25 Ağustos 2018 Cumartesi

Huzuru Bern'de Buldum!

                         İsviçre'ye ikinci gidiş amacımız Alp dağlarına tekrar kavuşmak, yürümek,göllerinin o eşşiz güzelliğini görmek, heybetli tepeler arasına kurulmuş sessiz ve huzurlu köylerinde kısa da olsa zaman geçirmek, kendi yaşadığımız ülkenin kalabalığından, siyasetinden, yaşam standartımızdan çıkıp bir nevi hayal alemine doğru yolculuk yapmaktı. Bunu da yaşadık gerçekten. Her günümüz çok güzel geçti, düşlediğim gibi bir seyahat oldu. Bir günümüzü de daha önce gitmediğimiz Bern'e ayırdık.
Daha önceden bir blog arkadaşımın burada yaşadığını biliyordum. Onun yaşadığı Bern'e ait çektiği fotoğraflara bakarak hep hayal kurardım zaten. Burada ben de yaşasaydım keşke diye içimden geçirerek her yazdığı yazıyı büyük bir zevkle okurdum. Biliyorsunuz sizde, yıllarca birbirinizin bloglarını okudukça bir tür yakınlık doğuyor zaten sanal da olsa. Ben de eğer fırsatını bulursam tanışmakta isterim yüzyüze.
                  Ona yazdığım mesajla  Server  ile buluşmamız Bern'in simgelerinden ünlü saat kulesinin önünde oldu. Eşim bunca kalabalık içinde birbirinizi nerden tanıyacaksınız diye sorup duruyordu, birbirimizin resmini de görmüş değildik ama 3 kişilik bir Türk ailesini tanıyabileceğinden emindim. Tam zamanında gelmişiz ikimiz, değişik bir enerji çekimiyle yaklaşmıştık birbirimize. Buluşmamız o kadar da zor olmamıştı bu yüzden. 
Server bize nereye gitmek istediğimizi sordu, onunla buluşmadan önce biz şehri baya bir gezmiştik. Çok büyük değil zaten Bern, tüm yollar merkezde ki güzel çeşmelere doğru çıkıyor. Pelin Einstein müzesine gitmek istediğinden Aare nehri kenarında büyük bir bahçe içinde bulunan müzeye doğru yürüdük. Pazartesi olduğunu unutmuşuz, kapalıydı tabi ki. Tekrar yürüyerek merkezde bulunan yaşadığı eve gittik. Pelin orayı gezerken birbirini gurbette bulmuş iki Türk yabancı da olsak birbirimize özlem gidermeye çalışarak konuştuk devamlı. 
                Ben zaten şehri gezdiğimiz için bir yerlerde oturup muhabbet etmeyi istiyordum bu yüzden Bern'in en güzel köşelerinden biri olan Rosangarten' a çıktık. Burada çeşit çeşit güller olduğundan böyle deniyormuş. Uzun süre ilk kez tanışıyor olmamıza rağmen sohbet ettik burada.


Bir ara manzaramızda dumanların yükseldiğini gördük, şaşkınlıkla yaklaştık. Bern'de bir evde yangın çıkmıştı, şansa bak :) 
Rosangarten insanların kafelerde, ağaçların altında oturduğu, çocukların etrafta oynadığı, bir grubun çimlerin üzerinde yoga yaptığı, insanların Bern üzerinde batan güneşi izlediği huzur dolu bir yer. Bazı mekanlarda herşey dört dörtlüktür ya burada da böyle hissettim. Bir tarafta sıcak yaz güneşi, bir tarafta soğuk içecekler, yanımda blog arkadaşım, muhabbet sohbet daha ne istenir ki. Server de yıllar önce yurt dışına gelmiş ve yaşamını burada sürdüren biri. O zaten Bern'i gezmekten çok yaşanılması gereken yer olarak tanımlıyor. Onun yaz kış çektiği Bern fotoğraflarını görseniz öyle güzel ki. Zaten bloguna gidin hemen ve takip edin derim. Akşamsefası lütfen ara verme yazmaya..
Uzun uzun muhabbetten sonra Server bizi otelimize bıraktı hatta ertesi gün elinde simitler, poğaçalar biz eve dönmeden görmek için tekrar otele geldi canım Server. Ben en fazla bir saat görüşürüz sonra o da işine gücüne döner diye beklerken o tüm gününü bize ayırmış, gezdirmiş, dolaştırmış, hediyeler vermişti. Blog dünyası gerçekten apayrı bir dünya. Şimdiye kadar buradan kimle tanıştıysam pişman olmadım, çok yakınım oldu sanki, hep memnun kaldım. Çünkü biz bence birbirimize benzerleri buluyoruz. Server de hayatımda önemli yer edindi. Onu hep neşesi, özverisi, enerjisi ile hatırlayacağım. şehirleri güzelleştirenler birazcıkta orada yaşayanlar sanki. Bern de bu yüzden zihnimde huzur dolu, yemyeşil, hayatın yavaş aktığı bir şehir olarak kaldı. Her mevsim çok güzel gibi geliyor bana, en çok sonbaharda görmek isterdim çünkü öyle güzel ağaçlar vardı ki her yerde..
Yeni bir kızkardeş edindiğim Bern'in yeri bundan sonra benim için apayrı..














17 Ağustos 2018 Cuma

Sosyal Medya Hesaplarınızı Hemen Şimdi Silmeniz için 10 Neden

                       Nasıl yani, niye yapacağız dediğinizi duyar gibiyim. Hatta blog ve instagram dünyasında oldukça etkin olan ben bile niye sileyim ki dedim kendi kendime. Çoğu zaman sosyal medyanın üzerimizde ki kötü etkisinden şikayetçiyim, kendimi fazla kaptırmamaya çalışıyorum ve başarıyorum ama her şeyi silecek güçte değilim, itiraf ediyorum. Bir zaman gelecek sıkılacağız bu işlerden de. Ama şimdi bloglarda çok sevdiklerimin yazıları çıkmış mı diye beklemek, okumak, sanal da olsa bir bağ geliştirmek hoşuma gidiyor. Zaten tüm gün telefon elinde, her an instagram ya da twitter'a giren değilim, bu derece beni ele geçirmesine izin vermiyorum. Tüm işimi bitirip, elime çayımı ya da kahvemi aldığımda keyif aldıklarıma bakmak benim için hala mutlu edici. 
                  Endişem tüm gençleri ele geçirdiği gibi kızımı da avucuna alması. Yasaklarıma rağmen bu düzenin parçası ne yazık ki. Ebeveyn olarak çoğu insan bundan şikayetçi. Yine de bu yıl liseye geçen kızıma ilk telefonu yeni almakla övünüyorum.


                  Neyse niye bunları yazıyorum anlatayım. Geçen gün Jaron Lanier'in bir kitabından haberim oldu. Lanier, okuması kolay  uygulaması çok basit önerilerle dolu '' Ten Arguments for Deleting Your Social Media Accounts Right Now ( Sosyal Medya Hesaplarınızı Hemen Şimdi Silmeniz İçin 10 Neden ) kitabını yayınlamış. 
Kitabın 10 maddelik özeti şunlarmış :
               1. Sosyal medya özgür iradeni yitiriyorsun.
               2. Sosyal medyayı bırakmak çağımızın deliliğine direnmenin en iyi yolu.
               3. Sosyal medya seni aptallaştırıyor.
               4. Sosyal medya gerçeğin altını oyuyor.
               5. Sosyal medya söylediklerini anlamsızlaştırıyor.
               6. Sosyal medya empati kapasitesine zarar veriyor. 
               7. Sosyal medya seni mutsuz kılıyor. 
               8. Sosyal medya ekonomik saygınlığa sahip olmanı istemiyor.
               9. Sosyal medya siyaseti imkansız hale getiriyor. 
              10. Sosyal medya ruhundan nefret ediyor.

              Peki siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında ?

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Gimmelwald 'den Mürren Köyüne Doğru

İnterlaken'deyken yaptığımız harika bir rota da Gimmelwald, Müren köyleriydi. Buraya gitmek için yine Lauterbrunnen kasabasına gitmek gerekiyor. Lauterbrunnen'den de Stechelberg'e tren garının hemen yakınında bulunan belediye otobüsleriyle ulaşım olduğu gibi yine aynı yerde bulunan teleferiklerle direkt Mürren'e gidilebiliyor. Biz Lauterbrunnen'den Stechelberg'e otobüsle kişi başı 4.40 frank ödedik. Stechelberg'ten tekrar teleferiğe biniyorsunuz bu da 12 frank.


                 Gimmelwald sadece teleferik  veya yürüyerek çıkabileceğiniz, sınırlı sayıda ev barındıran Alplerin göbeğinde, karşısında muhteşem Eiger, Mönch ve Jungfrau dağlarını göreceğiniz masalsı bir köy.
   



150 kişinin yaşadığı söylenen bu köy dağların arasında kalmış , uçurum kenarına kurulmuş bir köy. Buraya gelip dünya da sessiz kalmış bir yer varmış demek ki diyorsunuz. Kulaklarınızda yıllarca biriktirdiğiniz gürültü yankılanıyor ama doğa ve sessizlik sizi öyle bir sarıyor ki büyük bir boşlukta hissediyorsunuz kendinizi. 




Buraya gelmeden sırt çantanıza tüm ihtiyaçlarınızı koymakta fayda var. Çünkü yürünecek çok yol var. Gezerek, piknik yaparak köyün tadını çıkarmak harika. 



Lauternbrunnen’e kadar gelmişken 1650 m yükseklikteki trafiğe kapalı Mürren köyüne çıkın. Buradan da teleferikle Allmendhubel’e çıkıp, Alpler’in meşhur üç zirvesi Eiger, Jungfrau ve Mönch manzarası eşliğinde dağ yürüyüşü yapabilirsiniz. Burada çocuklar için çok güzel bir oyun parkı da var.


                 Mürren köyünden bu güzel trenle Almendhübel'e gidip bir de bu güzel yeri gezebilirsiniz.


              Mürren’den teleferikle çıkabileceğiniz bir başka nokta da Schilthorn. Buradaki 2970 m yükseklikteki döner restoranda, 40 dağ zirvesi ve 20 civarında buzul manzarasına karşı döne döne yemek yeme şansınız var.1969 yapımı James Bond filmi On Her Majesty’s Secret Service burada çekilmiş. 




Biz dönüşümüzü yürüyerek Lauterbrunnen'e yapmaya karar verdik. Zor olmayan bir rota ile bağların bahçelerin arasından küçük nehirleri görerek yürüyüşle gerçekleştirdik. Bu bizim için çok güzel bir yol oldu, akşama kadar dolu dolu geçirdiğimiz bir geziydi. Dağlarda kaybolacağınız aklınıza gelmesin çünkü nereye ne kadar sürede gideceğinizi gösteren tabelalar var her yerde.












Sonunda Lauterbrunnen gözüküyor. Mürren'den inmeden bir asma köpreden bahsetmek istiyorum. Dağların arasına kurulmuş The Nepalese Bridge çok  korkunç. Biz aşağı inince gördük, zaten oradan geçebileceğimizi sanmıyorum. Uçurumun üzerinde sallanan bir köprü hayal edin, herkese göre değil yani.


                             Lauterbrunnen'in çıkışında bir yere iniyorsunuz. İnterlaken'e gidecek trene kadar yürüyecek gücümüz kalmadığından belediye otobüsüne binerek merkeze gittik. Ama buradan merkeze de yürünmeyecek bir yol değil. Böyle güzel evlerin, bahçelerin arasında gezerek ulaşabilirsiniz..

Tasarım:Sawako Kuronuma