28 Nisan 2017 Cuma

Yeni Bir Cuma

                            Evet yine yeniden bir cuma.. Ne kadar hızlı geçiyor değil mi zaman. Daha dün yazdım sanki cuma şükür yazısını. Daha dün bir cenaze evindeydik, ağlıyorduk hep beraber çok sevdiğim teyzem için. Hala yaramız acıyor. Geçen hafta ne yazık ki hep kötü haberler aldık. Arkadaşlarımdan birinin babası vefat etti, köyden bir velimin kardeşi bir anda mide kanserine yakalanmış ve evde fenalaşmış, hastaneler kabul etmemiş, yarı organlar dışarı da hastane hastane gezmişler , 30 milyara bir hastaneyle anlaşmışlar ama durumu çok ciddiydi. Son durum ne oldu bilmiyorum ama çok üzüldüm olanlara. Bir arkadaşın erkek kardeşi kalp krizi geçirdi. İşte böyle üst üste o kadar çok kötü haber aldım ki.. Bir taraftan benim geçmeyen mide ağrılarım son sürat. Bilmiyorum ne olacak :(
                     Yine de insan güzel şeylere tutunmak istiyor. Güzel ve iyi şeyler teselli veriyor bize. İyi ki de böyle yoksa ne olurdu. Bu hafta içinde bakalım neler olmuş..



Şükürler olsun ki içimizi sonsuz mutlulukla dolduran doğa var..


Baharın gelmesiyle köyümüzde son durum böyle. Uzun uzun gezmek istiyorum ama her yerde köpek var. İstediğim yerlere gidemiyorum. Benimle gezende yok. Herkes okul bitince hemen eve dönüyor. Ara ara kaçamak yapıyorum bende. 


Benim bahçemde de son durum böyle. Ortancalarım iyice yapraklandı. Mor salkımlarımda açtılar , her yer harika kokuyor. 


Sabahları dış kapıyı açınca her sabah beni karşılayan kedim :)


Bu hafta yaptığım ayraçlar, harika bir yazar ve öyküleri ..


Bu yıl ağaçlarıma ördüğüm kazaklar , keçe kuşlar..


Yeni açan bodrum menekşelerim ve renklerine şükürler olsun..


Bu ay oldukça soğuk geçti, sınıfımdan kar ve yağmuru seyretttim bol bol. Artık güneşli günler başladı şükürler olsun. Hatta bu gece bir yolculuğa çıkıyoruz. İnstagramda hikayeler, fotoğraflar gelecek, merak edenler buyursun :)
Herkese iyi tatiller !



25 Nisan 2017 Salı

Sevdiğim Bir Yazar ; Cioran Üzerine

                           “Un siècle d’écrivains” adlı belgesel serisinin Emil Michel Cioran ile ilgili olan bölümünü seyrettim geçenlerde. Kitaplarını okuduğum bu yazarın belgeseliyle karşılaşmak heyecanlandırdı. Ona ait kitapları okurken vay canına neler söylüyor bu adam demişimdir hep. Belgeselde çocukluğunda oluşan uyanışını şöyle anlatıyor :
                           '' Mutluluğumun farkındaydım ve bunu kaybedeceğimi sezebiliyordum. Bu gizli korku içime dert oluyordu. Bunu çocukluğumun bir öğleden sonrasında hissettim. Oldukça sarsıcı bir olay henüz gerçekleşmişken.O an ilk uyanışımdı, ilk ipucuydu. Öz farkındalığın habercisiydi.O ana kadar alelade bir varlıktım. Ancak o noktadan sonra bir varlıktan hep daha fazlası ve azı oldum. Her 'ben' bir ayrışma ve bir ifşa ile başlar oldu. ''
                        Çok ilginçtir,  bir çok sanatçının en baştan beri farklı bir yönü oluyor. Çocukluklarında hissettikleri diğerlerinden farklı olma durumu ve bunu farketme dönemi. Yaşamları çoğu  zaman inişli çıkışlı, acıyla dolu. Belki bunun sayesinde hep üretiyorlar. Sonları da iç açıcı değil. Kimi Cahit Zarifoğlu gibi erken yaşta ölüm, kimi  Nietzsche gibi akıl sağlığını kaybediyor, kimi Woolf gibi intihar ediyor. Fotoğraflarına bakınca acıma oluşuyor kalbimde. Bazı insanlara niye bu kadar ağır ve umutsuz acı yüklenir ki. 


                    Cioran   ne yazık ki en sevdiği, yaşadığı şehirde uykusuzluk yakasına yapışıyor. Ömrü boyunca da bundan kurtulamıyor  ve geceleri şehri bir baştan bir başa gezip  duruyor. Kitaplarında ki gibi hayatı sorguluyor olmalı bu uykusuz gecelerde. Bu kadar düşünceye  insan
nasıl katlanır zaten .  ''Hiçbir şey yapmıyorum, kabul. Ama saatlerin geçtiğini görüyorum. -bu, anları harcamaya çalışmaktan iyidir,''  diyor.
                      O  zaten çok erkenden bir farkındalık yaşamıştı, bu iyimidir acaba? Böylesine ağır yükü yıllarca taşımak yıpratmıştır, uykusuz gecelerin nedenidir belki de..
                        ''Altmışıma kadar bildiğim şeyler zaten yirmisinde öğrendiğim şeylerdi. Bir ömrün, bir arayışın boşuna geçen kırk yılı. ''
                   Ve son olarak onun deyişiyle : 
                                  – Sabahtan akşama kadar ne yapıyorsunuz?
                                                         – Kendime katlanıyorum.























21 Nisan 2017 Cuma

Şükür Cuması

                              Bu haftanın cuma şükrüne geçen izlediğim belgesel de Cioran'ın muhteşem bitiş cümlesiyle başlamak istiyorum.
'' Hepimiz her bir anının mucizelerle dolu olduğu bir cehennemin dibindeyiz ''
Hayat bir mucize,  her anı görebilen, anlayabilenler için şükür nedeni ama bütün olarak bakarsak ölüm gibi bir gerçek yüzünden de aldatıcı , bir cehennem..
Yine de hayata tutunmaya çalışıyoruz, güzellikleri tüm olumsuzluklara siper ediyoruz ya da etmeliyiz.
                           Bu hafta benim için üzüntülerle geçti nedense. Teyzem neredeyse bir aydır hastane de, geçen gün doktoru her an herşeye hazırlıklı olun deyince tüm akrabalar üzüntünün dibine vurduk. Umudumuz
yine de var, elimizden duadan başkası gelmiyor. (  Bu yazıyı aslında geçen hafta ki cuma için yazmıştım. Geçen cuma okula gitmek üzere minibüs beklerken kötü haberi aldık ne yazık ki, çok sevdiğim teyzem 58 yaşında vefat etti. Bu postu yayınlamadım ve bugüne kaldı. Bir haftadır çok üzüntülüyüz , ölüm hayat içinde apaçık bir gerçek ve oldukça acı..)
                           Ama hayat devam ediyor, bir cuma daha geldi. Şu sıralar okuduğum Fatma Barbarosoğlu 'nun Sözün ve Sükutun Renkleri kitabında altını çizdiğim paragrafı paylaşmak istiyorum :
'' Yaşadığımızın farkına varmak için daima hatırlatmalara ihtiyacımız var. Bu hatırlatma bazen bir yitirilmiş bir sağlık, bazen yitirilmiş bir dost olsa da, biz kaybettiğimiz herşeyin ardından delice bir yaşama isteği duyarız. Hayata kırılmalarımız , küskünlüklerimiz hep bu yaşama arzusu yüzündendir. Yaşamak hiç düşünmeden yaşamak..Başka yaşantılara sırt çevirerek yaşamak. ''


Bu hafta gelen kitaplarıma, okuma aşkımın her geçen gün artmasına şükürler olsun..


Mis gibi havamıza, masmavi denizimize, bisiklet keyfime, yeni yeşeren otlara şükürler olsun tabi ki..


Köyde olup baharı daha çok hissetmeye, erik ve kiraz ağaçları altında dolaşmaya, yeni yavruları olmuş koyun sürüsüne denk gelmeye şükürler olsun..


Bu hafta küçük kalpler diktim, ucuna çubuklar geçirdim ve saksılarımı süslemeye karar verdim. Fotoğrafta hepsini bir araya koydum ama farklı yerlerde olacaklar. Bunlar bile balkonuma mutluluk getirdi. Şükürler olsun ki etrafımda minik keyifler çok :)


Yeni bir haftasonuna girerken herkese huzur, mutluluk ve en önemlisi sağlık diliyorum. Dualarımızda birbirimizi unutmayalım..

9 Nisan 2017 Pazar

Pazar İkindisi Rehaveti

                     Kış sonu pazar günlerine denk gelen karanlık günlerde evde oturup avarelik yapmakta ayrı güzel. Nisan ayı bu, bazen yazı anımsatan sıcak günler olacak bazen de aman kış mı döndü dedirtecek. Bu pazar havamız kapalı, bulutlu , serin. Kahvaltılar ne güzel olur böyle pazarlarda.  Geçen okuduğum Kokular kitabında    Philippe Claudel  bisikletle fırına gidip ekmeği karnına bastırarak eve dönüşünü ne güzel anlatır:
"Mutluluk içinde sütlü kahve, tereyağı ve çilek reçeline doğru pedal basıyorum; sanki giysilerimin içine bir parça güneş sokuşturmuşum, nefis bir yanma hissi."        Uzun bir kahvaltı sonrası elime çayı alarak köşeme oturdum. Okuldan eve gelince hafta içi işim gücüm genelde yediden sonra biter. Kahvemi alıp en sevdiğim kanapeme otururum.. Burası kocamandır çünkü , ördüğüm battaniyeler üzerimdedir hep. Karşımda balkon manzarası, neredeyse asırlık çam ağacım karşıdaki tüm binalardan bizi korur. Çevrede yüzlerce apartman yokmuş gibi gelir bu ağaç sayesinde. Ya da ben bir ormanda yaşadığımı hayal ederim çam ağacım sayesinde. Koltuğumun üzerinde severek aldığım ya da hediye edilmiş tablolar, bir zamanlar siyah beyaz çekip karanlık oda da bastığım fotoğraflar asılıdır. Öyle çok severim ki onları.



                     Aslında bir pazar günü uzun uzun yazıp sadece fotolara bakılıp geçilen bir post yazmak istemem. Geçen aylarda Yekta Kopan bu konu da ne güzel yazmıştı.
'' "Hız" çağımızın en hastalıklı fetişlerinden. Hızlı olmalıyız. Kimsenin bir şeylere uzun konsantre olacak hali yok. Hemen anlatmalıyız. Eğlenceli olmalıyız. İşte bütün bu düşünceler, bilgi aydınlanması yaşamamış toplumlarda daha da patetik bir sonuç ortaya çıkarıyor. Hız değil bilgi. Tekrar ediyorum. Hız değil bil'' 
Bloglara bakarken bile hıza yeniliyoruz , hep bir koşturmamız var. Hızlı hızlı resimlere bakıyoruz, yazılar üstünkörü okunuyor. Belki bu yüzden blogların papucu dama atıldı ve instagram, vlog, snapchat revaçta. Günlük istatistiklerim bile benim için birşey ifade etmiyor. Günde 550  kere tıklansa ne olur sanki. Asıl sonuna kadar kim okuyor ki? Bu bile önemli değil artık benim için. Daha çok şurada kaç kişiyiz birbirimizi okuyan, aynı keyfi duyan, acaba bugün kim ne yazmış diye merakla bloglara giren? Blog ve instagram saatlerim var benim. En keyif aldığım, dinlendiğim. Hızlı hızlı tüketmiyorum kendimce bunları. Elimde telefon her  saat başında ne olmuş bitmiş diye bakmam. Bu yüzden telefonumda internet yok. Akşam üzeri bir kahve eşliğinde okuyorum blog yazılarını, instagrama bakıyorum .


                       Nerden nerelere geldim. Pazar günümü anlatırken..Bugün sabahtan tahinli kurabiye yaptım. Şimdi de mis gibi bol sütlü kahvem, kurabiyeler, elimde tablet ve bloglar. Tahinli kurabiyeye bayılıyorum. Kışın çok yaptığım birşeydir. Sırf tereyağ ile değil de yarı yarıya ölçü sıvı yağda koyup yapınca daha bir güzel oluyor, Bilginize..



                      Koskoca pazar biter mi ,  ara ara kütüphaneden aldığım kitaplarımı okudum. Bu hafta aldıklarım işte bunlar.  Samiha Ayverdi ve Mustafa Kutlu kitapları okumak her zaman huzur vermiştir. Mustafa Kutlu'nun yeni bir kitabı çıkmış dün gördüm. Çok merak etmeme rağmen almadım. Mayısta ki kitap fuarını bekliyorum.


                    Bütün kış işlediğim sehpa örtüm bitti ve yerini aldı. Kanaviçe yapmak çok zevkli ama bir o kadar da zormuş . Bitince yaşanan sevinç en güzeli.
Bir pazar daha bitmek üzere. Hava biraz sakinleşti aslında bugün çıksamaydık deniz kenarına diye düşünmeden edemiyorum. Neyse yeni bir haftaya başlamanın enerjisini toplayalım biraz daha...












5 Nisan 2017 Çarşamba

Kokular

                        Öylesine harika bir kitap okuyorum ki bitmesin diye gece yatmadan öncesine ayırdım bu özel anları. Her gece iki pasaj. Philippe Claudel  otobiyografisini yazarken bilmediğimiz bir türden yararlanıyor. Çocukluğunu kokular üzerinden izini sürüyor.Hepimizin özel koku anıları yok mudur aslında ? Bizi yıllar öncesine götüren, içimizi sızlatan, koca bir yara açıp her duyumsamamızda tekrar kabuğu deşilen geçmişe ait kokular değil midir ? Çoktan unuttuğumuz mutfaktan gelen bir yemeğin kokusu, bir kazağın kokusu, evin bir odasına ait koku, küf kokusu, puro, güneş kremi kokusu..
Her okuduğum bölümde ki kokular belki benim kokularım değil ama yine de yazarın hissettiği, yıllar içinde kaybettiği kokuları öylesine içten hissettim ki. Bazı kitaplar içinize işler işte böyle oldu benim için '' KOKULAR ''  kitabı.
                          Yazar bir bölümde amcasının çalışırken giydiği, üzeri boya dolu kazağını saklıyor evinde. Ona ait kokuyu ve duyguları öyle güzel anlatmış ki  :  ''  Babamdan daha yumuşak daha komik olan amcama bu kazak sayesinde yeniden kavuşuyorum. Onun yasını tutmak, ölümün gözlerine bir avuç yaşam fırlatıp atmak olur. Böylece bir anlığına kör olacağını biliyoruz, ama bu bize iyi gelecek  ve biz yola devam edebileceğiz.  bir gün kazağı burnuma yaklaştırdığımda hiç bir şey bulamadım. Herşeyden arınmıştı. Amcam kazağı terketmişti. Artık ruhsuz ve hatırasız , eski püskü bir giysiydi sadece. Ama yine de onu saklıyorum.Hep yukarı da , göğe yakın bir yerde , çatı katındaki dolapta...''



Geçmişteki kokuların bizi ezen yanı gibi şimdi ki kokuların hayata bağlayan yönü ne kadar çelişkili olsa da hayat bu işte diyorum. Bahar kokusu, deniz, iyot, tuz kokusu, fırın yanından geçerken gelen mis gibi ekmek kokusu, kafelerden süzülen kahve kokusu ne kadar gerçektir değil mi ?
Yalnızca kokuları temel alarak çocukluğuna giden yazarın bu kitabını herkese tavsiye ederim..












Tasarım:Sawako Kuronuma