27 Mayıs 2015 Çarşamba

Masal Gibi Bir Yer ; HALLSTATT

                         Salzburg  seyahatımızın  en  güzel günü  belki de  Hallstatt'ta  geçti. Oldukça zorlu  bir  ulaşım  yapsakta buna  değdi. Aslında  süre  uzun ,  yol zevkli.  Salzburg  üzerinden  gitmek  istediğimiz  zaman  ana  otobüs durağına  gidip  otobüs  saatlerini  öğrendik.  Hemen  istasyondan  kalkan  otobüslerle  manzarayı  izleyerek  zevkli  bir  yolculuk  yapıyorsunuz. Sonra indiğiniz en son durakta  tekrar  trene  biniyorsunuz.  Yarım saat  daha  yolculuk  yaparak  göl kenarında  iniyorsunuz. Burada  bekleyen  küçük  teknelerle  karşı  köye geçiyorsunuz.  Bunlar  zaten arka arkaya  ,  birinden inip diğerine hemen binecek gibi sıralama yapmışlar.
                         Tüm  yolculuk  neredeyse  iki  saat  sürüyor. Oraya giderken birbirinden güzel  göller  ve köylerden  geçtik. Hatta  eşim ''  ee  bunlarda  göl, o kadar  uzağa  niye  gidiyoruz ''  diye  yol  uzadıkça  sızlandı. Ama   oraya  varınca  çok  farklı  bir  yer  olduğunu  gördük.
                        Avusturya  Salzkammergut Göller Bölgesi’nde Salzburg ve Graz şehirleri arasında konumlanan Hallstatt nefes kesen manzarasıyla Avrupa’nın en eski yerleşim yerlerinden. Hallstatt doğal güzelliği yanı sıra 7000 yıla varan geçmişi ile de tarihi yönü olan bir kasaba.  UNESCO, 1997 yılında Dünya Kültür Mirası listesine almış burayı. Şu anda da turistik amaçlı hizmet veren tuz madeni ve kasabanın kendi tarihini anlatan müzesi var.  Ayrıca kasabanın ölen sakinlerinin boyanmış ve aile isimleri yazılmış kafatasları da sergileniyor.1997 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınan Hallstatt, sessiz sakin doğayla iç içe ve dinlenmek için ideal bir yer.




                                   Hallstatt köyünün bir özelliği de mezarlık alanının çok ama çok küçük olmasıymış. Dolayısıyla her 10 yılda bir mezardan kemikler çıkarılıyor ve yeni cenazeler için yer açılıyormuş. Lokal kiliselerinde de kafataslarından oluşmuş bir nevi sergi bulunuyormuş ve bu kafataslarının sahiplerinin adları, meslekleri ve ölüm tarihleri de özenle işleniyormuş.





Şehrin içinden  kalkan  feniküler  ile  oldukça  yüksekte  bulunan  tuz  madenlerine  çıkabilirsiniz. Buraya  çıkmadan  dönmeyin.  O  kadar  güzel  bir  manzara  var ki  ödenen  paraya  değiyor.  Burada  yürüyüş  yapıp  kafesinde  manzaraya  karşı  birşeyler  içebilirsiniz.









                                   Panaromik  tepeden manzara  böyle. Buraya  çıkış  4  dakika  sürüyor. Yukarıda kocaman  bir  orman  var  aynı zamanda.  Burada  da  uzun süre  zaman  geçirebilirsiniz.
















23 Mayıs 2015 Cumartesi

Leopoldskron Sarayında

                   Çocukluk  yıllarım deyince aklıma ilk gelenler arasında  pazar  sineması var.  Pazar  sabahları  kovboy filmlerini erkek  kardeşimle çok severdik. Bir de Alp Dağlarında  şarkı  söyleyerek koşan bir  rahibe  gelir  gözümün önüne.  Hatta  tekrar  yıllar  sonra  kızımla  seyretmiştik  geçen aylarda.  Bahsettiğim   The  Sound of  Music  filmi.  Seyretmeyen  varsa  bulup izlesin.  Nasıl  keyifli,  bol müzikli,  eşsiz  dağ  ve  göl  manzaralı  bir filmdir.  "these are a few of my favorite things" adlı unutulmaz şarkıyı   Julie Andrews  seslendirmiştir.                  
               Trt den baska kanal olmadıgı yıllarda ilk defa pazar sinemasında gösterilen, Maria von trapp'ın   gercek hayat hikayesinden uyarlanmıs, 1965 yapımı müzikal filmdir  ve  
her sarkısı ayrı güzeldir.

               Salzburg  gezimizin  en  güzel  yanı  bu  filmin  çekildiği  Leopoldskron  Sarayında kalmamızdı.  Harika  iki  gün geçirdik  bu  otelde.  Filmin  büyüsü  her yere  işlemiş  gibiydi,  bilmiyorum  belki  bu  filmi  çok  sevdiğimden  ben  böyle  hissettim. 




                        Önünde  gölü  arkasında  Salzburg  kalesi,  karşısında dağlar ile işte  muhteşem saray. Ağaçların arasında  dolaşmak,  gölü  ve  dağları  seyretmek inanılmaz güzeldi. 

                         
             
             Julie andrews'in muhteşem sesinin yanında helikopterle çekilen avusturya manzaları eşliğinde  geziniyorsunuz. 

                         

                         

                       Gerçekte Maria ve albay   1927'de evlenmiş  ve  7 çocuğun yanına 3 çocuk daha yapmışlar; nazi almanyasıyla birleşmeden evvel avusturya   1934'te iç savaş yaşıyormuş.  1934 ve 1938 seneleri arasındaki rejim faşist  rejim olup, insanların fakirlikten ayakkabı yerine ayaklarına bez sardıkları  bir  dönemmiş.  Filmdekinin  aksine  evdeki askeri havayı estiren  albay değil maria  imiş. 

                         

           Sarayın  en etkileyici  yerlerinden  biri de kütüphanesiydi. İnsanın içinden  hiç  çıkmak istemeyeceği,  kitaplarla  dolu, tavanı, mobilyaları mükemmel  bir  oda..


                         

                Göl  kenarında  uzun uzun  yürüyüş  yaptık. Hava  yağmurlu olmasına  rağmen  bol  oksijen içinde bulutlara  dalmış  dağlara  karşı  bir yürüyüştü  bu. Şu  ağaçta ki  salıncakta sallandım  her gün.


                         

              Şimdi   bakıyorum da  fotoğraflara  sanki  bir  masal diyarına  gittim, yaşadıklarım  bana  ait değilmiş  gibi. Çok uçuk  fiyatta  değil  burada kalmak.  Otelde  kalmasanız  bile Salzburg 'tan buraya turlar  var. Turlara  bile  gerek  yok. Biz  yürüyerek gittik  geldik  şehirden. 2 km  yol  çok zevkli . Yemyeşil  patikalardan  geçerek zamanı  unutuyorsunuz. 
















20 Mayıs 2015 Çarşamba

Salzburg'ta Ne yenir?

                          Alp Dağlarının ortasında ormanların arasına yerleşmiş bir ortaçağ kenti SalzburgMozart’ın doğduğu ve büyüdüğü kent; ayrıca ünlü orkestra şefi Herbert Von Karajan’ın da doğum yeri. Salzburg isminin kelime anlamı, “tuz kalesi” çünkü kentin çevresindeki dağlarda tuz madenleri var ve Salzburg bu madenlerden gelen kazançla ve tuz taşıyan gemilerin nehirden geçmek için vergi olarak ödedikleri parayla zengin olup refah bulmuş tarihte. 
                             Viyana 'da   olduğu  gibi  tüm  Salzburg  sokaklarında  kızartma  kokusu var. Her  restoranda  Viyana Şinitzeli  mutlaka  bulunuyor. Bu  gidişimizde  nedense  hiç  şinitzel  yemedik.  Salzburg'un ünlü  caddesin  Getreidegasse  de    bulunan  Nordsee  hergün  gittiğimiz  yer oldu. Birbirinden  güzel  mezeleri  ve  balıklarını yedik devamlı . 



                                     Restoranları  dışında   ünlü  kafelerini  anlatmak istiyorum. Sacher Cafe  Viyana'da  da  olduğu  gibi  Salzburg'ta  da bulunuyor. Aynı  zamanda  oteli de  var. Kafe oldukça ilginç. Çünkü  duvarlarında  oraya  gelmiş olan  ünlüler  ve imzaları  var. Her  fotoğrafa  hayranlıkla  bakıp  kahvenizi  içiyorsunuz. 
1866’dan kalma bir yer  otel. Şehir merkezinde, Salzbach Nehri kıyısında. Orijinal tablolar, kıymetli halılar, ipek duvar kâğıtları arasında sanki zaman duruyor, geçmiş tüm heybetiyle canlanıyor. En az odaları kadar görkemli ve aristokrat kafesi, restoranı aynı zamanda şehrin en gurme noktaları. Zirbelzimmer Restoran’ın balkabağı çorbası soğuğa; Café Sacher’in yuvarlak hatlı, sırf çikolatalı hakiki Sacher pastası bol kahveden yanan mideye karşı en iyi çözüm.




                                İlk  günümüzün  yorgunluğunu şu  köşedeki  masada  attık. 



Sacher Torte’nin yanında Wiener Melange   içmenizi  tavsiye ederiz..


                                          Tüm dünyada meşhur olmuş ünlü Mozart çikolatalarını  bilmiyen  yoktur. Alt Markt meydanına gidilmeli, oradaki Fürst isimli çikolata dükkanı bulunmalı ve içerisinde yer alan kafede oturarak, mozartkugeln çikolata yenmeli. Çünkü Fürst, bu eşsiz çikolatanın mucidi ve isim babası ve çikolatalarını hala orijinal tarifine göre elde üretiyor. Bu çikolatalar, dünya pazarlarında görmeye alıştığımız kırmızı yaldızlı taklidinden farklı olarak, mavi renkte yaldıza sarılmış oluyor ve mucidi Paul Fürst herhangi bir patent alma teşebbüsünde bulunmadığı için fabrikasyon olarak üretilen pek çok da taklidi bulunuyor.  Bu yüzden de Fürst marka Mozart   çikolataları, kendi dükkanından başka hiçbir yerde satılmıyor; ancak Salzburg’da ağız tadıyla yeniyor.



                                  Fürst'ten  çikolatalarımızı  alıp  ikinci  katta ki  kafesinde  oturup  kahve içip  pastalarımızı  yedik.  
                                  Salzburg  denince  akla  gelen  bir  tatlıdan  bahsetmek istiyorum. Salzburger  Nockerl  denen yumurta akından yapılan  bir tatlı.  Nockerl, yumurta, şeker, un ve vanilya ile hazırlanıyor. Üzerine frambuaz sosu dökülerek yeniyor. Tatlının üç tepesi Salzburg'u çevreleyen Festung, Mönch ve Kapuziner dağlarını simgeliyor.  Üç kişilik  olduğunu söylemeliyim. 13  euro  . Biz  hiç  beğenmedik ,  tepelerden yalnızca birini  yiyebildik. Oldukça yoğun  bir tat.  


                            Başka  bir  kafe  durağımız  Cafe  Bazar. Nehrin doğu yakasındaki The Cafe Bazar, kristal şamdanları, ceviz kaplı duvarları, mermer masalarıyla geçmişi yaşatan asırlık bir kafe. Zengin kahvaltı mönüsü, uygun fiyatları kadar nehir ve tarihi merkez manzarasıyla da cazip.  1927’de açılan misafir defterinde Thomas Mann, Marlene Dietrich, Arthur Miller gibi efsanelerin elyazısı yer alıyor .




                                      Fürst’ün tam karşısındaki Cafe Tomaselli’ye de mutlaka uğranmalı. 1705’ten beri aynı yerde bulunan bu kafede Mozart’ın da kahve içtiği biliniyor. Mozart’ın karısı Constanze, onun ölümünden sonra evlendiği ve Mozart ile ilgili belgeleri toparlayarak günümüze ulaştırmasına en fazla destek veren insan olan ikinci eşi Danimarkalı diplomat Von Nissen ile bu binanın üst katında yaşamış uzun bir süre. Burada Kaffee mit Schlag, yani kremalı kahve içmek en iyisi herhalde ve yanında eşsiz Avusturya lezzetlerinden Apfelstrudel yemek. Tomaselli’nin tarihi değerinden başka ilginç özellikleri de var. Bir kere çok ünlü bir yer olmasına rağmen, müşterileri benzerlerinde olduğu gibi yalnızca turistler değil. Uzun saatler boyunca orada oturdukları belli olan Salzburg’lu yaşlılar, gazetelerini okuyup çevreyi seyrediyorlar.




                            Güzel  kafelerde  oturup  çevreyi  seyretmek,  kahvenizi  yudumlamak en güzel şeylerden  biri  olsa gerek şu  dünyada.  Yalnızca  kafeler  değil  sokaklarda ki  fırınlarda  birbirinden güzel . Artık ben de  Pretzel  sever  oldum. Bizim  simidin iricesi  ve tuzlusu.  Susamı da  yok. 



Salzburg  anıları  burada  da  bitmedi.  Yakında   sıradışı  bir  otel  ve  kasaba :)











12 Mayıs 2015 Salı

SALZBURG GEZİSİ

                  Geçen  günlerde  çok  güzel  bir kente gittim. Mozart'ın  şehri  Salzburg..Tuz Kalesi anlamına gelen Salzburg, Avusturya’nın ve  Avrupa’nın tam ortasında yer alan 150.000 nüfuslu küçük bir şehir.  Ortaçağdan kalma surları, barok sarayları, klasik müzik festivalleriyle turist zengini bir şehir Salzburg. Tarihi yapıların yanı sıra çağdaş sanat galerileri, kafeleri,  ortasından geçen Salzach  nehri ile  bizi  büyüledi. 
THY   yolları ile  kente  2 saatte  gidiliyor.  Havaalanı  çıkışında  10   numaralı  otobüsle  20 dakika da  2,5  euro  ile  şehir  merkezine  rahatlıkla  gidebilirsiniz.  4  gece  kaldığımız  Salzburg ta  ilk otelimiz  Old City  denen yerde  bulunan  bu otel  

                   Otele  öğle  üzeri  gidip  bavullarımızı  bırakıp  hemen  çevreyi  gezmeye  çıktık.  Hemen  yakında  bulunan  Mozart çikolatalarını  temsil eden  heykel çıkıyor  karşımıza.  Kapitelplatz'daki    'Sphaera'    heykel   şehirdeki pek çok yapıya göre çok yeni. 2007'de heykeltraş    Stephan Balkenhol  tarafından yapılmış. 


19’uncu yüzyıldan kalma finükülere atlayıp   100 metre yukarıdaki   Festungsberg zirvesine çıktık. Hohensalzburg Kalesi,    Avrupa’nın en iyi korunmuş ortaçağ şatolarından  biri. Çoğu önemli eşyasını Napolyon gaspetmiş olsa da görkemli salonları görülmeye değer. Saray Müzesi kalenin incisi, bununla birlikte avludaki Alpler manzarası da kolay unutulmayacak cinsten. 
Finiküler   11   euro.  Yürüyerekte  çıkabilirsiniz  ama  baya  bir  meşakatli. Kalede  uzun   bir  zaman  geçirdik  çünkü  bu  biletle  şatonun  içini de  gezebiliyorsunuz.  Bahçesinde  uzun  uzun  oturup  manzaranın  keyfini  çıkarabilirsiniz.



 Hohensalzburg Kalesi, kale müzesi “Festungsmuseum”, tarihi 10 büyük salondan oluşan Rainer-Regiments müzesi ve küçük bir kukla müzesine ev sahipliği yapıyor. Kaleye yürüyerek ulaşmak da mümkün, ulaşım hariç sadece kaleye ve müzelere giriş ücreti 7.80 Euro.



                  Hohensalzburg kalesi 1077 yılında başpiskopos Gebhard tarafından yaptırılmış; Orta Avrupa`nın en büyük, günümüze kadar tam olarak muhafaza edilmiş tek kalesi imiş. Ayrıca 1525 senesinde, otuz yıl savaşları nedeni ile Salzburg şehrinin koruması amaçlı olarak kale de güçlendirilmiş, kapılar ve top atış noktaları ilave edilmiş.
                     Birinci Dünya Savaşında İtalyan mahkumlar için ve 1930 yılında da Naziler tarafından hapishane olarak kullanılmış. 







Salzburg'u, yetiştirdiği en büyük  dehası  Mozart'ı   bilmeyen  yoktur. Sağlığında kıymeti bilinmese, hatta patronu, kentin dünyevi işlerinden de sorumlu piskoposu Colloredo tarafından 8 Haziran 1781'de saraydan ve Salzburg'dan kovulmuş olsa da, bugünkü yöneticiler Mozart'ın adını çikolatadan havalimanına, üniversiteden çeşitli bina ve kurumlara verip, festivaller düzenleyerek adeta günah çıkarıyor. Mozart'ın 1756'da saray bestecisi ve ve orkestra şef yardımcısı Leopold Mozart ve eşi Anna Maria Pertl'in oğlu olarak dünyaya geldiği şehir merkezindeki Getreidegasse 9 numaradaki bina ve burası dar geldiği için 1773'te taşındıkları bugünkü Makart meydanı 8 numaradaki ev halen ünlü besteciyle ilgili sanat etkinliklerinde kullanılıyor.



                         Salzburg Katedrali'nin olduğu Dom Meydanı, tarihi bir çeşmenin olduğu Residenzplatz da görülmesi gereken meydanlardan.  Katedral  oldukça  etkileyici.  Salzburg Katedrali 1611 yılında inşa edilmiş bir yapı. Kendisinden önce aynı yerde 700’lü ve 1200’lü yıllarda yapılan ancak yangın sebebi ile yıkılan katedrallere inat bugüne kadar ihtişamını koruyarak gelmiş .Katedralin ön cephesi barok mimari stilinde inşa edilmiş,  71 metre yüksekliğindeki çan kulesi ve 1700’lü yıllardan kalma kilise orgu bu yapıyı görülesi kılmaktadır. 
                    Salzburg’u  Salzach Nehri ikiye ayırmış durumda.  Şehrin ortasından geçen bu nehir üzerinde 6 tane köprü bulunuyor.  Bu köprülerden en ünlüsü de şehir merkezinin iki yakasını birbirine bağlayan Makart  köprüsü..



                           Salzburg'un  en   güzel  köşelerinden  bir de  Mirabel  Bahçeleri.   Mirabell bahçeleri, 1606 yılında yapılan Mirabell Sarayı'nın bir   bölümü. 1818 yılında  Mirabell Sarayı  yanmıştır . Yeniden onarılan bu sarayın bir bölümü, günümüzde Avrupalı aristokratlarla zenginlerin düğün törenlerine ev sahipliği yapmaktadır. Sarayın diğer bölümleri halka açık kitaplık ve kentin idari işleri için kullanılmaktadır.  Kentin en güzel görüntülerini,  kaleyi buradan görebilirsiniz.  Diana'nın, Baküs'ün, Hermes'in, Apollo'nun, Minerva'nın heykelleri bahçeleri süslüyor. 





                  Salzburg'ta  başka  bir yer de  ALTSTADT olarak adlandırılan bu bölge UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiş. Yürüyüşünüz sırasında 9 ve 10. Yy. lardan kalma binaların halen daha nasıl dimdik ayakta kaldıklarına hayret edeceksiniz. Her binanın üzerinde yazan iki tarih göreceksiniz. Bu tarihlerden eski olanı binanın yapılış yılını yeni olan ise restorasyon yılını gösterir. Genelde yapılış yılları 1000’li yıllarda olan bu binalar 1990’lı yıllarda restore edilmişler. 




Kısa  kısa   Salzburg'u   anlatmaya  çalıştım  ama  burada   bitmedi.  Bir  daha ki  yazımda  Salzburg 'ta   yapılacak  şeyler  ve  farklı  yerler  var.  Görüşmek  üzere...






5 Mayıs 2015 Salı

Kapadokya Gezisi

                              Ne zamandır  yazamamın  nedeni  bu ay çok seyahat etmem oldu. Çok  mutluyum yani :)  Geçen  hafta 23 nisana  denk gelen tatil  fırsatını  kaçırmadık  ve  hiç  görmediğim Kapadokya'ya  gittik. İlk  olarak  otelimizi  yazayım. Gerçekten  memnun kaldığımız  bu  otel  Uçhisar'da.  Fiyatı  da  diğerlerine  göre oldukça uygun,  manzarası olan, temiz  ve sakin bir otel. Bana soranlar için link  verdim.
                            Bu otelde  kendimize özel  kahvaltımızı  yaptık  sabahları. Eşsiz  manzaraya  bakarak  güzel  bir  müzik eşliğinde  sabahın erken  saatlerinde  yaptık kahvaltımızı  her gün.

                                 

                                          Kahvaltıdan  sonra  kahvemiz  ve  güne  başlangıç...


                                

                   
                 Sonra  da  hergün  yaptığımız  plana  göre  gezintiye  çıktık. Kapadokya  büyük  bir bölge. Yalnızca  bir  vadiyi  gezmek bile  bir gününüzü  alıyor. Vadiler  uçsuz  bucaksız.  Zaten oranın  atmosferi  çok değişik. Hiç  böyle tahmin etmemiştim. Dünya da  değil de  farklı bir  gezegendeyiz  sanki. Türkiye de  bir çok yere gidip çerden çöpten  şikayet  ettiğimi  de  biliyorsunuz. Ama  burayı  bozulmamış, tertemiz  buldum. 

                               

                Bu  yazımda  ne  nerede  ,  tarihi  ve  rotalarını  yazmayacağım  çünkü  heryerde  var. Güzel  ftoğraflar  paylaşmak  istiyorum. Genel  olarak  şöyle  gruplayabiliriz .

Göreme; Göreme Açıkhava Müzesi, baloncuların en yaygın olduğu yer de burası
Ortahisar; Ortahisar Kalesi, Günbatımını en iyi izleyebileceğiniz gün batımı noktası,
Ürgüp; Temenni Tepesi, Asmalı Konak, Şarap Üreticilerinin Yerleri ( Turasan ve Kocabağ), Mustafapaşa eski adıyla Sinasos,
Uçhisar; Uçhisar Kalesi bölgeyi panaromik olarak göreceğiniz en yüksek nokta, Panaromik Göreme
Çavuşin; Çavuşin Açıkhava Müzesi,
Paşabucağı; Peribacalarının en yoğun olduğu bölgelerden biri, Zelve Vadisi- Zelve Açıkhava Müzesi, Deve Kayası,
Avanos; Çömlekçiler, Alaaddin Cami, Saruhan Kervansarayı, Avanos sokaklarında mutlaka gezilmeli
Ihlara Vadisi; Güzelpınar, Belisırma
Yeraltı Şehirleri; Kaymaklı, Derinkuyu, Özlüce (deprem nedeniyle kapanmış), Özkonak
Gülşehir; Açıksaray, Mantarkaya (mantarı düşmüş)
Hacıbektaş; Hacı Bektaşı Veli Külliyesi

                              

                              

                        Ürgüp , Göreme  ve  Avanos  dükkanlarında  satın  alacağınız  birbirinden  güzel ve  değişik   seramikler  var. Özellikle  Avanos  Bölgedeki en dikkat çeken yerlerden biri. Avanos bir çok çanak çömlek atölyesine ev sahipliği yapmakta. Kaynağını Kızılırmak’ın yağlı kil topraklarından alan çömlekler yüzyıllardır bölgenin en önemli geçim kaynaklarından biri. Tarihi Hititler dönemine kadar uzanan çarkla yapılan çömlekler dışında Avanos;  ipek ve yün halıları, dağlarının eteklerinde yetişen bal tadında üzümleri ve bu leziz üzümlerden yapılan şarapları ile de meşhur.  Hazır buraya gelmişken çömlek yapımını izleyin .


                          

              Avanos'ta  bir de meşhur  sallanan  köprü  var. Gerçekten  üzerinden  geçerken  öyle çok sallanıyor ki  herkes  tutuna tutuna  geçiyor. 

                         



                         


                          O  kadar  çok  fotoğraf  çektik  ki.  Çünkü  her yer  birbirinden  değişik  ve  güzel. Kapadokya Bölgesi’nin en meşhur, en damak tadınızı kışkırtacak lezzetleri arasında; çömlek fasulyesi ve testi kebabı geliyor. Avanos’ta üretilen testilerin içinde sunulan kebabının tadını ömrünüz boyunca unutamayacağınıza eminiz. Dana testi, kuzu testi ve vejetaryen testi olmak üzere 3 şekilde sunuluyor.
Sadece yöresel yemekler değil,  Türk ve dünya mutfaklarından seçeneklerde var Kapadokya restoranlarında. Özellikle Kızılırmak Nehri üzerinde ve Asma Köprü’nün girişinde sağlı sollu birbirinden güzel restoranlar mevcut.
                                        

                                

                          Bir  gece  Elai  Kapadokya da  yemek  yedik. Oratamı çok güzel ,  yemekleri çok lezzetliydi. Şömine  başında da  sonrasında  keyif  yapabailiyorsunuz. Uçhisar'da ki  güzel  otellerden  biri de Museum Otel.  Burada  kalmasakta  geceleri  gidip  yakılan  ateş başı  keyfine  katıldık.  Manzarası  çok güzel,  otel  sahibi  bir çok şey  biriktirmiş  ve  otelde  sergilemiş.  Bunları  gezmek  görmek için  bile  gidilir.

                                  
                     Çavuşin Köyü: Kapadokya’ya gidildiğinde görülmesi gereken yerlerden biri de Göreme-Avanos yolu üzerinde, Göreme'ye 2 km, Avanos’a 5 km uzaklıktaki Çavuşin Köyü'dür. Yüksek bir tepeye muhtemelen 5. yüzyılda kurulmuş, çok eski bir yerleşim yeri olan Çavuşin Köyü ilk Hristiyanların yaşadığı yerlerden biridir. Köyde tüf kayalıkları oyularak yapılmış evler, kiliseler, şapeller bulunur. Bölgenin en eski kilisesi olanVaftizci Yahya Kilisesi aynı zamanda Hristiyanlığın da en eski kiliselerindendir. Kapadokya'da pek görülmeyen geniş avlusu son yıllarda kayaların kopması sonucu yıkılmıştır.


Kapadokya'da mutlaka görülmesi gereken yerler arasında Uçhisar ve Ortahisar Kaleleri de bulunur. Bu kaleleri gezdikten sonra her tarafı daha net görebilmek için balon turu yapılması önerilir.




Uçhisar  kalesine çıkış 6,5 tl. Biraz  zahmetli olsa da  yukarıdaki  manzara harika.


Zelve  Vadisi  içinde  bir çok  kilise  var. Çogunda  fotoğraf  çektirilmiyor.


Güzel  restoranlarda  yemek  yemeye  gerek yok. Uçhisar  merkezinde  bulunan çay  bahçesinde  pide  yedik. O kadar  lezzetliydi ki , son  günümüz  olmasaydı her gün  orada  yemek  yerdik.


Benim  buraya  yazdıklarım  gezilen yerlerin çok az  kısmı.  Orada  yapacak,  gezilecek  çok yer  var.  Şimdiye  kadar  gitmemekle  hata etmişim,  çok  beğendiğim  bir gezi oldu..






Tasarım:Sawako Kuronuma