18 Temmuz 2019 Perşembe

İki Günde İnnsbruck

                                Seyahatimizin ilk iki günü, ortasından büyük bir nehir geçen Avusturya Tirol bölgesinin başkenti İnnsbruck'ta geçti. Zürih'ten neredeyse 3 saatlik tren yolculuğu ile şehre geldik. Otelimizi merkeze 2 km uzaklıkta seçmiştik çünkü bir çok otele göre oldukça uygun fiyatlıydı. Odasından ve özellikle zengin kahvaltısından memnun kaldık. 


                      Otel ayarlamalarını genellikle Booking üzerinden yapıyoruz. Bu otelde kaldığımız süre boyunca merkeze yürümek sorun olmadı. Yurt dışı seyahatlerinde bırakın taksiyi 3 kişi otobüse binmeyi bile hesaplıyoruz. Bu yüzden yürüme mesafesi oteller bizim için önemli. Önereceğim otelimizin adı Sommerhotel Karwendel 


                      Aslında İnnsbruck kış sporları ile tanınıyormuş. Çünkü 64 ve 76 yıllarında kış olimpiyatlarına,84 ve 88 yıllarında kış paralimpik olimpiyatlarına ev sahipliği yapmış. 2. Dünya  savaşından da ağır hasarlarla çıkmış bir kent. 


                     Her büyük kent gibi İnnsbruck'ta da Old Town var. Zaten elinizde harita da olmasa yollar sizi oraya çıkarıyor. Bizim bu şehri gezmemiz için aslında bir günümüz vardı. Tüm gün boyunca nehir kenarından başlamak suretiyle her yerini gezdik. Hatta sanırım pazar günüydü öğleye  kadar kurulan ikinci el pazarına rastladık ve 1-2 euroya birşeyler bulduk.




Triumhpforte
1765 yılında Arşidük 2. Leopold'un ispanyol prenses Maria ile evliliği şerefine yapılmış kemer..


                        Kentin simge yapılarından biri Goldenes Dachl. 1494 yılında kralları için yapılan balkon ve altın çatı.  Çatı tamamen orijinal olan 2657 ateş yaldızlı bakır fayans ile görkemli bir şekilde dekore edilmiş. Bu binanın üzerinde gizemi henüz çözülmemiş olan yazı  şöyleymiş: “Use every moment, dance every dance, you can’t take anything with you.” (Her anı kullan, dansa karşılık ver, yanına hiçbir şey alamazsın.)


Old Town zaten tüm turistlerin gezdiği, tarihi binalarla çevrili , keyifli kafelerin olduğu bir bölge. Tüm gün gezip bir kafede soluklanmak kadar güzel bir şey yok..


Suya kıyısı olan kentleri daha çok seviyorum. Kesinlikle farklı bir soluk katıyor ve insanı dinlendiriyor. Nereye gidersek gidelim hep bu nehrin kıyısına gelmek istedik.




                         İnnsbruck manzarasını çok daha yükseklerden izlemek isterseniz Alp Dağlarının bir bölümü olan Nordkette’ye , füniküler ve teleferik ile çıkabilirsiniz. Avusturya’nın en büyük doğa parkı olan Karwendel Tabiat Parkı‘na (ünlü Hiking rotalarına sahip) ya da Alpine Zoo‘ya (hayvanat bahçesine) ulaşabilirsiniz. Bu arada istasyonlar Zaha Hadid imzasını taşıyormuş.


16 Temmuz 2019 Salı

Hadi Başlayalım O Zaman !

                                    Neredeyse iki haftalık yaz tatilindeydim. Hem de görmeyi çok istediğim Dolomitlerde. Tüm kış hayaliyle yaşamış, oteller ayarlanmış, kendimize göre bir rota çizmiş ve bol bol para biriktirmeye çalışmıştık. Gün geldi çattı, ailede yaşanan hastalıklar, ameliyatlar acaba gidebilecekmiyiz derken evet gittik. Başımıza gelmeyen kalmadı ne yazık ki. Daha Sabiha Gökçene giderken Pelin midesini bozdu tüm yol boyu kustu. Sonrasında ben Zürih'e inince hasta oldum, trende aşırı bir şekilde baş ağrım tuttu, çok eziyet çektim. Zaten sabahın 4'ünde yollara çıktığımızdan uykusuzluk, yorgunluk bir de başağrısı trene binince uyudum. Eşimde benim gibi uyumuş meğer. El çantamızı normalde göbek bağımız gibi beraberimizde taşırız, bu kadar sorundan sonra ilk kez büyük bir hata yapıp trende oturduğumuz koltuğun üzerine koyup uyumuşuz.


                                     Görüntünün olası içeriÄŸi: daÄŸ, gökyüzü, açık hava ve doÄŸa


                      Vee en kötü şey oldu, cüzdanda ki tüm eurolarımız çalındı. Öyle az buz da değil, çok büyük bir meblağ gitti. Trenden inince ne yapacağımızı şaşırdık. Otele bile gidecek taksiye verecek paramız yoktu. Biz öyle ne yapsak diye şaşkın şaşkın konuşurken bisikletiyle yaşlı bir bayan gelip ne aradığımızı sordu. Otelin adresini gösterdik, yürüyemezsiniz taksiyle gidin deyince durumu anlattık. O da çok üzüldü. Daha ilk günden moralimiz çok bozuldu ama yapacak bir şeyde yoktu. Kadın bize 20 euro verip bir de Türk bir taksici çağırdı. Sağolsun bu taksici de bizden para almadı ve otele götürüp yardım etmeye çalıştı. Allahtan pasaportlar ve kredi kartımız çalınmamıştı. Bizi para çekebileceğimiz yere götürdü.
                  Diğer günler hep kredi kartıyla çektik, tabi ki bunca parayı da artık daha sonraki aylar çalışa çalışa toparlayacağız başka çaresi yok.
Onun dışında Verona'ya gittiğimizde o kalabalıkta Pelin'i kaybettik. Yanımzda ki telefonlarda hatta yok, tam 1 saat aradık ve sonunda polise gitmeye karar vermiştik ki bir polisle Pelinin arkamızdan geldiğini gördük. Allahtan o da bir polisten yardım istemiş.
                 Bunlar en önemli olanlarıydı, bir de uçaktan iner inmez bir bavulumuz  kayboldu, onu da yarım saat aramış ve bir yere atılmış bulmuştuk. Sonrasında tekerleği kopan bavul mu dersiniz, zencilerin çok olduğu tekin olmayan bir mahallede ki otelimiz mi dersiniz, tepemize yıldırımların düştüğü dolunun yağdığı  dağ tırmanışı mı dersiniz bir çok olay yaşadık, oldu bitti ve nihayet evdeyiz. Giden gitti artık önümüze bakalım diyorum.
         Yine de çok harika bir seyahat yaptık. Dolomit gezimizi bölüm bölüm ayrıntılı yazacağım.Çünkü bende bu seyahati planlarken  bu bölgeyi yazan fazla kişi olmamış. Bu bölgeye giden var ama tutulan arabalarla belirli yerlere gitmişler.Özellikle araba kiralamadan gezmek imkansız demişti herkes ama biz hep toplu taşımayla gezdik. Bu yüzden gideceklere rehber olması niyetiyle gezime başlıyorum..

29 Haziran 2019 Cumartesi

Köyde Yaz

                                       Görev yaptığım köyü devamlı anlatıyorum biliyorsunuz. Annem ne oldu sana, küçükken götüremezdik seni köye, nefret ederdin diyor. Sanırım yaşlandım, duygusallaştım, insandan bıktım, tek çarenin doğaya kaçış olduğunu anladım nihayet. Belki de Virgina Woolf'un  Dışa Yolculuk'ta yazdığını kavradım artık.

                       “herhalde tek yapılması gereken, bunu kabul­lenmek.” 
                       “Neyi?” 
                       “Dünyada konuşmaya değer beş kişiden fazlasının hiçbir za­man olmayacağını.”
Şimdi kızıma bakıyorum ve aynı şeyleri onda görüyorum. Köy hayatını,doğayı hayvanları sevmiyor, ilgisini çekmiyor. Sabırlı olmalıyım diyorum onun da zamanı gelecek..
Neredeyse 4 yıldır bu köy okulundayım. Doğayla iç içe geçen iş saatlerim yönünden çok şanslıyım. Her mevsimi ayrı güzel olan köyümüzde şu sıralar yaz günlerini yaşıyoruz.


Etrafın görünüşü. Sanki Karadeniz yaylalarındayız..

 


                            Bu iki hafta boyunca velilerimize  davetliydik. Her velimiz çok saygılı. Şehirde ki veli profiliyle çok büyük fark var. Çünkü ikisini yaşadım. Gittiğimiz her evde çok içten karşılandık.               


                         Bahçelerin hepsinde dizi dizi saksılar, çeşitli bitkiler dolu. Zaten doğanın güzelliğinin en çok gördüğümüz zamandayız.


Bağlarda inekler, koyunlar..



Kahvaltı sofralarında uzun uzun oturduk..


                      Gittiğim evlerden birinde öyle güzel bir köşe vardı ki. Oraya oturup uzun süre kalkmadım. Hatta bir anda fırtına geldi, hava karardı şimşekler çaktı. Çok severim böyle havayı. Bu köşede oturup seyrettim uzun uzun.


Yağmur durunca erik ve dut topladık.


                       Başka bir gün gittiğimiz köyde ki ev. Burada da ağaçların altında sıcak ama esintili bir havada uzun uzun oturduk.


Dallarda salkım salkım erikler...


Altında piknik yaptığımız erik ağacı.


Ve köyümüzün manzarası..



23 Haziran 2019 Pazar

Cuma Geçmiş Bile

Kaç cuma geldi geçti bile ama bir türlü yazamadım. Nasıl yoğun geçtiyse günler, blog alemine girmek fırsat olmadı. Aslında koca bir bayram tatili geçirdik, zamanımız boldu ama ne olduğunu, nasıl geçtiğini anlamadım bu sefer. Yine de geçen zamanda olanları kısa kısa yazayım, tarihe notumuzu düşelim diyorum.

Bayramın ilk günü ailemiz , akrabalarımızla beraberdik. Ziyaretler yapıldı, kahveler içilip tatlılar yenildi, eller öpüldü. Büyükler küçükleri aradı sordu. İyi ki dini bayramlarımız var, tüm yurtta bunu öyle güzel kutluyoruz ki. Annem bu bayramda meşhur tatlısını yaptı, harikaydı. Siz kalburabastı diyorsunuz biz boşnaklar Hurmanisa diyoruz.


Bayramın ilk gününün gecesi Antalya'ya gidip 4 gece bir otelde kaldık. Bu sene otel fiyatlarında ki yükseklik çok fazla. Eskiden gittiğimiz otellere baktığımda artık onlara gidişin imkansız olduğunu gördüm. Bütçemize uygun bir otel bularak ilk yaz tatilimizi gerçekleştirmiş olduk. 


Deniz kenarı yan gel yat, ye iç yüz tatilini artık sevmez olduğumu anladım. İnsanların kıtlıktan çıkmış gibi tabakları doldurup sonra da bırakmış olduklarını gördüm bolca. Bunları yapan yalnızca Türkler değil, çünkü otel yüzde 90 yabancı ağırlıklıydı.


Yine de bol bol denizde yüzmek çok güzeldi..


               Eve dönünce bir hafta daha okula gittik. Ramazan boyunca oruçlu olduğumdan bahçemde oturup bir kahve eşliğinde keyfini çıkaramıyordum. Hemen pastamı yapıp masama geçip uzun uzun oturdum.


Bahçem yaza bol yeşillik içinde girdi. Yaseminlerimin kokusu heryerdeydi. Şu an yasemin çiçeklerini döktü ama yemyeşil giriş kapısını kaplamış haliyle muazzam..


Dün de Kocaeli Değirmendere'ye gidip gezdik. Çok güzel bir sokak yapmışlar, eski evleri restore edip seramik, heykel evi diye oluşturmuşlar. 


Çok güzel bir kütüphanesi de vardı, burada yaşasam her zaman gelip bir köşesinde otururdum diye hayal kurdum.


Seramik sergisi görmeye değer..


Bahçemin en güzel halini yaşıyoruz, şu renklerin güzelliğine bakar mısınız ?



Hala okula gidiyoruz, bize tatil temmuz başı. Yaz gelince daha çok koşturmaya girdik gibi geliyor. Tüm gün evde de olsak sanki bir çok şeyi yapmamışım gibi geliyor. Blogları bile okuyamadım ne zamandır, bakalım ne zaman başlarım. 
Herkese iyi pazarlar !














3 Haziran 2019 Pazartesi

Okudum Bitti

                            Kitap fuarına gidip Nuri Pakdil söyleşisine katılmak sonra da kitabını imzalatmak kısmet oldu bu sene. Nuri Pakdil 1934 doğumlu. Oldukça yaşlanmış ama yine de konuşmasını yaptı. Bazı bana uymayan uç fikirleri olsa da çok kıymetli bir insan. Kitaplarından Otel Gören Defterler serisinin 6. kitabı Yazmak bir Mucize imzalattım. Sonra da bir çırpıda okudum.
          Nuri Pakdil uzun bir dönem otellerde yaşar. Otel Gören Defterler, otelde kaldığı süreçte yazdığı kitaplardır. Otel üzerine derin tahliller, sorgulamalar ve kendisiyle hesaplaşmaların olduğu bu defterler, susmak için inzivaya çekilmiş bir dervişin içinden geçirdiği cümleler gibidir: “cüssesi ne olursa olsun, her otel, kapasitesi değişen ruhlar mahşeri değil midir? Evlerde bu mahşerin gölgelerini bile tanıyamazsınız. İnsan ruhunun niteliksel, niceliksel dışavurumlarına değgin ne çeşitli sergiler açılır otel salonlarında! Otelde yıl birimleriyle kalmak, eğer yeteneğimiz varsa, bir Fakültede okumaya bedeldir.”


           Otel Gören Defterlerin içinde iki kitap kaldı. Nuri Pakdil'in bir tür bilinç akışı gibi bu seri. Okuyup bitidiğim diğer kitap Enis Batur'un Sekizinci Günahın Sonrası. Yine  yazarın zevkle okuduğum bir kitabı oldu bu. İçinde ki denemeler her zaman ki gibi bir tat bıraktı bana. Öyle çok seviyorum ki yazın tarzını, her kitabından memnun ayrılıyorum.


Adalet Ağaoğlu.. Her okuduğum kitabını beğendim bugüne kadar. Hayır yine beni yanıltmadı,zevkle okudum. Akademik bir bilim kadının yurdumuzda ki belki  hala aynı olan varoluş sorunları, ilişkileri, içsel yaşamı..


Kitap Dar Zamanlar üçlemesinin son kitabı. Roman da  1938’lerde dinlemeye başladığımız hikaye de  87’lerin sonuna gelirken “Osmanlı’nın esnaf kızı” olarak tanıştığımız Aysel “Cumhuriyet Türkiyesi Profesörü” olarak veda ediyoruz. 













31 Mayıs 2019 Cuma

Mutlu Cuma

                          Bu cuma ekstra mutluyum çünkü dokuz günlük tatile çıkıyoruz. Bayrama az kaldı, okullar yakında kapanacak, yaz yaklaştı iyice. Daha ne olsun! Ramazan bitmek üzere, içimde bu yüzden biraz burukluk var. Bu gece Kadir gecesi. Bir çok duygu bir arada sanki...
                         Bu cuma yazısı yine bol yeşillik içeriyor zaten benden de ne beklenirdi ki.. Başta her sabah dış kapımı açtığımda karşılaştığım görüntüyü paylaşacağım. Kapıyı açar açmaz öyle yoğun çiçek kokusu geliyor ki anlatamam..



                      Mahallenin harika kokmasında payım büyük çünkü yasemin, lavanta, güller, limon, portakal ağacından oluşan bahçeye sahibim. Hele yaseminim tüm kapımı sarmış durumda.



                         Okul bahçesinde de değişik türde ağaçlar var. Bu mesela, bir tür erik ağacı gibi... 


Bahçede ders yaparken yukarıya bakınca olan manzaramız..


               Köyün ortasında bir manzara seyir teras yeri var. Burası sanki cennetten bir köşe. Çok 
seviyorum buranın sakinliğini.. 


                            Bu hafta da ailece iftar sofrasında bir araya geldik. Bu geleneği yaşatmaya çabalıyorum. Çocukluğumuzun en güzel anları ramazanlara ait. Kızımın da belleğinde buna benzer yaşantılar olsun istiyorum. Herkes geleceğe doğru hayal kurar; bense geçmişe doğru” demişti bir kitabında Ayşe Şasa. Ben de öyle oldum son yıllarda. Geçmişi ne değerli buluyorum.


                       Komşumuzun Faslı bir gelini oldu. Artık Fas lezzetleri yanı başımızda. Geçen gün bir tabak tatlı getirdi. Chebakiya adı. Yağda kızartılan bir hamur işi olan bu tatlı susam ve tarçın gibi farklı maddelerle renklendirilmekte.


Komşumun bahçe kapısı..



                     Köyde yürüyüş yaptığım yollardan biri. Sessizliğin anlam kazandığı, ruhuma ilaç gibi geldiği yer.  Karl Ove Knausgaard Sonbahar'da ne güzel tanımlamış bunu:
“...şehir dışındaki eve varıp trafik gürültüsünü arkamızda bırakınca veya ormanda oturup insanın bitimsiz başarısının tüm sesleri silinince burası ne kadar sessiz ve huzurlu, deriz. Rüzgârda kımıldanan ağaçlar ile kuş şakımaları dışında bir şey işitmeyiz ve buna ormanın sessizliği deriz. Şayet bu, kış ortasında durgun bir günse bu kadarı bile duyulmaz. Başka bir deyişle sessizlik ortama bir şey yapar ve ortam aracılığıyla bizi de etkiler. Tüm sesler anla bağlantı halindedir, şimdiyle ilişkilidir ki şimdi, değişmektedir, oysa sessizlik değişmezlikle bağlantılıdır ve sessizlikte zaman yoktur. O hem sonsuzluk hem de hiçliktir ki bunlar bir madalyonun iki yüzüdür” 


En sevdiğim zaman dilimi. Balkonda kitap okuduğum saatler..


"Bir tutam gökkuşağı karıştı sevdamıza
 kuş kanadı bir tutam
bıraktık korkularımızı
uçtuk gittik."
 diyor İbrahim Tenekeci, "Kırkı Çıkmamış Sevdamıza Şiir"de. Kuş misali
uçtuk biz de yıl boyu. Ulaştık tekrar bayrama. Sevgiyi ve en çok birbirimize saygıyı
hatırlayalım yaşantımızda. Bayram vesile olsun, verelim komşumuza, bir çocuğa ya da ihmal ettiğimiz bir akrabamıza. Karşıdan beklemeyelim bu sefer, biz adım atalım beklentisiz. Bu bize de iyi gelecektir.
Herkese hayırlı kandiller, hayırlı cumalar...






24 Mayıs 2019 Cuma

Cuma Geldi !

               Çok sevdiğim yazar Enis Batur şöyle diyor en son okuduğum kitapta ; '' Kötü zamanların en büyük panzehirlerinden birinin okumak ( kitap, resim,film, beste okumak) olduğuna hala inandığım gerçek. Yazılmazsa okuyabilir mi? '' 
Diğer taraftan ölümler kol gezerken hayattan söz etmekte çelişki dalgaları doğurduğundan da bahsediyor. Bu çelişkiye blog yazarken, hayatın güzelliğinden bahsetmenin anlamsızlığına her zaman kapılıyorum. Ama olsun diyorum sonra,iyi şeylerden bahsetmek lazım. Hatta Enis Batur '' İyi de yalnızca öfke saçarak, yüzünü ağlama duvarına çevirerek , yakınarak , lanetleyerek ' kötü zamanları' altetmek elde mi ? '' diye sorarak hislerime tercüme oluyor. 
                         Bu yüzden bu cuma da güzel şeylerden bahsedeceğim. Güzel bir Didem Madak şiiri ile başlayalım o zaman...        
     


                                                ilk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
                                                annem sevindiydi hatırlarım.
                                                ah demişti.
                                                ah!
                                                üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
                                               annem çok sevinmelerin kadınıydı.
                                               bazen sevinince annem gibi,
                                               rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
                                               annem çok sevinmelerin kadınıydı,
                                               sıcak yemeklerin.
                                               başına diktikleri o taş,
                                               ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
                                               ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.



    Köyde gezmek, bahçeleri seyretmek, kapıdan başlarını uzatan teyzelerle bazen de bahçede duran dedelerle sohbet etmek gibisi yok.


Tavukları çok seven Emine..Robert C. Solomon "hep daha fazlasına sahip olma isteğinin haset duygumuzu kışkırtarak başkalarını anlama ve anlaşma yetimizi yıprattığını" söylüyor. Emineyi gördükçe bunu hatırlıyorum. Çok az şeye sahip olsa da mutlu o. 


Yılın ilk reçelini yapan annemin varlığına şükürler olsun. Kendi yemez bana yedirir içirir. Reçel yapsak mı dediğimde bir bakarım kapı çalmış bir saat sonra, annem elinde iki kavanozla gelmiş olur. 


Bana her sabah bahçelerinden çiçek getiren öğrencilerim... Daha ne isterim ki..


Kozalak sevgisini nasıl aşıladıysam elleri bu sefer dolu dolu gelen minik öğrencim. Bizim maskotumuz :)


Eğitim Bakanımızın yeni projesi en sevindiğim şey oldu.. Okul dışarıda günü. Biz zaten hava güzel olduğunda hep bahçedeyiz..



                       Bahçe kapımın üzerini saran yasemin açarak tüm mahalleye kokusunu yaymaya başladı. İnanılmaz bir koku her yerde. Hele geceleri balkonda oturduğumda öyle yoğun oluyor ki. Tarifi mümkün değil..


Bu hafta sonu iftarda babaannemizdeydik. Büyüklerin masası nasıl lezzetli oluyor değil mi?. Allah başımızdan eksik etmesin onları. Dedeler, halalar, dayılar iyi ki varlar..


                          Yazımı halamın menekşeleri ve Georgi Gospodinov'un Doğal Roman'ından bir pasajla bitiriyorum ;
                                 ''Güneş parlıyor. Yürüyüş için güzel bir gün. Yağmur yağıyor. Gül çok güzel. Ninem örgü örüyor. Yıl on iki ay, ay otuz gün, gün yirmi dört saatten oluşuyor. Kedi mırlıyor. Ben oturuyorum... Keşke her şey ilkokul kitaplarındaki gibi basit olsa. ''






Tasarım:Sawako Kuronuma