12 Kasım 2018 Pazartesi

Köyde Tekbaşınalık

                                      Kalabalıktan, yozlaşmış sahte ilişkilerden, yıllarca ömrümüzü verdiğimiz iş hayatından, gereksiz muhatap olduğumuz sosyal yaşamdan belki de dünyanın tüm gerçekliğinden kaçış noktası olarak sakin bir yere yerleşme hayali kurarız çoğumuz. Genelde nüfusun az olduğu yerler, köylerdir bunlar. Emekli olunca gideceğim dersiniz, yetti bu kalabalık,kaos, keşmekeş dersiniz, bazılarımız daha şanslıyızdır daha çalışıyorken bir ev yaparız köyde haftasonu kaçamakları yaşarız. Yaş ilerledikçe şehrin karmaşasından kaçma hayalleri kurmayan yoktur herhalde. 
Ünlü düşünür Martin Heidegger  Güney Almanya'nın Kara Orman dağlarının yükseklerinde inşa edilen kulübesinde çoğunlukla tek başına elli yıl yaşadı. Bu kulübe de yazdığı yazılarını topladığı kitabı hakkında yazdığım post burada. Kitap yalnızlıktan çok seçilmiş, tercih edilmiş bir yaşam tarzını yansıtıyor. 
                           Heidegger kitabında şöyle der :
'' Şehirliler çoğu zaman, dağların arasındaki köylülerin uzun, tekdüze Yalnız olma durumuna hayret ederler. Oysa bu Yalnız olma değil, tek başınalıktır. Gerçi insan büyük şehirlerde de neredeyse başka hiçbir yerde olamayacak kadar kolaylıkla yalnızlığa düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi tecrit eden değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının içine doğru açılmasını sağlayan kendine özgü güçtür.”



               
                            Seçilmiş tek başınalığa en güzel örnek Sait Faik'in Lüzumsuz Adam'ı Mansur. Kendini toplumdan bilinçli olarak izole etmiştir. Kimseyle iletişim kurma ihtiyacı içinde olmayan Mansur'un  dostları bile nerede oturduğunu bilmiyordur. Yaşamını küçük bir dükkândan aldığı kira ile idame ettiriyordur. Bir köye çekilmemiştir belki ama kendi mahallesinden de 7 yıldır dışarı çıkmamıştır. 
                           Kimi insanı izole ettiren,insanlardan uzaklaştıran o duyguyu çok merak ederim, bazen de özlem duyarım buna. Acaba bunu denemiş olsam ne kadar dayanırım diye hayal ettiğim çoktur. Bu yüzden belki de şehir de yaşamı, hatta şehirlerde gezmeyi sevmem. Kimbilir belki Heidegger gibi bir gün kırsala gider orada oyuz yıl yaşarım. Hem onun yaptığı yaşamdan tamamen kopuşta değildi. Kulübesinde karısıyla yaşamış, yazmış, çizmiş, isteyince de şehre inmiştir. 
                            Şu fotoğrafta görülen cami bizim okulun hemen bitişiğinde. Bu ev de okul çıkışı gidiğ baktığım , hayal kurduğum ev. Terk edilmiş.
                           Ne garip özlemlerim var böyle..









9 Kasım 2018 Cuma

Yaşasın Cuma !


Eveet  güzel bir hafta sonuna daha gelmiş bulunuyoruz. Geçmiş olan bir hafta içinde bazı sağlık sorunları canımı sıkmış ve bir sonuca bağlanmamış olsa da karamsarlığa kapılmamaya, kendimi motive etmeye çalışıyorum çokca. Yaşıyoruz, sorunsuz nefes alıyoruz, yiyoruz içiyoruz daha ne olsun. 
“Gülümsediğinde güzelleşmeyen bir yüz hiç görmedim. Kimi zaman içindeki o sessiz sese uzmanlardan daha fazla güven. Aerodinamik yasalarına göre o tombul ve tüylü arının hiç uçmaması gerekiyordu. Herhalde bunu ona hiç kimse söylemedi ki, uçuyor. Zamanlarının büyük bir kısmını para kazanmak ve saklamakla geçiren insanlar, sonunda, en çok istediklerinin satın alınamayacak şeyler olduğunu anlarlar. Öteki insanlardan daha akıllı ol. Yalnız bunu onlara söyleme! Mutlu olmanın en garantili yolu bir başkasını mutlu etmektir. Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın. İyi çalışan, sık gülen ve çok seven başarıyı elde eder. İnsanın tüm evrende kesin olarak düzeltebileceği tek bir şey vardır: Kendisi!” diye yazmış Aldous Huxley, ‘Algı Kapıları’ adlı eserinde.
Geçen hafta sonu yani cumartesi hava o kadar güzeldi ki kahvaltımızı balkonda yaptık. Kasım olmasına rağmen gölgede kalan balkonumuz hiç soğuk değildi. Havanın bize yaptığı bu kıyağı kaçırmadık tabi ki. Ne yazık ki kızım yoktu, günümüz çocukların çilesi haftasonunda bile kurslar, dersler, antremanlar bizi onlardan koparıyor. Neyse ki her kurs bize yürüme mesafesinde ve bizim onu bir yerlere getirip götürme eziyetimiz yok. Bu bile bizim için büyük bir lütuf.


Kendimi sabah sabah enerjik hissedince ne yaparım ? Tabi ki ıspanaklı fındıklı kek.


Kendini mutlu etme çalışmalarımdan eve bir demet çiçek ..


Pazar günü eski çalıştığım okul arkadaşlarımla Abant, Gölcük gezisi yaptık. Bu mevsimde en güzel halinde oralar. Tabi ki haftasonu olunca çok kalabalık.




                        Pazartesi iş başı. Belki de öğretmenlik yıllarımın içinde en mutlu ve huzurlu dönemi yaşıyorum. Köy çocuklarının kaybetmedikleri masumiyet ve saygı ( ebeveynleri de )  , sınıfımda geçirdiğim huzurlu saatler, yaptığımız etkinliklerle geçen zamanımız herşey çok güzel. Daha ne isteyebilirim ki..


Sabah küçük bir elle gelen köy çiçekleri her daim masamızda.


Sınıfımızın arka camından gördüğüm manzaram.


Bu hafta okuduğum iki kitap. İlki Milli Eğitimin her sene sonunda seminer döneminde öğretmenlere tavsiye kitaplarından biri. Okul Sıkıntısı Daniel Pennac tarafından yazılmış. Gerçekten her öğretmenin okuması lazım. Kendisi öğrenciyken tembel, uyumsuz ve hırsız olan yazarın eğitim hayatını sorgulayışını, sonuçta buna rağmen öğretmen ve yazar olmasının hikayesini okuyoruz.


İkinci kitap Bütün Bir Ömür. Alp dağlarını ne kadar sevdiğimi bilirsiniz. Bu dağların eteğinde yaşamış, zorluklarını çekmiş, şimdi teleferiklerle ordan oraya koşturan turistlerin rahatlığı için çalışmış, sakatlanmış Egger'i okuyunca bu işlerin bir de perde arkası olduğunu anlıyorsunuz. İçim burkularak okudum ve sevdim.


Yeni bir haftaya inşallh mutlulukla, sağlıkla, sevdiklerimizle başlarız. Herkesin gönlüne göre olsun..















2 Kasım 2018 Cuma

Şükür Cuması

Şükürler olsun sağlıkla, mutlulukla bir haftayı geri de bırakıp bir haftasonuna daha geldik. Etrafta ölenler oldu, nedense bol bol başım ağrıdı bu hafta ama öyle ya da böyle ulaştık cumaya. Eşimin iş arkadaşlarından biri vefat etti, emekli olmasına bir yılı kalmıştı ve 52 yaşındaydı bu bizi baya bir üzdü. İnsan kendisiyle de özdeşim yapınca daha bir kederi artıyor. Durmadan çalışıyoruz, her türlü iş stresine, sıkıntısına az kaldı yakında emekli olacağım diye dişimizi sıkıyoruz ama bir gün..
Neyse bugün şükretmek ve hatırlamak istediklerime sıra geldi.


Her cuma pazardan aldığım bir demet çiçeğime,


Her şeyi paylaştığım, eğlendiğim, hayatın kargaşasından kaçtığım arkadaş topluluğuma,


Alışverişe çıkıp uzun uzun gezip bir kahvenin başında oturduğum dostuma,


Sonbaharın eşsiz renkleri ve dinginliğine, 



Benim gibi çiçekleri seven öğrencilerime,


Sonbahar renklerine,


Üniversitede ki ev arkadaşlarımla yıllık buluşma zamanımıza,



Uzun aradan sonra İstanbul'a gidip sokaklarında kaybolduğum haftasonuna,


Sokaklarında karşıma çıkan tarihi yapılarına,


En sevdiğim Cafer Erol lokumları ve marzipanlarına kavuşma anıma,


Yaz kış yemeyi sevdiğim dondurmaya,


Şansıma denk geldiğim örgü festivaline, 


Saatlerimi geçirdiğim kitapçılardan aldığım yol kitaplarına bu cuma da en içten bir şekilde şükretmek istiyorum. Herkese hayırlı cumalar !

















30 Ekim 2018 Salı

Sonbahar, bulutlar, ah bu rüzgar ! *

                                   Sokakta yürürken, arada sırada da  olsa seyrettiğim haberlerde, gazete köşe yazılarını okurken, insanlarla konuşurken lafın dönüp dolaşıp bu tür konulara gelmesi sırasında devamlı düşünürüm. Niye kötü olayları anlatıyoruz birbirimize, bizi dehşete  düşüren her  şeyi neden bu kadar kolay paylaşıyoruz,vahşet  haberlerini çoluk çocuk elimizde çekirdek oturup nasıl da normal seyrediyoruz, sonra da niye bu haldeyiz diye düşünüyoruz. İbrahim Tenekeci geçen çarşamba şöyle yazmıştı köşe yazısında ;
''Hayatın güzelliklerini, insanın inceliklerini her geçen gün daha az paylaşıyoruz.
Siyaset, insaniyetin önüne geçiyor. Siyasetten kastımız sadece partiler değildir. Hasbî olmayan, hesabî olan her şey.''
                              Geçen gün sınıfımda ki bir çocuk koluna çizdiği parantez gibi bir şekli bana gösterdi. Nedir bu diye sorunca '' Çukur '' filminde var , biz evde onu seyrediyoruz hep diye cevap verdi. Çukur nasıl bir dizi bilmem ama şöyle bir fotoğraflarına bakınca içeriğini de kolayca tahmin ettim. 5 yaşında ki çocuğuyla oturup bu tür dizileri seyreden insanlardan oluşuyor toplumumuz ne yazık ki. Bu büyük bir çoğunluk bence çünkü öğretmenlik yıllarım boyunca böyle örneklere çok rastladım.
                               Yeni Şafak'ta Serdar Tuncer'in çok güzel bir yazısı vardı. Tam da canımı sıkan bu olayların nedenini açıklıyordu:
''Gelelim insanın kötü, yanlış ve çirkini konuştukça yaşamaya başlamasına... Dost meclislerinde kötü, yanlış ve çirkin olanı kınamak ve ibret kastıyla bile konuşsak kötülüğü, yanlışı ve çirkini önce görünür hale getiriyoruz, sonra detayları bilinir olmaya başlıyor ve nihayet bizim nezdimizde bütün bunlar normalleşiyor. Anormal bir hale gelmek, asla yapmam dediklerinizi yapmak mı istiyorsunuz önce onu normal bir şeymiş gibi konuşmaya başlayın arkası mutlaka gelir.''



                       Şu blogumda gördüğüm, yaşadığım güzel şeyleri paylaşmak istiyorum bu yüzden. Belki de benim direnişim, katkım dünyaya bu diyorum. Yaşamımla, hareketlerimle, paylaşımlarımla başta çocuğuma, yakınlarıma, öğrencilerime sonra da dolaylı olsa da burada beni okuyanları olumlu etkilemek. Yoksa dünyanın bu haline, gidişatına en çok üzülenlerden biriyim. Kötü olayları seyretmekle bile ona hizmet ettiğimize inanıyorum. Çoğu insan kendimi bunlardan soyutlayıp börtü böcek paylaşarak dünyanın gerçeklerine sırt çevirdiğimi iddia edebilir. Evet gerçekler bu kadar kötüyse ben de sırt çeviriyorum, yetiştirdiğim çiçekleri, pişirdiğim pastaları, işlediğim bir nakışı paylaşarak gönüllere sevgiyi eklemeyi daha faydalı görüyorum.
''Dünyanın  güzelliklerine dair kayıtsızlığın sonunda varacağımız yer, sıradan bir hayattır''  diye yazar Simone Well..


                 Bu yüzden bu yazıyı yazdığımda bile sonbaharın o güzel yüzünü göstermek için bu fotoğrafları paylaşıyorum.
                        Son olarak Serdar Tuncer'in şu sorusunu düşünmenizi istiyorum:
                      ''Kendimize sormamız gereken soru belki de şudur: İyi, güzel ve doğru olanı yaşamayıp sadece dile döktüğümüz için mi kötü yanlış ve çirkin olana bunca müptela olduk, yoksa kötü, yanlış ve çirkin olanı bu kadar kolay konuşabildiğimiz için mi iyi, güzel ve doğru olanı yaşamaktan bu kadar uzağız?''


                                                      * Katherine Mansfield


25 Ekim 2018 Perşembe

Flanöz ; Gönüllü Aylak

                            Fransızlarda ''  Flaneur '' denen bir tip varmış, bizde ki karşılığı ''düşünür-gezer'' gibi. Kentlerin büyük caddelerinde, ara sokaklarında amaçsızca gezer dolaşır ve devamlı düşünür. Sokakların tadını her köşesinde çıkaran, insanları gözlemleyen, özgürlüğünü yürürken ki hareketlerinden alan kişi.  Kendimi bir nevi buna benzetirim ve keşke tam olarak böyle olsam derim. Her şeyi terk etmiş, artık kimseyi düşünmeden sokak sokak gezen, etraftan lezzet alan, Benjamin Franklin'in '' kenti ve nesneleri bakışıyla estetize eder'' deyişinde ki gibi  her gördüğü hakkında düşünen, onlara anlam yükleyen ve varoluşunu  sokakların gücüyle pekiştiren biri.
                         Tamamıyle böyle olamasam da bazı zamanları böyle geçiririm. Orhan Veli'nin Galata köprüsünde durup '' hepimizi keyifle seyreden '' aylak adam gibi hissederim bazen. Köprü üzeride olmasam da bir çay bahçesinde, bir bankta, bir kafede.. Ya da Baudeleire 'nin şiirinde ki elleri cebinde gökyüzüne bakarken bulutları seyreden boşgezer gibi. Bazı insanlar tek başına gezemez, yanına insan arar yürümek için. Ama en sevdiğim tek başına dolaşmak, gözlemlemek, ara sokakların gizlerini yalnız başıma keşfetmektir. Gönüllü aylağım bir anlamda. 
                               Benjamin’e göre ise: “Cadde flaneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa flaneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı, parlak firma tabelaları aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlı boya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; cafelerin balkonları da işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır.”



Bir zamanlar Enis Batur'un bir kitabında rastladığım Flaneur kavramına tekrar  Lauren Elkin 'in Flanöz kitabıyla kavuştum.
Lauren Elkin kitaplar ve kültür üzerine makaleler, denemeler yazan,biyografi, deneysel şiir, görsel kültür ve fotoğraf gibi farklı alanlarda çalışan bir yazar. 2004’te Paris’e yerleşen Elkin'in kitabında Flaneur Flanöze dönüşüyor. Bu sefer sokaklarda gezenler kadınlar. 
Virginia Woolf, Agnes Varda, Sophie Calle, Martha Gellhorn ve Joan Didion; Lauran Elkin’in izlerini takip ettiği diğer kadınlar. 19. yy a kadar evlere hapsolmuş kadınların şehir sokaklarına çıkıp kafelerde oturmalarının geçmişi çok değil. Nerden nereye diyor insan. 
Edebiyatın gezme, dolaşma zevkiyle buluştuğu bu kitabın sayfalarında aylaklık yapmak harikaydı, tavsiye ederim..








19 Ekim 2018 Cuma

Ve Nihayet Cuma




                             Yeni bir cuma, yeni bir hafta sonu daha gelince hepimiz nasıl da mutlu oluyoruz değil mi? Bugün okul çıkışı yine pazara gideceğim ve bir hafta boyunca tükenen sebze-meyve alışverişini yapacağım. Marketten bunları karşılamayı sevmiyorum zaten cuma günü evimize yakın büyük pazar kuruluyor. Özellikle tatildeyken sabah saat 9 sıralarında henüz kahvaltı bile etmeden, etrafta kimsecikler yokken pazara gitmeye bayılıyorum. Her şey taptaze, fazla ellenmemiş, ortalıkta fazla insan olmadan tanıdığın pazarcı köylülerle kısa kısa sohbet yaparak pazarı dolaşmak gibisi yok. 
                              Bir de benim yıllardır kendisinden çiçek aldığım çiçekçi var. Büyük şehirler de ki gibi fazla çeşit olmuyor ama her mevsime ait çiçekler geliyor ya yetiyor bana. Bir demet kasımpatı 5tl, herkesin elinde çiçeklerle pazardan eve döndüğünü hayal ederim hep, çünkü bu kadar ucuza hiç bir yerde çiçek satan yok ama eve çiçek alma ayrı bir kültür. Sigaraya 3 katı rahatlıkla para veren insanların bir demet çiçek için bu parayı vermeyi gereksiz bulduklarına çok şahit oldum.



"Ben, ister gece ister gündüz, ister uyuyayım ister uyanık olayım, yatakta gözlerimi hep kapalı tutarım. yatmanın keyfini daha fazla çıkarmak için. insan ancak gözleri kapalıyken kendi benliğini tam duyabilir; sanki ışık, varlığımızın toprak yanına daha uygun olduğu halde, karanlık öz varlığımızın asıl yakınıymış gibi."
Melville Moby Dick ' te böyle diyor özellikle cumartesi , pazar sabahları yataktan kalkmayı uzattığım zamanlarda böyleyim. Gözlerim kapalı etrafı dinlerim, havanın nasıl olduğunu tahmin etmeye çalışır , daha demlenmemiş çayın kokusunun özlemini duyarım. 


Geçen cumartesi gözlerimiz böyle kapalıyken hızlı hızlı kapım çaldı, kim olabilir böyle tatil sabahı diye baktığımızda kargocu çocuk bir paket verdi. Siparişim yünlerim gelmişti, hemen açıp sehpaya koyup mutluluk  ve heyecan içinde kahvaltı hazırladım. Hala sehpa da duruyorlar, ne yapsam diye hayal kuruyorum. Eve düşmüş bir kutu renk bombası sanki bunlar.


Kahvaltı sonrası bisikletimize atlayıp sahil boyu, ağaçlar altında gezinti yaptık. Hava öyle durgundu ki iyi ki bunu kaçırmadık dedik eşimle. Biraz martıları seyrederek yanımızda getirdiğimiz çayımızı içtik. 


Dönüşte yeni kitabıma başladım. Hakkında ayrıca yazacağım ama şehirlerin sokaklarında, bilinmeyen rotalarında gezmeyi seviyorsanız üstelik bazı yazarlarla bunu pekiştirmiş bir kitap istiyorsanız mutlaka okuyun derim.


Bu hafta yeni bir dizi serisine başladık. Doc Martin.. Londra yakınlarında kendi halinde bir kasabaya gelen sıradışı Doktor Martin ve yaşadıkları. Bir Doktor House gibi değil dizi ama özlemini duyduğum deniz kenarında ki harika bir doğaya sahip sakin kasaba hayatı olduğu için zevkle seyrediyorum.


Hafta içi okuldaydım malum. Şükür bu sene de köydeyim. Çıkışlarda  kısa geziler yapmayı çok seviyorum. Artık insanlarda bana alıştı, her an birinin bahçesinden çıkabiliyorum. İşte bakın bu hafta bulduklarım..


Sınıfa getirip koyduklarım..


Hafta da iki gün yoga var belediyede. Belediyenin özellikle bayanlar için yaptığı harika programlar var. Ev de oturup boşa zaman geçirenleri hiç anlamıyorum. Yapacak o kadar çok şey var ki hem de bedava. Öğleden sonra 2 de dersim bitiyor, yoga da 3.30 da başlıyor arada ki zaman da ya bir arkadaşımla buluşuyorum ya da kütüphaneye gidip bu zamanı bir şeyler okuyorum.


İyi kötü günler geçiyor ve cumaya ulaşıyoruz ya çok şükrediyorum. Yaptıklarımız belki hep rutin şeyler ama amacım en küçük olaydan, durumdan zevk alıp mutlu olabilmek. 
Herkese hayırlı cumalar, mutlu haftasonları..







15 Ekim 2018 Pazartesi

Büyük Ağaçların Gölgesinde


Usul usul girerler hafızanın bohçasına.
Onları çöp ya da nadide bir antika haline getiren hatırlandıkları zamandır. Saklanırlar salınarak çıkacakları ana kadar.
Bir ses, bir ışık, bir koku ya da bir name eşliğinde ansızın hücuma geçerler derinlerden. Çocukluğumun incir ağaçları doluyor odaya...

                Ahir Zaman Gülüşleri kitabında ki ilk öyküsüne böyle başlar Fatma Barbarosoğlu. İncir ağaçlarının tılsımlı bir yanı var benim de hayatımda. Küçükken aman altında durmayın oynamayın kötüdür diye uyarırdı büyüklerimiz. Bir de ağaçtan düşersek sakatlanırsın diye korkuturlardı. Kimbilir belki de doğrudur, yaşanan olaylar sonucu söylenmiştir belki de. Her ağacın güzelliği, öyküsü farklı. Kimisini görünce etkileniriz, kimisinden korkarız, kimisi bizi çocukluğumuza götürür. 
             


Gezilerimiz sırasında çeşit çeşit ağaca rastlarız. Her defasında onları fotoğraflamadan  durumam. Mesela bu ağaca  Ayvalık sokaklarında rastladık yürürken. Altına da mahalleli bir bank koymuş. Çınarları çok seviyorum zaten, öylesine heybetlidir ki her seferinde her görüşte uzun süre altlarında oturmak isterim. Bu  bankta da oturmuştuk  hemen. Güneş oldukça etkiliydi ama çınar sayesinde nefes almıştık.


Başka bir çınara da Marmara adasında rastladım. Evlerin arasında tüm heybetiyle,  dalında ki salıncağıyla duruyordu sakince. Bir ağacın yanından mutluluk duymadan geçmeyi anlayamıyorum diyor Dostoyevski. Yüreği olan herkes bunu hissediyordur. 



                                                  Ben ağaçların soyundanım
                                           Ve bu 'bayat' havayı solumak
                                           kederlendiriyor beni,
                                           Ölen bir kuş
                                           uçuşu unutmamayı öğütledi bana     
    
                         diyor  ya Füruğ Ferruhzad. Her haftasonu koşa koşa bu ağaca gidiyorum. Her mevsim döngüsünde farklı olan ağaçlar başka güzel değil mi?  


Doğa güzelliğiyle bilinen İsviçre'de karşımıza çıkan bir ağaç. İki kesişen yolun tam ortasında. Hem de altında bir bank var. Tam istediğim gibi, bizi davet ediyor anında. Öyle duyarsız geçemeyiz,tabi ki oturuyoruz..


Yine bir bank. Bu sefer iki komşu ağacın arasına kurulmuş. Bisikletle gittiğimiz köyde. 


Bir de böyle yalnız ağaçlar vardır. Aslında burada olmaması gerekir, plajda kumların içinde kışın yapayalnız yazın kalabalık, kimseye faydası dokunmadan..



Amasra sokaklarında gezerken bir cami avlusunda ıhlamur ağacı. 

Tanıdığım bir ağaç var.
Etlik bağlarına yakın..
Saadetin adını bile duymamış.
Tanrının işine bakın.
Geceyi gündüzü biliyor. 
Dört mevsim, rüzgârı, karı...
Ay ışığına bayılıyor.
Ama kötülemiyor karanlığı.
Ona bir kitap vereceğim.
Rahatını kaçırmak için.
Bir öğrenegörsün aşkı,
Ağacı o vakit seyredin." 

Melih Cevdet Anday



Amasra sahilinde sıra sıra olan ağaçlardan bir tanesi. Bizim için özel olmasının nedeni orada olduğumuz sürece gezip dolaşıp hep onun altında oturuşumuz. Denizi beraber seyretmek  ne güzeldi. Sonbahar da olduğumuz için rüzgar eksik değildi o haftasonu, belki de en güzeli bir ağacın altında oturup rüzgarı hissetmek. Yapraklarını, dallarını rüzgarda sallayarak rüzgarı içinize işleten  başka ne olabilir bu dünya da.





12 Ekim 2018 Cuma

Tatlı Cuma

                                Uzun zamandır cuma yazısı yazmıyordum çünkü yaz tatili beni uzak tuttu blog yazmaktan, takip ettiklerimi okumaktan. Artık eylülü bitirip ekimi de yarılamak üzereysek rutinime devam edebilirim. Eylül gelince instagram olsun bloglar olsun herkes bir anda sonbahar moduna girdi. Kitleler halinde ıhlamur, battaniye, kitap paylaşanları  gördükçe ( her ne kadar bu üçlüyü çok sevsem de ) tuhaf bir şekilde bu durumdan rahatsız oldum. İnsanların bukalemun gibi şekilden şekile girmesinden nefret ediyorum. 
Neyse sonunda sonbahar geldi gerçekten. Eylülden çok ekimi seviyorum ben. Eylül yaz aylarından biri gibi. Sıcaklık aynı şekilde devam ediyor bu ayda da, en azından gündüzleri. Ama ekim ayında durum iyice değişiyor, yapraklar dökülüp sert rüzgar eşliğinde ordan oraya savrulurken koyu gri gökyüzün altında olup sonbaharı iliklerine kadar hissetmek gibisi yok.  Doğanın değişimine bir köyde şahit olmak en güzeli. Ekim de başladıysa işte sonbahar diyorum. 



                  Cuma yazısı uzun zamandır yazmadığımdan birikmiş anlarımı paylaşacağım şimdi. Neredeyse iki haftadır yaptıklarımızı anlatmak istiyorum. Hafta sonu şansımıza güzel olduğundan balkonda kahvaltı yapıp uzun uzun çay keyfi yaptım. Artık sonbahara girdiğimizden hırkamı giyip oturduğum balkonumda elimde sımsıcak çayımla güne başladım.



Mevsime uygun ıspanaklı kek yapıp bahçe de harika saatler geçirdik annemle. 


Sezonumuz açıldı artık her cuma pazara çıktığımda bir demet çiçek almadan eve dönülmez. 


Okulda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Köy de  3 yılı doldurdum bile. Dördüncü yıla da başladık şükür. Kış gelmeden güzel havanın tadını her fırsatta çıkarıyoruz.


Karl Ove Knausgaard kitaplarına  ben de başladım. Hatta bu hafta 500 sayfalık kitap bitti bile. Norveçte ki yaşamı, insanları zaten merak ediyordum, orada yetişmiş bir yazarın kitabını hiç sıkılmadan bir çırpıda okumuş oldum.


Diğer bitirdiğim kitap Sevinç Çokum'un oldu. Daha önce niye böyle kıymetli bir yazarı okumadım diye hayıflandım. Sevinç Çokum dilimizi en güzel kullanan yazarlardan biri. Öykülerinde ki anlatış oldukça ustaca. Allahtan kütüphanemizde bir çok kitabını gördüm. Ara ara alıp okumayı düşünüyorum.
Bu hafta seyrettiğimiz 2 sezonluk bir diziyi önermek istiyorum. Özellikle seyahati sevenler mizah dolu bu seriyi kaçırmasın. Travels with My Father : Jack Whitehall
Komedyen Jack Whitehall  babasıyla belli rotalarda yolculuk yapıyor hatta İstanbul'a bile geliyorlar. Bir taraftan kuşak çatışması da olurken yapılan seyahat çok eğlenceli..

















Tasarım:Sawako Kuronuma