30 Ekim 2018 Salı

Sonbahar, bulutlar, ah bu rüzgar ! *

                                   Sokakta yürürken, arada sırada da  olsa seyrettiğim haberlerde, gazete köşe yazılarını okurken, insanlarla konuşurken lafın dönüp dolaşıp bu tür konulara gelmesi sırasında devamlı düşünürüm. Niye kötü olayları anlatıyoruz birbirimize, bizi dehşete  düşüren her  şeyi neden bu kadar kolay paylaşıyoruz,vahşet  haberlerini çoluk çocuk elimizde çekirdek oturup nasıl da normal seyrediyoruz, sonra da niye bu haldeyiz diye düşünüyoruz. İbrahim Tenekeci geçen çarşamba şöyle yazmıştı köşe yazısında ;
''Hayatın güzelliklerini, insanın inceliklerini her geçen gün daha az paylaşıyoruz.
Siyaset, insaniyetin önüne geçiyor. Siyasetten kastımız sadece partiler değildir. Hasbî olmayan, hesabî olan her şey.''
                              Geçen gün sınıfımda ki bir çocuk koluna çizdiği parantez gibi bir şekli bana gösterdi. Nedir bu diye sorunca '' Çukur '' filminde var , biz evde onu seyrediyoruz hep diye cevap verdi. Çukur nasıl bir dizi bilmem ama şöyle bir fotoğraflarına bakınca içeriğini de kolayca tahmin ettim. 5 yaşında ki çocuğuyla oturup bu tür dizileri seyreden insanlardan oluşuyor toplumumuz ne yazık ki. Bu büyük bir çoğunluk bence çünkü öğretmenlik yıllarım boyunca böyle örneklere çok rastladım.
                               Yeni Şafak'ta Serdar Tuncer'in çok güzel bir yazısı vardı. Tam da canımı sıkan bu olayların nedenini açıklıyordu:
''Gelelim insanın kötü, yanlış ve çirkini konuştukça yaşamaya başlamasına... Dost meclislerinde kötü, yanlış ve çirkin olanı kınamak ve ibret kastıyla bile konuşsak kötülüğü, yanlışı ve çirkini önce görünür hale getiriyoruz, sonra detayları bilinir olmaya başlıyor ve nihayet bizim nezdimizde bütün bunlar normalleşiyor. Anormal bir hale gelmek, asla yapmam dediklerinizi yapmak mı istiyorsunuz önce onu normal bir şeymiş gibi konuşmaya başlayın arkası mutlaka gelir.''



                       Şu blogumda gördüğüm, yaşadığım güzel şeyleri paylaşmak istiyorum bu yüzden. Belki de benim direnişim, katkım dünyaya bu diyorum. Yaşamımla, hareketlerimle, paylaşımlarımla başta çocuğuma, yakınlarıma, öğrencilerime sonra da dolaylı olsa da burada beni okuyanları olumlu etkilemek. Yoksa dünyanın bu haline, gidişatına en çok üzülenlerden biriyim. Kötü olayları seyretmekle bile ona hizmet ettiğimize inanıyorum. Çoğu insan kendimi bunlardan soyutlayıp börtü böcek paylaşarak dünyanın gerçeklerine sırt çevirdiğimi iddia edebilir. Evet gerçekler bu kadar kötüyse ben de sırt çeviriyorum, yetiştirdiğim çiçekleri, pişirdiğim pastaları, işlediğim bir nakışı paylaşarak gönüllere sevgiyi eklemeyi daha faydalı görüyorum.
''Dünyanın  güzelliklerine dair kayıtsızlığın sonunda varacağımız yer, sıradan bir hayattır''  diye yazar Simone Well..


                 Bu yüzden bu yazıyı yazdığımda bile sonbaharın o güzel yüzünü göstermek için bu fotoğrafları paylaşıyorum.
                        Son olarak Serdar Tuncer'in şu sorusunu düşünmenizi istiyorum:
                      ''Kendimize sormamız gereken soru belki de şudur: İyi, güzel ve doğru olanı yaşamayıp sadece dile döktüğümüz için mi kötü yanlış ve çirkin olana bunca müptela olduk, yoksa kötü, yanlış ve çirkin olanı bu kadar kolay konuşabildiğimiz için mi iyi, güzel ve doğru olanı yaşamaktan bu kadar uzağız?''


                                                      * Katherine Mansfield


25 Ekim 2018 Perşembe

Flanöz ; Gönüllü Aylak

                            Fransızlarda ''  Flaneur '' denen bir tip varmış, bizde ki karşılığı ''düşünür-gezer'' gibi. Kentlerin büyük caddelerinde, ara sokaklarında amaçsızca gezer dolaşır ve devamlı düşünür. Sokakların tadını her köşesinde çıkaran, insanları gözlemleyen, özgürlüğünü yürürken ki hareketlerinden alan kişi.  Kendimi bir nevi buna benzetirim ve keşke tam olarak böyle olsam derim. Her şeyi terk etmiş, artık kimseyi düşünmeden sokak sokak gezen, etraftan lezzet alan, Benjamin Franklin'in '' kenti ve nesneleri bakışıyla estetize eder'' deyişinde ki gibi  her gördüğü hakkında düşünen, onlara anlam yükleyen ve varoluşunu  sokakların gücüyle pekiştiren biri.
                         Tamamıyle böyle olamasam da bazı zamanları böyle geçiririm. Orhan Veli'nin Galata köprüsünde durup '' hepimizi keyifle seyreden '' aylak adam gibi hissederim bazen. Köprü üzeride olmasam da bir çay bahçesinde, bir bankta, bir kafede.. Ya da Baudeleire 'nin şiirinde ki elleri cebinde gökyüzüne bakarken bulutları seyreden boşgezer gibi. Bazı insanlar tek başına gezemez, yanına insan arar yürümek için. Ama en sevdiğim tek başına dolaşmak, gözlemlemek, ara sokakların gizlerini yalnız başıma keşfetmektir. Gönüllü aylağım bir anlamda. 
                               Benjamin’e göre ise: “Cadde flaneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa flaneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı, parlak firma tabelaları aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlı boya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; cafelerin balkonları da işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır.”



Bir zamanlar Enis Batur'un bir kitabında rastladığım Flaneur kavramına tekrar  Lauren Elkin 'in Flanöz kitabıyla kavuştum.
Lauren Elkin kitaplar ve kültür üzerine makaleler, denemeler yazan,biyografi, deneysel şiir, görsel kültür ve fotoğraf gibi farklı alanlarda çalışan bir yazar. 2004’te Paris’e yerleşen Elkin'in kitabında Flaneur Flanöze dönüşüyor. Bu sefer sokaklarda gezenler kadınlar. 
Virginia Woolf, Agnes Varda, Sophie Calle, Martha Gellhorn ve Joan Didion; Lauran Elkin’in izlerini takip ettiği diğer kadınlar. 19. yy a kadar evlere hapsolmuş kadınların şehir sokaklarına çıkıp kafelerde oturmalarının geçmişi çok değil. Nerden nereye diyor insan. 
Edebiyatın gezme, dolaşma zevkiyle buluştuğu bu kitabın sayfalarında aylaklık yapmak harikaydı, tavsiye ederim..








19 Ekim 2018 Cuma

Ve Nihayet Cuma




                             Yeni bir cuma, yeni bir hafta sonu daha gelince hepimiz nasıl da mutlu oluyoruz değil mi? Bugün okul çıkışı yine pazara gideceğim ve bir hafta boyunca tükenen sebze-meyve alışverişini yapacağım. Marketten bunları karşılamayı sevmiyorum zaten cuma günü evimize yakın büyük pazar kuruluyor. Özellikle tatildeyken sabah saat 9 sıralarında henüz kahvaltı bile etmeden, etrafta kimsecikler yokken pazara gitmeye bayılıyorum. Her şey taptaze, fazla ellenmemiş, ortalıkta fazla insan olmadan tanıdığın pazarcı köylülerle kısa kısa sohbet yaparak pazarı dolaşmak gibisi yok. 
                              Bir de benim yıllardır kendisinden çiçek aldığım çiçekçi var. Büyük şehirler de ki gibi fazla çeşit olmuyor ama her mevsime ait çiçekler geliyor ya yetiyor bana. Bir demet kasımpatı 5tl, herkesin elinde çiçeklerle pazardan eve döndüğünü hayal ederim hep, çünkü bu kadar ucuza hiç bir yerde çiçek satan yok ama eve çiçek alma ayrı bir kültür. Sigaraya 3 katı rahatlıkla para veren insanların bir demet çiçek için bu parayı vermeyi gereksiz bulduklarına çok şahit oldum.



"Ben, ister gece ister gündüz, ister uyuyayım ister uyanık olayım, yatakta gözlerimi hep kapalı tutarım. yatmanın keyfini daha fazla çıkarmak için. insan ancak gözleri kapalıyken kendi benliğini tam duyabilir; sanki ışık, varlığımızın toprak yanına daha uygun olduğu halde, karanlık öz varlığımızın asıl yakınıymış gibi."
Melville Moby Dick ' te böyle diyor özellikle cumartesi , pazar sabahları yataktan kalkmayı uzattığım zamanlarda böyleyim. Gözlerim kapalı etrafı dinlerim, havanın nasıl olduğunu tahmin etmeye çalışır , daha demlenmemiş çayın kokusunun özlemini duyarım. 


Geçen cumartesi gözlerimiz böyle kapalıyken hızlı hızlı kapım çaldı, kim olabilir böyle tatil sabahı diye baktığımızda kargocu çocuk bir paket verdi. Siparişim yünlerim gelmişti, hemen açıp sehpaya koyup mutluluk  ve heyecan içinde kahvaltı hazırladım. Hala sehpa da duruyorlar, ne yapsam diye hayal kuruyorum. Eve düşmüş bir kutu renk bombası sanki bunlar.


Kahvaltı sonrası bisikletimize atlayıp sahil boyu, ağaçlar altında gezinti yaptık. Hava öyle durgundu ki iyi ki bunu kaçırmadık dedik eşimle. Biraz martıları seyrederek yanımızda getirdiğimiz çayımızı içtik. 


Dönüşte yeni kitabıma başladım. Hakkında ayrıca yazacağım ama şehirlerin sokaklarında, bilinmeyen rotalarında gezmeyi seviyorsanız üstelik bazı yazarlarla bunu pekiştirmiş bir kitap istiyorsanız mutlaka okuyun derim.


Bu hafta yeni bir dizi serisine başladık. Doc Martin.. Londra yakınlarında kendi halinde bir kasabaya gelen sıradışı Doktor Martin ve yaşadıkları. Bir Doktor House gibi değil dizi ama özlemini duyduğum deniz kenarında ki harika bir doğaya sahip sakin kasaba hayatı olduğu için zevkle seyrediyorum.


Hafta içi okuldaydım malum. Şükür bu sene de köydeyim. Çıkışlarda  kısa geziler yapmayı çok seviyorum. Artık insanlarda bana alıştı, her an birinin bahçesinden çıkabiliyorum. İşte bakın bu hafta bulduklarım..


Sınıfa getirip koyduklarım..


Hafta da iki gün yoga var belediyede. Belediyenin özellikle bayanlar için yaptığı harika programlar var. Ev de oturup boşa zaman geçirenleri hiç anlamıyorum. Yapacak o kadar çok şey var ki hem de bedava. Öğleden sonra 2 de dersim bitiyor, yoga da 3.30 da başlıyor arada ki zaman da ya bir arkadaşımla buluşuyorum ya da kütüphaneye gidip bu zamanı bir şeyler okuyorum.


İyi kötü günler geçiyor ve cumaya ulaşıyoruz ya çok şükrediyorum. Yaptıklarımız belki hep rutin şeyler ama amacım en küçük olaydan, durumdan zevk alıp mutlu olabilmek. 
Herkese hayırlı cumalar, mutlu haftasonları..







15 Ekim 2018 Pazartesi

Büyük Ağaçların Gölgesinde


Usul usul girerler hafızanın bohçasına.
Onları çöp ya da nadide bir antika haline getiren hatırlandıkları zamandır. Saklanırlar salınarak çıkacakları ana kadar.
Bir ses, bir ışık, bir koku ya da bir name eşliğinde ansızın hücuma geçerler derinlerden. Çocukluğumun incir ağaçları doluyor odaya...

                Ahir Zaman Gülüşleri kitabında ki ilk öyküsüne böyle başlar Fatma Barbarosoğlu. İncir ağaçlarının tılsımlı bir yanı var benim de hayatımda. Küçükken aman altında durmayın oynamayın kötüdür diye uyarırdı büyüklerimiz. Bir de ağaçtan düşersek sakatlanırsın diye korkuturlardı. Kimbilir belki de doğrudur, yaşanan olaylar sonucu söylenmiştir belki de. Her ağacın güzelliği, öyküsü farklı. Kimisini görünce etkileniriz, kimisinden korkarız, kimisi bizi çocukluğumuza götürür. 
             


Gezilerimiz sırasında çeşit çeşit ağaca rastlarız. Her defasında onları fotoğraflamadan  durumam. Mesela bu ağaca  Ayvalık sokaklarında rastladık yürürken. Altına da mahalleli bir bank koymuş. Çınarları çok seviyorum zaten, öylesine heybetlidir ki her seferinde her görüşte uzun süre altlarında oturmak isterim. Bu  bankta da oturmuştuk  hemen. Güneş oldukça etkiliydi ama çınar sayesinde nefes almıştık.


Başka bir çınara da Marmara adasında rastladım. Evlerin arasında tüm heybetiyle,  dalında ki salıncağıyla duruyordu sakince. Bir ağacın yanından mutluluk duymadan geçmeyi anlayamıyorum diyor Dostoyevski. Yüreği olan herkes bunu hissediyordur. 



                                                  Ben ağaçların soyundanım
                                           Ve bu 'bayat' havayı solumak
                                           kederlendiriyor beni,
                                           Ölen bir kuş
                                           uçuşu unutmamayı öğütledi bana     
    
                         diyor  ya Füruğ Ferruhzad. Her haftasonu koşa koşa bu ağaca gidiyorum. Her mevsim döngüsünde farklı olan ağaçlar başka güzel değil mi?  


Doğa güzelliğiyle bilinen İsviçre'de karşımıza çıkan bir ağaç. İki kesişen yolun tam ortasında. Hem de altında bir bank var. Tam istediğim gibi, bizi davet ediyor anında. Öyle duyarsız geçemeyiz,tabi ki oturuyoruz..


Yine bir bank. Bu sefer iki komşu ağacın arasına kurulmuş. Bisikletle gittiğimiz köyde. 


Bir de böyle yalnız ağaçlar vardır. Aslında burada olmaması gerekir, plajda kumların içinde kışın yapayalnız yazın kalabalık, kimseye faydası dokunmadan..



Amasra sokaklarında gezerken bir cami avlusunda ıhlamur ağacı. 

Tanıdığım bir ağaç var.
Etlik bağlarına yakın..
Saadetin adını bile duymamış.
Tanrının işine bakın.
Geceyi gündüzü biliyor. 
Dört mevsim, rüzgârı, karı...
Ay ışığına bayılıyor.
Ama kötülemiyor karanlığı.
Ona bir kitap vereceğim.
Rahatını kaçırmak için.
Bir öğrenegörsün aşkı,
Ağacı o vakit seyredin." 

Melih Cevdet Anday



Amasra sahilinde sıra sıra olan ağaçlardan bir tanesi. Bizim için özel olmasının nedeni orada olduğumuz sürece gezip dolaşıp hep onun altında oturuşumuz. Denizi beraber seyretmek  ne güzeldi. Sonbahar da olduğumuz için rüzgar eksik değildi o haftasonu, belki de en güzeli bir ağacın altında oturup rüzgarı hissetmek. Yapraklarını, dallarını rüzgarda sallayarak rüzgarı içinize işleten  başka ne olabilir bu dünya da.





12 Ekim 2018 Cuma

Tatlı Cuma

                                Uzun zamandır cuma yazısı yazmıyordum çünkü yaz tatili beni uzak tuttu blog yazmaktan, takip ettiklerimi okumaktan. Artık eylülü bitirip ekimi de yarılamak üzereysek rutinime devam edebilirim. Eylül gelince instagram olsun bloglar olsun herkes bir anda sonbahar moduna girdi. Kitleler halinde ıhlamur, battaniye, kitap paylaşanları  gördükçe ( her ne kadar bu üçlüyü çok sevsem de ) tuhaf bir şekilde bu durumdan rahatsız oldum. İnsanların bukalemun gibi şekilden şekile girmesinden nefret ediyorum. 
Neyse sonunda sonbahar geldi gerçekten. Eylülden çok ekimi seviyorum ben. Eylül yaz aylarından biri gibi. Sıcaklık aynı şekilde devam ediyor bu ayda da, en azından gündüzleri. Ama ekim ayında durum iyice değişiyor, yapraklar dökülüp sert rüzgar eşliğinde ordan oraya savrulurken koyu gri gökyüzün altında olup sonbaharı iliklerine kadar hissetmek gibisi yok.  Doğanın değişimine bir köyde şahit olmak en güzeli. Ekim de başladıysa işte sonbahar diyorum. 



                  Cuma yazısı uzun zamandır yazmadığımdan birikmiş anlarımı paylaşacağım şimdi. Neredeyse iki haftadır yaptıklarımızı anlatmak istiyorum. Hafta sonu şansımıza güzel olduğundan balkonda kahvaltı yapıp uzun uzun çay keyfi yaptım. Artık sonbahara girdiğimizden hırkamı giyip oturduğum balkonumda elimde sımsıcak çayımla güne başladım.



Mevsime uygun ıspanaklı kek yapıp bahçe de harika saatler geçirdik annemle. 


Sezonumuz açıldı artık her cuma pazara çıktığımda bir demet çiçek almadan eve dönülmez. 


Okulda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Köy de  3 yılı doldurdum bile. Dördüncü yıla da başladık şükür. Kış gelmeden güzel havanın tadını her fırsatta çıkarıyoruz.


Karl Ove Knausgaard kitaplarına  ben de başladım. Hatta bu hafta 500 sayfalık kitap bitti bile. Norveçte ki yaşamı, insanları zaten merak ediyordum, orada yetişmiş bir yazarın kitabını hiç sıkılmadan bir çırpıda okumuş oldum.


Diğer bitirdiğim kitap Sevinç Çokum'un oldu. Daha önce niye böyle kıymetli bir yazarı okumadım diye hayıflandım. Sevinç Çokum dilimizi en güzel kullanan yazarlardan biri. Öykülerinde ki anlatış oldukça ustaca. Allahtan kütüphanemizde bir çok kitabını gördüm. Ara ara alıp okumayı düşünüyorum.
Bu hafta seyrettiğimiz 2 sezonluk bir diziyi önermek istiyorum. Özellikle seyahati sevenler mizah dolu bu seriyi kaçırmasın. Travels with My Father : Jack Whitehall
Komedyen Jack Whitehall  babasıyla belli rotalarda yolculuk yapıyor hatta İstanbul'a bile geliyorlar. Bir taraftan kuşak çatışması da olurken yapılan seyahat çok eğlenceli..

















3 Ekim 2018 Çarşamba

Amasra'ya Gidersek



                             Haftasonu hava yazdan kalma günlerini yaşarsa yakın yerlere gitme planları yapıyoruz hemen. Daha önce gidip çok beğendiğimiz yerlerden biri de Amasra. Yakın yer sanıp İzmit'ten otobüsle 7 buçuk saat süren otobüs yolculuğuyla cuma gecesi bu şehre geldik. Daha önce öğretmen evini arayıp yer ayarlamaya çalışmıştık ama bir çok kentin öğretmen evinde hiçbir zaman yer bulamayışımız gibi burada da bulamadık ve merkezde ki otellere yöneldik. Hizmet açısından fazla beklentiniz olmasın. Ayrıca öğretmen evinden daha ucuza bir çok otel var. Bizde merkezde ki Ayyıldız otel de kaldık. 


Ertesi sabah kahvaltı yapıp etrafı gezmeye çıktık. Strabon, Amasra ya da tarihte ilk bilinen adıyla Sesamos kentini Amazonların kurduğu düşünülüyormuş. Fatih Sultan Mehmet önderliğinde ele geçirilen Amasra da usta gemiciler ve kaliteli ahşap bulunduğu için Osmanlı donanmasına çok sayıda gemi kazandırmıştır. 


Sahil kısmına inip kayıklara bakarak gezmek, kafelerinde oturmak, ağlarını onaran kayıklarıyla uğraşan balıkçıları seyretmek yapılacak en güzel şeylerden biri.Ceneviz komutanının Amasranın anahtarını Fatih Sultan Mehmet'e teslim ettiği 17 Ekim 1460 yılından bu yana geleneksel olarak halen Amasra Fetih Kutlamaları yapılmaktadır.


Plinius'un '' zarif ve güzel'' dediği Amasra'yı Niketas '' Dünyanın Gözü'ne ''  Cenovalılar  '' Çiçekli Kale'ye '' benzetirken , Fatih Sultan Mehmet manzaradan etkilenerek yardımcısına  '' Lala lala Çeşm-i Cihan buramı ola '' diyerek hayretini belirtmiştir. 


Sokaklarda gezerken karşımıza karşınıza bir şapel çıkıyor. İç kale de bulunan ve 9. yüzyılda tuğla taş örgü sistemi ile yapılan Şapelin pencere kenarlarında özel desenler kullanılmış.


Gezilmesi gereken yerlerden bir de Amasra Müzesi. Müzenin içi kadar bahçesi de çok güzel düzenlenmiş.Giriş ücreti 5 tl.


                                Ziyaret edilecek noktalardan biri de Çekiciler Çarşısı. Meşhur Cevat Usta'nın şimşir kaşıklarından, ağaçtan yontulmuş süs eşyalarından, meşhur Amasra balık tavasını  almadan dönmeyin. Amasranın doğasından gelen ağaçlarla hazırlanmış el oyması meyve sebze kasesi ve bal kaşığını da unutmamalı..


Amasranin Tavşan Adası..Burada kilise kalıntısı ve kayalara oyma merdivenler bulunuyor. Ortodoks patriğiolan Kyrosun burada yaşadığı bilinmekte. 1960 yılında adaya bırakılan tavşanlar kısa sürede burada çoğalmış.


Amasra'nın iki limanı var. Küçük liman  Roma dönemine ait Antik Limanın bulunduğu liman. Ayrıca burası 1. Dünya savaşında havaaalanı olarak kullanılmış.


Meşhur Çöven ekmeğini restoranlarda özellikle isteyip tatmalısınız. Sonra da halk ekmek fırınından kendiniz için de alabilirsiniz.


Büyük limanda deniz fenerine kadar yürüyüp manzaraya doyabilirsiniz..


Limanda gezi teknelerine binip Tavşan Adasının çevresinden sahil şeridi boyunca güzel bir tekne gezisi yapabilirsiniz.  


Küçük Limanda 20 metre kadar uzanan bir kayanın üzerine inşa edilmiş,7 m yüksekliğinde ki yapının limanı aydınlatan ya da gözetleyen bir kuleye ait olduğu tahmin ediliyor. Amasralıların inanışlarına göre Direkli Kaya da Kraliçe Amastrisin kendine özel bir hamamı olduğunu biliyormuydunuz. 


Kentte dolaşırken közde mısırın tadına bakmadan olmaz.


Bizans döneminde inşa edilen Amasra Kalesi özellikle Cenevizliler döneminde onarılmış. Kalenin kapılarının üzerinde Ceneviz armaları bulunmakta.


Amasra yarımadasının çevresinde tekne turları ile gezmek...


Amasra da Karadenizin en eski fenerlerinden biri 1863 yılında Fransızlar tarafından yapılmış.Boztepe adasının üzerinde 77 mt yüksekliğinde. 




Boztepe'ye giderken güzel sokaklar..


Amasranın Bedesten bölgesine bisiklet kiralayarak ya da yürüyerek gitmelisiniz. Burası bir zamanlar Eyalet Meclis Sarayı olarak kullanılıyormuş.


Güzel bir kahve içip lokum ve reçellerinin tadına bakmak için Çarşı içinde bulunan Lütfiye'de oturmalısınız.


Amasra'nın meşhur şimşir kaşıkları..


Kadınlar ( Galla ) Pazarı.. Salı ve Cuma günü pazar daha da büyüyor..


Kemere Köprüsü 
Zindan Adası ve Amasrayı birbirine bağlayan Roma köprüsü. 


Tavşan Adasına karşı doğanın ve tarihin keyfini çıkarırken Ağlayan Ağaç Kafe de bir çay içmelisiniz. 


Canlı Balık Mustafa Amca'nın yerinde Amasra salatası ile balık yemek buranın en güzel aktivitesi..


Üzerine de ballı manda yoğurdu ya da fırında helva yemeden olmaz..


Bunların dışında Amasra'ya yakın çevresinde ziyaret edilecek yerlere de değinmek istiyorum..
1. Kuşkayası Yol Anıtı : Roma imparatoru tarafından kayaya oyulmuş kartal ve asker figürü. Eski Bartın yolu üzerinde Amasra'ya 5 km. uzaklıktadır.
2. Bozköy Plajı : Amasra doğu sahilinde 13 km uzaklıkta harika bir plaj.
3. İnkumu Plajı : Amasra batı shilinde 30 km uzaklıkta.
3. Çakraz Plajı : Çakraz tatil beldesinde bulunan plaj 15 km uzaklıkta..
4. Gergece Şelalesi : 18 km uzaklıkta
5. Gölderesi Şelalesi : 28 km uzaklıkta..





























Tasarım:Sawako Kuronuma