28 Temmuz 2016 Perşembe

HARDER KLUM TIRMANIŞI

                         Luzern'de bulunduğumuz bir gün de İnterlaken'e  gittik. Trenle buraya ulaşmak gayet kolay. Alp dağının eteklerinde olan , iki yanında Thun ve Brienz gölleri bulunan bir kent. Bizim buraya gidişimiz Brienz'i gezmemizden sonra olduğundan vaktimiz fazla kalmamıştı. 
                               Interlaken’ ın her iki yanında yükselen Alp Dağlarının belirli zirvelerine ulaşan yürüyüş güzergâhları ve bir dakika bile şaşmayan tren-teleferik sistemleri mevcut. Turizm ofislerinden veya varsa konakladığınız yerden tren-teleferik saatlerini ve yürüyüş rotalarını gösteren kitapçıklardan edinmek mümkün. Ardından yapmak istedikleriniz size kalıyor, isterseniz sırt çantanızı alıp doğa yürüyüşü güzergâhlarında gezebilir, isterseniz tren veya teleferikleri kullanarak Alp Dağlarının yüksek zirvelerine ulaşabilirsiniz. Zirve demişken Avrupa’nın Zirvesi (Top of Europe) dedikleri deniz seviyesinden yaklaşık 4000 m. yükseklikteki ‘’Jungfrau’’ ya ulaşan tren sistemi mevcut. Zirvede yaz aylarında bile kar örtüsü kaybolmuyormuş. Ülkeye girişte aldığımız pass biletlerimizi Interlaken’ daki birçok ulaşımda aracında kullanabiliyoruz ancak Jungfrau özel bir bölge olarak kabul edildiği için tamamen ücretsiz değil, Swiss pass biletlilere %50 indirim var. Avrupa’nın zirvesi ve Interlaken’ daki diğer rotalarla ilgili bilgi almak için (www.jungfrau.ch/en) adresini ziyaret edebilirsiniz. 



                                   Biz bu yüksek dağa çıkamadık. Ertesi güne rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş. Şehrin yakınında ki daha alçak olan  2230 m. yükseklikteki   Männlichen zirvesi ile karla kaplı Alp Dağlarını ve iki gölü gören muhteşem manzaraya sahip Harder Kulm zirvesini gezebildik.







                          Harder Kulm karlı İsviçre Alplerini ve iki yanında bulunan gölleri gören harika manzaraya sahip. Biz trenle  ulaştık ancak bu zirveye ulaşan yürüyüş güzergâhları da mevcut ve Harder Kulm dağ yürüyüşleri için de başlangıç noktası olarak kabul ediliyor. Zirvede yer alan kale görünümlü restoranda harika manzara karşısında yemeğinizi yiyip içeceklerinizi yudumlamanız da mümkün.
















20 Temmuz 2016 Çarşamba

Pilatus Dağına Yolculuk

                        İsviçre Luzern de kaldığımız günlerde oldukça heyecanlı bir gezi yaptık. Luzern'e yakın dağlardan biri olan   Pilatus Klum.  Pilatus Dağı 2132 mt . yüksekliğinde. Luzern'den  Alpnachstad'a  gitmek gerekiyor. Bunun için  ya trene ya da gemiye  binmek  lazım.  İkisi de  sizi Pilatus dağına götürecek  trenin tam önünde duruyor. Biz trenle gittik. Bu dağa tırmanan trenden bahsetmek istiyorum. 




                      Alp Dağlarına özgü dünyanın en dik tırmanışını yapan dişli tren ile Pilatus Dağı'nın zirvesine çıkıyorsunuz çünkü. Bu treni yapan  19. yüzyılda yaşayıp tren yolları ve köprü yapımında uzmanlaşmış İsviçreli mühendis ve mucit Eduard Locher.  
Pilatus'un zirvesine çıkabilmek için bir tren tasarlamak istemiş ve dünyanın en dik tırmanan dişli trenini  yapmış.  O trene ve o demiryoluna özgü mekanizmalarla dizayn edip, kendi sermayesi ile tamamlamış.  Hattın buharlı füniküler araçları ile hizmete alınışı 4 Haziran 1898 gününe, elektrikli hatta dönüştürülmesi de 15 Mayıs 1937'e rastlıyormuş. Hat, 4.6 km. boyunca 1.629 m. tırmanmaktadır. Bu da ortalama %35, azamide   % 48 lik bir eğim demekmiş. Sözkonusu değerler, bu hattı günümüzde de dünyanın en dik füniküler hattı yapmaktadır.. Tüm füniküler araçlarında olduğu gibi, burada da vagonun içine koltuklar merdiven şeklinde döşenmiş durumda.



                       Zirveye varınca, aşağıda yer alan Luzern Gölü, Luzern kenti ve göl kıyısında yer alan onca yerleşim üzerine düşen muhteşem bir manzaraya şahit olunuyor. Zirve de hizmet veren bir otel var  ve  restoranı da 360 derece  etrafında  dönüyormuş deniyor.


                        Pilatus-Kulm'u ziyaret sırasında, Dağı yürüyerek tırmanan pek çok insan görebilirsiniz. Tırmanış için 5 ayrı parkur var. Daracık patikalardan yürünüyor ancak her yerden bilgi akıyor tırmanış sırasında... Tabelalar her türlü bilgiyi sağlıyorlar yürüyüş yapanlara..



                            Şanslı bir gündeyse, İsviçre'nin milli müzik aleti horn çalan bir gruba denk gelinebilir. İkibin küsür metre yükseklikte çalınan horn melodisi Alplerde öyle güzel yankılanır ki, insan kendini bambaşka bir alemde hissedebilir.. Öyle etkileyici bir ses, öyle oksijen dolu huzurlu bir ortam. 





                          


                




                   Bu  güzel manzarayı gitmek zor geliyor. Yukarısı biz gittiğimiz ay temmuz olduğu için fazla soğuk değildi ama serindi. Bazı anlar  yoğun sis  geldi. Böyle durumlarda fotoğraf çekmek olanaksız. Uzun süre sisin dağılmasını  bekliyorsunuz. 



                         Dönüş için  ya tekrar trene biniyorsunuz ya da teleferiğe. Trenle gidiş geliş iki kişi 72 CHF.  Tabi bu fiyat  bizim travel card olduğu için indirimliydi. İsviçre oldukça pahalı bir ülke demiştik, bu tür gezilerde de bu hissediliyor. Ama  hayatta bir kez yapılmalı denen  aktivitelerden..













14 Temmuz 2016 Perşembe

İSVİÇRE GEZİSİ : LUZERN'DE

                             
                                  Bayram tatilini kaçırmadık ve uzun süren bir tatil yaptık. İsviçrenin neredeyse yarısını uzun uzun gezdik bu bayram tatilinde. Bu yüzden seyahatimizi ayrı ayrı anlatacağım.
 Sabah uçağı ile Zürih'e indikten sonra ilk iş olarak 8 günlük Travel Pass Card  almak oldu gezimizin başlangıcında. İsviçre her konu da pahalı bir ülke olduğundan  ulaşımda epey tuzlu. Bu kartı  aldığımızda 8 gün için bir kişi   360 CHF  verdik. Ama yolculuk sırasında gemi, tren, otobüs herşeyden yararlanıyorsunuz. Bir çok müze de ücretsiz. Havaalanından direkt  Luzern'e  giden trenler var. Biz saatini kaçırdığımızdan ilk önce Zürih'e gittik sonra Luzern'e . Zaten yolculuk 50 dakika. İLk seçtiğimiz otel  garın yakınında olan  İbis Budget Hotel   . Ulaşım kadar  oteller de pahalı. Hesaplı oteller seçtik  çünkü uzun süre  İsviçre de kalacaktık. Otelin odaları çok küçük ama burada 2 gece kaldık yalnızca. Bu otele de iki kişi kahvaltısız  240 CHF ödedik. Önünden geçen 4 no lu otobüsle de merkeze rahatlıkla gittik.
                          Odaya bavulları koyar koymaz sokağa attık kendimizi. Yürüme mesafesi olan şehir merkezine gittik. Luzern zaten İsviçre'nin büyük kentlerinden biri. Almanca çoğunlukla konuşuluyor. 




                            Tarihi Kapelbrücke (Şapel Köprüsü) ana tren istasyonundan birkaç dakikalık mesafede. Reuss ırmağı üzerinde inşa edilmiş. Üstü kapalı İsviçre köprülerinin tipik örneği, 204 m. Uzunluğundaki köprü 1333 yılında inşa edilmiş köprünün tavan kirişlerinde azizler ve İsviçre tarihiyle ilgili resimler var. 1993 yılındaki yangında büyük hasar alan köprüdeki resimlerin çoğu yangından sonra aslına uygun olarak  tekrar yapılmış. Köprünün yanında göreceğiniz sekizgen yapı wasserturm (su kulesi), 19.yy.da yapılmış. Zaman içinde arşiv, kütüphane, hazine binası, hapishane olarak kullanılmış.





                  Buradan Löwenplatz üzerinden ağlayan aslan anıtına  (Löwendenkmal) gittik..  Mark Twain ‘’dünyadaki en hüzünlü ve hareketli kaya parçası’’ olarak tanımlamış.  Sanayi devriminden sonra Fransa kralı ülkesini terketmek zorunda kalmış ve İsviçre’ye sığınmış. O dönem İsviçreli askerler, paralı olarak Fransayı koruyorlarmış.  1792 Fransa kralını ihtilalci halka karşı korurken hayatını kaybeden 760 asker anısına 1821 yılında Danimarkalı heykeltıraş Bertel Thorvaldsen tarafından yapılmış. 20 metre yüksekliğinde ve tek parça olan bu anıt gerçekten çok etkileyici.




                   Eski şehir meydanına yakın Jesuit Church (Jesuitenkirche) ile biraz daha ileride bulunan Main Cathedral'i (Hofkirche) görmeniz mümkün. Ayrıca şehir meydanından yokuş yukarı çıkarak şehir surlarını ve saat kulesini de ziyaret edebilirsiniz. Bahsettiğim tüm bu yerleri ve daha fazlasını tren istasyonundaki turizm ofisinden edinebileceğiniz ücretsiz şehir rehberinde bulabilirsiniz.İstasyon şehir merkezine ve Chapel Bridge'e çok yakın.


                         Luzern gölü boyunca yürüyüş yapıp güzel ve bakımlı parklardan geçtik. 



         Chateau Gutsch ( Gutsch Şatosu) olan yere de  çıkınca harika bir şehir manzarası var. Günümüzde otel restoran olarak kullanılan bu şato eskiden işkence şatosuymuş. Burada yemek yiyebilir ya da yalnızca manzara için de çıkabilirsiniz.

                            
               Luzern de 4 gün kalıp uzun uzun şehri ve çevresini gezdik. 3.günümüzde otel değiştirerek  trenle 10 dakikalık yer olan  Hergisvill'de ki otel olan Pilatus See Hotel e  geçtik. Bu otele de iki kişi kahvaltı dahil 380 CHF ödedik. Ama bu oteli çok beğendik. Luzern şehri içinin kalabalığı olmayan bu kasaba oldukça sakin ve sessizdi. Kahvaltı saatini göl kenarında doyurucu bir öğün olarak geçirdik. 


                      


                        Kahvaltıyı sabah 7 buçuk gibi yapıp yollara çıktık. Gece saat 10 a  kadar gezdik. Luzern'den  kalkan buharlı gemilere binerek en uzak rotalara kadar gittik. Travel kart ile ücret ödemeden yolculuk yaptık. Flüelen kasabasına  3 saatlik yolculukla gidiliyor ama zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Birbirinden güzel kasabalardan , dağların arasından geçiyorsunuz.




                        















                     Luzern de kaldığımız sürece her günümüz dolu dolu geçti. Bir daha ki yazımda Pilatus Dağına tırmanışı anlatacağım. Bizim için çok farklı olan bu deneyim yarım günümüzü aldı Luzern de kaldığımız süre boyunca. Harika fotoğraflarla yakında :)











25 Haziran 2016 Cumartesi

Mandala Huzurdur

                  Tüm sene boyunca irili ufaklı taşlara mandala çizdim. Çok becerikli olduğumdan değil tabi ki, çizimin verdiği huzurun tadına vardığım için. Budizmde kozmosu temsil eden şekillere "mandala" deniliyormuş. Genellikle daire şeklinde olan bu geometrik şekillerden meditasyon sırasında faydalanabiliyor ve farklı alanlara uygulayarak tablo, yatak örtüsü, duvar örtüsü, masa örtüsü gibi dekoratif amaçlarla da kullanabiliyor. 
Mandala Sanskritçe kökenli bir sözcük. Manda (enerji, öz) ve la(kap) anlamını taşıyan kelimelerin birleşimden doğuyormuş. Mandala için, ‘enerjiyi tutan kap’ diyebiliriz.
                     Mandala, tüm dünyada binlerce muhtemelen on binlerce yıldır kişisel büyüme, kendini ifade etme ve ruhani dönüşüm amacıyla kullanılmış. Mandala’nın kanıtları mağara resimlerinde bulunurken şamanlar tarafından düzenli olarak kullanıldığı ve Mandala’yı dünyanın veya evrenin bir modeli olarak gören eski Asya uygarlıkları tarafından daha sonraları geliştirildiği bilinmekte.
                    Benim taşlara çizdiğim mandalaları instagram sayfamda ara ara yayınlıyorum. Mandala çizenleri de takipten çok hoşlanıyorum. Güzel taşlar bulmak bizim buralarda çok zor. Gittiğim sahil kenarlarından topluyorum devamlı.  Çeşitli renk ve  şekillerde çizimler yaptım bu taşlara.





              Mandalaya   Osmanlı Dönemi’nde de rastlanmış, Osmanlı sultanları ayet, hadis ve sembollerle süslü her biri 3-4 yılda dokunan tılsımlı gömlekler giymişler. Bunların üstüne daire içinde kare, yıldız ve bir takım geometrik şekiller işlenmiş. Bazı işlemeler “Kadem-i Saadet”, “Süleyman Mührü” ”Zülfikar”, “Lale” gibi anlamlı motiflerle daire içine alınarak yapılmış. Bu gömlekleri Osmanlı padişahları savaşta galip gelmek, nazardan korunmak ve şifa bulmak için giymişler.
                              İnstagramda mandala çizimlerine bakarken Zeze'nin yaptıklarına rastladım. Taşlara değil de ağaç dilimlerine çiziyor. Onun işi daha zor. Taş gibi pürüzsüz değil yüzey çünkü. Ama yaptıkları harika. Kendime hemen sipariş verdim. Bir de arka taraflarında güzel yazılar, küçük şiirler ekliyor Zeze. Mandala öyle bir bağımlılık ki her türlüsü size zevk veriyor. En basitinden bir kağıda yaparak başlamanızı tavsiye ederim. Bir daha kurtulamayacaksınız ondan..








                     

18 Haziran 2016 Cumartesi

Aylaklık Üzerine


                 Hayatımın her gününde ki koşturmaca, iş, yemek, temizlik ,uyku rutininde olmak beni tembelliği ya da aylaklığı özlemekten alıkoymuyor. Yapı olarak düzenci, iş bitirici ve mükemmelliyetçi olduğumdan bunlardan uzak gibiyimdir. Ama öz de aylak bir insanımdır. Hiç birşeyi umursamam; iş hayatım olması gerektiği gibidir, yapılması gerekeni yaparım ama fazlası bana göre değil. Bu yüzden burada yaşananlar fazla üzmez. 
Aile ve sosyal yaşantımda felsefem aynıdır; Yaşadığın saatlerin tadını çıkar. Ah bir de evhamlarım, fobilerim olmasa tam bir aylak olurdum.
             Yusuf Atılgan'ın   Aylak Adam'ı bilmeyen yok. Geçenler de tekrar okduğum kitapta;
             ''  İş avutur derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden farklı öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrar ediyordu. Yaşamın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak”
             
       

               Hayatın tekdüzeliği amaç aslında. Sıkılıp duruyoruz belki böyle olmasından ama olması da gereken bu. Sıkıcı olmasın diye bunca seyahata çıkıyoruz, yeni insanlarla tanışıyoruz , hobiler buluyoruz. Devamlı bir çırpınış ama gereksiz bence. İşte yeniden yaz geldi, okullar tatil. Sonra bir bakmışsın tekrar işbaşı tekrar tatili bekleme. Belki zamanla insan bu sıralamanın tekdüzeliğini kabul ederse daha mutlu olacak. Oblomov tarzı hayat sürmek isterim çoğu zaman. Onun hayatı bilgece kabullenişi ve sonunda parmağını bile kıpırdatmamaya varan kabulleniş. Oblomov için hayat iki bölüm. İlkinde iş, sıkıntı diğerinde sakin, sessiz ve huzurlu günler vardır. İkisi bir araya gelemeyecek zıt kutuplar gibidir. Oblomov “zamanla artık hayattan bir şey beklemez olur”. Yaşamı  varolmayı ve zamanı önemsemez, kendini ve değerini anlatabilmekten umudunu keser. Gerçeği, olması gerekenleri umursamayıp ideali ister. 
             Niye yazdım bunları, tatile girdiğim şu günlerde Oblomov gibi hissediyorum kendimi. Aylak günler beni bekler ne güzel..











10 Haziran 2016 Cuma

Cuma Şükrü 3

                    Her cuma olmasa da arada sırada yeni bir haftasonuna başlarken hem o haftanın bir özeti hem de çevremde ki güzelliklere şükretme ihtiyacından bu tür postlar yazmaya başladım biliyorsunuz. Bugün cuma..Ramazanın ilk cuması hatta. Kutlu ve bereketli bir ramazana ulaşmanın mutluluğu içindeyim. Şaşkınlıkta yok değil çünkü geçen sene ki ramazanın üzerinden sanki birkaç ay geçti gibi geliyor. Zaman nasılda akıp gidiyor üzerimizden, yaşadıklarımız sanki bize ait değil. Sanki içinde kendimin olduğu bir film izliyormuşum gibi geliyor. 
                Yaşadığımız bu ülke de acılar, terör, sefalet bitmiyor ve bitecek gibi de değil. 3 haftadır haberleri takip etmiyordum, hiç tv açmadım bu süre içinde. Geçen gün İstanbul'da ki terör olayını arkadaşlardan öğrendim, o gece  haberleri açtım seyrettim. Ölen gencecik polisler ve hayat hikayelerini dinledikçe ağladım . Ruh gibi gezdim o gece yine. Artık nefret geldi, elimden birşeyin gelmemesinden, üzüntüden kendime yarattığım dünyanında bir suç gibi üzerime yüklenmesine engel olamıyorum. Çevrede ki güzellikleri bulup çıkarmaya çalışıyorum, bunları paylaşmanın herkese iyi geleceğine inanıyorum. Bu küçücük kasaba da bile bu hafta içinde 3-4 kez kazalar oldu, bir cinayet işlendi. Çarpık ilişkiler devam ediyor, insanlar da fazla bir düzelme de yok ama diyorum ya kendime bir duvar örüp içinde yaşamak istiyorum. Benim gibi düşünen, yazdıklarımı, fotoğraflarımı beğenen takip etsin yeter bana.
                Neyse bu haftanın şükürlerine gelelim. Şükredecek çok şeyimiz var, yaşadığımız her an rahmet dolu. Tek tek yazsam upuzun liste olur ama ucundan alalım yine de..



Bu hafta bir çok yer gibi bizim burası da soğudu, yağmur yağdı. Bahçemde ki bitkiler yıkandılar, tertemiz oldu herşey..


 Allahım herşey ne güzel bu mevsimde. Rahman süresinde defalarca soruyor yaradan : 
'' O halde , Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz ?



Bu harika bahçeden her sabah çıkıp okula doğru yola koyuluyorum. Hep önünden geçtiğim, sabahın erken saatleri de olsa yarı yarıya dolu olan kahvehaneyi çok seviyorum nedense. Keşke yalnızca erkekler oturmasaydı da biraz ben de soluklansam şu morsalkımların altında diye düşünüyorum. Oturan dedelerle bazen gözgöze geliyoruz, gülümsüyorum..


Her  nasip için , ayrı bir rahmet şekillenir demiş Zarifoğlu..Bir anda hava değişti, heryeri sis bastı geçen gün. Şu gül mevsiminde bunları da gördüm ya şükürler olsun..


Şükürler olsun ki mandala sevgimi bulaştırdığım köy çocuklarım var :)


Şükürler olsun arka arkaya kitaplar okuyorum , yeni yazarlar ve kitaplarıyla tanışıyorum. Hayatta en çok bana zevk veren şey okumak..Bol okumalı, huzurlu, doğayla iç içe bir haftasonu diliyorum herkese..


31 Mayıs 2016 Salı

Cennette Balayı

Balayı dedim ama bu ikincisi :) İlkinde bile böylesine güzel olmamıştı. Bunda çevrenin güzelliği, huzur, rahatlık ve konfor etkiliydi galiba. Yeni evlenenlere, evlenecek olanlara ya da anıları tazeleyeceklere rehber olması amaçlı bu oteli tanıtayım dedim.
Booking.com dan yaptığımız ayarlama ile mayıs ayında Fethiye de ki Nautical Hotel da 3 gece geçirdik. Otele gitmek için Fethiye de ki minibüsler ile Faralya'ya gittik. Otelin bulunduğu koyda iner inmez bizi safari aracı gibi bir araç karşıladı ve virajlı ,engebeli yolu küçük bir macera ile hoplaya zıplaya otele gittik. Bavullarımız hemen alındı, bizimle tüm tatil boyunca ilgilenecek bayanla tanıştık. Bu sırada otelin açık hava lobisinde harika bir manzara eşliğinde yorgunluk kahvelerimizi içtik.


Bize verilen oda taş evlerden biriydi. İlk günden banyoda ki su sorunuyla karşılaştık. Uzun süre çözmeye çalıştılar. Bizde sabırla yapılmasını bekledik. Olmayınca bizi yer olmadığından yan otel Perdüe Hotele   aldılar. 
Canımız bu aksaklığa sıkılsa da çalışanların özel ilgisi ve yeni odamızın güzelliğiyle bunu unuttuk.


                      Otel gerçekten de yurdumuzun harika koylarından  birinde. Deniz tertemiz, arkada çam ağaçlarından bir orman, cır cır böcekleri eşliğinde bir cennet sanki. Otel çocuk kabul etmiyor. Bu yüzden ağlama, çığlık sesleri yok, huzur ve sessizlik hakim.


                              Denize girip harika köşelerinden birinde birşeyler içebilirsiniz. Manzaramız zaten eşsizdi. Hava da şansımıza çok güzeldi. Her anı huzur içinde geçti.



                                    Okuma köşelerinde oturup vakit geçirdik, kitap götürmemize bile gerek yokmuş. Büyük bir kitaplığı vardı. Akşamları şömine de de keyifli anlar geçirebiliyordunuz.


                               Sabahları geç kahvaltı ile güne başladık. Uzun uzun besleyici ve lezzetli bir kahvaltı yaptık her gün. Denize bakan masalarda en az iki saatimiz geçti.


Kahvaltıdan sonra ilk kahvelerimizi bu salıncakta aldık. 



                                Sonra da buradan denize..







Şezlonglarda geçirilen zamanlara bayılıyorum . Hele böyle güzel bir yerde olursa...


                Fethiye'ye tam 10 saatlik yolculukla gelmiştik yalnızca dört günlüğüne. Ama burada  geçirdiğimiz günler o kadar sakin  ve huzurluydu ki tüm senenin yorgunluğunu attık. Dönüşte iş gücün sinir bozucu etkisine girsem de yaşadıklarımız güzel bir anı olarak biz de kaldı.


















Muhteşem Akyaka

                   Akyaka meğer ne kadar güzel bir yermiş!               Bunca yıldır Ege ve Akdeniz kıyılarını gezeriz Akyaka bir türlü kıs...