4 Mayıs 2012 Cuma

PRAG 3

Prag  biter mi?    Dört gün sabah 7 den  gece yarılarına kadar  gezmemize rağmen Prag bitmedi. Bir o kadar daha gezemediğim yer  vardı. Dönüşte bir hafta kendime gelemedim ama olsun. Arkadaşlarım bilir,  deli gibi  gezerim. Yemek molası dışında yürüyorumdur...





Gezerken  hava çok güzeldi. Bazen yağmur yağdı . Ama  Prag  soğuk biryer. Biz  oradayken 12  derece  civarıydı..






Vitrinler  tam benlikti :)





Dinlenme  molaları..





Gece de  ayrıca   gotik katedral   St.Vitus'u görmelisiniz..









Güzel  ve  romantik bir restoranda  akşam  yemeği,,,






Gece  ayrıca  Giselle  Balesine  gittik. Bale  ve opera binası çok güzeldi. Zaten  Pragta gezerken her anınız sanatla dolu.





Bu  fotoğrafı çektiğim için  danzon    bana  kızacak ama  :))





Bu kadar  Prag  yeter artık :)  Kafka'yı  unuttum sanmayın ,  ona  ayrı  bir yer  ayırıyorum...


1 Mayıs 2012 Salı

PRAG 2

Prag  gezimize  devam..Şehirdeki  yollar  bozulmamış, eski tip  taşlar yollar  boyunca. Trafik şehir içine fazla  sokulmamış. Metro  ve  tramvay çok kullanılıyor. Metro girişinde  bilet  atıyormusunuz diye denetleyen yok. Otobüste de  şöfor yalnızca kapıları açıyor.  Bilet atıp  atmamak vicdanınıza  kalmış.  Saatlik, günlük,  aylık  biletler  satılıyor. Bilet  atmadan  devamlı metroya , otobüslere  binebilirsiniz ama yakalanırsanız  cezası  varmış...








Gezimizin ikinci  günü  Praga 2 saat  uzaklıkta olan ,  görülmesi gereken yerlerden   Karlovy Vary 'e  gittik.  Tur  rehberimizin   adam başı  60  euro  olduğunu  söylediği bu geziye  biz  kendimiz  gittik.  Metroyla  Florenc  denen  yerde inerek  buradan  Karlovy  Vary  denen  yere  bilet aldık. Biletler  gidiş-dönüş  30 türk lirasına geliyor. Farkı  görüyorsunuz. Orada  da  gezerken  birçok  Türk  tura  rastlayıp  anlattıklarını da bir  güzel  dinledik :))






Prag'ın 125 km batısında bulunan Karlovy Vary, Çek Cumhuriyeti'nin Bohemya bölgesinde bulunan kaplıcalarıyla ünlü bir turizm şehri. Buraya, Prag'dan günübirlik turlarla ulaşmanız mümkün. Yaklaşık 2 saat süren yolculuktan sonra Karlovy'e vardığınızda şehrin ortasından geçen ve 'sıcak' anlamına gelen Tepla Nehri karşılıyor sizi. Nehrin her iki yakasında da karşılıklı, 3-4 katlı rengarenk binalar var. Hepsi kartondan yapılmış, film setlerindeki ev dekorlarını andırıyor. Bu görüntü havadaki pus ve sıcak kaplıca sularının yükselen buharıyla birleşince, ortaya masalsı bir şehir çıkıyor. Şehir dağların eteklerinde kurulduğu için oldukça yüksekte; dolaşırken sık sık temiz dağ havasını ciğerlerinize doyasıya çekmenizi tavsiye ederim.






 Atatürk'ün 1918 yılında kaldığı Carlsbad Plaza Oteli'ni görebilirsiniz. Zaten Karlovy'e, Kralın banyosu anlamına gelen Carlsbad da deniyor. Üstelik otelin girişinde 'Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Kemal Atatürk burda kalmıştır' yazan bir de levha var.





Termal sularından faydalanmak için Atatürk'ün yanısıra, Stalin, Mozart ve Rus Çarı Petro gibi bir dönemin önde gelen siyasi lideri ve sanatçılarının de uğrak yeri olan Karlovy Vary'e bugün de, Avrupa'nın çeşitli yerlerinden sağlık turizmi için gelenlerin sayısı oldukça fazla. Ama genellikle orta yaşın üstü ve yaşlı nüfus göze çarpıyor. Tabi Karlovy'i anlatırken Becherovka'dan bahsetmeden de olmaz. Çeklerin çok tanınmış likörü olan Becherovka, 1807 yılında bu şehirde, adı Jean Becherovka olan bir doktor tarafından geliştirilmiş. Birçok şifalı baharat ve bitkiyi karıştırıp ağrıları dindirici bir ilaç yapmaya çalışan doktor, karışıma alkol ekleyince tadının çok güzel olduğunu farketmiş. Ve ortaya bu likör çıkmış. Tarçınla karanfil karışımı bir aromaya sahip Becherovka'yı eczanelerden de alabiliyorsunuz. Yerel halk, ağrı sızılara karşı evlerinde sürekli bulunduruyormuş.






Bohemia kristali, porseleni ve granad adlı taşı da ünlü. Kaplıca sularını içtikleri yassı bir porselen ibrikleri var. Soğuk havalarda elleri de ısınsın diye bu tip bir ibrik imal etmişler vaktiyle. Turistler de şehirdeki herhangi 12 kaplıca çeşmesinden bu porselen ibrikler ile sıcak ve tuzlu sudan içiyor ve geleneğe icabet ediyorlar.







Karlovy  Vary  'de  turlar tam gün geçiriyor  ama bence  gereksiz.  Eğer  termal  sudan  yararlanmayacaksanız   tüm güne  gerek yok.  Bizde  Prag' a   dönüp  keşfetmediğimiz  yerler için  yola çıktık. Hava oldukça güzeldi. İstikametimiz   meşhur Louvre  Cafe de  biraz  dinlenmek...







Burada  biraz  dinlendikten  sonra  yola  devam ettik.  Her tarafta  sosisler var. Hatta  bizim dönere de rastladık. Turist kadar  satıcılarda da Türk yoğunluğu  var..




 



Vitrinler cıvıl  cıvıl  ... Kuklalar  çok fazla  ama pahalı. 






Yemeğimizi  nehir  kenarında  yedik. Ama  buraya özgü  değil de  pizzaydı  yediğimiz..






Dolaşırken  karşımıza  ilginç  müzeler çıkmadı  değil :)








Akşam üzeri de  oldukça  keyifli  kukla  tiyatrosuna gittik..





Gece otele dönerken neler çıktı karşımıza neler:)





Prag  gezimiz  devam edecek :))


28 Nisan 2012 Cumartesi

Bir hayal şehri; PRAG

                                          Ne  zamandır  yoktum  biliyorsunuz..Çok  güzel  bir tatil geçirdim. Yavaş  yavaş  hayallerim  gerçekleşiyor  çünkü  şundan bir  yıl öncesine kadar  uçak  korkusu  yüzünden  gezme tutkum yurt içiyle  sınırlı  kalıyordu. Ne  oldu  bilmiyorum,  korkum  geçmedi  ama binme  cesareti  oluştu. Neyse  fazla uzatmayayım  23  nisan tatilini  fırsat bilip  Prag'a  gittik.
                                          Gidenler  için ya da devamlı  gidenler  için  bir şey  ifade  etmeyebilir  ama benim için çok çok  güzel  bir  geziydi.  Tamam  turla  gittik ama oldukça  özgür  keşifler  yaptık.  Jolly  turdan aldık  biletlerimizi.  Otelimizin dört yıldızlı  ve güzel  olduğunu  söylediler. Bunların dört yıldızıyla  bizimkiler arasında  dağlar  kadar  fark  var. Bizim  için  otelin merkezi  yerde olması  önemliydi.  Jolly  Tur  öyle de olduğunu söyledi ama değildi  ne yazık ki.  Tur programında olmayan bir otelde  kaldık. Oldukça kötüydü. Neyseki  bu  keyfimizi  kaçırmadı.








                                         Sabah  6  buçukta  kalkıp  kahvaltı  edip  hemen  yollara  çıkıyorduk. İlk  gün  rehber  eşliğinde  üstünkörü  bir  gezi  yapmıştık.  Sonra  bir  harita alıp  kendimiz  sokaklarda kaybolduk. Turumuz  Hradcany denen kale bölgesinden başladı. Çek parası olan kronu bozdurmak mesele,  çünkü  yazılanlarla  verdikleri  farklı. Ama kesinlikle döviz bürosu dışında para bozdurmayın, elinize eski  macar  paraları sayıp kaçarlar. 
                                     Kalenin içine girdikten sonra gotik katedral St.Vitus'u görmelisiniz. Bu katedral, halen yapıldığı tarihteki heybetini ve gizemini koruyor sanki. Katedral etrafında küçük kiliseler de var.




 En çok dikkatinizi çekecek bina gotik mimarisiyle St.Vitus Katedrali olacaktır.1344 yılında Prag’ a resmen imzasını atan 4.Charles tarafından yaptırılmış. Dışındaki yaratık figürleri kötü ruhları engellemek için eklenmiş. Kalede ayrıca bir de Oyuncak Müzesi bulunuyor.





Bu  görkemli  yapıların içinde ,  ara  sokaklarda  geze  geze  yürüyerek   Charles  Köprüsüne  indik.   Vlatava Nehiri   üzeri  birçok köprüden belki de en önemlisi Charles Bridge. Yine 15yy. sonlarına doğru bitirilmiş bu köprü birçok savaş, direniş, ve doğal afet görmüş olmasına rağmen halen kulesi le dimdik ayakta. Bu köprü'de sağlı sollu birçok heykel gerçekten görülmeye değer.
600 yıllık bu köprü 515 metre boyunda ve 10 metre yüksekliğinde. Köprünün ilk yapımında taşları birleştirmek için yumurta kullanılmış. Üzerindeki 30 heykel Çek tarihindeki olaylarla ilgili olarak 1683 ve 1928 yılları arasında yerleştirilmiş. En meşhuru da herkesin elini sürdüğü Peder John ve köpeğinin heykeli..



 


Köprü  üzerinde  böyle  güzel  şeylere  de  denk  geliyorsunuz.  Çok  kalabalık  ama  ben  bunu da  seviyorum. Küçük  ve  sakin  bir  yerde  oturduğumdan sanırım...






Aziz John Nepomuk’un heykeline  geri  dönersek,  efsaneye göre dönemin kralı, azizden kraliçenin sırlarını söylemesini istemiş, aziz söylememek için direnince azizi öldürüp Karl Köprüsü’nden atmış. Zamanla bu azizin heykeline dokunmanın dilekleri gerçekleştirdiği inancı yayılmış. Günümüzde köprüyü geçen turistler de bu heykele dokunup dilek tutarlar.  Eee  bende  dileğimi  tuttum tabiki.







Köprüden  her  nekadar  ayrılmak  istemesekte  ilerleyerek  Stare Mesto (Eski Şehir)   geldik.   Kale bölgesinden daha hızla gelişen Stare Mesto, 10. yüzyılda surlarla çevrilmiştir. 13. yüzyılda Judith Köprüsü’yle, 14.yüzyılda ise Karl Köprüsü’yle Mala Strana’ya bağlanması üzerine bölge şehrin ticaret merkezi hâline gelmiştir. Bu gelişmelerin üzerine krallar da bir kraliyet sarayı inşa ettirip burada yaşamaya başlamışlardır.

Stare Mesto Meydanı’nın tarihi 10. yüzyıla kadar gidiyor. Pazar yeri olarak kurulan bu meydan, günümüzde restoranlar, kafeler, hediyelik eşya dükkânlarıyla dolu bir turizm merkezi hâline gelmiş. Tur otobüslerinin şehir turları bu meydandan başlar.






 Stare Mesto’da turistlerin en çok ilgisini çeken yapısı da bu astronomik saattir.   Astronomik saat yapılışıyla ilgili efsaneye göre; bu saat yapıldığında şehrin ileri gelenleri saatin mükemmelliğinden öyle çok etkilenmişler ki saati yapan ustanın gözlerine, bir daha başka yerde bu saatin aynısını yapmasın diye, mil çekmişler. Ama bu usta ölmeden önce saatin mekanizmasını bozmuş ve saat başka büyük bir usta tarafından tamir edilene dek yıllarca çalışmamış.

Saat üç bölümden oluşur. Bunlar; en üst dairenin üstünde, her saat başı 12 havarinin göründüğü pencere bölümü, değişik zamanları gösteren saat bölümü ve burçları gösteren takvim bölümüdür. Her saat başı meydanda toplanan ziyaretçilerin merakla izlediği gösteri, meydanın en büyük eğlencelerinden biridir. Saatin üstündeki her figürün bir görevi olduğu gösteride önce bir elinde kum saati tutan ölüm saatine bakar ve diğer eliyle ölüm çanının ipini çeker; bunun üzerine ahşap pencereler açılır, arkadan İsa ve 12 havari geçer. Pencereler kapanır ve bir horoz ötüşü duyulur. Saatin sağ yanında olan bitene anlam vermeye çalışan bir Türk figürü, solda elinde para kesesiyle bir cimri ve bir de kibirli insan figürü de bulunur.



    


Şehir  merkezinde  işte  böyle  ilginç  durumlarada  rastlıyorsunuz.  Vitrinlere  oturmuş  insanlar  ,  ayaklarını  su  dolu  akvaryumlara  sokmuşlar  hem gelen gideni  seyrediyorlar ,  hem  siz  seyrediyorsunuz,  hemde bu  küçük  balıklar  tarafından   ısırılıyorlar.  Bir  çeşit masaj  galiba...






İşte  ilk  günün  akşamı  oldu  bile..  Gecede  durmak  yok. Ama  devamı  diğer posta  :))


 

 





 



19 Nisan 2012 Perşembe

BAYKUŞLARIM

                   Baykuşları  bir çok kişi  gibi  bende  seviyorum. Bilgeliği  temsil etmesinin  yanında  şirin olmasını çok  seviyorum.  Evimde  de  magnetten  eşyaya  bir çok  baykuş  var.  Baykuş  görsellerini  sevenler  için  yayınlıyorum  bunu..


                                                          İlk  olarak  kolyelerim :








televizyon  sehpamda  oturan  baykuşlar






Eşimin  geçen hafta Brezilyadan  getirdiği  baykuşlu  deniz kabuğu...








seramik baykuş tablo..ben  yaptım :)







  keçeden  yaptığım  baykuşlu  yastıklar







yine  keçeden  yaptığım  baykuşlar...






keçeden   baykuş  süsler...





yine  benim  yaptığım  baykuş  magnetler...



baykuşlu  çiçek  süsü..









Ve  son  olarak  pelinin  çanta ve  cüzdanları...
















                              

15 Nisan 2012 Pazar

bir pazar daha geçti...

                                 Yağmur yağdı ve hiç dinmedi
                                 Büyüdükçe büyüdü isli ve yalnız olmak 


                             Bugün amacım tembellik yapmaktı  ama  evin  halini  görünce  içime  sinmedi kötü  bir  ortamda  oturmak..Sabahtan  başlayan  temizliğim  öğle  2  de  bitti  neyseki.  Pelin  sınıfıyla  tiyatroya  gitti.  Eşimde  işe  gidince  pazar  tembelliği  yapayım dedim.  Dışarıda  yağmur  olanca  şiddetiyle  yağarken  bir  film  seçtim.  Daha önce  The  Turin Horse  seyrettiğim  yönetmen  Bela Tarr..
Seyrettiğim  film  Kárhozat (Damnation )..

 

Filmin açılışında teleferikleri görüyoruz. Teleferiklerin sonu gelmez bir tekrar içinde, aynı monotonluğu ve mekanikliğiyle sürekli gidip gelmelerini izliyoruz. Aslında teleferiklerin bu sıradanlığı, buradaki insanların sıradanlığını ve yaşamlarını  da çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Bu uzun sekanstan sonra, yavaş yavaş kamera geriye çekilerek açı genişletiliyor, teleferikler pencerenin köşeleri arasında kalıyor. Biz camdan yağmuru izleyen Karrer’i tanımaya başlıyoruz





                              Film o kadar minimalist bir anlatıma sahip ki, karakterlerin isimlerini bile film içinde öğrenemiyoruz. Normal bir filmle kıyaslandığında çok az diyalog var. SSCB daha dağılmadan önce, Komünist Parti iktidarında, küçük bir Macar yerleşim yerinde geçiyor film. Etraflarındaki hiçbir şeyin değişmemesi, bu ağır sıradanlık hali, burada yaşayan insanları, özellikle de Karrer’i deliliğin eşiğine getiriyor. Karrer, bir şey yapmaya cesareti olmayan, korkaklığına bahaneler üreten, çaresiz bir adam. Sevdiği kadınla arası bozulmuş, kokuşmuş barlarda gezinen, hayatında değişiklik arayan biri. İçindeki sevgiyi artık kaybetmiş. Kendini özgür bırakmak istiyor, ama bunu bir türlü yapamıyor. Sürekli ruhsal bir gerilim ve melankolinin içinde, bilinçsizce hareket ediyor.





Bela  Tarr  filmlerine  devam etmek  niyetim.  Bugünün  atmosferiyle de  öyle  uyumluydu  ki.  Filmde  yağdıkça  yağan  yağmur  oturduğum  yerden  baktığımda,  kendi  sokağımda da  devam  etti  tüm gün.  Ara  ara  - battaniye  altında olmamdan dolayı  galiba  -  uyukladım.  Film  bitince  yine  battaniyemi  alarak  balkona  çıktım.  Karrer 'in  ruh  hali  bana  geçmişti.  Bazı  filmler  her  mevsimde ,  her  havada  seyredilmez ya ,  bu film tam tamına  bugüne  aitti. 
Sıkıntımı  dağıtmak  için  kitabımı  aldım. Yine  kütüphaneden  üç  kitap  aldım.  Okumakta  olduğum  Samiha  Ayverdi'nın   Ateş  Ağacı.. Sıkıntılı zamanlarımın  kurtarıcısıdır  Samiha  Ayverdi..






 Ateş Ağacı Sâmiha Ayverdi'nin üçüncü romanıdır:

                 "Muhit değiştirmeyi ben, resimli bir kitabın sahifelerini çevirmeye benzetirim. Bakan göz hep aynı göz, çevrilen sahifeler hep aynı kitabın sahifeleridir. Fakat manzaralar ve dolayısıyla intibalar başkadır."

   

12 Nisan 2012 Perşembe

bahçe

                             Bahçemde  yavaş  yavaş  hareket  başladı.  Bugün biraz  çıkıp  fotoğraf  çektim. Ağaçlardan yalnızca  ayva ağacı  çiçek açtı. O da  tam olarak değil. Şimdi  bahçeden  görüntüler...






 



 




Bahçemde   bir  nöbetçi..





Lale  mevsimi...


 

Yeşil  soğanları  bekleyen  kızlar..




 
Saksımın  güzelliğine  bakınız...










Çiçeklerim  kadar   bahçe  süslerim de  fazla...






Kızımla  kışın  yapıp  şimdi  ağaca  astığımız  seramik   süsler...






Muhteşem Akyaka

                   Akyaka meğer ne kadar güzel bir yermiş!               Bunca yıldır Ege ve Akdeniz kıyılarını gezeriz Akyaka bir türlü kıs...