24 Mart 2020 Salı

Hatırlamak Kötüdür

                        
                     Doğduğun yerde yaşlanmak iyi midir sizce?  Ben doğduğum yere geri döndüm 26 yaşında. Üniversite ve öğretmenlikte 4 yıl mecburi hizmet derken 8 yıl gurbette kalmışım bir nevi. Sonrasında doğduğum kasaba da yaşamaya başladım. Güzel bir şey tabi ki, tüm akrabaların burada, adım başı tanıdık bir insana rastlamak insanın aidiyetini kuvvetlendiriyor. Çocukluk ve gençlik arkadaşlarınızı her an bir yerde görmeniz de güzel amaaa...
                  Acı olan bir şey var ki, o da yaşadığınız mekanların tarihe gömülmesi. Yok olup gitmesi. Mesela doğduğum ev ve tam karşısında ki açık hava sineması uzun yıllardır kullanılmıyor. Sonrasında taşındığımız ve neredeyse 10 yıl yaşadığımız beş apartmandan oluşan Harb-iş sitesi. Hala var ama nerede hatırladığım mekan?  Bu site o zamanlar tam kasaba sonundaydı, ilerisinde bağ bahçeler bulunurdu. Dört bir yanında kiraz ve armut ağaçlarından oluşan bahçeler vardı. Bizim apartmanın olduğu yönden bir de dere geçerdi. Kurbağa tutardık, kavanozlara koyardık iribaşları. Kışın dere yatağından taşarak akardı, kenarında ki sıra sıra kavak ağaçlarının yaprakları kalp kalpti ve hep titreşirdi. 
O kadar çok anım vardı ki burada. Mahalle arkadaşlarımdan farklı olarak sitenin çevresinde ki  bağlarda çok gezer, annem kız çocuğu olarak uzaklara gitmeme çok kızardı. Ağaçların arasında hep yalnız dolaşır, çiçek toplar çoğu zaman da ağaçların tepesinde saatlerce otururdum. Diğer kızlar gelmek istemezdi. Sitenin ortasında tüm çocuklar sabahtan akşama kadar oynardık. Yaz geceleri eve girmeyi bilmez, karanlıkta ateş böceği yakalamaya çalışırdık. Hıdrellez de kocaman ateşler yakar, bayram arefesinde tüm çocuklar birlik olur sitenin o kocaman bahçesini süpürürdük. Hee bir de kış için odun alımı vardı. Her ev odun satın alır ve kamyonla site bahçesine dökülür, bizler de odunları taşır, dizer sonra da yerleri süpürürdük. Bir de gaz sobası için gaz alınırdı. Bir atın çektiği arabayla gaz varillerinde gazcı gelir, kilo kilo alırdı aileler.



                         İşte çocukluğum bu apartmanın ikinci katında geçti. Bu koskoca asfalt yol yoktu tabi ki. Hatta inanmayacaksınız gürül gürül bir dere akardı burada. Belki de yolun altında kalıp hala akıyordur şu an. Nerede bu dere, dereyi çevreleyen uzun kavak ağaçları, balkondan baktığımda gördüğüm uçsuz bucaksız kiraz ağaçları. Karşısında büyük apartmanlar var, görüyorsunuz. Ama böyle değildi orası, tepeye kadar meyve ağaçları vardı, yeşilden başka bir şey göremezdik. Şimdi böyle olmuş, geçen haftalarda gidip çekmiştim bu fotoğrafı. Öyle yabancılaştım ki olan bitene, hatta kendime.
                  ''  Yaşamak bir şeyleri geride bırakmak demek bir anlamda... Yani bir şeyleri yanında götürememek, onları ardında bırakmak demek... Bunun tabii sonucu eksilmektir. Eğer yaşamakta olduğumuz yeni şeylerden başka bir şeyler alıp eksilenlerin yerine koyamıyorsak kaçınılmaz olarak her geçen gün azalacağız. Bugün hemen hepimizin içini kaplayan o tarifi imkansız yoksulluk hissinin sebebi belki de budur. Ardımızda bıraktığımız şeyler sürekli yokluklarını biriktirip bize bıraktıkları boşluğu büyütürken; geleceğin hevesle sarıldığımız meşgaleleri, eğlenceleri kısa zamanda ışığını yitiriyor, sönüp gidiyor. Geçmiş dediğimiz şey, bizi insan eden, inşa eden, hayatımıza şeklini, rengini, kokusunu, hafızasını veren şey..'' diyor bir yazısında Gökhan Özcan. Yıllar geçtikçe birikiyor yaşantılar, hatıralar, insanlar. Bunun  ağırlığı biniyor insanın sırtına ve yıpratıyor gün be gün.
                       Doğduğum yerde yaşıyorum ama bunun ağırlığı devamlı artıyor. Çocukluğumun geçtiği sokaklardan geçemiyorum, ananemin güzel bahçeli evi yıkıldı yerine bir apartman geldi bir çoklarının başına gelen gibi, bu sokaktan da geçemiyorum. Cami yanında ahşap babaannemin iki katlı evinin yerinde de bir apartman var şu anda. Yolumun üzeri burası, devamlı geçmek zorundayım ama her zaman gözlerim yaşarıyor, yüreğim sıkışıyor. Bir yanlarım devamlı eksiliyor bu kasaba da, zaman ilaç olmuyor yalnızca birikiyor üzüntü üst üste. 
                      Ama yapacak bir şey yok, ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun...







 










20 Mart 2020 Cuma

Evde ki Cuma



                            Bir anda bizi yakalayan, süregelen hayatımızı alt üst eden, dört duvar arasına hapseden durumla karşı karşıyayız. Panik olup ne yapacağını bilmeyen, olumsuz senaryolarla hem kendini hem başkalarının içini şişirenlerden misiniz, yoksa aman ne olacak bana bir şey olmaz diyenlerden mi? Kendime bakınca dengesiz olduğumu görüyorum; sabahları boğaz ağrısıyla uyanıyorum tamam bugün hasta olacağım galiba diyorum ama sonra mantığımı devreye sokup kontrolü elden bırakmamayı tercih ediyorum. Hayat böyle bir şey işte, bir gün de insanın düzeni tepetaklak olabiliyor görüşündeyim. Hiç bir şeyin garantisi yok, bakalım haftaya yazabilecek miyim bu satırları. Çokta karamsar olmamak için güzel şeylere bakışımı çeviriyorum. 


                  Geçen hafta okullar bir anda kapanmadan önce köyde gezmiştim. Bahar her yeri sarmış, hava ısınmış, tomurcuklar patlamış ben de bu tablo da mutlu mesut yerimi almıştım.


                     Yemyeşil olmuştu kırlar iki günde. Doğa yine gerçeği fısıldıyor bize. Dün bak kuru ve ölüydüm bir güneşle ne hale geldim. Çok güvenme haline, her an her şey olabiliyor.


           Cuma okul kapanmadan önce hemen toplandık, hamurumuzu yoğurduk, minik kalpler yaptık.


               Hatta bir gün önce hava öyle güzeldi ki, arkadaşlarla ilk bahçe sezonunu açıp oturmuştuk.


Sonra ki gün evlerde kalmaya başladık şimdi ki gibi. Yurt çapında 1 kişinin öldüğü haber verildi. Mesajlar gruplar arası uzun uzun akmaya başladı ve hala öyle. Nedense paniğe hiç kapılmıyorum. Ölüm dahi olacaksa istesen de istemesen de göreceksin. Durumu kabullenip önlemlerini alıp yaşamaya 'mecbursun'...


Arada çıkıyorum markete gitmek için. Yolumu uzatıp deniz kenarına gidip şöyle bir derin nefes alıyorum. 17 Ağustos depremini görüp neredeyse 3 ay çadırlarda yaşamış olmamız belki güç veriyor. 7 Katlı apartmandan sağ çıkmayabilirdim, üzerine 20 yıl yaşamayabilirdim şimdi de ne olacaksa göreceğiz sakinliği içindeyim.


                            Sevdiğim kapıya bakıyorum her seferinde. Yanında ki evi yıktılar yerine apartman gelecek ve belki bir gün buna da sıra gelecek, bir daha göremeyeceğim diyorum. Hem çok seviyorum o bahçe kapısının orada olmasını hem bir gün başka şeyler gibi onunda yok olacak olmasına üzülüyorum.


Evde ki klasik köşem. Saatlerce oturabiliyorum; kimi zaman örgü örüyorum kimi zaman kitap okuyorum kimi zaman bir şeyler seyrediyorum..


Vazgeçilmez ikilim çay ve bir motif bazen de kahve..


Bugün doğum günüm. Kısmet evde izole olarak kutlamaktaymış. Anacığım pasta yapmıştı bir kaç gün önce. Yedik bitirdik tabi. Bugün değil de yarın kendime çilekli pasta yapacağım. Sevdiğim bir şey olsun istedim, kakaolu kek ve üzerinde çilekleri çok seviyorum. Pastane işlerini sevmem ev yapımı tercihimdir daima..


                    Okullar kapanmadan bir öğrencim hatırlamıştı ve çok mutlu olmuştum. Minik ellerden alınan çiçekler gibisi yok. İnşallah sağlıkla kavuşacağız.


Bugün çıktım kendime çiçek aldım bir de. Şimdi yanı başımdalar, belki bir tane fotoğraf çekip instagrama da koyarım, hatıra kalsın diye. Bu yaşıma da herkesten kopuk girmek varmış, ne yapalım her şey insanlar için. Bugün bu hallerimizle ilgili güzel bir Gökhan Özcan yazısı okudum, sizinle de paylaşayım:

''Hayatın bu körelten ritmi, bu kusurlu kısır döngüsü, bu arsızca kurgusu, herhangi bir doğal ya da kasıtlı sebeple aksadığında, durmadan akan şeyler durduğunda, normal dediğimiz gidişat anormale çevirdiğinde, bir virüs, bir hastalık, bir deprem, bir kriz, fazlasıyla ısırgan bombalar, istenmeyen bir mülteci akını ya da başka herhangi bir ‘arıza’, insanlarla hazza bağlanmış bu yeni hayat döngüleri arasına girip ‘her şeyi berbat ettiğinde’ yaşamaya mecbur kaldıklarımız nasıl da boğar hale geliyor bizi. Nasıl da ‘ne yapacağını bilemez’ oluyoruz hepimiz. Ölmekten, sahip olduklarımızı yitirmekten, konforumuzu kaybetmekten, acılara gark olmaktan korkuyoruz, evet! Ama asıl korkumuz bunun ötesinde bir şey... Biz, şunca kalabalığın içindeyken ıssızlaşabilen bir yeryüzünde çaresizce köşeye sıkışmaktan, gerçeğin gelip yakamıza yapışmasından ve her birimizin yüzüne tek tek yaşadığımız şeylerin toplamının bir hayat etmeyeceğini haykırmasından korkuyoruz asıl! İllüzyonu sona erdiren ve gerçeği bütün çıplaklığıyla yüzümüze vuran o kaçılmaz, kaçınılmaz, o dehşetengiz komuttan...''











16 Mart 2020 Pazartesi

Ölüme Rağmen

               Geçenlerde Netflixte Sergio adlı belgeselde düşünmeden edemedim. Mesele şu;
Birleşmiş Milletler temsilcisi Sergio'nun hayatı anlatılıyordu. 21 Yaşında üniversiteden mezun olan Sergio Vieira de Mello tüm hayatı boyunca yapacağı diplomatlık işine başlıyor. Dünyanın bir çok savaş veren bölgesinde çalışıyor. En son Irak'ta bir saldırıya uğruyor ve çalıştığı ofiste yıkıntı altında kalıyor. Burada onu kurtarmaya gelen askerlerden  o anı dinliyoruz. Neredeyse vücudunun tamamı enkaz altında kalmış durumdayken yalnızca çalıştığı arkadaşlarını düşünüp onları soruyor. Hatta onları kurtarmaya gidin diyor devamlı. 
                 Ölümle yüz yüze gelmiş insanların bazılarının bu kadar soğukkanlı oluşu, hala mükemmelliğini koruyuşu çok ilginç geliyor bana. Bir çok son durumda buna rastlanıyor ve neredeyse kahramanca ölüyorlar.



             Rilke'nin Malte Laurids Brigge'nin Notları'nı okuyanlar bilir. Şair Felix Arvers ölüm döşeğindedir. Hastane de çalışan rahibeler günlük işlerini yapmaktadırlar. Aralarında fazla eğitimli olmayan bir rahibe etrafa emirler verirken 'koridor' demesi gerekirken kolidor der. Arvers dayanamaz ' kolidor değil, koridor ' der ve ölür.
             Ölüm anında bile durumunu yok sayıp gördüğü yanlışı düzelten biri nasıldır acaba diye düşünmeden edemedim. Ya da hayatta devam edecek bir şeye müdahale ne kadar anlamlıdır? Ya da buna insan niye gerek duyar? 

                      Bazı büyük insanları tam anlayamayacağız gibi geliyor bana. 



13 Mart 2020 Cuma

Bahar Cuması


                 Anton Çehov'un şöyle bir öyküsünü okudum geçen gün ve çok sevdim. Kızıma da anlattım hemen. Bazen küçücük kıssalar ne çok anlatır  bize değil mi. Neyse size de anlatayım;
“Dağın birinde bir bilge kişi yaşarmış. Herkes tarafından sayılır sevilirmiş. Gençlerden biri, bilgenin bilgeliğini kabul etmeyip maskesini düşürmek istemiş ve bir plan kurmuş. Küçük bir kuşu avucunun arasına yerleştirmiş. ve bilgeye sormuş; ‘Söyle bilge, avuçlarımın arasındaki kuş ölü mü, diri mi?’ Bilge şöyle bakmış ve demiş ki, ‘Evlat! Ölü desem avuçlarını açıp kuşu uçuracaksın, diri desem sıkıp öldüreceksin. Ellerinde hayatı ve ölümü birlikte tutuyorsun, gel bu kararı bana verdirme, kendin ver!”


Her şey elimizde, biz yön veriyoruz olacaklara. Çoğu zaman bizim dışımızda dönen hayatın olumsuzluklarına canımız sıkılsa da, umutsuzluk her yönümüzü de sarsa da kendi gücümüze inanmalıyız. Yaşama olumlu katkıda bulunmalıyız. 
Bugün bir cumaya daha ulaştık. Şükürler olsun diyorum tüm kötü durumlara rağmen içimizde ki kıpırtıyı kaybettiğimiz için.


             Geçen cumartesi pazar günleri resmen bahara adım attık. Bir an da dereceler yirmili sayıları gösterdi. Cumartesi gününde şehrin büyük alışveriş merkezine gittik mecburen. Kızımın baskıları sonucu kendimizi tüm günümüzü geçireceğimiz aşırı kalabalığın içinde bulduk. Off yaşlanmışız valla, bir iki saat mağaza mağaza gezince çok yorulduk. Kızıma para verip bundan sonrasında bizi bir kafe de bırakıp kendi başına gezmesini istedik. Artık bize göre değil bu curcuna dedik eşimle birbirimize. O kalabalık, çoluk çocuk aileler, bağrış çağrış Allahım nasıl bir eziyet şehir içi durumları..


Pazar günümüzü bahçemizin bahar temizliğine ayırdık. Kendimiz yaparız dedik ama yalnızca ön tarafı iki kişi tüm gün bitiremedik. O kadar zor ki bahçe bakımı anlatamam. İki ağaç altını çapaladım ellerim su topladı. Yine de çok güzel saatlerdi bizim için. Bahçenin her yanını salyangozlar sarmış bu sene de. En çok sardunya yapraklarını yemeyi seviyorlar. Ne yapayım kurtuluşum yok bunlardan..


Hafta içi harika bir gökyüzü eşliğinde okula gidiyorum. Bir tarafımda büyük bir sevinç oluyor doğanın gücü sirayet ediyor ruh halime. Diğer yandan gözümün önüne haberlerde seyrettiğim çoluk çocuk geliyor  sınır kapılarında. Üç erkek çocuğu Meriç nehrinde çıplak yıkanmaya girmişler bu soğukta, başları sabunlu fotoğraflanmışlar. Gökyüzüne baksam da önüme çıkıyor bu görüntü. Çok üzülüyorum çok. Bir de konforlu alanlarında başka zamanlarda iyilik, sevgi, barış, hayvan sevgisi! edebiyatı yapanların gündelik konuşmalarında bu insanlara yönelik aşırı öfkelerini görünce daha bir utanıyorum insanlığımdan. Gökyüzüne bakmak bile gelmiyor içimden..


                      Ne varsa doğada var. İnsanlardan uzak, siyasi düşüncelerden uzak, yapmacık iyiliklerden uzak, kafamda ki seslerden biraz uzak..Köyde yürümek iyi geldi bu hafta boyunca. İlkbahar başladı işte belki bir umut...


                        “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için diriler birbirini yiyor” diyor İmam Gazalî Hazretleri. Nasıl anlamsız geliyor bir çok şey bana inanmazsınız. Çoğu zaman insanlardan kopma noktasına geliyorum ama sonra içinde bulunduğum zorunluluklar beni engelliyor. Yüce Yaradan her daim mücadelede olmamızı istemiş diyorum iyilik,sevgi, doğru olan için. 


''Doğru kendimize esir ettiğimiz, teslim alıp servetimize kattığımız bir şey değil; doğru tutunduğumuz, sığındığımız, gözden kaçırmamamız, sürekli gözetmemiz gereken bir şey... Doğruluğumuz, doğru ile irtibatımızı koruyabildiğimiz ölçüde ayakta kalabilen bir şey... Doğruluk, her gün, her an girdiğimiz bir imtihanın en zor sorusu... Hiç kimse, bir kere doğruyla temas etti diye ömür boyu doğruluk hakkı kazanmıyor. Yine hiç kimse doğruluğu çağrıştıran kelimeleri çok kullandığı için doğruluğun tapusunu elde etmiyor. Sürekli doğru tarafta olduğu vehmiyle yaşamak vehimlerin en tehlikelisi... Ve aslında kazanılmış tek bir kayda değer muharebesi olmayanların, atlarını en tekinsiz yollara en gözü kapalı, en tedbirsiz bir halde sürerken, doğruların bütün zaferlerini bir şekilde terkilerinde taşıyor olduklarını zannetmeleri, kibrin en aldatıcı, en sinsi, farkına en zor varılan senaryosu...''
diyor bir yazısında Gökhan Özcan.


                        “Bir toplum, yaşlı adamların gölgesinde asla oturamayacaklarını bildikleri ağaçları dikmeye başladıklarında gelişir” diye bir Yunan atasözü varmış ne kadar güzel değil mi..


Çocuklarla olmanın huzuru. Beraber kek çırptık ve mutlu olduk :)


Bugün uzun bir ara veriyoruz okullara. Sınıfları topluyoruz, hafta içi ilaçlanacak, temizlenecek. Tüm yıkanacak eşyalarımızı velilerimize vereceğim birazdan. Çocuklar evlerde daha korunaklı olacak, daha iyi beslenecek diye düşünüyorum. Umarım tüm dünya da bu salgını fazla kayıplara ulaşmadan atlatırız. 
Herkese mutlu, hayırlı ve sağlıklı cumalar !


























10 Mart 2020 Salı

Uzun Yürüyüşler

                      Rousseau  “İtiraflar”ından bir bölümün de şöyle diyor: 
“Yalnızca yürürken derin düşüncelere dalabiliyorum. Durduğum zaman, düşüncelerim de duruyor; zihnim yalnızca bacaklarımla birlikte hareket ediyor”.
                      Herkesin farklı yöntemleri vardır kendini iyi hissettirme konusunda. Kimisi televizyon karşısında saatlerini geçirir, kimi arkadaşlarını görmeden yapamaz, kimi kalabalık yerleri seçer ve  gürültüyle beslenir, kimi kitap okur. Genelde kafamı dağıtmak, hiç bir şey düşünmemek ve rahatlamak için yürürüm ama   Rousseau’da haksız değil hani. Bacaklarıma kuvveti topladıktan sonra yavaş yavaş düşünceler kafama hücum etmeye başlar. İnsanoğluna bir rahat yok zaten. Kendiyle bile kalsa yalnız kalamıyor. Doğanın güzelliği bile önlemez üzerime hücum eden düşünceleri. Belki de böylesi daha sağlıklı, yanlış kararlar vermemek, enine boyuna bir konuyu düşünmek, ayrıntıları görebilmek böyle daha kolay oluyor kimi zaman. Düşüncelerin istila etmesi belki de kendimizle baş başa kalabilmenin şartı sanırım.


Prag

                      Yürüyüş edebiyatı tanımlamasını ilk kez Stevenson kullanmış. 1876’da yazdığı bir denemede, “Yürüyüş turuna yalnız çıkmak gerekir çünkü işin özü özgürlüktür; durup tekrar yola koyulabilmeli. diyor. 
                        Yürümeyi en az bisiklete binmek kadar seviyorum. En çokta yürüyorum tabi. Hele 5 saat aralıksız bir oda da çocuklarla kaldığım için dönüş yolunda mutlaka yürürüm. Evime uzak bir nokta da inerim arabadan, deniz kenarına yönelir ve derin derin iyot kokusunu çekerek eve doğru yürürüm her seferinde. Düşünceler eksik olmaz ama mutlu ve huzurlu olurum her yürüyüş rotamda. Benim için huzur, mutluluk ve kendinle kalmaktır yürüme ama herkese verdiği anlam farklı. Nietzsche çalışmak, migren ağrısından uzaklaşmak için, düşünmek için yürürken, Rimbaud  kaçmak için yürür. Hatta Nice'e gittiğimiz zaman yakın bir köyde Nietzsche'nin yürüyüş rotasını bulup yürümüştük. İnsan yıllar önce yaşamış bir düşünürün adım attığı yolda yürürken değişik hissediyor.
                    Kant’ın kusursuz zamanlamalı rotaları vardır. Genellikle mecburiyet hissiyle yürür. Thoreau, var oluşunu tüm detaylarıyla hisseder yürürken. Thoreau bu yüzden bana daha yakındır. Doğa da geçirdiği yıllarla zaten kalbimi fethetmiştir. 


                                         
                                                                                Trabzon

                 Benim İki Dünyam kitabında Sergio Chejfec kahramanını parklarda yürütür devamlı. Ve şöyle der; '' Bir şehre varır varmaz ilk işim dışarı çıkmaktır; beni çevreleyen ortamı tanımak isterim, en basit, en işe yarar , en yapılabilir eylem yürümekle şehre karışıp onu kavramak isterim.''
Aynı düşüncelerle her farklı şehirde bizde kendimizi sokaklara atarız. Sokakların uzunluğu, yapısı keşfetme isteğimizin oranıyla şekillenir. Bir saniyemiz durağan halde geçmesin diye insan üstü çaba gösteririz eşimle. Allahtan o da çok sever uzun yürüyüşleri. Beraberken kendi dünyamıza çekilebildiğimiz anlardır bu yürümeler.
                   Sergio Chejfec yine aynı kitapta dünyada ki varoluş nedeni olarak tek başına yürümek olarak da gösteriyor ve şöyle diyor;



Prag

''Çok küçük yaşlardan itibaren heyecan taşıma yeteneğim olmadığımı biliyordum: Doğrudan bir şeye inanmaktan aciz, siyasete daha hiç bulaşmadan hayal kırıklığına uğramış, o zaman genç olmasına rağmen gençlik kültürüne karşı kuşkulu, paraya yönelik toplu koşunun ve maddi başarı denen şeyin aylak seyircisi, hayırseverlik ve yardımlaşma odaklı iyiliklere karşı çekimser, dünyaya çocuk getirmenin faydalarına ve biyolojik devamlılık hesaplarına uzak, spor müsabakalarını seyretme düşüncesine ve seyirlik şeylerin her türlü yabancı, yapılması zor herhangi bir meslek ya da bilimsel başarı arzusuyla heyecana kapılma yetisinden mahrum, sanat ve zanaatta , elle ya da bedenle yapılan işler gibi herhangi bir entellektüel uğraşta da aynı şekilde yeteneksiz, genel olarak her türlü işte faydasız , düş kurma konusunda  yetersiz , herhangi bir dini inançtan yoksun, ama bu konuda bir ilk deneyim yaşamaya pek hevesli, heyecanlı bir cinsel yaşam için aşırı utangaç  ya da beceriksiz tiptim; kısacası , tüm bu eksik yanlarımla , hazır ve bomboş bir zihne en çok benzeyen şey olan yürümekten başka seçenek yoktu benim için..'' ” 



Frankfurt


            Oruç Auroba'nın yürüme dizeleriyle bitirelim öyleyse;
                                “Belirli bir yolu yer edinen kişi,
                                  bu yolun –bir zaman, kendisi ulaşamasa bile–
                                  kalıcı bir yer olabileceği olanağına
                                  dayandırır umudunu – bu umut da, yine,
                                  bir yoldur yalnızca: Yani, aslında,
                                  bir yolu yürüyen kişinin istediği,
                                  o yolun yer olup çıkması değil,
                                  hep yeni yolcuların yola çıkış yeri olmasıdır.












3 Mart 2020 Salı

Şubat Ayı Okumaları


                    Şubat başlangıcında başladığım Gölgeler Çekildiğinde oldukça sürükleyici olduğundan kısa sürede bitti. Yazarı Cahide Birgül genç denecek yaşta vefat etmiş. 1998 yılında yazdığı ilk romanı Gölgeler Çekildiğinde oldukça etkileyici. Olay örgüsü güzel kurulmuş, derin insan tahlilleri olan, kahramanın gerilimi size ulaşır niteklikte bir roman.
Romanın ana karakteri Esin'in yalnızlığı çocukluğundan itibaren nasıl gelişmiş, onu toplumun içinde saygın bir meslekte olmasına rağmen nasıl yabancılaştırmış sayfa sayfa tanık oluyorsunuz ve Esin'e sinir oluyorsunuz.
 "Yıllar boyu, çok beğenilen bir eve sahip olan, ama orada bir türlü huzur bulamayan biri gibi ne yapacağımı bilemeyerek dolaştım annemin etrafında. Bir şeyler ekledim, bir şeyler çıkardım, olmadı. Başaramadım."


               İkinci okuduğum kitap Marc Levy'nin Dostlarım Aşklarım kitabı. Fransada geçen   romanda eşlerinden ayrılmış iki erkeğin çocuklarıyla beraber bir hayata başlamasını okuyoruz. İki erkek aynı evde iki çocukla yaşama başlıyor, yapar mıyız yapamayız mı derken birlikte sürdürüyorlar. Ama ilişki karı koca ilişkisine dönüyor zaman zaman. Birbirini kontrol etmeler, dışarı da uzun kalınca kızmalar, evde iş bölümünde zorlanmalar.
Nihayetinde orta yolu buluyorlar. Kolayca okunan, sizi yormayan bir roman.


Cahit Zarifoğlu'nun büyüklere masallar niteliğinde ki Çocuklarımızla Atlara Biniyorduk kitabını okudum. Doğadan, şükür halinden, insanlık hallerini hayvanlar üzerinden anlatan Zarifoğlu Küçük Prens tadında bir kitap yazmış.


                   Diğer kitap İhsan Süreyya Sırma'nın sizi dağlarda dolaştıran kitabı Dağların Sırrı'nı büyük bir zevkle okudum.  Rahmet Dağında Adem ile Havvayı, Cudi Dağında Nuh'u, Nemrut Dağını taht tutan Kral Nemrud'a karşı put kıran İbrahim'i, Sodom Dağı Kavminin üzerine taş yağan dağında Lut'u, Tur Dağında Musa'yı, Dağlar Dağı Taishan da Konfiçyüsü, Habibun Neccar Dağında şehit edilen Habibi anlatıyor usul usul.


                       Bir arkadaş hediyesi olan Turgenyev'in Klara Miriç kitabı bir çırpıda bitiverdi. 90 sayfayı rus yazarların içten dili sayesinde hemen okuyorsunuz zaten. Turgenyev'in en son romanıymış, aşk ve sevgiye dair ama insan ruhunu güzel betimleyen kitabı Klara Miriç.


Ve ayın son okuması Ali Emiri İzinde..



                   600 sayfa olmasına rağmen hızlıca okuduğum bu kitapta kıymetli kütüphaneci Ali Emiri ve ondan sonra geleneği sürdüren Mehmet Serhan Tayşi hakkında kapsamlı bilgi aldım. Ali Emiri  Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugat-it Türk isimli muazzam eserini Türk kültür hayatına kazandıran kişi. Millet kutüphanesinin kurucusu. M.Serhan Tayşi 30 yıl Millet kütüphanesine hizmet etmiş araştırmacı yazar. Çok kıymetli insanlara rastlayınca yutarcasına hizmetlerini, hayatını okuyorum. Kitap boyunca çeşitli zamanlarda yaşamış insanların hayat kesitlerine şahit oldum.
































24 Şubat 2020 Pazartesi

Lenin Kütüphanesi

               Büyük şehirlerin büyük kütüphanelerini çok severim. İçini gezmek, bu şehir de olsam hep gelirdim diye hayal kurmak, az da olsa havasını solumak çok iyi gelir. Ankara'da okurken -biraz da öğrenciler arasında moda mekandı galiba bizim zamanımızda- Milli Kütüphaneye gider ders çalışırdık. Mekanın tarihi ya da yapısı etkilemezdi tabi o yaşlarda ama o bile iyi gelirdi bize. Sonra Sinop'un Durağan ilçesine ilk tayinim çıkınca ve büyük bir şehirden küçük bir kasabaya gidince oluşan yalnızlığımı ilçenin kütüphanesine giderek dindirmek istemiştim. Gidince de çok şaşırmıştım, böylesine içe kapanık ilçede güzelce bir kütüphane vardı üstelik başında da okulundan mezun olmuş bir kız duruyordu. Onun katkılarıyla zengin bir kütüphaneydi.


Sonra ki yıllar Sinop merkeze geçmiştim ve tabi ki ilk işim kütüphanesiyle tanışmaktı. Gidince çok etkilendim çünkü harika bir tarihi binadaydı. Kocaman pencereleri denize bakıyordu.
Kütüphane sevdam sonra ki yıllar yaşadığım her yerde devam etti böylece.


                             Moskova'da gittiğimiz Lenin Kütüphanesinden bahsetmek istiyorum şimdi de. Eski adıyla Vladimir İlyiç Lenin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Kütüphanesi, bugünkü adıyla da Rusya Devlet Kütüphanesi dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri olarak kabul ediliyor.


Rusya Devlet Kütüphanesi, Rus Çarı 1. Nikolay'ın 1828'de verdiği talimat ile St. Petersburg'da müze olarak kurulmuş. Bu müze 1845'te İmparatorluk Halk Kütüphanesi bünyesine geçtikten  sonra Moskova'ya taşınmış.


367 farklı dildeki eserlerin sadece 3 milyonu değerli yayınları içeriyor. Kütüphanede 100’den fazla nadir eser ve dünyada eşi bulunmayan 30 kitap bulunuyor. İnsanlar çeşitli sebeplerden bu tarihi binaya gelmişlerdi o günde de. Benim gibi bir iki turist etrafta gezip fotoğraf çekiyordu. Öyle özendim ki oradakilere. Belki de şehirde yaşamayı istediğim ender zamanlardan biridir bu saatler.


Kütüphanede ki insan manzaraları. 


Kitap okumayı sevmeyen kızımın bile ilgisini çekti ama niye burayı geziyoruz diye söylenmenin etkisi yüzüne yansımış :)
Ülkemizde de artık çok nitelikli kütüphaneler açıldı, kıymetini bilelim derim.

















21 Şubat 2020 Cuma

Bugün Cuma

Günaydınnn!!
Güzel bir hafta sonuna ulaştım şükürler olsun. Ne olursa olsun iyimser, pozitif olmayı elden bırakmayıp bir hafta daha geçirdiğim için şükürler olsun diyorum. Dünyanın bin bir türlü acısı, kötülüğü bitmiyor, her gün yeni bir şeye gözümüzü açıyoruz, yarınımız ne olacak o bile belli değil. Şu an iyiyim ya, günü kurtardım diyorum artık. Haftamı güzel geçirmeye devam ettim bu kezde. Hafta sonu kakaolu cevizli kekle doldurdum günümü. Şükürler olsun paylaşmakta nasip oldu. Çünkü ansızın gelen 4 arkadaşla bölüştük hem keki hem muhabbeti. 


Cuma günü pazarda rastladım bu büyük limonlara ve hemen aldım. Kıbrıs limonu dedi pazarcı, kocaman kocaman. Gözümün önünde olsun dedim koydum sehpama. Gerçi 2 gün sonra çürümeye başladı.


             Sabah manzaram onlarca evin ve apartmanın arasında beni neşelendiren gökyüzü oldu. Etrafı görmek istemiyorum , binalardan ,taş ve çelikten nefret ediyorum, kendimi göğe sabitliyorum , hızlı hızlı  yürüyerek köye kaçmaya çalışıyorum.
              Serdar Tuncer'in bir yazısında şunları okumuştum ve not etmiştim. Nasıl da denk düştü :
               ''Aynı şeye bakıyoruz ama hiç birimizin gördüğü diğeri ile aynı değil. Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda gördüğümüzün aynı olduğunu kim iddia edebilir ki? Bulut diye bir şey var mesela kâh kar beyazı, kâh yağmur grisi, kâh güneşe perde, kâh rüzgâr elinden perişan, öylece salınıp duruyor tepemizde. Adını bulut koymuşuz ya bir kere, başını kaldır göğe bak, ne görüyorsun? Bulut. Bitti. Bitmez! Çünkü gördüğümüz şeyin adında ezberimizle mutabıkız ama onu nasıl gördüğümüz öyle mi ya?''



                  Okulda ki çalışmalarımız terapi benim için. Çocuklarda kendilerine göre yapıyorlar ve bayılıyorum onların yaptıklarına.


Devam etmek istiyorum Serdar Tuncer'in görüşlerine. Çünkü öyle haklı ki :
''Meselelere hep başka başka ve biricik bakışımız değil mi bütün kavgalarımızın sebebi? Kalbimizle aramız iyiyse en olmadık bakışa dahi tebessümle yaklaşıp ‘gönül neyi severse güzel odur’ diyerek hoş görebiliyoruz. Aramız yoksa kalbimizle, eksiğe, yanlışa, bize benzemeyene, bizim gibi düşünmeyene, doğrumuzdan uzak düşene verip veriştiriyoruz. Hâlbuki kendimiz bile her zaman kendimiz gibi düşünemiyoruz, başkasından sürekli bunu beklemeye ne hakkımız var? ''



Örgü işlerime devam ediyorum tabi ki, çünkü öyle zevkli bir iş ki benim için. Halamın kızı da ezelden beri el sanatlarına düşkün. Bir işte çalışmıyor ama resim yapıyor, örgü, dikiş ne varsa yapar. Ev içinde malzemeleri dolunca minik bir dükkan tutmuş bir apartman altında. Oradan geçerken gördüm camını, ne tatlı insanlar var şu dünya da diye düşündüm. Güzel işler katıyorlar hayata. Cama konmuş bir bebekle katkı olur mu demeyin !


Çarşamba günü akrabalarla buluştuk. Annemler, teyzemler, büyük halalar. Okul çıkışı ben de gittim. Annemin teyzesi yalnız yaşıyor eski bir apartmanda. Onun katına çıkarken ışınlandım kendi çocukluğuma. 


Masasında bu cam kaseyi gördüm ve sordum neredeyse 50 yıllıkmış. İlk evlilik zamanlarında Yalova'dan almış. Nasıl güzel değil mi?


Eskiyi özlüyoruz hep, dertleniyoruz sonra da niye böyle diye. Yine Serdar Tuncer'e kulak verelim;
''Dedelerimizin dilini anlayamıyoruz ama torunlarımız yeryüzüne diriltici nefesi üfleyecek diye umudumuz var. Kıyafetimiz, tavrımız, tarzımız, şehrimiz, evimiz, okulumuz, çarşımız başkasına benziyor, sonra da buradan neden bir biz çıkmıyor diye çile çekiyoruz. Ne usul kalmış ne erkân, ne töre kalmış ne adap, ne ilim kalmış ne hikmet, ne ahlak kalmış ne muhabbet, ne müsamaha kalmış ne tahammül…''


                         Dün de bizim kızlar buluştuk, sohbet ettik resmen terapi yapıyoruz birbirimize. Çalışsak da bir işte böyle de donatıyoruz masalarımızı. Bir arkadaşımız dışında herkes öğretmen. Bu mesleğin iyi yönü yarım gün her şeye zamanımızın olması çok şükür.

Yine dönmek istiyorum yazarın düşüncelerine:
Bu yanlışlarda bizden önceki nesillerin hata payını görecek ve bizden sonrakiler bu hataya düşmesin diye elimizden geleni yapacağız. Din anlatacağım diye insanları dinden çıkaran akademisyen de, rüşvet yiyen bürokrat da, ulvi mirasımıza kasteden siyasetçi de, toprağına yabancı aydın da, rating için her türlü ahlaksızlığı caiz gören müptezel de, hayvanlara zulmeden hayvan da bizim içimizden çıktı. Biz yaşarken oldu bütün bunlar. Bir siyasetçi gelip düzeltmeyecek Türkiye’yi, bir akademisyen çıkıp hakkını iade etmeyecek hakikatin, bir yazar yazdığı kitapla yeni baştan örmeyecek gökkubemizi; bilakis biz iyiyi bilip güzele meftun olarak doğrunun uğrunda can verecek erdeme erişebilirsek, içimizden çıkan siyasetçi düzgün olacak, entelektüel gâvur olmayacak, patron Allah’tan korkacak, müteahhit vebal diyecek, öğretmen ibadet eder gibi anlatacak dersi, doktor hastasını emanet bilecek, hakim istikbali pahasına savunacak adaleti, insan insan olacak.

Haftamızı bitirirken şu öğüde kulak verelim;
Biri gelip de her şeyi yeniden güzel ve doğru etsin değil yani benim güzel dostum, ben güzel ve doğru olmazsam gelmeyecek hiç kimse ve güzel olmayacak hiç bir zaman hiç bir şey!






Tasarım:Sawako Kuronuma