21 Nisan 2017 Cuma

Şükür Cuması

                              Bu haftanın cuma şükrüne geçen izlediğim belgesel de Cioran'ın muhteşem bitiş cümlesiyle başlamak istiyorum.
'' Hepimiz her bir anının mucizelerle dolu olduğu bir cehennemin dibindeyiz ''
Hayat bir mucize,  her anı görebilen, anlayabilenler için şükür nedeni ama bütün olarak bakarsak ölüm gibi bir gerçek yüzünden de aldatıcı , bir cehennem..
Yine de hayata tutunmaya çalışıyoruz, güzellikleri tüm olumsuzluklara siper ediyoruz ya da etmeliyiz.
                           Bu hafta benim için üzüntülerle geçti nedense. Teyzem neredeyse bir aydır hastane de, geçen gün doktoru her an herşeye hazırlıklı olun deyince tüm akrabalar üzüntünün dibine vurduk. Umudumuz
yine de var, elimizden duadan başkası gelmiyor. (  Bu yazıyı aslında geçen hafta ki cuma için yazmıştım. Geçen cuma okula gitmek üzere minibüs beklerken kötü haberi aldık ne yazık ki, çok sevdiğim teyzem 58 yaşında vefat etti. Bu postu yayınlamadım ve bugüne kaldı. Bir haftadır çok üzüntülüyüz , ölüm hayat içinde apaçık bir gerçek ve oldukça acı..)
                           Ama hayat devam ediyor, bir cuma daha geldi. Şu sıralar okuduğum Fatma Barbarosoğlu 'nun Sözün ve Sükutun Renkleri kitabında altını çizdiğim paragrafı paylaşmak istiyorum :
'' Yaşadığımızın farkına varmak için daima hatırlatmalara ihtiyacımız var. Bu hatırlatma bazen bir yitirilmiş bir sağlık, bazen yitirilmiş bir dost olsa da, biz kaybettiğimiz herşeyin ardından delice bir yaşama isteği duyarız. Hayata kırılmalarımız , küskünlüklerimiz hep bu yaşama arzusu yüzündendir. Yaşamak hiç düşünmeden yaşamak..Başka yaşantılara sırt çevirerek yaşamak. ''


Bu hafta gelen kitaplarıma, okuma aşkımın her geçen gün artmasına şükürler olsun..


Mis gibi havamıza, masmavi denizimize, bisiklet keyfime, yeni yeşeren otlara şükürler olsun tabi ki..


Köyde olup baharı daha çok hissetmeye, erik ve kiraz ağaçları altında dolaşmaya, yeni yavruları olmuş koyun sürüsüne denk gelmeye şükürler olsun..


Bu hafta küçük kalpler diktim, ucuna çubuklar geçirdim ve saksılarımı süslemeye karar verdim. Fotoğrafta hepsini bir araya koydum ama farklı yerlerde olacaklar. Bunlar bile balkonuma mutluluk getirdi. Şükürler olsun ki etrafımda minik keyifler çok :)


Yeni bir haftasonuna girerken herkese huzur, mutluluk ve en önemlisi sağlık diliyorum. Dualarımızda birbirimizi unutmayalım..

9 Nisan 2017 Pazar

Pazar İkindisi Rehaveti

                     Kış sonu pazar günlerine denk gelen karanlık günlerde evde oturup avarelik yapmakta ayrı güzel. Nisan ayı bu, bazen yazı anımsatan sıcak günler olacak bazen de aman kış mı döndü dedirtecek. Bu pazar havamız kapalı, bulutlu , serin. Kahvaltılar ne güzel olur böyle pazarlarda.  Geçen okuduğum Kokular kitabında    Philippe Claudel  bisikletle fırına gidip ekmeği karnına bastırarak eve dönüşünü ne güzel anlatır:
"Mutluluk içinde sütlü kahve, tereyağı ve çilek reçeline doğru pedal basıyorum; sanki giysilerimin içine bir parça güneş sokuşturmuşum, nefis bir yanma hissi."        Uzun bir kahvaltı sonrası elime çayı alarak köşeme oturdum. Okuldan eve gelince hafta içi işim gücüm genelde yediden sonra biter. Kahvemi alıp en sevdiğim kanapeme otururum.. Burası kocamandır çünkü , ördüğüm battaniyeler üzerimdedir hep. Karşımda balkon manzarası, neredeyse asırlık çam ağacım karşıdaki tüm binalardan bizi korur. Çevrede yüzlerce apartman yokmuş gibi gelir bu ağaç sayesinde. Ya da ben bir ormanda yaşadığımı hayal ederim çam ağacım sayesinde. Koltuğumun üzerinde severek aldığım ya da hediye edilmiş tablolar, bir zamanlar siyah beyaz çekip karanlık oda da bastığım fotoğraflar asılıdır. Öyle çok severim ki onları.



                     Aslında bir pazar günü uzun uzun yazıp sadece fotolara bakılıp geçilen bir post yazmak istemem. Geçen aylarda Yekta Kopan bu konu da ne güzel yazmıştı.
'' "Hız" çağımızın en hastalıklı fetişlerinden. Hızlı olmalıyız. Kimsenin bir şeylere uzun konsantre olacak hali yok. Hemen anlatmalıyız. Eğlenceli olmalıyız. İşte bütün bu düşünceler, bilgi aydınlanması yaşamamış toplumlarda daha da patetik bir sonuç ortaya çıkarıyor. Hız değil bilgi. Tekrar ediyorum. Hız değil bil'' 
Bloglara bakarken bile hıza yeniliyoruz , hep bir koşturmamız var. Hızlı hızlı resimlere bakıyoruz, yazılar üstünkörü okunuyor. Belki bu yüzden blogların papucu dama atıldı ve instagram, vlog, snapchat revaçta. Günlük istatistiklerim bile benim için birşey ifade etmiyor. Günde 550  kere tıklansa ne olur sanki. Asıl sonuna kadar kim okuyor ki? Bu bile önemli değil artık benim için. Daha çok şurada kaç kişiyiz birbirimizi okuyan, aynı keyfi duyan, acaba bugün kim ne yazmış diye merakla bloglara giren? Blog ve instagram saatlerim var benim. En keyif aldığım, dinlendiğim. Hızlı hızlı tüketmiyorum kendimce bunları. Elimde telefon her  saat başında ne olmuş bitmiş diye bakmam. Bu yüzden telefonumda internet yok. Akşam üzeri bir kahve eşliğinde okuyorum blog yazılarını, instagrama bakıyorum .


                       Nerden nerelere geldim. Pazar günümü anlatırken..Bugün sabahtan tahinli kurabiye yaptım. Şimdi de mis gibi bol sütlü kahvem, kurabiyeler, elimde tablet ve bloglar. Tahinli kurabiyeye bayılıyorum. Kışın çok yaptığım birşeydir. Sırf tereyağ ile değil de yarı yarıya ölçü sıvı yağda koyup yapınca daha bir güzel oluyor, Bilginize..



                      Koskoca pazar biter mi ,  ara ara kütüphaneden aldığım kitaplarımı okudum. Bu hafta aldıklarım işte bunlar.  Samiha Ayverdi ve Mustafa Kutlu kitapları okumak her zaman huzur vermiştir. Mustafa Kutlu'nun yeni bir kitabı çıkmış dün gördüm. Çok merak etmeme rağmen almadım. Mayısta ki kitap fuarını bekliyorum.


                    Bütün kış işlediğim sehpa örtüm bitti ve yerini aldı. Kanaviçe yapmak çok zevkli ama bir o kadar da zormuş . Bitince yaşanan sevinç en güzeli.
Bir pazar daha bitmek üzere. Hava biraz sakinleşti aslında bugün çıksamaydık deniz kenarına diye düşünmeden edemiyorum. Neyse yeni bir haftaya başlamanın enerjisini toplayalım biraz daha...












5 Nisan 2017 Çarşamba

Kokular

                        Öylesine harika bir kitap okuyorum ki bitmesin diye gece yatmadan öncesine ayırdım bu özel anları. Her gece iki pasaj. Philippe Claudel  otobiyografisini yazarken bilmediğimiz bir türden yararlanıyor. Çocukluğunu kokular üzerinden izini sürüyor.Hepimizin özel koku anıları yok mudur aslında ? Bizi yıllar öncesine götüren, içimizi sızlatan, koca bir yara açıp her duyumsamamızda tekrar kabuğu deşilen geçmişe ait kokular değil midir ? Çoktan unuttuğumuz mutfaktan gelen bir yemeğin kokusu, bir kazağın kokusu, evin bir odasına ait koku, küf kokusu, puro, güneş kremi kokusu..
Her okuduğum bölümde ki kokular belki benim kokularım değil ama yine de yazarın hissettiği, yıllar içinde kaybettiği kokuları öylesine içten hissettim ki. Bazı kitaplar içinize işler işte böyle oldu benim için '' KOKULAR ''  kitabı.
                          Yazar bir bölümde amcasının çalışırken giydiği, üzeri boya dolu kazağını saklıyor evinde. Ona ait kokuyu ve duyguları öyle güzel anlatmış ki  :  ''  Babamdan daha yumuşak daha komik olan amcama bu kazak sayesinde yeniden kavuşuyorum. Onun yasını tutmak, ölümün gözlerine bir avuç yaşam fırlatıp atmak olur. Böylece bir anlığına kör olacağını biliyoruz, ama bu bize iyi gelecek  ve biz yola devam edebileceğiz.  bir gün kazağı burnuma yaklaştırdığımda hiç bir şey bulamadım. Herşeyden arınmıştı. Amcam kazağı terketmişti. Artık ruhsuz ve hatırasız , eski püskü bir giysiydi sadece. Ama yine de onu saklıyorum.Hep yukarı da , göğe yakın bir yerde , çatı katındaki dolapta...''



Geçmişteki kokuların bizi ezen yanı gibi şimdi ki kokuların hayata bağlayan yönü ne kadar çelişkili olsa da hayat bu işte diyorum. Bahar kokusu, deniz, iyot, tuz kokusu, fırın yanından geçerken gelen mis gibi ekmek kokusu, kafelerden süzülen kahve kokusu ne kadar gerçektir değil mi ?
Yalnızca kokuları temel alarak çocukluğuna giden yazarın bu kitabını herkese tavsiye ederim..












31 Mart 2017 Cuma

Teşekkür Cuması

Araya yine birşeyler girdi cuma teşekkür yazısı yazamadım ne zamandır..Hem bir bilanço olsun hem minnetimi sunayım diye oturdum yazıyorum işte. Bloguma hoş olan durumları yazmak istiyorum devamlı çünkü kaçış alanlarımdan biri burası. Normalde tüm kış üzerimde olan baharla daha da yoğunlaşan depresyonumu yazarak içimi dökmek belki kendim için iyi olurdu ama tüm güzellikleri farketmek ve huzurlu hissetmeye çalışmak en tedavi edici olan galiba.


Her sabah dış kapımı açıp indiğim merdivenlerin ucunda ki erik ağacının bana günaydın dediğini hayal etmek bir şükür çeşidi bence..


Aynı ağacın bir bölümünü mutfak camından görmem , onun mevsimlere göre değişimini seyretmem, yemek yaparken bol ışıklı bu odada olmam paha biçilmez..


Baharın gelmesiyle bahçem yavaş yavaş canlanmaya başladı. Ortancalar yapraklanmaya , zambaklar toprağın altından başlarını çıkarmaya, güller gonca vermeye başladı şükürler olsun..




Şükürler olsun bu baharda saksılarımın toprağını değiştirdim,  yeni sardunya fideleri ektim, güllerin dibine gübre koydum. 


Şükürler olsun , kargaşadan uzak, huzur dolu , resim yapmayı seven , iç dünyaları hala zengin çocuklarla beraberim..


Baharın gelmesiyle hava mis gibi ve ılık. Güneşi özlemişiz, her fırsatta parka çıkıp derin nefesler alıyoruz, parkta oynayan çocuk şenliği gibisi yok.


Köyde öğretmen olmanın yararları.. Köy fırınından çıkma sımsıcak pideler için şükürler olsun..


Blog dünyamızın en büyük kazançları artık yıllanmaya başlayan arkadaşlıkları. Macerakitabım Özlem'in posta süprizi alacağım en güzel hediyelerden birini, kitapları bana getirdi. Çok çok teşekkür ederim Özlem..


Şükürler olsun ki , arada böylesine güzel manzaralara rastlıyoruz bu bina yığınlarının arasında. Fazla olmasa da baharlarla donanmış ağaçlara denk gelince ohh hayat ne güzel diyorum.


En sevdiğim odamda kitaplarım ve örgülerimle beraberim ya şükürler olsun. Sabahattin Ali'nin dediği gibi  ; 

                                        ''Odamda beni kitaplarım bekler. Bu yegâne tesellidir.''

 Herkese iyi haftasonları !

26 Mart 2017 Pazar

10 Günde 4 Mevsim


Geçtiğimiz on gün içinde neredeyse tüm mevsimleri yaşadık. Mart ayı ilginç bir ay. Her şeyi içinde barındırıyor. Balık burcu boşuna bu ayın içinde değil :)  Balık olarak hiçte memnun değilimdir burcumdan da. Çünkü kendisine bu kadar eziyet eden başka bir burç var mıdır bilmem. Neyse geçelim bu haftaya.
Haftanın başında ısı değişiklikleri sonucunda bol bol sis yaşadık bizim köyde. 
Köy yaşadığımız yerden yüksekte olunca sabah karşılaştığımız manzara hep böyleydi.


         
                          Bir gün evden çıktığımızda şakır şakır yağmurla karşılaşmştık. 15 dakika sonra köye çıktığımızda gözlerimize inanamadık. Sanki başka bir şehre gelmiştik. Her yer beyaza bürünmüş ve lapa lapa kar yağıyordu.



                                Bu hava iki gün sürüp sanki başka bir iklime geçmiş gibi olduk ve bahar en güzel yüzünü gösterdi. Her yer bir anda yeşillendi, baharlar açtı tüm ağaçlarda. Manzaramız zaten çok güzel, tüm körfezi görüyoruz. Denizle gökyüzü birleşiyor . Bugün pazar ve haftasonu tatilindeyim. Bakalım yarın okula yani köye gidince ne ile karşılaşacağım merak ediyorum :)



                                 "Yüzümü bulutlara kaldırıp 
                                  Dua eder gibi mırıldanıyorum
                                  Kuşlarla, otlarla yıkanıyorum 
                                  Rüzgârla, ilkbaharla 
                                  Güneş gözkapaklarımı ısıtıyor
                                  Ah! Güvenilmez ilkbahar güneşi
                                  Rüyada mıyım, gerçek mi bu
                                  Hem var gibiyim, hem yok gibi
                                  Bir güney kentinde, bir kıyı kahvesinde 
                                  Başakların sonsuz salınışı
                                  Burada, kendimle baş başa 
                                  Ömrümü böylece tamamlayabilirim" 
                                                                                           Ataolbehramoğlu
                                                                          












20 Mart 2017 Pazartesi

Belgesel İzleyelim

                       Şu sıralar belgesellere dönüş yaptım. Neredeyse her gece bir belgesel izledim. Kısa kısa seyrettiklerimden bahsetmek isterim. 

                       1. Mutluluğun Ekonomisi   Economics of Happiness )

                         2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de  2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de bu 100 belgeseli izlemek olsun The Economics of Happiness 2011

            Küreselleşmenin insan mutluluğu ve ilişkilerinde ki olumsuz etkilerini ortaya koyup çıkar yolun yerelleşme olduğunu savunan bir belgeseldi. Nelerin tuzağındayız, nasıl bir kapana kıstırılmışız farkına varmamızı sağlıyor. Dünyadan kopuk küçücük bir şehrin mutluluğuna şahit olunca içinde bulunduğumuz koşturmacalı dünyadan nasıl kurtulacağız diye düşünmeden edemiyoruz..

                2. The Salt of the Earth  ( Toprağın Tuzu )
           Kimi zaman gözyaşları içinde seyrettiğim nasılda acımasız oluyoruz insan olarak diye sorgulamama neden olan belgesel. Bir fotoğrafçı olan   Sebastiaõ Salgado ile aslen fotoğrafçı olan  yönetmen Wim Wenders'ın bir işbirliğinde yapılan belgesel harikaydı.  Kırk yıl boyunca Sınır Tanımayan Doktorlar ile birlikte savaşlar, açlık ve göçler gibi toplumsal dramları objektifine aktaran Sebastiaõ Salgado, göz alıcı manzaralardan yerli topluluklarına, madenlerden Afrika savanlarına el değmemiş bölgelere seyahat etti. Sebastiaõ Salgado'ya oğlu Juliano da bazen eşlik etti. Salgado'yu izleyen bu benzersiz film, hem bu özgün fotoğrafçının müthiş kariyerini belgeliyor hem de gezegenimizin trajediler ve acılar dışında muhteşem bir yer olduğunu da gözler önüne seriyor.

                                       

                    3.  Unutulmuş Düşler Mağarası  (Cave Of Forgetten Dreams)
                   İnanılmaz görüntüler yaratmakta usta olan ünlü yönetmen W.Herzog tarafından çekilen bu belgesel Fransa’daki Chauvet Mağarası’nda bulunan 32000 yıl öncesine ait çizimleri inceliyor. Ziyaretçilere yasak olan bu mağaraya ekibiyle özel izniyle giren Herzog. Bu çizimler ışığında tarihçilerle birlikte bizi inanılmaz bir hikayeye ve görselliğe çağırıyor.

                                                  
                       

                         Dirt! The Movie

                            Dirt! The Movie (2009) 2016 hedeflerinizden biri de 2016 hedeflerinizden biri de bu 100 belgeseli izlemek olsun Dirt The Movie 2009


                           "Zamanın başlangıcından beri, evrenin bilinen
                            bütün gezegen ve galaksilerinden
                            sadece biri yaşayan ve nefes alan bir kabuğa, çamura sahip."
diye söze giren, oldukça gerekli bir konuyu başarıyla işlemiş olan, çok çok iddialı gibi değilse bile çok etkili bir belgesel.


13 Mart 2017 Pazartesi

Tolstoy Mutluluğu

                            Uzun yıllar  sekiz çocuğu, yirmi beş torunu ve bir sürü hizmetkarı ile  iyi  bir şekilde  yaşayan Tolstoy,  mutluluğu  yazdığı Savaş  ve Barış 'ta   ''  Varlığın bir değeri varsa, bu ondan vazgeçme zevkidir '' diye açıklar. Ama yaşantısında bunlardan da bir türlü vazgeçemez. Zengindir , hizmetçileri vardır ama her şeyden de  kurtulmak ister. Kendimi cesarete getirip birçok şeyden vazgeçip sade yaşamı seçmeyi düşündüğüm çok olur. Tabi bu bir çok kez hayalde kalır. Öylesine bağlıyız ki eşyaya, boş arkadaşlıklara, iş hayatında ki zorunluluklara.
                            Tolstoy  İvan İlyiç'in Ölümü'nün sonlarına doğru , ölüm döşeğinde ki İvan İlyiç'e ahlak felsefesinin şu temel sorusunu sordurur: '' Doğru bir hayat mı yaşadım? Tamam, iyi bir eğitim gördüm, iyi bir meslek edindim;  güzel  bir evim, iyi bir evliliğim var, ama doğru bir hayat mıydı benimkisi? Yoksa kocaman bir yanlış olarak mı ayrılıyorum hayattan?
                            Bu sorular içinde kıvranıyoruz çoğumuz, sonra bir boşvermişlik geliyor mecburen. Belki de olması gereken böylesi. Enis Batur Koma Provaları kitabında ne güzel özetler bizi : '' Ruh: sıkışıp kalmış bir fikir.” (s.26) Bir taraftan içsel sorunlarımızla uğraşırken diğer yandan insanlık halleri var. Bunca sorun, meşakkat halindeyken mutluluğu tutturmak anlara bağlı bu yüzden. John Berger'in dediği gibi ;  
İnsan mutluluğu ender rastlanır bir olgudur. Mutlu çağlar değil, yalnızca mutlu anlar vardır.” 

                               

                            Geçen gece yüksek imbd notu olan  yönetmeni Yann Arthus Bertrand olan  Human ( 2015) belgeselini izledim. Oldukça etkileyici bir belgesel. Yönetmen dünyanın değişik ülkelerinden farklı dillere, dinlere , özelliklere sahip insanları çıkartıp bir çok konu da görüşlerini alıyor.  Çekimleri dünyanın 60 farklı şehrinde gerçekleşen ve 2 bin kişiyle yapılmış söyleşilerden oluşan “insan”, “bizi insan yapan nedir?” sorusunun peşine düşüyor. Böylesine vurucu bir belgeseli seyrettikten sonra insana dair çok şeyi sorguladım tabi ki. Kendi mutsuzluk ve varoluşumu tarttım biçtim. Kimi an çok üzüldüm elimizden birşeyin gelmemesi bu çıkmaz sorgulamanın dibini boylattı. 

10 Mart 2017 Cuma

Şükür Cuma

Ne kadar çabuk geçiyor zaman. Geçen  cuma yazısından sonra birşeyler daha yazar koyarım diyordum ama fırsat olmadı. Gündelik koşturmacalar, doktor randevuları, ergen çocuğunla savaş, iş yerinde ki mecbur olduğun ilişkiler, çevrede olan biten tüm olumsuzluklar  say say bitmez tüm haftanı dolduran ve yaşamımızın çoğu zamanını kaplayan durumlar. Güzellikleri farkedip ortaya çıkarmasak, bunlara odaklanmasak  hiç çekilmez hayat.
Şuraya koyduğum güzel fotolar emin olun bu şehirde ki çoğunluğu göstermiyor. Bunca çirkinlikte cımbızla çekip çıkarıyorum içimizi mutlulukla dolduracakları. Manzaramız, denizimiz, bahçemiz olmasa devasa çöplük bu kasaba da. İnsan , insan, insan, araba, araba, çarpık çurpuk binalar herşey yıpratıcı.


Neyse bu haftanın  güzelliklerine geçelim, içimiz açılsın beş dakika.  Allah'a şükür ki  bisikletimizle  gidecek upuzun bir sahil yolumuz var. Yan kasaba 5 km. Deniz kenarından gitmekte işin en güzel yanı. Buraya vardığımda bir kaç tane çay bahçesi var, tam istediğim gibi az insan..İşte bu mavi beyaz badanalı da en sevdiğim. Sezon yeni açılıyor. Masalar tam çıkmamış. Hem  nefret ettiğim plastik masa, sandalye yok.


Şükürler olsun ki ağzımızın tadı yerinde.Bir çok şey yiyip içiyoruz. Ya yasak olsaydı ? Elmalı labne dolgulu ve cevizli kekim haftanın yıldızıydı. Yalnızca bir dilim yesem de her hafta bir kek pişirmeyi seviyorum. 


Bahçeme de yavaş yavaş  bahar geliyor. Kupkuru dallardan çıkan tomurcuklara, bahar havasına  ve bunları bu yıl da görebildiğime  şükürler olsun..


Cumaları kurulan köy pazarımızda yıllardır alışveriş yaptığım teyzeler, amcalar var. Her gidişimde onları arar gözlerim. Bu teyze de kendi yetiştirdiği kabağı kesiyor benim için. Mevsimi bitiyor artık, bahar sebzeleri gelir yakında.


Şükürler olsun bu yılda huzur içinde olduğum sınıfım benimle. Köy çocuklarının gerçekten farkı var. Tatminsiz değiller ve bir çok şeye daha hevesliler. Okulun başında boyama bile yapamazken şimdi Klimt çalışıyoruz..


Okul çıkışı saat 14. 30 gibi yürüyerek eve dönüyorum. Mahallemiz de az da olsa bahçeli evler var. Hep geçtiğim sokakta bir köpek beni karşılıyor her gün. Bu güzel canlılar da olmasaydı...


Burası mutfak pencerem. Erik ağacı dibinde. Nihayet o da açtı. İşte bir güzellik daha hayatımızı güzelleştiren..


Vee  en sevdiğim saatler. Gün koşturmacası bitmiş, herkes eve dönmüş, yemekler de yenmiş ve herkes köşesine çekilmiş. Benimde en sevdiğim yer. Kitaplarım, örgüm, boyamalarım, tabletim, kahvem hep yanımda. Bu günlerimize çook şükür!


3 Mart 2017 Cuma

Cuma Şükür Günü


                                    Senai Demirci'nin  bir lafı vardır ;   ''  Şükür , hep yine, hep yeni bir seferdir ''  der.  Yeniden cuma geldi, yeniden   hafta sonuna mutlulukla başlıyoruz, yeniden şükretme zamanı. Gerçi geçen aylarda Haşmet Babaoğlu köşe yazısında instagramda, facebookta yani sanal dünyada moda olan şükür olayını eleştirmişti. Şansınıza şükrediyor musunuz diye soruyor. Gerçekten de şansımız yaver gitmiş bu dünya da hayatımız iyi olmuş. Biraz düşününce doğru da buluyorum bunu. Tuzumuz kuru tabi ona şükret buna şükret.
Bu iyilik hali elimizden kaymasın diye şükrediyoruz belki de. Ne yapayım  kendimi iyi hissettiriyor ya yine yapacağım bugün..


                          Şükrettiğim, en mutlu ve huzurlu olduğum anların fotoğraflarına bakıyorum da , daha çok hafta sonuna denk geldiğini görüyorum. Geçen  cumartesi ve pazar hava pırıl pırıldı. Sanki bahar gelmişti erkenden. Bu fırsatı kaçırmamalıydık. Bizim burada ki balıkçılar için küçük bir liman yapmışlar, biraz şehrin dışında. Tüm sahil şeridi yenilenmiş. Yürüye yürüye gitmek , görmek kısmet oldu ya şükürler olsun!


Büyük bir ağaç vardı, onunda etrafı düzenlenmiş, çok güzel olmuş. Bu kış versiyonu, inşllh bahar ve yaz halini de görmek kısmet olur. 



                                      Şükürler olsun ki , ağzımızın tadı yerinde. Yaptıklarımızı yiyebiliyoruz, bir fincan kahvenin tadını alabiliyoruz. Denediğim tahinli kek pazar günüme renk vermişti..


Kızım, eşimle yürüyüş ..Beraberken beni paylaşamazlar ve kazanan kızım olur :)  Yıllardır kıskanır Pelin bizi. Yan  yana bile yürütmez. 


Sabah saat 11.  Denize en yakın mesafe de ki yerleri çok severim.  Arada  duvar, tel varsa hiç oturmam. Bu saatlerde fazla insan da yoktu, şükürler olsun böylesine sessiz ve huzurlu saatlere..


                                  Yeni başladığım etamin işi, devam ettiğim yün örgü, arada sırada boyadığım taşlarım ve olmazsa olmaz kitaplarım...Her şeye şükürler olsun..


                         Otomatik alternatif metin yok.

                              Bunca can sıkıcı insana karşılık bir sınıf dolusu gerçekten masum, saf ve güzel çocuklara, onlarla geçirdiğim sanat dolu saatlere şükürler olsun..


Vee  şükürler olsun ki denize kıyısı olan bir kasaba da oturuyorum. Ne yazık ki çocukluğumun sakin kasabası olmaktan çıktı, çok kalabalıklaştı, her yerde yüksek apartmanlar , arabalar dolduysa da bunları sırtımı  dönüp oturduğum iyi ki bir sahil kıyısı var. İçimde ki derin sıkıntı, her türlü güzellik içinde beni boğmaya çalışan depresyonuma da şükretmek istiyorum, inanıyorum ki Allah sevdiği kulunu sıkarmış. Olsun, bu hep benimle olacak biliyorum. Herşey zıtlıkları ile güzel. Mutlu hafta sonları herkese...

28 Şubat 2017 Salı

Bernhard'ın Beşlemesi

                           Duydum ki Thomas Bernhard özyaşamını beşleme ile yazıya dökmüş. Hemen internetten siparişimi verdim, beş kitaptan dördünü aldım. İkinci Dünya Savaşı sonrası Alman edebiyatının en önemli isimlerinden biri Bernhard. Daha önce de bazı kitapları hakkında yazmıştım. Aykırı, kendisiyle ve dünyayla kavgalı, melankolik bir yazar. Ee tüm bu özellikler tam benlik ve ilk kitabından beri zevkle okuduğum yazar. Evet ben  sıkı bir Thomas Bernhard okuruyum.
                            Ona ait ne bulursam okuyorum, bu beş kitapta kendi ağzından kendini anlatıyor. Bu da oldukça ilgi çekici. Soğuk ilk okuduğum kitabı bu beşleme de. Diğerlerini de okudukça yazmaya çalışacağım. Bu kitapta 18 yaşında ki  hastalıklarla savaştığı dönemi yazmış yazar. Grafenhof denilen sanatoryuma yatıyor ve burada aylarca süren verem hastalığıyla yaşıyor. Bu esnada her zaman ki gibi etrafını gözlemliyor, kendisini, ailesini, geçmişini sorguluyor. Niye hastalandım, niye ölen bu insanlarla beraberim diye isyan etmeyip durumu her haliyle kabullenip şunları söylüyor:
Doğanın ilerleyişine karşı koymaya çabalamanın bir anlamı yoktu, burada hüküm süren gri renge dayanabilmek için onu olduğu gibi benimsemeliydim.”


                    “Ömür boyu, intihar edenlere büyük bir hayranlık duydum. Onların hepsini benden çok daha ileride gördüm. Ne kadar korkunç, değersiz, cansız, ucuz ve aşağılık olursa olsun hayatına sıkıca tutunan beş para etmezin biriydim ben.”
                    Hastalığının  umutsuz dönemlerinde söylüyor bunu, neden böylesine karamsar olduğunu sorgulayıp yıllar önce evini ateşe verip bir trene atlayıp giden babasını çözmeye çalışıyor. Yıllar sonra 18 yaşında akciğer hastaları ile dolu umutsuz bir koğuşta kalırken kendini onlar gibi  hastaneye de ait görmüyor. Evde bırakıp gittiği kanserin son aşamalarını yaşayan annesine karşı sonsuz merhamet ve vicdan azabı duyuyorken bile babası hiç aklından çıkmıyor.Koyu bir Nazi ve Katoliklik karşıtı olan yazar, tecrübelerinden yola çıkarak dünyayı ‘mide bulandırıcı bir yer’ ya da ‘lağım çukuru’ olarak nitelendiriyor. 
                   Hastane de ki rutin işleyen işlerin çıplaklığını, hastaların nasıl insanlıktan çıktığını içinde oluşan öfkeyle dışa vuruyor. Kitaplarında ki uslübunun ve yazı dilinin neden böyle acımasız oluşunu anlıyorum her satırda. 18 yaşında böylesine kuvvetli gözlem gücünün olması başka şekilde yazmasına zaten olanak vermezdi diye düşünüyorum. Dünyaya karşı tutumlarımızın benzerliği belki benim onu bu kadar çok sevmeme neden. Hastalığı belki de yakında gelecek olan ölümü her haliyle kabul etmesine rağmen yaşama isteği daha fazla ağır basıyor.
Kendine göre bir çıkar yolu buluyor bu ölümcül yerden kurtulmaya dair. Ama artık tüm hayatı boyunca onunla olacak karamsarlık, sert bir dil, eleştirel bakış açısı hep onunla olup böylesine harika kitaplar yazdırıyor.
                     Diğer kiaplarında yaşamında önemli rol oynayan büyükbabasını , çocukluk yıllarını, hastalık ve yoksullukla geçen seneleri, devamlı suçladığı okul hayatını, hiç sevmediği derslerdeki başarısızlığını anlatıp duruyor devamlı. Tabi yine hiç nefes almadan, hiç paragraf yapmadan, uzun solukta..
                 Bu beşleme özyaşam öyküsüne bayıldım, sevdiğim bir yazarın hayatının ilk yıllarını ağzından okumak benim için çok kıymetliydi. Tüm Bernhard severlere önerimdir..

21 Şubat 2017 Salı

Paterson Diye Bir Adam

               Geçen gün saat  ikide toplantım vardı ve bir saat vaktim olduğundan sahile gidip oturayım dedim. Bir çay bahçesinde değil de bankta oturmayı seçtim. Yaşlı bir teyzeden izin isteyip yanına oturdum. Böyle bir durumda beş on dakika sonra konuşmaya başlamak kaçınılmaz. Benim de yaşlıların dertlerini dinlemeye yatkın bir yapım var. Sonrasında da üzüntü içinde kalıyorum o da başka.  Onun da başından geçenler ve sonucunda hayatta yapayalnız kalması hayatta ki acımasızlığın en büyük örneğiydi. O birşeyler anlatırken aklıma bir gece evvel seyrettiğim Jim Jarmusch filmi Paterson geldi.
                Jim Jarmusch karakterileri  sıradan hayatın sıradan karakterleridir. Son filmi Paterson'u  izlediğim gece aynı şeyi romanlarında yapan yazarları  düşündüm. Böylesine basit ve rutin hayatları anlatıp ciğerimizi sızlatan kaç kişi var ki. Paterson kasabasında yaşayan benzer adlı otobüs şöförü Paterson  kendi yaşamımızda ki zavallıllığı gösteriyor. Her gün aynı saatler de kalkıp aynı şeyleri yaptığı iş hayatı, kendine göre seçtiği siyah-beyaz yaşam stiliyle daha renkli olan sevgilisiyle olan rutin aşk hayatını görüyoruz günlere böldüğü filmde. Onu yaşama tutunduran, diğer şöförlerden ayıran yine sanat aşkı. Elinde ki deftere her gün şiirler yazıyor. Filmde ki sevgilisi olan kıza sinir oluyorum tüm film boyunca. Bu kadar mı iyimserlik olur, bu kadar mı elindekiyle yetinir insan. Tüm gün evin içinde kalıp böylesine yaratıcı ve mutlu  olamazdım herhalde. Jarmusch yalnız karakterler yaratmada usta. Bu kızın Paterson'u hayata bağlama çabalarını meleksi yetkelerle yapması sinirimi bozuyor tüm film boyunca. Acaba bir ben mi bunu hissettim ?

                          paterson film ile ilgili görsel sonucu

                Daha yaşlanmadan ve başıma kötü olaylar , kayıplar gelmeden böylesine hüzün dolu olmamı açıklayamıyorum. Sonumuz bankta karşılaştığımız teyze gibi olacaksa bunca çaba neden? Niye böylesine kötümserlik içindeyim? Okuduğum kitaplarda bunu yazan yazarlarla karşılaşınca bu konuda tek olmadığını anlamak insana biraz teselli veriyor belki de. Bir hafta önce bitirdiğim  Nazan Bekiroğlu kitabı Cümle Kapısı'nda bu duygulara rastladım. Şöyle diyor yazar :
                 ''Her şeyden  vaz mı geçmişim? Kasvet mi sirayet etmiş  içimin her yerine. Şimdi ben, ömrümün zula ustura ağzı, bıçak sırtı yerinde. Yazı, çizi, bilim, düşünce. Ne yapsam yetmiyormuş. Ne hissetsem daha ilerisi ölüm , diyormuşum da ileri geçemiyormuşum.''
                Eksiklik duygusu hep bizle. Paterson'un yalnız karakteri neler açtı başıma..






16 Şubat 2017 Perşembe

Kayseri Gezimiz


Kış tatilimizin son durağı Kayseri oldu ve burada 3 gün kaldık. Kayseri oldukça büyük bir şehir ve gezecek çok yer var. Gittiğimiz sabah kar yağdı ve kar manzaralı bir Kayseri ile karşılaştık. Şehir içinde büyük parklar var. Kışın gerçek tadı burada çıkıyor. Harika bir gün geçirdik. Soğukta nasıl geziyorsun diye çok soruyorlar ama aslında soğuk  fazla gezmemizi etkilemiyor. Üşüdükçe kafelerde mola verdik, camiler sıcacıktı girip bu tarihi yerlere hayran kaldık.



                       Şehirde kümbetler görmeye değer. Kayseri ve civarında 40 kadar kümbet bulunuyor. Kayseri Talas Caddesi’nde bulunan Alaca Kümbet’in kitabesinden Emir Cemaleddin bin Muhammed adına 1280 yılında yaptırıldığı öğrenilmiş. Ancak  bu kitabenin bir bölümü tahrip olmuş.



                                       Gidilmesi gereken  yerlerden biri de Milli Mücadele Müzesi..
1922’de Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanan ve 2 yıl görev yapan şair Faruk Nafız Bey, savaşta şehit düşen öğrencilerin anısına "Kayseri Lisesi Marşı"’nı yazdı. Okulda, ileride tanınmış bir şair olacak Behçet Kemal’in öğretmeni oldu.
1923 yılında okulun adı "Sultani"'den "Lise"'ye dönüştürüldü. 14 Ekim 1924'te Mustafa Kemal Paşa, eşi Latife Hanım ile birlikte çıktığı yurt gezisinde Kayseri’yi ziyareti sırasında Kayseri Lisesi’ni de ziyaret etti. Okulun öğrencisi Behçet Kemal’in yaptığı konuşma ile açılan törende Mustafa Kemal’i çok duygulandıran bir müsamere sergilendi. Mustafa Kemal Paşa, memnuniyetinin ifadesi olarak okula bir yağlıboya tablosunu hediye etti.
Okul, 1935-1936 ders yılında kız ortaokulu ile birleştirildi. 1959 yılında bünyesinde bir Akşam Lisesi açıldı; 1982’de Akşam Lisesi kapatıldı. 1994-1995 öğretim yılında bünyesinde “Yabancı Dil Ağırlıklı” bölüm açıldı. 2005-2006 yılında "Anadolu Lisesi haline geldi.


                              Gezerken mola verdiğimiz yerlerden biri de Radisson Blu otelinin alt tarafında bulunan bir kafe. Pastası ve kahvesi harikaydı çok beğendik.


Şehrin Arkeoloji müzesi gezmeden olmaz. Kayseri çevresinden toplanan pek çok eser Kayseri Lisesinin bir odasında koruma altına alınmıştır.
1928 yılında Milli Eğitim Bakanı Esat Bey, Kayseri’ye yaptığı bir ziyaret sırasında, bu eserleri görür ve Kayseri Valisi Fuat Bey’le bir müze kurulması konusunu görüşür. Vali Fuat Bey’in çalışmalarıyla, Hunat Hatun Medresesi’nin onarımı yapıldıktan sonra, 1 Mart 1930 tarihinde açılan müze 1937 tarihine kadar “Depo Müze” olarak faaliyette bulunur. 



                          Bir sonra ki durağımız  Seyyit Burhaneddin  Türbesi oldu. Ömrünün son yıllarını Kayseri'de geçiren Mevlana Celaleddin Rumi'nin hocası Seyyid Burhaneddin hazretlerinin türbesi çok etkileyici. 
9 yıl boyunca Konya’da Mevlana’nın hocalığını yapmış ve Konya’ya geçmeden önce 2 ay Kayseri’de kalmıştır. 
               Seyyid Burhaneddin Mevlana’nın eğitiminden sonra Kayseri’ye dönmüş ve ölümüne kadar 9 yıl burada yaşamıştır. Ölümüne yakın Kayseri Moğollar tarafından işgal edilip, yağmalanmıştır. Kayseri'nin Moğol ordusu tarafından işgal ve talanı esnasında Mevlana'nın hocası Seyyid Burhaneddin, tüm olayların tanığı olmuştur.



                                       Yine bu türbenin yakınlarından kalkan minibüslerle Erciyes Dağına çıktık. O gün oldukça tipi varmış , yollar karla kapanmış ama minibüsle kolaylıkla çıktık. Kayak yapmasanız da karlı dağda gezmek güzeldi.


                           Karda dolaşıyorsunuz ama kısa süre de donmaya başlıyorsunuz. Biz de  Magna Pilot otelin kafesine girip kahvemizi içtik.


Gece de şehir  güzel, her yer ışıl ışıl. 
20. yüzyıl başında Sultan II. Abdülhamit zamanında tüm büyük şehirlerde birer saat kulesi ve muvakkithane yapılması için ferman yayınlanmış. Kayseri Saat Kulesi de bu fermanın sonucu olarak 1906 yılında inşa edilmiş.



                              Kayseri'ye çok yakın olan Talas mutlaka gezilmeli.Kayseri il merkezine çok yakın, içinde villalar ve bağ evlerinin bulunduğu şirin bir yer. Bu nedenle, yazın buranın nüfusu hızla çoğalır, kışın ise azalır. Bunun yanında, Erciyes Üniversitesine yakın olması da, bu yörede, yaklaşık 15 bin civarında öğrencinin hareketliliği görülmektedir.



                             Yukarı mahalle de eski evler görülmeye değer. Burada bir zamanlar yaşayan Ermeni ve Rumların evleri birbirinden güzel.



Yaman Dede Camii: 1886’da inşa edilen kilise 1925’te camiye çevrilmiş. Bugün kaybolmuş olan kitabesinin Karamanlıca olarak yazıldığı bilinmekte. Talas’ın en güzel yapılarından biri olan bu caminin adının ilginç bir hikayesi var.  1877’de Talas’ta doğan Kayseri Rumlarından “Dyamandi”, çocuk yaşlarından itibaren İslamiyete ilgi duyar. Eğitim için gittiği İstanbul’da bu ilgisi artar, gönlünce Müslüman olur. Bunu uzun yıllar gizledikten sonra açıklar. Adını da “Yaman Dede” olarak değiştirir. 1962’de vefat eder. Kiliseden camiye çevrilen ibadethaneye de Talaslı olması nedeniyle onun adı verilir.


Talas'ta methini duyduğumuz Yeşil Künefe de künefe yedik. Yanında bir de soğuk süt verdiler. İlk başta nasıl olur dedik ama gerçekten tadını tamamlıyormuş. 


Yemek için  Talas'ta bulunan Bereket Develi Cıvıklısı'na gittik.


Kayseri içinde bulunan Elmacıoğlu  mantı, yağlama, pide çeşitleri muhteşemdi.




Tasarım:Sawako Kuronuma