29 Aralık 2014 Pazartesi

Evde Yeniyıl Partisi

                              Küçük  bir ev partisi  düzenleyelim  dedik  arkadaşlarla. Kızlar  ile  yine  bir  araya  gelip bitmek üzere olan yılı uğurladık. Maksat eğlenmek,  yeniyıl bahane. Çevrenizde eğlenecek  doğru dürüst mekan yoksa  arkadaşlarla  toplanıp  çareler arıyorsunuz. Zaten  en güzeli de bu belki. Kızlarla  çocukları  , eşleri  , sevgilileri  bırakıp  kendimize  ait bir parti de çok eğlendik. 
                           Ev de  masamızı  hazırlayıp  başladık  geceye.  Bol  kahkahalı,  muhabbetli,  danslı,  fotolu  bir partiydi  bizimki.  Biz  çok eğlendik. En güzeli  eğlenecek  arkadaşlarınızın olması  şu  dünya da .  
                           Sizlerle  gecenin  fotoğraflarını paylaşmadan önce yeni yıla ait  dileklerimi dilemek istiyorum. Bu yılın  tüm sevdiklerime, tanıdıklarıma  ve  tanımadıklarıma hayırlı , uğurlu olmasını dilerim. 2015  hepimize  sağlık, huzur ve bol seyahat getirsin !!!!!











21 Aralık 2014 Pazar

Yılbaşına Doğru Bir Haftasonu

                  31 Aralık  gecesi  eğlencesi  bana hep  saçma gelmiştir. Herkes  o  gece  mutlu, eğlenceli, dertsiz  olmak zorundadır;  eğlenecek ,  dağıtılacak  mekanlar ararlar insanlar  ya da  en azından evlerde  tv  başına  çoluk  çocuk  geçerek  eğlenmeye  hazır olunur. Böyle  düşünürüm  ama yeni yıl hazırlıkları,  süslemeleri,  noel babalar, ışıltılar , çam ağaçlarını  çok eğlenceli  bulurum. Bir  ay  boyunca  bıkmadan  görsellere  bakarım sosyal medyada.
Yılbaşı  ağacı  Anadolu  kökenli  olduğu  sanılıyor. Ağaç  kültürü Türkmenler  ve  Alevilerde  oldukça etkili olan birşey. Yılbaşı kutlamaları  Türkiye'ye  1929  yılından  itibaren  devlet büyüklerinin kutlamaları  ile  girmiş.Muazzez  İlmiyye Çığ'dan  asıl  hikayeyi  öğrenelim :
              '' Çam ağacı süslemek tamamıyla Türk adetidir. Yeni Türk devletleriyle münasebetimiz bize yepyeni şeyler öğretiyor. Eski Türklerde yerin göbeğinden göğe kadar bir ağaç tasavvur ediliyor. Bu hayat ağacı. Sümerlerde de var. Bir ucunda göktanrısı duruyor. Türklerde güneş kutsal ama tanrı olarak kabul edilmiyor. 22 Aralık'ta güneş yeniden fazla olarak dünyayı aydınlatmaya başlayacak. Günler uzamaya başlayacak. Türklerin göktanrısı gün ile geceyi tanzim ediyor gökte. Sözde gün ile gece sürekli münakaşa halinde. 22 Aralık'ta gün geceyi yeniyor. Bunu "Yeniden doğuş bayramı" Türkler kutluyorlarmış. Türkistan'da bir ağaç varmış, akçam, ve bu akçam başka yerde yetişmiyormuş. Akçam getirip eve koyuyorlar, akçamın altına o sene Tanrı onlara güzel şeyler verdi, güzel bir yaşam verdi diye Tanrı'ya hediyeler koyuyorlar. Dallarına da ertesi sene için Tanrı'dan niyaz ettikleri şeyler, adak olarak istedikleri şeyler için paçavra veya kurdela koyuyorlar. O günlerde büyük bayram, şenlik yapıyorlarmış. Aileler toplanıyor, büyükler varsa ziyaret ediliyor, özel yemekler yeniliyor, güzel elbiseler giyiliyor. Bu adet Türkler yoluyla Avrupa'ya geçti. Konunun Noel'le alakası yok. İznik Konsili'nde pagan adeti görülen bu adeti İsa'nın doğuşu olarak kabul edelim diyorlar ve bu adet Hristiyanlara geçiyor. Ama ağaç süsleme pek yok, 16. yy'da Almanya'da başlıyor, daha sonra Fransa'ya geçiyor ve dünyaya yayılıyor." 
                   Neyse  o  gecede  zorlama eğlenceyi  sevmesemde  yeni yıl  ruhunu  seviyorum. Her sene bıkmadan her  aralık ayında  neredeyse  aynı şeyleri yapıyorum. Kurabiyeler,  yeniyıl pastası, noel babalı çoraplar,  kırmızı elbiseler, vazoda  kokinalar, yeni yıl kartları.
                   Bu  pazar  günü de  yeni yıla  doğru geçirilen bir  gün. Sabah perdeyi araladığımda  dışarıda ki gri soğuk  havayı  görünce bu pazar evdeyim  ne güzel diye içimden geçirdim. Zencefilli  ballı  çay  hazırladım  kendime. Yeni  gelen kitaplarıma  tek tek  baktım. Ne  güzel  birşey, bir yığın yeni  kitaptan  hangisine başlayacağını  düşünmek,  karar  verememek. Bu hafta  yine  dayanamadım  yeniyıl çorapları aldım  kendimize. Haftasonunun  en büyük eğlencesi  tv'de  seyredilen  eğlenceli bir  film. İçinde  kar,  aşk, müzik olunca değmeyin  keyfimize..


                  Dün  gelen kargoyla  birbirinden güzel kitaplara  sahip oldum. Hemen  Çetin Altan'ın  kitabından başladım. Bazı  yazarlarımızın  kendine ait özelliklerinden  bahsediyor. Ara ara  not alıyorum, başka bir postta  anlatmak  üzere.  Bir kaç gün kitaplar sehpa  üzerinde kalır ve  sonrasında  kütüphanemde  yerini alır.
Kasabamızda  iki  üç çiçekçi var ve  genelde  aynı  tür  çiçekler  getirir. Hep  büyük bir şehirde olsaydım şunu yapardım dediğim konulardan  biridir bu. Yavaş yavaş   nergisler  çıkmaya  başladı. Ama  burada  yok.  Yeni yıl  üzeri  kokina  aradım  ama  getirmiyorlarmış. Geçen  sene  yurt dışında  çektiğim  fotolara  bakıp  iç  geçirdim  bende.  Öyle  güzel  düzenlemeler yapıyorlar ki. Bunca  insanız  bir kasaba da  yaşayan ama gerek  duymuyoruz  bir demet  çiçeğe. Yalnıza  belli  günlerde  belli  kişilere  vermek için  aklımıza  geliyor.


Geçen yıl  biz de  kızımla  kurabiyeler  yapmış,  yanına  da  çam  mumuzu  koymuştuk. Bu yıl  kurabiye işine  daha  başlayamadık. Bol bol  kış  kekleri  yapıyoruz. Sonra  da  anane  ve  dedeye  götürüyoruz. Onlar da  her  pazar  kekin  geleceğini  biliyorlar.  


Artık  pazar  günü  bitip  gece  başlamak  üzere.  Akşam  yemeği,  pazar banyosu,  biraz  kitap  okuma,  okul  çantasını, formalarını  hazırlama  falan  bir  bakıyoruz  ki  yataktayız.  Her  gece  bu gün de  sona  erdi,  nasıl da  hızlı  geçti ,  ben  bir şey  anlamadım  diye  düşünüyorum.  Dün  ameliyat olup  hastanede  yatan  halamın  ziyaretine  gittim. Biz  gezip tozarken, yer içerken ne  kadar  çok insan  var  canıyla  uğraşan. Belki  bir gün  bize de  sıra  gelecek. Sonrasında  hastaneden  çıktım, arkadaşlarla  buluştum  ama canım sıkkındı  bu  yüzden.
Hep  diyorum , asıl  önemli olan sağlık. Yeni  bir  yıla  girerken  kendim, ailem, tanıdık , tanımadık herkes için  sağlık  ve  huzur istiyorum. Sonrasında  herşey  gelecektir nasıl olsa.
Yeni  hafta  bize iyilik, esenlik getirsin !


15 Aralık 2014 Pazartesi

Devrim Yazıları

                       Geçenlerde  Babeuf'ün   Devrim  Yazıları   kitabından  bir  kısım  okuyunca içinde  bulunduğumuz  durumla   benzer olduklarını  görünce  çok  şaşırdım . Bu  kısmı da   sizlerle  paylaşmak  istedim.  Büyük  Fransız ihtilalin halkçı  önderlerinden  Babeuf'ün   hayalci   sosyalist  olan  doktrini  şöyle  özetleniyor  . ''  Tabiat, her insana,  bütün  mülkiyete  eşit  hisselerle  katılma  hakkı  vermiştir. ''  Babeuf'ün   ''  Açlığın  Ölümü  ''  ,  ''  Soğuğun  Ölümü ''  şarkıları  bütün  Paris kahvelerinde  söyleniyor,  dillerde  dolanıyordu.
Babeuf  , arkadaşı  Darthe ile birlikte  1797 nin  26  nisanında  ölüme  mahkum edildi. 37  yaşında  idam  edilen  Babeuf  ,  1848  ve  1871  ihtilallerinden  ruhun  babası  sayılmaktadır.
Şimdi  okuduğum  bölüm  :

                     ''  Biri ,  cumhuriyeti  burjuva  ve  aristokrat  bir  cumhuriyet  olması  ister,  öbürü ise  halkçı  ve  demokrat  olmasını. Birinin  istediği  bir  milyonun  cumhuriyetidir;  o milyon ki  öteden beri 24  milyonun  düşmanı ,  eli  kırbaçlı , efendisi  zorbası  ve sülüğüdür.  O  milyon ki,  yüzyıllardan  beri  bizim  alınterimiz  ve  emeğimiz  pahasına  keyif içinde  yan gelir  yatar.  Öbür  partinin  istediği  bu  24  milyonun  cumhuriyetidir;  o  24  milyon ki  cumhuriyetin  temellerini  kurmuş,  harcını  kanına  katmış ,  yurdunun  bütün ihtiyaçlarını  karşılamış,  onu  savunmuş,  güvenliği  ve şerefi uğruna  canını  vermiştir...  Bir  yanda ,  boğazına  kadar ereksiz  şeyler ve  hazlar  içinde  bir  avuç  imtiyazlı  olacak,  öbür  yanda köle  durumunda  koskoca  bir  çoğunluk :  parti,  herkes  için  yalnız hak  eşitliği,  yasa eşitliği istemekle  kalmaz,  herkesin  namusuyla  rahat yaşamasıyla  ,  bütün  bedensel  ihtiyaçlarının  ve  toplumsal  haklarının  ,  yasalara  uygun olarak sağlanmasını,  herkesin  toplum   içinde  gördüğü  iş  ölçüsünde  haklı   bir pay  almasını ister .  
                   Bir  ulusun kötü  ve yolsuz  kurumları halk  yığınlarını yıkıma  sürükledi mi ,  onu  alçaltıp  ,  dayanılmaz  hale  geldi  mi,  genel olarak , ezenlere  karşı ezilenler  ayaklanır..''

                                         

9 Aralık 2014 Salı

Uzak Çok UZAK

                       Son  bir  yıldır aileme  ciddi  ciddi  söylediğim  bir şey var. Gerçi  onlar  gülüp  geçiyorlar  ama  bir gün  bakmışsınız  bu  hayalimi  gerçekleştirmişim. İsteğim  uzak  bir yerde,  ıssız  bir köyde ineklerle   keçilerle  yaşamak :)   Fazla  insan olmasın,  yemyeşil  dağların  eteğinde,  mümkünse  deniz  kenarında olsun  ,  bir  köy evim,  bahçem  ve  hayvanlarım  olsun  istiyorum. Annemler  zaten  evin  bahçeli  ve  denize  yakın  oturuyorsun diyor  hem de  bir  kasaba da.  Ama  o  kadar  çok  insanın  içindeyim ki..Yaşım  çokta  değil  inzivaya çekilmek  için  ama  çok  yorgun hissediyorum .  Her  geçen  gün ruhum  insanlarla  daha  da  kirleniyor.  Haketmediğim  çirkin  yaşantılara ,  canımı  sıkan  durumlara,  gündelik  rutinlere  maruz  kalıyorum  ve  mecburen  dahil  oluyorum  herşeye.  
                      Milan  Kundera    şöyle  bir  yerde  : '' Sadece  bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz "..  Tek  bir  hayatımız  var  diyorum  kendime  bir  taraftan.  Buna  rağmen  boyun mu  eğmeliyim  sevmediğim durumlara.  Öyle de  bir  çarkın  içindeyim ki ,  işe  git gel,  işteki olumsuzluklar,  boşa kürek  çekmeler,  içinde  yaşadığım sokak,  kasaba ,  kent,  ülke.  Özelden genele  yayılan  mutsuzluk. 
                     Geçenlerde  içimi  mutlulukla  dolduran, bana belki  gerçekleştiremiyeceğim   hayaller  kurduran  fotoğraflara  rastladım.  Bu Avrupa'da ki  ıssız  köylerdi.  İşte  gitmek,  kalmak  istediğim yerlerin kanlı  canlı  hallerine  rastlamıştım. Mesela  Gasadalur  denen  şu  köye  bakın..


Fraoe  Adalarında   bulunan  bu  köy tam  17 kişiden  oluşuyor.  Diğer  köye  bakalım bir de.  Ben  bayıldım.  






Burası  Gjógv..Toplam  49  kişi  yaşıyor.


Fámjin   Köyü :  108 kişi...


Burası da  Elduvik. Köyün  nüfusu  23. Herkes  sıkılacağımı,  üç  günden  sonra  biteceğini  söylüyor  ama  imkanım  olsaydı  herşeyimi  brakır  ,  burada  yaşamaya  giderdim. Artık  emekli olmak istiyorum, iş  güç koşturmaca, seçmediğim yüzlerin hayatıma girmesini istemiyorum. Ama bunlar  koca  bir  hayal.  Emeklilik  uzun yıllar  sonra. O gün  geldiğinde  ne  olur  bilemem.  Dediğim gibi  herşey  uzak mı  uzak   bir   hayal  :(

4 Aralık 2014 Perşembe

İnsanın Acısını İnsan Alır

                              '' İnsana  verilen en büyük  ceza  ,  sınırlı bir  hayatla  sonsuzluğu  kavrama  yetisi  olsa  gerek. O ,  bilinçli  ya da  sezgisel  bir  algıyla  ,  kendi  yarattıkları  da  dahil,  dünyanın  tüm  nesnelerinin  kendinden  daha  ömürlü  olduğunu  görmüştür. Binlerce yıllık bir  geçmiş,  küçücük  bir  taş  parçasında  sürmektedir. ''
                            Okuduğunuz  bu  satırlar  altını  çizdiğim Şükrü  Erbaş'ın  kitabı  İnsanın  Acısını İnsan Alır 'dan.  Her  okuduğum  satırdan  etkilendim, hoşuma gitti ve  not aldım. Buraya  yazdığım onlardan biri. Yıllardır  içimde olan, beni  mutsuzluğa  sürükleyen, kaosun  nedenini  şimdi yazacağım  paragrafta buldum. Bu  kitabı yudum yudum okumak  iyi  geldi .  Hatta  havalar  iyice  soğumadan  , hani şu  pastırma yazını  yaşadığımız  günlerden  bir  gün  öğlen  işe gitmeden  önce  aldım kitabımı,  gittim  sahile.  Bir  masaya  oturup  sakin denize karşı,  durgun  bir  havada  sayfalarca okudum.


                              Yazacağım  paragrafa  zıt  düşen  bir  sevinç  vardı  havada. Yazılanlar  doğruydu  tüm  çıplaklığı  ve  acımasızlığı  ile. Ama  işte  ben de  oturmuş  içimi  kaplayan pırıl pırıl  aydınlıkla  karşı  koyuyordum her şeye,  Şükrü Erbaş'a  ..Yine  de  komik ve  korkunç buluyordum bu kesin  gerçekliği.  Elimden bir şey  gelemeyeceğini  bilmek  ve  tekrar  kavramak hızla  sürükledi eski  karamsarlığıma..Ve  şu  satırları  okudum :
                             ''  Uyanıyoruz , gün  ışığının o dingin,  bakir  saltanatı;  bir  anne  soluğu  gibi ta  içimize  işleyen  bir  mavi  serinlik...Sesler, nesneler,  kokular...Bizimle  birlikte  usul usul  uyanan bir  müthiş yalnızlık.  Birden birgün  açıklanamaz  biçimde  yaşadığımızı  duyumsuyoruz. Musluktan akan su,  camlarda  şakıyan  gökyüzü,  uzandığımız  kapıkolu,  bir  bayram  gibi  dört  yanımızdan  akan  çarşılar, ağaçların  düğünü  rüzgarda olanca  görkemiyle  kendini  bir kez daha  bize  sunan  doğa...Bütün bunların  varolması,  bizim onları  görmemiz ,  onlarla  kendi  varlığımızı  duymamız,  bizi vareden, yaşamı  sevdiren  bu  görkemin derinden  derine  ölümü  duyurması,  bu  şenliğin  bizden  sonra da  süreceğini  bilmemiz,  tüm  bunlara  karşın derin bir  tutkuyla  yaşamakta  ayak  dirememiz...Düşündün mü  hiç,  tuhaf  değil mi  sence de ?  ''

                          Bunun  üzerine  başka  bir şey yazamam ki...
















Tasarım:Sawako Kuronuma