeye yatkın bir yapım var. Sonrasında da üzüntü içinde kalıyorum o da başka.  Onun da başından geçenler ve sonucunda hayatta yapayalnız kalması hayatta ki acımasızlığın en büyük örneğiydi. O birşeyler anlatırken aklıma bir gece evvel seyrettiğim Jim Jarmusch filmi Paterson geldi.
                Jim Jarmusch karakterileri  sıradan hayatın sıradan karakterleridir. Son filmi Paterson'u  izlediğim gece aynı şeyi romanlarında yapan yazarları  düşündüm. Böylesine basit ve rutin hayatları anlatıp ciğerimizi sızlatan kaç kişi var ki. Paterson kasabasında yaşayan benzer adlı otobüs şöförü Paterson  kendi yaşamımızda ki zavallıllığı gösteriyor. Her gün aynı saatler de kalkıp aynı şeyleri yaptığı iş hayatı, kendine göre seçtiği siyah-beyaz yaşam stiliyle daha renkli olan sevgilisiyle olan rutin aşk hayatını görüyoruz günlere böldüğü filmde. Onu yaşama tutunduran, diğer şöförlerden ayıran yine sanat aşkı. Elinde ki deftere her gün şiirler yazıyor. Filmde ki sevgilisi olan kıza sinir oluyorum tüm film boyunca. Bu kadar mı iyimserlik olur, bu kadar mı elindekiyle yetinir insan. Tüm gün evin içinde kalıp böylesine yaratıcı ve mutlu  olamazdım herhalde. Jarmusch yalnız karakterler yaratmada usta. Bu kızın Paterson'u hayata bağlama çabalarını meleksi yetkelerle yapması sinirimi bozuyor tüm film boyunca. Acaba bir ben mi bunu hissettim ?

                          paterson film ile ilgili görsel sonucu

                Daha yaşlanmadan ve başıma kötü olaylar , kayıplar gelmeden böylesine hüzün dolu olmamı açıklayamıyorum. Sonumuz bankta karşılaştığımız teyze gibi olacaksa bunca çaba neden? Niye böylesine kötümserlik içindeyim? Okuduğum kitaplarda bunu yazan yazarlarla karşılaşınca bu konuda tek olmadığını anlamak insana biraz teselli veriyor belki de. Bir hafta önce bitirdiğim  Nazan Bekiroğlu kitabı Cümle Kapısı'nda bu duygulara rastladım. Şöyle diyor yazar :
                 ''Her şeyden  vaz mı geçmişim? Kasvet mi sirayet etmiş  içimin her yerine. Şimdi ben, ömrümün zula ustura ağzı, bıçak sırtı yerinde. Yazı, çizi, bilim, düşünce. Ne yapsam yetmiyormuş. Ne hissetsem daha ilerisi ölüm , diyormuşum da ileri geçemiyormuşum.''
                Eksiklik duygusu hep bizle. Paterson'un yalnız karakteri neler açtı başıma..






16 Şubat 2017 Perşembe

Kayseri Gezimiz


Kış tatilimizin son durağı Kayseri oldu ve burada 3 gün kaldık. Kayseri oldukça büyük bir şehir ve gezecek çok yer var. Gittiğimiz sabah kar yağdı ve kar manzaralı bir Kayseri ile karşılaştık. Şehir içinde büyük parklar var. Kışın gerçek tadı burada çıkıyor. Harika bir gün geçirdik. Soğukta nasıl geziyorsun diye çok soruyorlar ama aslında soğuk  fazla gezmemizi etkilemiyor. Üşüdükçe kafelerde mola verdik, camiler sıcacıktı girip bu tarihi yerlere hayran kaldık.



                       Şehirde kümbetler görmeye değer. Kayseri ve civarında 40 kadar kümbet bulunuyor. Kayseri Talas Caddesi’nde bulunan Alaca Kümbet’in kitabesinden Emir Cemaleddin bin Muhammed adına 1280 yılında yaptırıldığı öğrenilmiş. Ancak  bu kitabenin bir bölümü tahrip olmuş.



                                       Gidilmesi gereken  yerlerden biri de Milli Mücadele Müzesi..
1922’de Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanan ve 2 yıl görev yapan şair Faruk Nafız Bey, savaşta şehit düşen öğrencilerin anısına "Kayseri Lisesi Marşı"’nı yazdı. Okulda, ileride tanınmış bir şair olacak Behçet Kemal’in öğretmeni oldu.
1923 yılında okulun adı "Sultani"'den "Lise"'ye dönüştürüldü. 14 Ekim 1924'te Mustafa Kemal Paşa, eşi Latife Hanım ile birlikte çıktığı yurt gezisinde Kayseri’yi ziyareti sırasında Kayseri Lisesi’ni de ziyaret etti. Okulun öğrencisi Behçet Kemal’in yaptığı konuşma ile açılan törende Mustafa Kemal’i çok duygulandıran bir müsamere sergilendi. Mustafa Kemal Paşa, memnuniyetinin ifadesi olarak okula bir yağlıboya tablosunu hediye etti.
Okul, 1935-1936 ders yılında kız ortaokulu ile birleştirildi. 1959 yılında bünyesinde bir Akşam Lisesi açıldı; 1982’de Akşam Lisesi kapatıldı. 1994-1995 öğretim yılında bünyesinde “Yabancı Dil Ağırlıklı” bölüm açıldı. 2005-2006 yılında "Anadolu Lisesi haline geldi.


                              Gezerken mola verdiğimiz yerlerden biri de Radisson Blu otelinin alt tarafında bulunan bir kafe. Pastası ve kahvesi harikaydı çok beğendik.


Şehrin Arkeoloji müzesi gezmeden olmaz. Kayseri çevresinden toplanan pek çok eser Kayseri Lisesinin bir odasında koruma altına alınmıştır.
1928 yılında Milli Eğitim Bakanı Esat Bey, Kayseri’ye yaptığı bir ziyaret sırasında, bu eserleri görür ve Kayseri Valisi Fuat Bey’le bir müze kurulması konusunu görüşür. Vali Fuat Bey’in çalışmalarıyla, Hunat Hatun Medresesi’nin onarımı yapıldıktan sonra, 1 Mart 1930 tarihinde açılan müze 1937 tarihine kadar “Depo Müze” olarak faaliyette bulunur. 



                          Bir sonra ki durağımız  Seyyit Burhaneddin  Türbesi oldu. Ömrünün son yıllarını Kayseri'de geçiren Mevlana Celaleddin Rumi'nin hocası Seyyid Burhaneddin hazretlerinin türbesi çok etkileyici. 
9 yıl boyunca Konya’da Mevlana’nın hocalığını yapmış ve Konya’ya geçmeden önce 2 ay Kayseri’de kalmıştır. 
               Seyyid Burhaneddin Mevlana’nın eğitiminden sonra Kayseri’ye dönmüş ve ölümüne kadar 9 yıl burada yaşamıştır. Ölümüne yakın Kayseri Moğollar tarafından işgal edilip, yağmalanmıştır. Kayseri'nin Moğol ordusu tarafından işgal ve talanı esnasında Mevlana'nın hocası Seyyid Burhaneddin, tüm olayların tanığı olmuştur.



                                       Yine bu türbenin yakınlarından kalkan minibüslerle Erciyes Dağına çıktık. O gün oldukça tipi varmış , yollar karla kapanmış ama minibüsle kolaylıkla çıktık. Kayak yapmasanız da karlı dağda gezmek güzeldi.


                           Karda dolaşıyorsunuz ama kısa süre de donmaya başlıyorsunuz. Biz de  Magna Pilot otelin kafesine girip kahvemizi içtik.


Gece de şehir  güzel, her yer ışıl ışıl. 
20. yüzyıl başında Sultan II. Abdülhamit zamanında tüm büyük şehirlerde birer saat kulesi ve muvakkithane yapılması için ferman yayınlanmış. Kayseri Saat Kulesi de bu fermanın sonucu olarak 1906 yılında inşa edilmiş.



                              Kayseri'ye çok yakın olan Talas mutlaka gezilmeli.Kayseri il merkezine çok yakın, içinde villalar ve bağ evlerinin bulunduğu şirin bir yer. Bu nedenle, yazın buranın nüfusu hızla çoğalır, kışın ise azalır. Bunun yanında, Erciyes Üniversitesine yakın olması da, bu yörede, yaklaşık 15 bin civarında öğrencinin hareketliliği görülmektedir.



                             Yukarı mahalle de eski evler görülmeye değer. Burada bir zamanlar yaşayan Ermeni ve Rumların evleri birbirinden güzel.



Yaman Dede Camii: 1886’da inşa edilen kilise 1925’te camiye çevrilmiş. Bugün kaybolmuş olan kitabesinin Karamanlıca olarak yazıldığı bilinmekte. Talas’ın en güzel yapılarından biri olan bu caminin adının ilginç bir hikayesi var.  1877’de Talas’ta doğan Kayseri Rumlarından “Dyamandi”, çocuk yaşlarından itibaren İslamiyete ilgi duyar. Eğitim için gittiği İstanbul’da bu ilgisi artar, gönlünce Müslüman olur. Bunu uzun yıllar gizledikten sonra açıklar. Adını da “Yaman Dede” olarak değiştirir. 1962’de vefat eder. Kiliseden camiye çevrilen ibadethaneye de Talaslı olması nedeniyle onun adı verilir.


Talas'ta methini duyduğumuz Yeşil Künefe de künefe yedik. Yanında bir de soğuk süt verdiler. İlk başta nasıl olur dedik ama gerçekten tadını tamamlıyormuş. 


Yemek için  Talas'ta bulunan Bereket Develi Cıvıklısı'na gittik.


Kayseri içinde bulunan Elmacıoğlu  mantı, yağlama, pide çeşitleri muhteşemdi.




11 Şubat 2017 Cumartesi

Sivas'ta Yapılması Gerekenler


Kurtalan Ekspresi ile yaptığımız yolculuğun ikinci şehri Sivas'tı. Sivasın bu kadar güzel olacağını tahmin etmiyorduk. Bir gece trenden iner inmez geldiğimiz  Sivas'ta otel olarak seçtiğimiz  Buruciye Otel den çok memnun kaldık.



Otelde ki yöresel ürünlerinde bulunduğu harika kahvaltıyı yaptıktan sonra dışarı çıkıp şehri gezdik iki gün boyunca. Bu şehir de de vaktimiz kısıtlı  olduğundan yalnızca şehrin içini gezebildik. Ama bu bile bizi iki gün boyunca yordu. Hakkıyla gezmek istiyorsanız 3 gün boyunca kalmak gerekiyor. 


Otele yakın olduğundan ilk şehir meydanında bulunan yerden başladık. Çifte Minareli Medrese ilk gittiğimiz yerdi.  Sivas’ın sembol tarihi eserlerinden biri zaten. 800 yıldır ayakta kalan Çifte Minareli Medrese, yapılan tadilatların ardından yeniden hizmete açılmış.  İçerisinde bir çay bahçesi var.
Taç kapının hemen üzerinde üç yönden akan yazıttan medresenin, İlhanlı veziri Sahip Şemseddin Mehmet Cüveyni tarafından 1271/ 72 yılında yaptırıldığı anlaşılmakta.Yapının günümüze ulaşan tek özgün yanı, Anadolu’nun en yüksek taç kapısına sahip görkemli ön cephesi. Taç kapı üzerinde yükselen iki minare ise adeta Sivas’ın sembolü olmuş. Anadolu’da yapılmış en abidevi medreselerden biri olup, Dârü’l-hadis adıyla da biliniyor.

                Sivas Şifaiye Medresesi  görülmesi gereken diğer yapı.  Sultan İzzettin Keykavus tarafından yaptırılan medresede yine Sultanın kabri de yer almakta. Saltanatı sırasında hastalanan Sultan İzzettin Keykavus, bu medresenin yapılmasını emretmiş. Şifaiye Medresesi içerisinde yer alan önemli notlar, Sultan’ın kendi yazdığı şiirler ile dikkat çeker. Süslemeleri çok güzeldi. Bu yapı, Selçuklu Devrinde hastaların tedavi edildiği ve aynı zamanda tıp tahsilinin de yapıldığı en önemli medreselerden biriymiş. Günümüze ulaşabilen bölümü, Anadolu’nun en büyük şifahanesi. 1217/18 yıllarında 1. İzzeddin Keykavus tarafından yaptırılmıştır.

                             



Sivas Müzesi
                           1896-99 tarihleri arasında, Sivas Valisi Reşit Akif Paşa tarafından Sanayi-i Mektebi olarak yaptırılan bina, 1916 yılında Demircilik ve Marangozluk atölyesine dönüştürülmüş. 2009 tarihinde ise Arkeoloji Müzesi olarak hizmete açılmış. 4 ana bölümden oluşan müzeyi çok beğendim.


                                  Burada Hurri ve Şerri  çok ilginzi çekecektir. Hititlerin baştanrısı Teşub'un kutsal boğalarıymış. Bazı betimlerde Tanrı Teşub'un arabasını çekerken de görülmekteymiş. Hemen hemen bütün kutsal içerikli tasvirlerde Tanrı Teşub'un yanında görülmekte.. Boğalardan biri geceyi, diğeri gündüzü simgeler. Bu eserlerin aslı  Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmekte.


Tepecik Köyü Mozaiği

2002 yılında Sivas ili Gürün ilçesi Tepecik köyünde bir evin ahır tabanında bulunmuş. Geç Roma dönemine tarihlenen mozayik'te kanatlı hayvanlar, bitkisel rozetler, geometrik motifler bulunmakta. Mozayik 6 metre uzunluğunda ve 2.50 metre genişliğinde.



                      SİVAS ATATÜRK KONGRE VE ETNOGRAFYA MÜZESİ

                 Bağımsızlık mücadelemizin ilk başlangıç durağı olduğunu biliyorsunuz. Eski Sivas Lisesi olarak anılan bina milli mücadeleye 108 gün ev sahipliği yapmış, “Manda ve Himaye Kabul edilemez” gibi önemli kararlar burada alınmış. Bu sebeple Sivas tarihi ile son derece önemlidir.Mülki İdadi olarak 1892 yılında hizmete giren ve 1911 yılında Vilayet-i Sultani olan bu bina milli tarihimizde müstesna bir yere sahiptir.Mustafa Kemal Atatürk’ün daveti ve düzenlemesiyle yapılan ve ilk milli kongre olma özelliğine sahip Sivas Kongresi 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde burada toplanmıştır.




                              Sivas Eğri Köprü

            Eski Sivas-Kayseri yolu üzerinde bulunan Kızılırmak üzerindeki köprü iki kısımdan meydana gelmiş , birinci köprü yuvarlak ve sivri kemerli 17 gözden oluşmuş. İkinci bölümü yaklaşık10 muzaklıkta olup yuvarlak kemerli iki gözden oluşmuş. İkinci kısım, altından su akmamasına rağmen birinci köprünün devamı olması nedeniyle kullanılmakta.Sivas’ın güneybatısında, eski Sivas-Şarkışla-Kayseri yolunda Kızılırmak üzerindedir.


Sivas ta ki camiler hep tarihi ve içleri çok güzel . Kışın ortasında gitmemize rağmen içleri sıcacıktı. Mutlaka her tarihi camiye girilip gezilmeli.
      

                            Soğuk olduğundan her an gezemedik tabi . Ara ara molalar verdik. Sivas'ın ana caddelerinden birinde olan Hakan Pastanesi herşeyi ile çok güzeldi.


Bazen de genelde amcaların oturduğu kahvehanelerde oturup çay içtik.


Eğri Minareli Cami 
Anadolu'daki mimarlık tarihinde, cami iç mekân fikrinin gelişmesinde önemli bir yapıdır. Avlusuna üç yönden girişi ve düz damlı, dikdörtgen planlı, kufe tipli cami sınıfına giren ender örneklerdendir. Kubbe fikrinin henüz gelişmediği bir dönemde yapılmış.


                                Sivas Ulu Cami
              Merkez’de bulunan Sivas Ulu Camii, Anadolu’nun en eski camilerinden. Camilerin mekân fikrinin gelişmesinde önemli bir basamağı teşkil etmekte.Danişmendliler 1085–1178 yıları arasında Sivas, Kayseri ve Malatya’ya yerleşmişler.
Danişmendliler 1178’de Selçuklulara bağlanmasına rağmen adlarına yapılan yapılar yüzyılın sonuna kadar uzanmakta. Sivas Ulu Camii’ni de Danişmendli döneminin önemli eserlerinden saymak mümkün.


Kale Cami

Sivas Kale Camii, 3. Murad’ın veziri Sivas Valisi Ali Beyoğlu Mahmud Paşa tarafından 1580 yılında yaptırılmış. Kare planlı, tromp geçişli kubbesi dıştan on ikigen tambur ve üzerinde onaltıgen kasnaklı. Caminin beden duvarlarıyla, kasnak tamburu kesme taştan ve mermerden yapılmış. Mihrabı ve minberi mukarnas süslemelidir.


                          Gittiğimiz gün kar yağdığından gece Sivas'ın ayrı bir güzel olduğunu gördük. Tüm meydanlarda insanlar geziyor, kartopu oynuyorlardı.


                   Sivas'ta ne yenir? Sivas köftesi denemeye değer. İç malzeme kullanmadan , etin iki kez çekilmesiyle yalnızca tuz eklenerek yapılıyormuş.
 Mücahit Etli Ekmek  Salonu tam esnef lokantası ve çok lezzetli herşeyi.


İkinci gittiğimiz Lezzetçi Lokantası idi. Şehirde modern görünüşüyle baya bir güzel ve işlekti ama yediğim yemekleri beğenmedim. Keşke yine esnaf lokantası seçseydik dedik.


                          Sivas'ta görmediğmiz yerler çok fazlaydı. Yakın çevreye hem vakitsizlikten hem de kış şartlarından gidemedik. Ama bu şehri çok sevdik. Buradan Kayseri'ye geçtik. 
Tasarım:Sawako Kuronuma