29 Eylül 2011 Perşembe

İZNİKTE BİR GEZİ

Hafta sonu İznik' teydim arkadaşlarla. İznik içi,  göl  çevresinde  kısa bir tur attık. Asıl amacımız köylerinde gezmekti. Ama hemen  çarşıdaki  çiniler  çarşısını  ve  İznik Müzesini gezmeden olmazdı.


İznik Müzesi



Bir küpün içinde...



Meşhur İznik Çinileri..



İznik'e  yakın köylerden biri...








26 Eylül 2011 Pazartesi

GÖĞE BAKMA DURAĞI

Göğe Bakma Durağı

İkimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan, şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden, güneşlerden, yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla, bu evleri de, bunları da
Göğe bakalım


Falanca durağa şimdi geliriz, göğe bakalım
İnecek var deriz, otobüs durur, ineriz
Bu karanlık böyle iyi, aferin Tanrı'ya
Herkes uyusun, iyi oluyor, hoşlanıyorum
Hırsızlar,polisler; açlar, toklar uyusun
Herkes uyusun, bir seni uyutmam, bir ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz, biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz, nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım




Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum, göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum, kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi, ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum, ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı, bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir, biner, gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, başka türlüsü güç
Bir ellerin, bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım, durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat




     Durma göğe bakalım      

                                                     Turgut Uyar

fotoğraflar bizim buralardan...                                                                                                     

24 Eylül 2011 Cumartesi

Bahçede Piknik

                  Güneşin  keyfini  çıkaralım dedik kuzenlerle.. Bizim bahçeye  kurduk sofrayı, çayları  yaptık,  tabakları taşıdık..Yaz çabuk bitti sanki.  Geçen  gün yağmurlar da başlayınca tamam demiştik,  yaz bitti. Neyse ki  yazdan kalma günler  yaşıyoruz..



Bahçeden  domates ve  biberler  toplandı.






Bizden  önce Pelin baş köşeye kuruldu.

 




                            Hamur kızartması yaptık, tüm  çocuklar  bayıldı.  Küçükken  komşu teyzelerde  yapıp biz çocuklara  dağıtırdı. Hep aklıma gelir ve  ben de  mahallede  çocuklara vermeyi  severim..





Duvardaki  taşlarıma  yakın oturduk bu sefer..  Aslında taşlar  şimdi  çoğalmış  durumda. Daha  taş ekledik çünkü..

21 Eylül 2011 Çarşamba

BİR FİLM BİR KİTAP

                      YABAN  ÇİLEKLERİ

                        
                                             

                               .
                  Ölüme yaklaşmanın verdiği keder,  büyük  hesaplaşma....
                  Film   İsac  Borg  adlı 78 yaşındaki  doktorun masada günlüğüne birşeyler yazarken  görülmesiyle  açılıyor.  Doktor  şöyle yazıyordur :

                  'İnsanlarla olan ilişkilerimizde, temelde onların karakterini ve davranışlarını tartışır ve değerlendiririz.
işte bu yüzden, bu sözde ilişkilerin tümünden kendimi geri çektim. bu benim yaşlılık günlerimi daha da yalnız kıldı.
Hayatım çalışmakla geçti ve buna müteşekkirim
.''

                 Filmin ilerlemesiyle,  geçmişiyle hesaplaşan, özlemle hatırlayan yaşlı  adamın bilinçaltının  rüyalarında  rol oynamasını,  çevresindekilerin  kendisini tanımlamaları ölçüsünde  varolduğunu, artık  bununda  öneminin  kalmayışını görürüz. Başkasının  hakkımızdaki fikri, bizim kendi gerçekliğimizi  bulmasına engel olur. Ya da yanlış yönlendirir belki de..Yaban Çilekleri  de  artık yaşlamış bir adamın  geri dönüşlerle,  rüyalarla  kendini tanıma çabaları. Geçmişine  acı dolu  bir yolculuk yapar , neşeli, kalabalık evini  görür,aşık olduğu güzel kuzeninin kardeşine gönlünü vermesini acı dolu bir sevecenlikle hatırlar.


                                        

                          Bergman tanrının mevcudiyetini Yedinci Mühür’dekinden farklı bir şekilde sorgulamıştır bu filmde. Bu defa tanrının mevcudiyetini iki genç tartışır ve profesöre tanrı hakkında ne düşündüğünü sorarlar. İhtiyar profesör ise bir şiir okuyarak karşılık verir:
    
           “Her yerde aradığım o dost nerede?
            Şafak söktüğünde bir yalnızlık çöker üzerime
            Alacakaranlıkta, o hala benden uzaklarda
            Kalbim yanıp tutuşsa da                                                                         
            O’nun zafer izleri her yerde çıkar ortaya
            Bir çiçeğin narin kokusunda, tarlaları savuran rüzgarda
            Soluduğum her nefeste ve havanın her zerresinde
            O, lütfunu esirgemez
            Bir yaz melteminde onun sesini duyarım…”



                               DÜĞÜNE

                             Körlüğümün  ilk  yılında, tekrar  tekrar  yaşadığım en korkunç an sabahları uyandığım  zamandı.  Uykuyla  uyanıklık  sınırında  ışık olmayışı  çoğu  zaman bağırma  isteği  yaratıyordu  bende.  Zamanla  alıştım  buna. Şimdi  uyandığımda  , ilk  yaptığım iş bir şeye  dokunmak oluyor.  Kendi  gövdeme,  çarşaflara,  karyolamın başucundaki  ahşap  oyma  yapraklara...
                                                                                                          sy..19


                             
                                                                                    

17 Eylül 2011 Cumartesi

Pembe Piknik

                                        Geçen sene  Pelin  ve  arkadaşı  Sena'yı  alarak  piknik  çekimleri  yapmıştık.  Hem  piknik  sepeti için hem de çekimler için  çok  uğraşmıştım.  Eski  fotoğraflara bakarken buldum  yine  onları.  Şu  sıralar okulda  da  öyle çok  piknik olayı  var ki. Bari  gündemdeyken bunları  yeniden  yayınlayayım  dedim. Geçen  sene  bir tane sepet almıştım.. Kumaşçıya giderek zevkime göre renk renk kumaşlar ,fistolar aldım. Pembe sever olarak tercihim  pembeydi tabi ki..
                                       Bu arada  elime dikiş iğnesi bile almış değilimdir.. Evde ki  sökükleri bile anneme götürürüm. Tamamen doğaçlama bir tasarım yaptım.




                       Pikniğe gitmeden saçlarımızı yaptık,  elbise giyildi.  Örtü olarak pembe kareli kumaş alarak etrafına oya ördürdüm anneme..




                                              Pembe turtalar  yapıldı , arkadaşımızda alındı yanımıza...







        Keyifli  bir yarım saat  geçirdik, sonrasında bu kıyafetlerle ağaçlara tırmanmaya başlayınca piknik bitti :)


14 Eylül 2011 Çarşamba

YAŞAM ve ÖLÜM

                                İnsanlar doğar, yaşar  ve  ölür  basitliğinde  hayatı  ele alamadım  hiçbir  zaman...Birçok  kişi  tarafından  (  belki  de  sağlıklı  olan bu )  kabul edilen yaşam ve  ölüm  ikilemini  fazladan kafa yorarak ele alıyorum.  Şöyle  bir  durup düşününce yaşamı, yıllarca sağlanan bir bedel ,sonrasında da  amansız bir sonuç  olarak  görüyorum..Tamam  çok  kasvetli bir  yorumlama bu .  Ara sıra  okuduğum  kitaplar  da bu düşüncelerimi  pekiştiriyor.
                               Bunlardan  biri David Rief'ın   annesinin ölümü  üzerine yazdığı  kitap..Ölüm Denizinde Yüzmek..Bildiğiniz gibi annesi de  Susan Sontag.  ABD 'li  deneme ve roman yazarı, kuramcı, eleştirmen ve   insan  hakları  savunucusu..Susan  sontag  kitaplarını  büyük bir zevkle  okumuşumdur. Hele  fotoğrafçılıkla  uğraşan herkes   On Photography/ Fotoğraf Üzerine  adlı kitabını  mutlaka okumalıdır..
                              

                                   


                               Oğlu  David'in  ölümüyle ilgili yazdığı  kitaba  dönersek,  Hastalığı öğrenmelerinden bir gün öncesinden başlayan aslında bir nevi David'in, annesinin hastalığı için tuttuğu günlük olan kitap Sontag'ın ölümüne kadar devam ediyor. Dokuz bölüm ve bir sonsözden oluşan kitapta Sontag'ın son teşhis karşısındaki tavrı, arkadaşlarının onu yalnız bırakmamak için her daim evde birilerinin bulunduğu anlatılıyor. Bir oğul olarak Sontag'ın nasıl gözüktüğüne dair birçok besleyici yorum bulunuyor kitapta:

                             "Doğru mu bilmiyorum, ama benim izlenimim, annemin daima gelecekte yaşadığı. Son derece mutsuz geçen çocukluğunda, bir yetişkin olarak gelecekteki varlığı, kendini son derece uzak hissettiği ailesinden zincirlerini koparacağı zaman hakkında hayaller kurarmış. Babamla yaptığı duygusal anlamda yoğun ama bir o kadar da düzensiz ve imkânsız evlilik sırasında, kendi başına New York'ta sürdürdüğü bağımsız bir hayatın hayallerini kurduğuna inanıyorum -bir yazar hayatını kastediyorum, o zaman sürdürdüğü akademisyen hayatını değil."

                             Annesinin hayatı ne kadar sevdiğini ve aslında geçirdiği onca operasyona rağmen ona sıkı sıkı tutunduğunu hatta hayatta kalarak birçok doktorun istatistik tablolarında değişik bir yerde durduğunu anlatan David, annesinin hayatla ilişkisini de şöyle anlatıyor: "Onun bu dünyada var olma biçimini betimlemek için tek sözcük seçmek zorunda kalsaydım eğer, bu sözcük “arzulu” olurdu. Görmek, yapmak, denemek ve bilmek istemediği hiçbir şey  yoktu." Yakın bir zamanda David, annesinin gençlik döneminde tuttuğu günlükleri yayımlama kararı almıştı. O günlüklerde de Sontag, 1946'da daha 16 yaşındayken de benzer düşüncelere sahipti: 
       "Her şeyi yapmaya çabalıyorum. Her yerde zevke hazırlıklı olmalıyım ve onu bulmalıyım da çünkü o her yerde! ...Her şeyin önemi var!"
                             Kanserin  son aşamasına kadar yaşamla dolu olan,geçen zamanın yetmediğini hisseden, ölümü kabullenmeyen bir kadındı .
        "Annem öldükten kısa bir süre sonra kişisel eşyalarının dökümünü yaparken, cüzdanında bir deste kart buldum: müzelere üyelikler, performans merkezleri, uçağa sık sık binenler için kampanyalar, lokantaların adresleri, sadece bu cüzdan bile gelecek güzergâhlarla doluydu."

                           Diğer  kitaba gelirsek Simone De Beauvoir  Sessiz Bir Ölüm...Bu kitabı bu yaz tatilde yanımda  götürerek hata yapmıştım. Ünlü  yazarı son zamanlarında  annesinin  yanında oluşu, geçmişle  hesaplaşma, pişmanlıklar,  acı... Yetmiş yedi yaşındaki annenin geçirdiği küçük kazayla başlayan öykü, hastanede fark edilen ilerlemiş kanser teşhisiyle dramatik bir hal alıyor ve olayın kahramanları acılı bir süreç yaşıyor. Yazar, bu süreç içinde yaşadığı karmaşık ve yoğun duygulanımları anlatırken, bir annenin ölümünü olanca soğukkanlılığıyla betimlemeyi de başarıyor. Böylece eser, anne ile kızın arasındaki yabancılaşmayı iyiden iyiye açığa çıkardığı gibi, annenin bütün yaşamını da anlatarak bir ölümün betimlenmesinin çok ötesine geçiyor.

Gü                     
                                  nün birinde bana:  ”Analar babalar, çocuklarını anlıyorlar.” dedi,  ”ama bu karş
Günün birinde bana:  ”Analar babalar, çocuklarını anlıyorlar.” dedi,  ”ama bu karşılıklGünün birinde bana:  ”Analar babalar, çocuklarını anlıyorlar.” dedi,  ”ama bu karşılıklı oluyor…” Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü,Günün birinde bana:  ”Analar babalar, çocuklarını anlıyorlar.” dedi,  ”ama bu karşılıklı oluyor…” Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü, sonra, iç çekişini işitirdim; bu kez, konuşabileceğimi birtakım konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmedeni gene yenilmiş olurdum: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı ki. Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk. Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım. Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğime bir içli dışlılık havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar kasılıyordum gene. (”Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor.” derdi.) Canlılıktan yana kendisine çektiğimi yürekten söyler, katılırdım bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu. Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyorduk sonra, iç çekişini işitirdim; bu kez, konuşabileceğimi birtakım konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmedeni gene yenilmiş olurdum: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı ki. Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk. Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım. Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğime bir içli dışlılık havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar kasılıyordum gene. (”Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor.” derdi.) Canlılıktan yana kendisine çektiğimi yürekten söyler, katılırdım bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu. Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyordukı oluyor…” Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü, sonra, iç çekişini işitirdim; bu kez, konuşabileceğimi birtakım konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmedeni gene yenilmiş olurdum: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı ki. Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk. Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım. Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğime bir içli dışlılık havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar kasılıyordum gene. (”Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor.” derdi.) Canlılıktan yana kendisine çektiğimi yürekten söyler, katılırdım bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu. Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyorduk.

ılıklı oluyor…” Bu yanlış anlaşılmalar üzerine konuştuk ama genel görünümleri üzerinde durduk ancak. Bir daha da bu konuya hiç dönmedik. Kapısını çalardım. Hafifçe sızlandığını, döşeme tahtaları üzerinde terliklerini sürüdüğünü, sonra, iç çekişini işitirdim; bu kez, konuşabileceğimi birtakım konular bulacağıma, bir anlaşma alanı yaratacağıma söz verirdim kendi kendime. Ama daha beş dakika geçmedeni gene yenilmiş olurdum: Ortaklaşa ilgilerimiz o kadar azdı ki. Kitaplarını karıştırırdım: Aynı kitapları okumuyorduk. Onu konuştururdum, dinlerdim söylediklerini, yorumlardım. Ama, annem olduğu için, başka bir ağız söylese daha az dokunacak tatsız cümleleri, bana büsbütün tatsız geliyordu. Yirmi yaşındayken, alışageldiğim beceriksizliğime bir içli dışlılık havası yaratmaya kalktığı zamanlardaki kadar kasılıyordum gene. (”Biliyorum, aklımı beğenmezsin sen. Ama bu canlılığını da, iste isteme, benden almışsın; hoşuma gidiyor.” derdi.) Canlılıktan yana kendisine çektiğimi yürekten söyler, katılırdım bu sözlerine; ama cümlesinin başlangıcı hızımı kesiyordu. Öylelikle, birbirimizi karşılıklı olarak kötürümleştiriyorduk.

11 Eylül 2011 Pazar

ÇOCUKLARLA...


                             Bahçeye çıkayım,  biraz  taşlarımı  boyayayım  diyorum,  tüm mahalle  çocukları doluyor.  Biz  de  yapabilir miyiz  diye istekler  olunca hadi  gidin  fırçalarınızı ve  boyalarınızı  getirin diyorum.  Sonra da oturup  hep beraber taş boyuyoruz.  Aradan 20  dakika   geçtikten  sonra Pelin'in  mızmızlanmaları  duyuluyor.  Benim ki  güzel olmuyor ,  senin  boyandan boyayacağım, herkes  çıksın  bahçeden ....
                            Yine de  ortaya  güzel şeyler  çıkıyor...








        Boyanmış  o  kadar  çok  taş  birikti ki,  aklıma  bahçe  duvarına monte  etmek geldi.  Amacım tüm  duvarı  taşlarla  kaplamak....






                 Büyük  taşlara  peçeteden  kestiğim  resimleri  dekopaj  yöntemiyle  yapıştırdım.  Boyama  işinden  daha  kolay...














9 Eylül 2011 Cuma

SON NEFESİM

                                    Sinemada sürrealizmin babası olarak bilinen yönetmen Luis Bunuel 22 Şubat 1900'de İspanya'nın Calanda şehrinde dünyaya geldi, 29 Haziran 1983'de Meksika'da hayata veda etti. Bunuel, İspanya'nın en seçkin film yönetmeni olarak anılsa da, hayatının büyük bir kısmını sürgünde geçirmiş ve neredeyse tüm filmlerini Meksika ya da Fransa'da çekmiştir.


                                          

                                  Son  Nefesim'  de   onun kendisini  anlattığı  kitabı..

            Kalabalıktan nefret ederim. Altı kişinden fazla her topluluk benim için kalabalık sayılır. sf. 303

          Kubrick’in Paths Of Glory’sini, Fellini’nin Roma’sını, Eisenstein’in Potemkin Zırhlısı’nı, Marco Ferreri’nin La Grande Bouffe’unu çok severim. La Grande Bouffe, bence hedonizmin bir anıtı, tensel isteklerin büyük trajedisi, bir başyapıtıdır. Jacques Becker’in Goupi-mains-rouge ve Rene Clement’in Jeux Interdits filmini de beğenirim. Daha önce de söylediğim gibi Fritz Lang’ın bütün filmlerini severim. Buster Keaton’i ve Marx Brother’ı da çok severim. Potocki’nin romanı ve Has’ın filmi olan La Manuscrit trouve a Saragosse filmini üç kez görmüştüm, ki bu benim için olağan bir şeydir. Bu filmi Alatriste’in Meksika için Simon Del Desierto filmi karşılığında satın almasını sağlamıştım.
Renoir’in savaş öncesi filmlerini, Bergman’ın Persona’sını da çok beğenirim. Fellini’den de La Strada’yı, Le Notti di Cabiria’yı, La Dolce Vita’yı severim. I Vitelloni’yi hiç görmedim ve buna hâlâ çok üzülürüm. Buna karşılık Casanova filmini seyrederken sonunu beklemeden çıkıp gitmiştim.
Vittorio de Sica’nin Sciuscia’sını, Umberto D ve Ladri di biciclete filmlerini de çok beğenirim.              sf. 303 – 304





                                  Bir üzüntüm var,’ neler olup bittiğini artık bilememek! Sürekli değişen bir dünyadan koparılıp alınmak! Sanki bir dizinin orta yerinden koparılıp alınır gibi. Öyle sanıyorum ki, ölüm sonrasına duyulan bir merak, eskiden pek yoktu. Veya hiç değişim göstermeyen bir dünyada daha az rastlanıyordu. Bir itirazım olacak; kitle iletişim araçlarına duyduğum nefrete rağmen, her on yılda bir, ölüler dünyasında uyanabilmeyi, bir gazete bayiine kadar yürüyebilmeyi ve bir iki gazete almayı isterdim. Başka bir şey dilemezdim. Kolumun altında gazetelerim, soluk benzimle, duvarların dibinden usulca geçer, mezarlığa dönerdim. Yeniden uykuya dalmadan önce, dünyadaki felaket haberlerini okur, sonra da, mutlu bir şekilde, güven verici sığınağımda yeniden uykuya dalardım.”

6 Eylül 2011 Salı

EĞLENCELİ PUDİNG

                                                     
                                                 Bay  ve  Bayan  Marshmallow  !!



  

              Bu  kadar  yaratıcı  olduğumu  sanmayın, sadece  meraklıyım.. Geçen  gün  nette  gezerken rastladım ve  ben de yapabilirim dedim.  Gerçi  benim ki orjinalinden  biraz  farklı oldu ama  ...





                     Hatta  doğumgünü  pastasından  biraz  puding kalmıştı.  Kaselere  konarak  soğutuldu.. Sonrada  üzerine  beyaz  marshallow   koyup    süslemeler  kızımla   yaptık..


   

             
           Yapılan  bu  bay ve bayan  bahçeye  götürüldü,  mahalle  çocukları  çağırılarak   bir   güzel  yendi...





                Arkadaşlarım  bu kadar çok şey  yapıp  zayıf  kalmama   şaşırıyorlar..Ama  ben  yaptıklarımı   yemiyorum ki  :))


3 Eylül 2011 Cumartesi

SÜPRİZ BÖRTDEYY

             

                    Ağustos ayı  babamızın  doğum gününün  olduğu ay.. Süpriz  pasta  yapıp  kutlayalım  istedik.. Aynı zamanda  tüm aile beraber geçirilen güzel bir gece olsun  dedik..Akşam  yemeğini anane  ve dedenin de  katılımı  ile  bir restoranda  yedik.



                Yemek  bitiminde  eve geldik. Gündüz  Pelin'le  beraber  yaptığımız pastayı yedik  birlikte..Pasta  tamamen benim uydurduğum  bir pasta ,  yapması  da  çok kolay.. Sade  pasta  tabanı  alarak iyice olgunlaşmış şeftaliyi rendeledim.  Çok sulu olan bu karışımla pasta  kekini  ıslattım.



                                               
                                              Hazırladığım vanilyalı  pudingi  katlara  yaydım..




                  Puding  üzerine de tat versin diye  Kahve Dünyasından aldığım  kırpık çukulataları serptim..


 

                                         Pastanın  son olarak süslemesi kaldı. Dilimlenmiş  şeftaliler...




                                                            VE  MUTLU SOOONN!!!





Tasarım:Sawako Kuronuma