17 Ocak 2021 Pazar

Kitap Çekilişi

                              


                         İnstagram sayfamda kitap çekilişi yapıyorum. Fotoğrafta ki kitapları iki kişiye vereceğim. İsteyenler buyursun!




11 Ocak 2021 Pazartesi

Duygusal Adamın Peşinden

                              Yeni kitaplar aldım yine kendime. Bu sefer ikinci el aldım çünkü kitap fiyatları çok yüksek. Kütüphaneden alıyorum okumak için ama aradığım bir çok kitap da yok ne yazık ki. Mesela Javier Marias kitaplarının hepsini okumak istiyorum ya da kuzey ülkelerinden bazı yazarları. Çevremde bunları alıp okuyan da olmayınca mecbur kalıyorsunuz.  Gelen kitaplarımın içinde Duygusal Adam da var. Ona başladığımda tekrar Marias diline kavuşmanın heyecanını yaşadım. Daha otuz sayfa okudum ama bir an önce bitsin de istemiyorum. Hemen altını çizdiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum. 

                     '' Öte yandan ben çoğu meslektaşımın  aksine, yeni ve bilmediğim bir kentte olma duygusundan hoşlanırım, halka açık alanlarda dolaşmak ve insanların orada benim ya yarım yamalak bildiği ya da hiç bilmediğim dili konuştuklarına tanık olmak, hoş görünümlü vatandaşların sokaklarda giydiği kıyafet ve şapkaları ( bugünlerde şapkalar çok az görülse ya da hiç görülmese de) incelemek, çalışma saatlerinde mağazaların boş mu dolu mu olduğuna bakmak; haberlerin nasıl yorumlandığını görmek, dünyanın sadece o bölgesinde bulunabilecek yerel mimari örneklerini gözlemlemek, mağaza tabelalarında ki harflerin büyüklüğüne ve biçimine dikkat etmek ( ve burada yazanların ilkel bir insanmışcasına  hiç bir şey anlamayarak okumak) metro ve otobüslerde ki insanların yüzlerine dikkatle bakmak, bunu aslında, bazı yüzleri seçerek , onları başka bir yerde de görüp görmeyeceğimi merak ettiğim için çok sık yaparım;belki ihtiyaç duyarım diye yanımda da taşıdığım haritayla yollarını daha önceden öğrenmiş olduğum kentin bazı mahallelerinde bile bile kaybolmak, dünyanın her bir noktasında ki mecalsiz kalmış her bir günün nasıl da taklit edilemez bir şekilde geçip gittiğini ve günün ışıklar yandığı zaman ki o belirsiz ve kararsız gözlemlemek; sabah aydınlığında parlak asfalta ya da akşam karanlığında tek bir sokak lambasıyla aydınlanan, eskiden kalma, tozlu taş kaldırımlar gibi ayak izi bırakmadığımız yerlere ayak basmak, ayırt edilemiyen, neşeli uğultuların herşeyi kaplayıp yok ettiği barlara girmek; güneyin beyaz sokaklarında ve ya kuzeyin gri caddelerinde gün batımında yürüyüşe çıkmış ya da işten eve giden insanlarla kaynaşmak, kısa bir süre dinlenmek; kadınların giyinip kuşanıp akşam ya da gece dışarı çıkmalarını izleyip onları bekleyen rengarenk arabalara bakmak, gittikleri partilerin hayalini kurmak, zaman öldürmek. 


                        Bütün bunları yazar  kitapta ki kahramanına söyletmesinin nedeni; arkadaşlarıyla yapacağı sohbete niye tercih ettiğini açıklamasıdır. Opera sanatçısı olan kahraman meslektaşlarıyla bir araya geldiğinde doğal olarak işlerinden , müzikten, operadan bahsederler. Ama bundan hiç hoşlanmaz.Üst düzey konulardan konuşabiliriz ama  aslında çoğu memur ruhludurlar der ve böylesine uzun bir betimlemeyle de tercih edişinin nedenini anlatır.

                 Kendimizi düşününce ne kadar doğru bir saptama olduğunu görüyorum. Çevremizde genelde yaptığımız işten insanlar bulunur ve bir araya gelince de laf her zaman dönüp dolaşıp ortak paydalara gelir. Ben de meslektaşlarımla yaptığım buluşmalarda beni dar çevremden dışarı çıkarmayan muhabbete maruz kalıyorum. Aslında yalnızca aynı meslekte olmasak da birlikte olduğum insanların sığ  dünyasında boğulduğumu hissettiğim çok olmuştur. Onun yerine yazarın dediği gibi sokakları arşınlamak, gördüklerine benzer görüntülere bakmak, insanlar hakkında hayal kurmak belki de bazılarının hikayesini dinlemek benim için de eşsiz saatlerdir. Bu yüzden seyahatleri özlerim. Uzaklaşmak isterim yaşadığım alandan, insanlardan. İnsanın tamamiyle kendinle kaldığı, saf mutluluğa büründüğü zamanlardır seyahatler. Hele yabancı bir ülkedeyseniz insanlara ne kadar yabancılaşırsanız kendinize, insani yönünüze yaklaşırsınız  gibi geliyor. 

                        Duygusal Adam yine en baştan beni ele geçirdi, çok mutluyum !

4 Ocak 2021 Pazartesi

Psikologlar ve Bizler

                                                      Geçen gün  İstanbul'da yaşayan bir arkadaşımla uzun süren bir konuşma yaptık telefonda. Otuzlu yaşların başında ve bir kaç yıldır yakasına yapışmış panik bozukluk ile yaşıyor, ara ara da ataklar yaşıyor. İlaç tedavisi ayrıca bir yıldır da psikolog ile seanslar yapıyor. Benim de geçmişte benzer şikayetlerim olduğundan konuya yabancı değilim. İnsanların benzer üzüntüleri ,hastalıkları yaşayıp birbirine dert yanması, paylaşması bir derece işe yarıyor ve hatta bazen iyi geliyor. En son psikoloğuna gittiğinde seansların bir  işe yaramadığını uygun bir dille söylemiş. O saniyeden sonra da psikologun tavırları değişmiş ve sertleşmiş. Kız da bir daha gitmeyeceğini söyledi bana.

Şimdi blog arkadaşlarımdan Ceren bana kızacak ama psikologların tedavi ettiği insan da görmedim. Ben de zaman zaman gittim ama sürdürmedim. Başta sorun maddi tabi ki. Çünkü seansların işe yaraması için uzun bir süreye gerek var. Her hafta gitsek maaşın yarısı. İnsanoğlu bir de aceleci. Bir umut koşa koşa gidiyorsun sanki oradan çıktığında her şey aydınlanacakmış gibi geliyor ama olmuyor tabi ki doğal olarak. Benim görüştüğüm psikologların küçük bir tutumu , düşüncesi ile onlardan kopmam anında olmuştur. Devamlı dinler modda olup sizi konuşturmaları, arada bir şey yakalayıp heyecanla not almaları, mutlaka okunması gereken kişisel kitap önermeleri, sonra ki derse ödevler vermeleri ( hele şunu şunu yaz deyince iyice kopuyorum), hobi edinmelisin şunu şunu yapmalısın diye bir çok klişeyi sıralamaları, bilmiyorum işte bütün bunlar hep beni uzaklaştırdı ve inancımı kaybettim. 

Hem Yalom'un tüm kitaplarını okuduğumda gördüm; ona gelen danışanlar da yıllarca seanslara devam ediyorlar da ancak bir nebze işler çözülüyor. 

                              Sonuçta kaygı bozukluğumu aza indirdim ama kendi çabalarımla. Öyle uzun uzun terapi almadım. Hele gençlere rastlarsam koşa koşa çıktım odadan. Okuduğum kitapta Kemal Sayar bile itiraf ediyor; terapist aile kurmuş olmalı, çocuğu varsa hatta artı puan. Annem babam ölünce bana gelen danışanlarımın acısını daha iyi kavradım diyor. Psikolog dediğin yaş almalı, tecrübesi olmalı hatta bazı insanlar cinsiyetini bile  seçiyor. Okuduğum kitaplarla, telkinlerle , inançla , hobilerle , işler güçlerle, kendimi adadığım küçük şeylerle kendimi tedavi ettim. Arkadaşım daha yolun başında, yavaş yavaş o da bununla baş  edecek.  


                      Şu sıralar izlediğim dizide de bir çok sağaltıcı nokta buluyorum kendim için. İn Treatment  dizisinde insan ilişkileri, gelen danışmanların kişisel özellikleri ve sorunları , psikolog rolünde ki adamın yılların tecrübesine rağmen acizliği, doktor hasta ilişkisinde ki özel alanın sınırları gibi bir çok konuyu ilgiyle izliyorum. Zaten yarım saat sürüyor, minik dozlarda hap sanki.

                            Konuya ilgisi olanlara öneriyorum diziyi..











               

1 Ocak 2021 Cuma

Yeni Yıl Cuması

                              Vay be! Bir yılı daha bitirdik. Sayılara baktığımda 2-0-2-1 Allahım diyorum bir zamanlar okulda ki yoklama defterlerine 1999-2004-2010 falan yazıyordum. Okullar açık olup yazmaya başlasaydık ne garip gelecekti bu rakamlar. Rakamların her yıl çoğalmasından mıdır yoksa bu kadar çabuk değişmesinden midir bir tuhaf hissediyorum. Bir tür yabancılaşma yaşıyorum sürüp giden hayata karşı.

Herkes dileklerde bulunuyor tabi olarak; oldukça zor bir yıl geçirdik. Ölümlerin çokluğu, insanın bunca gelişmişliğe rağmen aciz hale düşmesi, belirsizliğin en koyu haliyle sürmesi endişemizi sürdürüyor. Ama hiç bir şey sürekli değildir , bu da sona erecektir. Beklemesini, yapılması gerekenleri yapmayı bilmeliyiz. Kemal Sayar'ın kitabını okuyorum bu hafta. Gerçekten farkındalık yaratacak bir kitap.


                                      ''Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal’anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyiz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsin derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir.” diyor Hafız. Tuzu yarasinda hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.'' diyor yazar kitabında.

                                      Kitabı hala okumaktayım, sindire sindire okumak istiyorum acele etmeden. Ondan önce Blog arkadaşlarımdan Zeynep'in hediye ettiği bir klasiği okudum bu hafta içi.



                    Hafta içi yapraklarını tamamiyle kaybetmiş ağaçların parkta yürüdüm. Yağmur bekleniyordu ama çok az yağdı. Yine sakin ve ılıman bir hafta geçirdik. Aralık sonu gelmesine rağmen böyle olması aslında üzüntü yaratıyor.



Denize sıfır ağacımı da görmeye gittim bu hafta içi. O da sessiz sedasız ve çıplak duruyordu.



                          Deniz boyunca uzun yürüyüşler yapma fırsatım oldu çünkü havanın ılıklığı çok güzeldi. Sanki bahara girmek üzereydik. Çocukken bir minibüse teyzemler ve çocuklarıyla gittiğimiz yere kadar yürüdüm. Burada ki ağaç bu kadar büyük müydü şimdi hatırlamıyorum ama denize buradan girerdik. Denizin aslında kötü olduğunu hatırlıyorum; midye ve yosun boldu. Ağacın çevresinde ki bağda piknik yapardık tüm gün. 


                             Çocukken gittiğimiz bağın haline bakar mısınız! Burası artık bir mahalle olmuş durumda. Ağacı binalar sarmış, önü doldurulmuş, denize gitmek için otuz metre yürümeniz gerekiyor. Gel de çocukluğu arama..


                     Her gidişimde yüreğimi sızlatan yer de bu resim yüzümü güldürdü. Hoş şeyler yaratan insanlar hala var neyse ki.


Hafta içi yüzümü güldüren paketler de vardı.. Bir arkadaşıma kapıdan uğrayayım diye gittiğim bir mahalle de karşıma 1920 yılında yapılmış cami çıktı. Bu camiyi çocukluğumdan hatırlıyordum.  Kabakulak olmuştuk kardeşimle. O zamanlar yanağın alt tarafına boğaza yakın yere bir takım resimler çizerdi hocalar kabakulak olan çocuklara. Belki de arapça harflerdi bunlar. Biz de bu yüzden bu mahallye giderek bu caminin yan tarafında ki evde oturan hocaya çizdirmiştik.



                                      Yıllar sonra görünce bu camiyi yine duygulandım. İçine girip gezdim. Restore edilmişti, bahçesini de çok güzel yapmışlar ama çocukluk anılarım tarumar haldeydi :(


                  Dün de öğrencilerime minik yeniyıl hediyesi hazırlayıp köye gittim. Öncesinde geleceğim demiştim derste. Sabahtan beri dört gözle sizi bekledi dedi velilerim. Çocuk sevinci ne güzel bir şey değil mi?


Gökyüzü öyle muhteşemdi ki...


                            Bahçelerinde oynayan çocuklar hemen bana hayvanlarını gösterdiler.. Koyunların yeni kuzuları olmuş, çevrelerin de koşturup duruyorlardı. Öyle güzel moral oldu ki bunlar bana anlatamam. Çocuklarımla da hasret giderince değmeyin keyfime..


Cuma yazıma Kemal Sayar'dan bir alıntıyla son vermek istiyorum. Çünkü öyle güzel öğütler ki bunlar..

Zaman daralıyor. İyi şeyleri yapmak için acele
etmeli. Kendi ömrümüzü ve sevdiklerimizin
ömrünü güzelleştirmek için yarışmalı. Bir fidan
dikmeli. Kuruyan bir ağaca su vermeli. Ânın
evlatları olmalı. İnsanlara tebessüm etmeli.
Güzellik ve iyiliği dile getirmeli, olmuyorsa
susmalı.

25 Aralık 2020 Cuma

Bugün Cuma

                    Cuma geldi hoş geldi ama ben anlamıyorum bu koca hafta nasıl geçti böyle. Bir şey de yapmıyoruz, devamlı evde oturarak fazla bir şey yapmadan da su gibi geçiyor günler. Her gece aklıma bir şey geliyor , yarın hemen uygulayayım diyorum ama evde ki hesap hiç uymuyor çarşıya. Etrafı topla, kahvaltı hazırla, yemek lazım akşama onu pişir, biraz kitap okuyayım, evde ekmek bitmiş gideyim alayım derken bir bakıyorum ki akşam olmuş. Ahir zaman böyle olacakmış derrler gerçekten de çok ilginç geliyor zamanın bu kadar ellerimizden kayıp gitmesine.

                   Neyse bu hafta yeni yıla doğru minik hediyeler hazırladığım bir haftaydı yine. Arkadaşlarıma süpriz paketler hazırlamak beni çok mutlu eden bir şey. Bugün de paketlerimi postaya verdim.


                       Bu hafta iki kitap bitirdim. İsmet Özel'in bu kitabını aslında daha önce okuduğumu ilerleyen sayfalarda hatırladım ama bırakmadım ve devam ettim. İsmet Özel'in kısa kısa denemelrinden oluşan bu kitabı fikirlerini takip etmek için okuyabilirsiniz.


                       İkinci bitirdiğim kitap sevgili Macerakitabım Özlem'in hediyesi Patti Smith'in kitabı. Hakkında ileri ki günler de yazmak isterim ama Patti Smith severler bence okusun derim.


Evde ki oturmalarıma her zaman kahve kurabiye ikilisi eşlik etmiştir tabi ki!


Arada yürüyüşlerimi yaptım uzun uzun. Denizi çok seviyorum; sesi, kokusu, görüntüsü her mevsime göre değişiyor ve insanı iyileştiriyor. 


Denizin aralık ayında böyle durgun oluşuna ne demeli?


Oturmasını sevdiğim banklar..


Bu hafta bana gelen güzel paketler, yeni yıl kartları..


Okunacak kitapların sehpada beni beklemesi ...


Mutlaka kurabiye olmalı bence çaylarımıza eşlikçi...


                              Valla bu hafta içi pişmanlığım işte bu . Pastaneden polka denen bu pastayı aldım. Durmadan hamur işi, pasta , börek vicdanım sızlamıyor değil ama. Gerçi bunu beğenmedim çok kremalıydı. 


Öyle böyle bu haftayı da sağlıkla geçirdik çok şükür.  Bu cumartesi ve pazarda evdeyiz , keyif ve huzurla geçmesi dileğiyle..
Hayırlı Cumalar..











21 Aralık 2020 Pazartesi

Duvara Asılmış Soğan Çuvalı

                           Tatar Çölünde ki Giovanni Drogo'nun kendini kaderin akışına bırakması, Camus'nün hiç bir şeyle mücadele etmeyen Yabancı'da ki kahramanı Meursault'nun bıkkınlığı,  Canetti'nin Körleşme romanında ki Peter Kien'in kendine kitaplardan dünya kurmasına benzer hayat anlayışım var. Çabalayıp alın yazısını değiştiren, iyileştiren ve belki de mutlu olanlar vardır  tabi ki. Ama hayat boyunca didinip daha iyisine ulaşmanın anlamsızlığına karar vermiş durumdayım. Drogo çölün ortasında ki kaleye geldiğinde geri döneceğine dair inancı vardı da ne oldu?  Genç teğmen Giovanni Drogo hayatın anlamı üzerine kafa yormamış, biraz hayatın akışına teslim olmuştu romanda. Otuz yıl boyunca güvenlikli bir şekilde düşman beklemekle ömrünü geçirir. Ama farkında olmadığı bir şey vardır, fanilik duygusu. İhtiyarlayıp da kaleden gönderilince başka bir savaşın içinde bulur kendini. Ölümü kabullenme ve fanilik duygusuna teslim olma. 

                          Nereden mi geldi şimdi bunlar aklıma. Her şey hatırlatıyor faniliğimizi bana; ister güneşli bir gün olsun içimi ısıtsın yumuşacık, bir şey duruyordur diplerimde beni huzursuz eden. İster kahkahalarla güldüğümüz sohbet meclisimiz olsun bir saat sonrası yine elimde kalan ıpıssız yalnızlık duygusudur. İster ailece yaptığımız uzun seyahatler yaşamış olalım, çok yakındır elimde bugünlere ait fotoğraflarla hüzünleneceğim günler. Hepsinin nedeni işte bu fanilik duygusudur.

                      Geçen gün hava yağmurlu olsa da müthiş enerjik kalktım yataktan. Hemen şemsiyemi aldım çıktım fırına doğru. Bize uzak olanı seçtim fazla yürümek için. Kahvaltı öncesinde yaptığım yürüyüşleri çok seviyorum, küçük mutluluklarımdan biri diyorum. Hayat bu işte mutluluğunuz bir anda duvarda gördüğünüz soğan çuvalıyla yarım kalıyor. Aman Allahım öyle çok üzüldüm ki anlatamam. Bu bir gün önce ölen teyzenin ve gelininin çuvalıydı. İlk önce teyze covid oldu hastaneye kaldırıldı mahallemizde. Sonra elli küsür yaşında ki oğlu ve gelini oldu, karantinaya girdiler. Sonra teyzenin öldüğü haberi geldi. Oğlu ve gelinini de hastaneye yoğun bakıma aldılar. Dün Geçen günde gelini vefat etti geri de iki evlat bırakarak. Dün de evin babasının acı haberi geldi mahalleye. Bugün evlerinin önünden geçerken gördüm balkonda ki çuvalı. 7-8 kilo almışlar belki tüm kış kullanırız demişler ve tüm hayalleriyle birlikte duvara asmışlardı.

                         Nasıl da fani değil mi, nasıl da korkunç bir çaresizliği var insanın. Bunca çıplaklığıyla acımasız gerçekliğe rağmen mutluluk peşinde koşmamız ne kadar da gülünç..

                      Ey nefsim! Anladım ki, dünyanın nimet ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennet''e ve Cehennem''e inanmıyorsan, bari ölümü inkâr etme! Bu nimet ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Dünyaya niye sarılıyorsun? Bütün dünya senin olsa ve dünyadaki insanların hepsi sana secde etse, az zaman sonra sen de, onlar da toprak olacaksınız!”

İmam-ı Gazalî






18 Aralık 2020 Cuma

Hoşgeldin Cuma!

                             Bir cuma gelmişken yazımı yazayım, hayata devam edelim, dertleşelim konuşalım hatta şöyle bir soluklanalım diyorum, ne dersiniz? Evlere kapanacağımız bu hafta sonu bitmeyen salgının gölgesinde aralık ayının ruhsuz günleriyle birleşti. Dünyanın başında ki bu illet hala devam ediyor. Her gece vaka sayısı kaç olmuş, aşı geliyor mu gelmiyor mu, hangi aşı daha iyi haberlerini aylardır seyrediyoruz. Ölen hastaların bir sayı olarak ekranda bir iki dakika gözükmesi dünya da ki değerimizi ortaya koyuyor. Kafayı yememek imkansız. 

                           Elden bir şey gelmiyor. Devlet büyüklerimiz ne derse onu yapıyoruz. Hadi evlere kapanın tamam, hadi anaokulları açılsın tamam yok olmaz onlar da süper bulaştırıcı yeniden kapansın tamam, şu saatlerde dışarı çıkın tamam.. Böyle böyle kaç ay geçti değil mi? Evlerde de gayet mutlu ve huzurlu değiliz tabi ki. Devamlı beraber olan ev ahalisi olarak sinir patlamaları, üzüntüler, ağlamalar ,sızlanmalar eksik değil evimizde. Ama bunları anlatmayı sevmiyorum güzellikleri odaklanalım diyorum yine.


                               Karavanla bir yere gidemiyoruz çünkü herkes evden internetle çalışınca yine bir yere çakılı kalıyorsun. Haftasonu da çıkış yaşağı olunca iyice hapsolduk evlere. Ama ara ara karavana gidip yalnız başıma bir şeyler içip geleni geçeni seyretmeyi seviyorum.


                        Bu hafta içi bazı günler yağışlıydı. Sokaklarda kimse olmayınca yürüyüş çok güzel oluyor. Sonrasında bahçeme geliş mutluluğu da çok güzel.


Geçen sene ektiğim portakal ağacım :)


Yine geçen sene ektiğim kumkuat ağacım bu sene o kadar çok meyve verdi ki..


Pasta, kek, kurabiye yapmadan geçmez mi bir hafta..


Arkadaşlarıma hediyeler hazırlama günleri...


Bu hafta iki güzel kitap okudum. Elimde kitap kalmayınca kütüphaneye giderek aldım.


Sahiden sohbet tadında bir okuma oldu. Zaten Dursun Gürlek yazılarını internetten takip ediyorum devamlı. Özellikle İstanbul'da ki camiler hakkında öyle güzel bilgiler veriyor ki..
Cuma çiçeğimi de pazardan aldım. Sehpamda yerini aldı..


Vee bitirirken yazımı Gökhan Özcan'a kulak verelim;

İnsana ve hayata uzun süre dikkatle baktığınızda bütün bu gündelikler dökülüyor yavaş yavaş üstünden, kalabalık bir gezegen ve ıssız bir insan kalıyor sadece ortada. En çıplak haliyle hayatın hikâyesi bu… Gerçeğin kapımıza dayanması ve er ya da geç kendi yalanlarımızla yüzleşmememiz kaçınılmaz. Ama bu yüzleşmenin vakti, her şey için çok geç kalmış olacağımız bir güne denk düşebilir. Bütün yalanların farkına vardığımız ve fakat hakikate hiç vaktimizin kalmadığı bir güne… Kim ister kendiyle böyle yakıcı bir randevuyu?


15 Aralık 2020 Salı

Bir Yanımız Utanç

                         Haberleri açmak istemiyorum her açtığımda kötü şeyler göreceğimi biliyorum. Sonra diğer sosyal medya araçlarında rastlıyorum her türlü kötülük görüntülerine. Bu çağda nasıl olur savaş diyor beynim, aklım almıyor insanın insanı öldürmesini. Ermenilerin geçen aylarda masum insanları bombalaması  televizyondan ne de rahat aktı odalarımıza. Afrika ya da Afganistan'da ki binlerce masumun katledilişi peki. Bir ömür bu görüntüleri seyretmekle geçti. Yaşadığımız şu yıllar boyunca ne kadar çok savaş haberine tanık olduk değil mi? 

                      Canım sıkılıyor her gün aldığım ölüm, cinayet, taciz, kadın katliamı haberlerine. Bergman filmlerini ara ara seyretmeyi çok seviyorum . Skammen filmini izledim tekrardan. Filmde Jan ve Eva bir Avrupa ülkesinde yaşarken iç savaş çıkar ve ikisi bir adaya sığınırlar. Savaştan kaçan bu müzisyen çift üzerinden, yapılan onca savaş filmi içinde en sade olanı belki Skammen yani Utanç. Savaşın  bu kötü halinin uzak bir adaya nasıl ulaştığını, tavuktan bile korkan bir adamın nasıl ölümcül hale geldiğini, insanın tüm duygularını bastıran bir utançla nasıl başbaşa kaldığını öyle güzel anlatıyor ki Bergman.


                          Niye içimizde kötülük barınıyor sorusunu yüzyıllar boyunca herkes düşünmüş, incelemiş. Focucault zorbalığın, kötülüğün önce sıradan insanın iç dünyasında filizlendiğini söyler. Hannah Arendt'in biliyorsunuz kötülüğün sıradanlaştığı tezi vardır. Gözümüzün önünde devam eden en basit bir kötülük bir süre sonra bizim için de normal oluyor. Seyrettiğimiz bunca kötü habere karşı duyarsızlaşıyoruz ve en önemlisi toplum halinde evlatlarımıza bu merhametsizliği aktarıyoruz. İslam anlayışında bu yüzden günahların bile açıkca dile getirilmemesi istenir. Bir haksızlık, bir kötülük karşısında onu değiştirmek için elimizden gelenin yapılması istenir eğer olmuyorsa dilimizle yermemiz o da olmuyorsa kalben inkarı söylenir.  Peygamberimizin sözü şöyledir;  “Sizden biriniz bir kötülük işlendiğini görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer buna gücü yetmezse diliyle düzeltmeye çalışsın. Buna da gücü yetmezse kalben nefret etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”

                              Dünya da kötülüğün anlamını izah etmeye çalışan bir çok düşünür, yazar, sanatçı var. Geçen gün bunlardan fazla da ismi duyulmamış olan Yugoslavyanın kurucularından ve aynı zaman da heykeltıraş olan Ivan Mestroviç'in torunu olan Harvardlı sosyolog Stjepan G. Mestroviç'in adına rastladım. Duygu ötesi toplum kavramını ortaya çıkarmış. Merak ettiğim bu kavram için kitabını alıp okumak istiyorum. Bir çok yoldan kötülüğün niye var olduğunu, ne yapmamız gerektiğini görüyoruz ama uygulamakta ne kadar başarılıyız, bilmiyorum...





11 Aralık 2020 Cuma

Cuma Gelmiş

                                 Merhaba Cuma, merhaba blog ahalisi!

                                Valla zor bir işi yapıyoruz şu mecrada. Niye mi derseniz ; uzun uzun yazıların okunmadığı, blogların artık demode kaldığı ve bir çok insanın terkettiği bu nostaljik alana gelip okuyorsanız sonuna kadar bravo! Bir taraftan da çok üzülüyorum, yıllardır yazıyorum çünkü. Benim gibi yazan blogçular artık çok az. Eski blogçuları çok özlüyorum ama yapacak bir şey yok.

Kimse olmasa da okuyan , tarihte iz bırakmak amaçlı ve bir gün kızım dönüp dönüp okuyacak diye yazıyorum. Kimbilir belki torunlarım bile okur !

                              Hafta her zaman ki gibi geçti sağlık, sakinlik ve rutin bir çizgide . Çok çok şükrediyorum buna. Kötü olaylara rastlamadan süren hayat gibisi yok.


Ah okulum! Çocuksuz bu günleri de görecekmiş. Sisli puslu okul günlerimizi özledim. 


Ortancalarım bu aya kadar böylesine güzeldi ama bu hafta içi budama yaptım hepsine. Bahçeyi süpürdüm, gülleri de budadım, saksıları temizledim.


Kaktüslerimi daha korunaklı yere taşıdım. 


                        Balkonda olanları da bir masaya dizip iyice kuytu yere çektim. Soğuk havalarda bile bu şekilde dışarıda kalabiliyor kaktüsler. Hatta bir sene üzerlerine kar bile yağmıştı.


Bu hafta tabi ki kek yaptım. Havuçlu ve cevizli ...


Hatta kek olduğunu duyan arkadaşlar ertesi günü geldiler. Allahtan hava ılıktı. Biz de bu sefer arka bahçeye geçerek kahve ve kek eşliğinde sohbet ettik.


Bahçenin en güzel zamanı. Çünkü kiraz ağacım yapraklarını iyice sararttı ve döktü...


                 Bu hafta okuduğum ilk kitap Aydın Boysan'dan. Kitabı  Okurken onun konuşmasını dinliyormuşum gibi geldi.


Sonrasında Aziz Nesin'in aslında çocuklar için yazdığı bu kitabı okudum. Kurtuluş Savaşında unutulmayacak isimlerin hayat hikayelerini yazmış. Bilmeme rağmen tekrar okurken duygulandım. Diğer kitaba başlayıp 30 sayfa falan okudum ama bol siyasi görüş içerikli olunca çok şişip bıraktım. Off okuyamıyorum artık bu tür. Zaten boğazımıza kadar  politik her şeyimiz, aman kalsın!


                    Sabahları çayımı alıp koltuğuma oturup dergi okumayı çok seviyorum. Muhit dergisi de politik tarafı olan bir dergi ama bazı yazarlarını sevdiğimden alıyorum. Diğer kitap cep kitabı gibiydi, 2 günde okudum.




Mutfak camı manzaram...



                                Okula beraber gittiğimiz öğretmen arkadaşımda bu hafta eşiyle Covide yakalandı. Allahtan hafif atlatıyorlar. Onlar için de havuçlu kek yapıp götürdüm. İnşallah herkes şifa bulur şu hastalıktan. 


                            Sevdiğim öğretmen çift arkadaşım var eski okulumdan. Onların bahçesinde görüştük geçen gün. Hava çok güzeldi, biraz onların evine yürüyüş yapayım demiştim. Haberleri yoktu geleceğimden. Ben bahçelerinden içeri girerken onlarda evlerinden çıkıyorlardı. Onlarda yürüyüş yapacaklarmış, ellerinde bir paket vardı. Şu işe bakın; onu da bana uğrayıp vereceklermiş. 
Beni görünce çok şaşırdılar. İlk yeni yıl hediyemi de almış aldım. Aralık ayını çok seviyorum bu yüzden. Bir çok arkadaşıma hediye hazırlıyorum , kart yazıyorum. Öyle iyi geliyor ki bu süreç. 
Bu tür şeyler ıvır zıvır işler bir çokları için ama ruhumuza iyi geliyorsa neden olmasın!
Kısıtlı haftasonumuz hepimize huzur ve dinlence versin, iyi günler!
























Tasarım:Sawako Kuronuma