30 Mayıs 2014 Cuma

Füssen'e Yakın Yerler

                                Füssen'e  beş  dakika yakınlıktaki  güzel  yerlerden  biri de  Hopfen  am See  ..Burayı  tesadüf sonucu , Füssen'de bir  akşam üzeri  hadi  otobüse atlayalım nereye giderse gidelim diyerek  bulduk. Otobüsten inince kendimizi  çok  güzel  bir  gölde bulduk.  Çevresi yüksek  dağlarla çevrili ,  masmavi  bir  göl  düşünün.  Göl  çevresinde küçük oteller,  lokantalar  ve  kafeler var.  Öyle sessiz  bir  yer ki ,  yanınızdakiyle  bile  konuşmaya korkuyorsunuz.  
                          Biz de  göl  çevresinde  küçük  bir  yürüyüş  yapıp  özlediğimiz  sessizliği doyasıya  yaşadık. Bisiklet yolları, camping alanları ile  ideal bir yer. 







                         Başka  bir  gün  yine otobüsle  bir saat  uzaklıktaki   Wieskirche’ yi  görmeye gittik. Zimmermann’ın 1754’de yaptığı bir hac kilisesi olan muhteşem Wieskirche yeşilliklerin ortasında karşımızda duruyor.Kilisenin tavanı Johann Babtist’in, İsa’yı kutsal merhamet dağıtırken gösteren, muazzam freskleri ile süslenmiş. Rokoko üslubundaki kilisenin her detayı muhteşem.




Wieskirche kilisesi harika bir kilise. Unesco tarafından Dünya mirası ilan edilen kilise dışarıdan ihtişamlı gözükse de asıl içi harika.




25 Mayıs 2014 Pazar

Romantik Yol : FÜSSEN

                        Romantik yol  her yıl 5 milyon kişinin konaklamalı, 2 milyon kişinin ise günübirlik ziyaret ettiği Almanya’nın en romantik güzergahı. Almanların savaş zamanındaki kötü imajlarını silmek için yarattıkları bir rota olduğu söyleniyor . Biz de  Almanya'da  Münih'e gidip  , şehrin ana garından iki  saat  uzaklıktaki Füssen   kasabasına bir yolculuk  yaptık. Burası romantik yolun  bitiş  noktası aslında. Romantik Yol, aslında Almanya’nın en eski seyahat rotası. Baden Württemberg ile Bavyera eyaletleri topraklarından geçen 350 kilometrelik bir yol ve üzerindeki 27 küçük şehri kapsıyor. Ülkenin en ılıman topraklarında, nehirlerin böldüğü üzüm bağları, Ortaçağ şatoları, küçük kiliseler, kaplıcalar, yemyeşil parklar, görkemli saraylar, mevsime göre zirvesi karla kaplı dağlar arasında dolaşıyorsunuz. 
Bizde pek bilinmiyor ama Romantik Yol, her yıl binlerce turist ağırlıyor. Büyük kısmını yabancılar oluşturuyor. Özellikle Amerikalılar ile elbette Japonlar. 
Biz havaalanından 27 euroluk bayern bileti aldık . 3 kişi olduğumuzdan çok hesaplıydı, bu  biletle tüm gün istediğiniz kadar araca biniyorsunuz çünkü. Daha fazla kişi  daha fazla avantaj. Buradan  Füssen trenle neredeyse 3 saat  sürdü.  Ama oldukça zevkli bir yolculuk. Füssen zaten küçük  bir  kasaba,  yürüyerek tam merkezdeki  otelimize gittik. Çok  temiz, rahat  ve sakin  bir  oteldi. İlgilenenler için  burada  





                             Füssen, 4 km doğusundaki Schwangau ile birlikte, Almanya’nın en fazla turist çeken noktasını, II. Ludwig’in iki şatosunun bulunduğu "Königswinkel"i yani Kraliyet Köşesi’ni oluşturuyor. Füssen’de Augsburg piskoposlarının yazlık ikametgahı olan gotik Hohe Schloss’un özellikle 15. yüzyıla ait iç avlusunu görmelisiniz.



 Ortaçağda ticaret yolu üzerinde bulunan Füssen, 4 km doğusundaki Schwangau ile birlikte, Almanya’nın en fazla turist çeken noktasını, II. Ludwig’in iki şatosunun bulunduğu "Königswinkel"i yani Kraliyet Köşesi’ni oluşturuyor. Füssen’de Augsburg piskoposlarının yazlık ikametgahı olan gotik Hohe Schloss’un özellikle 15. yüzyıla ait iç avlusunu görmelisiniz.


Dört gölle çevrili SCHWANGAU, "Kraliyet Şatolarının Kasabası" olarak tanınıyor. Dağların eteğindeki, dünyaca ünlü iki kraliyet şatosu Hohenswangau ve Neuschwanstein, 19. yüzyıla ait mimarileri kadar hikayeleriyle de ihtişamlı yapılar. Kral II. Maximilian’ın sarı şatosu Hohenschwangau, Münih’te doğan II. Ludwig ile kardeşi Otto’nun büyüdüğü yer. Şato turunda kraliyet yemek odası, kraliçenin özel odaları, kraliçenin okuma odası, balo salonu gibi bölümlerin yanısıra II. Maximilian’ın odası, Türk Odası da dikkat çekici. Kral, 1832’de Yunanistan Kralı abisini ziyaret etmeye gittiğinde Osmanlı topraklarından geçmiş ve gördüklerinden çok etkilenmiş. Türk odasının duvarlarında Büyükdere, Beylerbeyi, Konstantinople ve Truva yazıları var. II. Ludwig’in odası ise prensin ruh durumunu tam olarak yansıtıyor. Ludwig, ilk kez bu şatoda besteci Richard Wagner’la tanışmış ve onun eserlerini burada dinlemişti. Babası öldükten sonra artık bu şatoda yaşamak istemeyen romantik prens Ludwig, cennete ve dağlara yakın olmak için Neuschwanstein’ı inşa ettirdi. Ludwig, bu romantik ortaçağ şatosunu çok sevdiği dostu Wagner’in onuruna yaptırdı, bir mimarla değil de bir sahne tasarımcısıyla çalıştı ve şatonun Wagner’in yazdığı operalardan sahnelerle süslenmesini istedi.




                1867’de yapımına başlanan şato, Ludwig’in birçok projesi gibi tamamlanamadı, Wagner öldü, Ludwig ise bu muhteşem mekanda sadece 170 gün geçirebildi. Tabanı 2 milyon parça mozaikle yapılan, Bizans kilisesi tarzındaki taht odası, gotik kilise kulelerine benzetilmeye çalışılan yatağın üst kısmı için 14 ahşap ustasının dört yıl boyunca çalıştığı kralın yatak odası, 100 farklı kuğunun tasvir edildiği oturma odası, Ludwig’in Wagner’in Tannhauser efsanesi üzerine yazdığı operadan esinlenerek şatonun içine yaptırdığı mağara, şatonun 4. katını kaplayan ve Tannhauser’in efsanevi şatosunun bir kopyası olan, tavanı 96 parçadan oluşan Şarkıcılar Salonu şatonun en can alıcı bölümleri. Şatonun uzaktan en güzel görüntüsü, Ludwig’in annesi için inşa ettirdiği demir Marien Köprüsü’nden.


Prens Otto Ludwig Friedrich Wilhelm, 1864’te 18 yaşında kral oldu. Hiç evlenmedi. Sadece kısa bir süre için Avusturya İmparatoriçesi Elizabeth’in (Sisi) kızkardeşiyle nişanlı kaldı ancak erkeklerin dostluğundan daha fazla keyif alıyordu. Hayran olduğu ünlü besteci Richard Wagner’ın Bayrouth opera binasının inşasını finanse etti. Başlangıçta Ludwig tutkulu bir liderdi. Ancak Bavyera’da krallık yönetimi son günlerini yaşıyordu. 1871’de Alman Reich’ının kurulmasından sonra kral olarak hiçbir etkisi kalmamıştı. Ancak şansölye Bismarck Ludwig’e yüksek bir geçim parası veriyordu. Ludwig bundan sonra kendini içkiye, şato planları çizmeye, özel olarak konser ve operalar düzenlemeye verdi. Fransız kültürüne ve "Güneş Kral" Louis XIV’e olan hayranlığı onu Nueschwanstein gibi olağanüstü şatolar inşa ettirmeye yöneltti.




                       Bir akşam, Ludwig ve doktoru, göl kenarında yürüyüşe çıktıktan kısa bir süre sonra, gölün sığ kısmında boğulmuş olarak bulundular. O akşamın hiçbir tanığı olmadığı gibi, doğru dürüst bir soruşturma da yapılmadı. Kanıtlar yetersiz ve çelişkiliydi, raporlar ve belgeler değiştirildi, yok edildi ya da kayboldu. O yaz, Ludwig’in büyük borçlarının ödenebilmesi için Neuschwanstein Şatosu halka açıldı.     


Füssen'den  kalelere  çıkmak için  garın  yanından devamlı kalkan otobüsler var.  Gidiş - dönüş  4 euro.  Buraya   geldikten  sonra isterseniz  yürüyerek isterseniz  faytonlarla  kaleye çıkabilirsiniz. 




Füssen  küçük  ama  çok  sevimli  bir  kasaba.  Bir  günümüzü  ona  ayırarak  doya doya  gezdik.  Güzel  binaları,  sessiz  sokakları,  küçük  kafeleri  ile  bizi çok  mutlu  etti.  




Füssen'de  gezerken  her an  kendinizi  ormanda,  bisiklet  yollarında  bulabilirsiniz.  Gerçektende  oldukça romantik  ve  huzur dolu  bir güzergah.  Sokaklar  arasında  gezerken hiç  acele etmenize  gerek  yok.  


Zaten  akşam  olunca da  herkes  evlerine  çekiliyor.  Gece  hayatı  diye  bir şey  yok.  Gün  boyu  sessiz  kalan  sokaklar  iyice  ıssızlaşıyor.  Bu  durum  gürültü  ve  kalabalık  şehirlerimizden sonra bana çok  iyi  geldi.  Diğer  günler  gezdiğimiz  yerler  daha  sonra ki  yazımda...
















21 Mayıs 2014 Çarşamba

Fransa'da Son Durak ; CANNES

                             Nihayet  Fransa Rivierasında  son  durağımıza  geldik. Kısa  süre de olsa oldukça yoğun  geçen  bir  gezi oldu. Daha  önce dediğim  gibi  sabah erken saatlerde yollara çıkıp  gece  geç saatlere  kadar  gezdik. Yakın yerlere de gidip gördük. Buralara  gidişlerimizde otobüs  yada tren  kullandık.  Cannes gidişimiş  Mougins gezisinden  sonra  oldu. Buradan 1.5 euroya  otobüsle şehir  merkezine geldik.
Nihayet   ünlü Cannes  sokaklarındaydık. Beklenilenin  aksine diğer  turistlik  yerler  gibi bir yer. Fransa'nın güneyinde Cote d'Azur'de yer alan Cannes, film festivali, kumarhaneleri, deniz mahsulleri restoranları ve beş yıldızlı otelleriyle tanınıyor. Her yıl mayıs ayında düzenlenen Uluslararası Cannes Film Festivali şehre ayrı  bir anlam  katıyor. 
                          Cannes’ı dünya jet sosyetesinin vazgeçilmesi yapan hikaye ise çok eskilere dayanıyor. İngiliz aristokratı olan Lord Brougham, 1800’lerin ortalarında verem olan kızının tedavisi için Nice’e doğru yola çıkıyor ancak karantina önlemlerinden dolayı Nice’e alınmıyor. O da o zamanlar küçük bir balıkçı kasabası olan Cannes’e sığınıyor. Kızının bu balıkçı kasabasının temiz havası, güzel iklimi sayesinde iyileşmesinden sonra kendisine burada bir malikane yaptırıyor ve yakın dostlarını burada ağırlamaya başlıyor. Buranın kulaktan kulağa yayılan ve dünyaca tanınan bir yer olmasını sağlayan hikayesi bu şekilde başlıyor. Coco Chanel’in bronz teni ile poz vermesiyle ise Cannes’ın denizi, kumu ve plajları birden dünya jet sosyetesinin vazgeçilmezi haline geliyor.





La  Croisette  zaten  şehrin  en güzel  otellerinin, ünlü  markaların,  Cannes film  festivalinin  yapıldığı  kongrenin bulunduğu  cadde. Nice  gibi  Cannes da  da  upuzun bir  kumsal  sizi  bekliyor. Ama  burası  daha bir  kalabalık  daha bir  hareketli..
                           Cannes  film  festivalinin  yapıldığı  yer  ve  meşhur  kırmızı  halı  herkes tarafından  gezilen,  fotoğraflar çekilen  bir yer. Old Town yani  eski  şehir  oldukça  keyifli  yerlerden  biri.  Cannes’ın Old Town diye adlandırılan Le Suquet bölgesi Cannes’ın tepesinde yer alıyor. Oraya çıkarken daha doğrusu tırmanırken Cannes’ı farklı bir şekilde görme imkanınız da oluyor. Le Suquet için Saint-Antoine Sokağı'ndan yukarı doğru yürüyebilirsiniz.   Tepeye çıkıp Castre Meydanı'na vardığınızda Notre Dame de l'Esperance Kilisesi'nihemen göreceksiniz. 







13 Mayıs 2014 Salı

GRASSE ve MOUGİNS

                          Daha önce de yazdığım  gibi Nice'e gittiğiniz  zaman gezecek yakın  çevre oldukça fazla. Bir  seçim  yapmak zorundasınız. Biz bir  günümüzü  Grasse  ve Mougins'e  ayırdık.  Grasse  trenle Nice'den  1,5  saat  sürdü. Grasse'den  Mougin'e  otobüs yakın  ve 1,5 euro. Aynı  şekilde Mougins   Cannes arasıda  aynı  fiyat.  Cannes Nice arası 1,5 euro ama otobüsle oldukça uzun, tam  2 saat  sürdü yol.  
                  Grasse  dünyanın parfüm başkenti sayılır.  Grasse’da parfüm endüstrisi oluşana kadar kasaba halkı hayvancılık ve dericilikle geçiniyormuş. Dericilik kasaba halkının hem geçim kaynağı hem de kokudan dolayı en büyük sorunuymuş. Dericilikten vazgeçemeyeceklerine göre kokuya bir çare bulma yoluna gitmişler. Tabakhanelerden gelen kokuyu bastırmak için evlerinde bitkilerden, çiçeklerden ve meyvelerden esans yapmaya başlamışlar.  Burada  dünya parfüm imalatının %60'ı gerçekleşiyor. Bu yüzden “parfüm başkenti” ünvanını almayı fazlasıyla hak ediyor. Yolunuz bu şehre düşerse parfüm imalathanelerini, parfümlerin şişelendikleri yerleri görebilir; parfümlerin nasıl üretildiğini öğrenebilirsiniz. 




                  Grasse birkaç yüzyıldır çiçek kokuları ve temiz havasıyla turistlerin ilgi odağı olan şehirlerden biri; fakat yolunun şişelere sığmayan güzel kokularla buluşması çok daha eskilere, 16. yüzyıla dayanıyor. Bunun öncesinde de bu küçük şehirde birbirinden güzel eldivenler üretilirmiş. Şehirde önceleri parfümlü eldivenler üretilmeye başlanmış, deri imalatı şehrin yerlilerine istediklerini vermeyince parfüm birden ilk sırayı alıvermiş. Burada imal edilen parfümleri diğerlerinden ayıran ne diye soracak olursanız, grasse'in üzerinde her daim parlayan güneş ve şehrin elverişli iklimi narin çiçeklerin yetiştirilmesine imkan veriyormuş. 




                 17. yüzyıla gelindiğinde, parfüm üreticileri ve eczacılar bu şehre yerleşmeye başlamışlar. 1729 yılında da bu üreticiler varlıklarını resmi olarak ilan etmişler. o gün bugündür grasse bu ünvanını hiçbir şehre kaptırmamış.
Günümüzde kentin kırsal kesiminde ve köylerinde birçok imalathaneye rastlamak mümkün. Bir zamanlar narin çiçekler kullanılarak elde üretilen parfümler de teknolojiden nasiplerini almışlar. Artık üretim makinelerde gerçekleştiriliyor ve parfümler bir takım kimyasal işlemlerden geçiriliyorlar. Şehirden eski fabrikaların bacalarını görebiliyorsunuz; fakat hepsi çoktan terkedilmişler. Onlardan geriye kalan hüzünlü duvarlar ve bir zamanlar damıtılma işlemi için kullanılan kiremit bacalar... Bu eski imalathaneleri gezemeseniz bile, büyük parfüm üreticilerinin ücretsiz turlarına katılabilirsiniz. bu geziler sırasında önce parfümlerin nasıl üretildiğine tanık olma şansı yakalıyorsunuz, daha sonra da içlerinde parfüm tarihinin saklı olduğu küçük müzelerine konuk oluyorsunuz. genellikle son durak ürünlerin satın alınabileceği mağazalar oluyor. uzun lafın kısası, bu küçük şehir yüzyıllardır insanların daha iyi kokmalarını sağlıyor.

(  Bu bilgileri ekşisözlükten aldım.)
                      Buradan  yakın bir  köy olan  Mougins'e  gittik.  Otobüs  bizi  köyün aşağılarında bırakınca 2 km tepeye  yürüdük. Ama  sonuçta sakin,  mis  gibi  havası olan, tertemiz küçük bir köyle karşılaştık. Burada  Picasso  hayatının  12  yılını  geçirmiş.  


Her yıl uluslararası Gastronomi Festivali yapılıyormuş burada. Dünyanın en iyi şeflerinin bir araya geldiği ve yemek sanatının sokaklara taştığı bir festival. 




Mougins'de 15-20 kadar sanat galerisi var.  Ara  sokaklarda  küçük küçük dükkanlarda karşınıza çıkıyor. 


İki  güzel  yeri  gezdikten  sonra  Cannes'a   gittik .  Son  durağımız  Cannes   yakında..










9 Mayıs 2014 Cuma

Monaco, Monte Carlo

                            Nice'de  2 gün geçirip  yakın çevreyi gezdiğimizi  yazmıştım. Yakınlarda ki Eze köyünde bir yarım günden sonra 4-5 saatimizi  Monako'ya ayırdık.  Oraya otobüsle gitmiştik. Monako'ya  ne zaman  geleceğiz diye durakları takip ederken kendimizi son  noktası Monte Carlo da bulduk.  Zaten hemen merkezinde iniyorsunuz otobüsten. Bağımsız  prenslik olan Monako  dünyanın en küçük ikinci devleti. Akdeniz’in en güzel noktalarından birinde konumlanmış prenslik, 10 idari bölgeye ayrılmış fakat geleneksel olarak, Monaco – Ville, La Condamine, Monte Carlo ve Fontvieille olmak üzere toplam 4 ana bölgeden oluşuyor.Monako Formula 1  grand prix  zaten duymayan yoktur. 
                Monte Carlo ile Monaco Ville'nin arasında yer alan büyük bir yat limanı bulunuyor bu yat limanı Monako’nun deniz yolu ulaşımında çok önemli rol oynamakta.  Ülkenin en önemli turizm merkezlerinden birisi olan Monte Carlo aynı zamanda lüks kumarhaneleri ile Avrupa’nın gözbebeği konumunda..



Monte  Carlo  Casino görülecek yapılar arasında.  Galiba belli bir  ücret  karşılığında gezilebiliyor.  


Biz şehir turu  yapan trene bindik.  Monte Carlo dan  yürüyerek  Monaco Ville tepesine  çıkmıştık. Yat  limanından  zaten  kolaylıkla  varıyorsunuz.  Trenle  gitmediğimiz  yerleri böylece görmüş  olacaktık. Tren bizi  yarım saat  gezdirdi. Meğer  yürüyerek tüm ülkeyi  gezmişiz biz !



Monaco’da gidilecek yerlerin başında tabii ki Monaco Kraliyet Sarayı geliyor. Bir dönem Monaco prensesi olan efsane kadın Grace Kelly‘nin fotoğrafları ve ismi hala şehrin dört bir yanında. Monte Carlo Casino’nun yanında bulunan Cafe de Paris’de bir kahve içebilirsiniz.  

Monaco-Ville'de deniz kenarında, kayaların tepesinde yer alan Okyanusbilim Müzesi (Musée Oceanographique)  var. Daha sonra St. Martin bahçesinden geçerek St. Nicholas katedraline ulaşabilirsiniz.


Bize burada yaklaşık olarak  5 saat  yetti.  Daha   sonra Nice'e   dönerek  akşam  yemeğimizi  burada  yedik. Diğer  gün  Nice'in  bu sfser  batı  taraflarını  gezdik.  Yakında burada :)

6 Mayıs 2014 Salı

EZE KÖYÜ

                                  Fransa Nice gezimiz  sırasında yarım günümüzü  Eze Köyüne ayırdık.  Oldukça şirin olan  bu köye gitmek için  otobüs kullanmanızı  tavsiye ederim. Trenle gidildiğinde  köyün alt kısmı  yani denize  kenarındaki  bölümünde  inmiş  oluyorsunuz.  Yukarıya  çıkmak  oldukça  zahmetli. Biz Garibaldi  meydanı  yakınlarındaki  bir  duraktan  82 numaralı otobüse bindik.  1.5 euro  ödeyerek manzarayı seyrede seyrede gidiyorsunuz. Otobüs tam  köy  meydanında duruyor.  Köy  adını  Tanrıça İsis'ten  alıyormuş. M.Ö. 2000  civarında Romalılar tarafından  köye yerleşilmeye başlanmış. 
Eze  köyü  konumu nedeniyle  kartal yuvası  olarak  adlandırılıyor.  



              Bu  köy  öyle  güzel  ki anlatılmaz  yaşanır. Gittiğimiz de  hava da çok güzeldi,  hatta  bir  ara  yağmur da  yağdı. Gökyüzüne bu kadar  yakınken yağmur ve  bulutlar çok güzel oluyor.  Köyler  gibisi yok zaten.  Sakin, huzurlu  sokaklarda  gezmek,  taş  binaları seyretmek,  bir de manzara varsa...
Köyün  en meşhur yerlerinden  biri  Chateau  de la Chevre  d' Or..Yani  Altın  Keçi Şatosu..Bu isim ,  köyün  hazinelerini  çalmak isteyen haydutlara karşı  köyün  arka sokaklarında  yollarını  kaybettiren keçilerden geliyor. Bir de İsveç  kralı Prens William 1923-1953  yılları  arasında  bu  köydeki  Eze Şatosunda kalmış.


Köyün  taş  sokaklarında  gezerken  bir kiliseye rastlıyorsunuz. Chapelle  des  Penitents  Blanc  köyün  aynı  zamnda en eski  binası.  Eskiden köy  halkı  toplantılarını  burada yaparmış.  Bir  diğeri  de  Church  Notre Dame  de  L'assomption.  İçinde  tanrıça İsis'in  heykeli  bulunuyor.




        Böyle  güzel  bir köyde  yarım  gününüz  rahat  harcanır. Fazla koşturmadan ,  herşeyin  tadına  vararak gezmek  gerekli.  Bir  de  kaktüs  bahçesi  varki  görülmeye değer. 6 euro  vererek  gezebilirsiniz.  Özellikle  kaktüs  sevenler deniz  kızı  heykellerini de  görerek  bu  bahçeyi  severek  gezeceklerdir.  Margot isimli  deniz kızının  atında  şöyle  yazar  :
                             ''  Beni  takip et  genç  adam  ve  sırlarımı  öğren..
                                Hemen  hemen...
1949 yılında ziraat mühendisi Jean Gastaud tarafından tasarlanan Egzotik Bahçe, agav, aloevera, yuka, kaktüslerin onlarca çeşidi ile bezenmiş..Egzotik Bahçe’nin içi heykeltıraş Jean- Philippe Richard tarafından yapılmış, “Yeryüzünün Tanrıçaları” konulu kadın heykelleriyle süslenmiş. Kalenin arka kısmında ünlü Fransız aktörü Francis Blanche’ın de yattığı mezarlığı ve dağlar arasından süzülerek akan otoyolu izleyebilirsiniz.  Eze’in tepesinden St-Tropez’i hatta Korsika Adası’nı bile görebilirsiniz. 


                        Bir zamanlar Nietsche gibi düşünürlere ev sahipliği yapan bu huzurlu köyde Alfred Hitchcock, Kelepçeli Aşık filmini çekmiş.   Friedrick Nietzsche ve daha birçok ünlü yaşamış. Nietzche’nin ismine ithaf edilen bir merdivenli yol deniz kıyısından köye çıkıyor. Bu yolu 1.5 satte yürüyerek çıkabilirsiniz. Biz  dönüşte köyden aşağıya yürüyerek  indik ama iniş  bile çok  zahmetli. Hava  çok sıcak  değildi bu yüzden fazla sıkılmadık  ama oldukça uzun  bir yol. Eğer trenle sahile gelip  yukarıya çıkayım derseniz biraz  düşünün derim.  Botanik bahçesi gibi düzenlenmiş patikadan yürürken tüm Akdeniz’in florasını da keşfedebilirsiniz. 
Elektrik 1929’da, musluk suyu ise 1952’de gelmiş Eze’e. Köyde kışın  oturan sadece 60 kişi. 
1950-1960’ların film yönetmenlerinin gözdesi. Grace Kelly ve Cary Grant’ın oynadığı, yönetmenliğini Alfred Hitchcock’un yaptığı Kelepçeli Aşık romantik gerilim filmi 1955’de burada çekilmiş.





                    Köyden ayrılmadan yerel parfüm fabrikası Fragonard’a uğrayıp bölgeye has krem, sabun, parfüm, aromatik yağ alabilir, üretimlerine tanık olabilirsiniz. Diğer parfüm fabrikası Galimard’ın kuruluş tarihi 1747’ye dayanıyor. Mağaza, parfüm laboratuvarları ve içindeki parfüm müzesini saat 08.30-18.30 arasında ücretsiz gezebilirsiniz.
Eze'den  Monaco'ya  geçtik  biz.  Dağlardan aşağıya  inerek  yol kenarında  100 numaralı otobüsle gittik. Yine 1.5  euro  ödedik.  Monaco dan  Nice ' e  yine  100  numaralı  otobüsle döndük. 







1 Mayıs 2014 Perşembe

NİCE GEZİMİZ

                         Fransız  rivearası da  denen  Cote d'Azur  bölgesinden ayağımızın tozuyla  dönmüşken  hemen birşeyler yazayım dedim. Her zaman ki  gibi  yine buralara '' bayıldım ! ''  diyeceğim.  Havaalanından şehir  merkezinin  çok  yakın olmasını mı  anlatayım,  şirin  sokakları,  muhteşem deniz  manzarası,  pırıl pırıl  , geniş sokaklarını mı  yoksa  rahat rahat  gezinen,  güneşlenen  insanlarında mı  başlasam bilmiyorum.  En  baştan  başlarsak,   havalaanından   geliş 98 numaralı  otobüslerle  şehir  merkezine  6 euro ödeyerek  oluyor.  Otelimiz  oldukça merkezi bir yerde  2  yıldızlı  bir  oteldi.  Özellikle  yazıyorum  çünkü  bu  kadar  ucuza  rahat,  temiz ve  merkezi  bir yer  arıyorsanız  önerebilirim rahatlıkla.  Hotel de France  meşhur  Promenades  des Anglais   denen   İngiliz yolu adlı  caddenin paralelinde hatta  meşhur Hotel Negrosco 'nun  arkasına düşüyor.  Otele  eşyalarımızı bırakıp kendimizi  sahile  attık. Hava oldukça sıcaktı  ve  herkes  plajlarda  güneşleniyordu. Burada  zamanın  nasıl  geçtiğini anlamıyorsunuz.  Boydan boya sahilde yürüseniz zaten  saatlerinizi  alıyor. Nice'e  gelmeden  önce  bloglardan dolu araştırma yapmıştım. Herkes burası ve çevresi için 4-5 gün  yeter diyordu.  Yine bana zaman yetmedi. 4 günümüz  vardı  ve  Nice için 2 tam gün ayırmamıza sabah  saat  8 de yola çıkmamıza rağmen gezmediğimiz birçok yer kaldı. Günde en az 10 kilometre yürüdük . Nice oldukça büyük bir şehir, merkez olarak burayı seçmek yaptığımız en iyi işti. Yakın  çevreleri de gezdik,  bunları  da  anlatacağım.  
                 Nice'in  sembolü  sayılan  meşhur otel  Hotel Negrosco  ya  girip bir  müze gezer gibi  gezdik. Özellikle  cam tavanı görülmeye değer.  




               Deniz kenarı  boyunca  bir  sürü  plaj  var. Daha  nisan sonu  olmasına  rağmen  çok  kalabalıktı.  Yazın  ne halde olur  düşünemiyorum. Siz deniz kenarında güneşlenirken üzerinizden kocaman uçaklar  geçiyordu. Deniz  taşlıktı ve  oldukça  dalgalıydı. Yürüyüş  yolu  üzerinde  ressamlar,  satıcılar  bulunuyor.  Yol kenarında  birçok restoran ve kafe  var.  


Ayrıca sahil yolunun bir paralelinde Cours Saleya bulunmakta  Her gün meyve, sebze ve çiçeklerin satıldığı, yalnızca pazartesi günleri antikaların da bulunabildiği bir pazar kuruluyor burada. Etrafı restoranlar, kafeler, dondurmacılar, pastanelerle dolu. Oldukça  hareketli ve eğlenceli bir yer.   Ünlü opera binası Opera de Nice, her ne kadar büyük bir bölümü yıkılmış olsa da hâlâ ortaçağ havasını yakalatan ve nefes kesici Nice manzaraları sunan Colline du Chateau (Kale tepesi) de ziyaret edilmesi gereken diğer mekânlar arasında yer almaktadır.




                        Kızımın  en sevdiği yer şehrin ortasındaki  park oldu. Serinlemek isteyenler için birebir:)  Cathedrale St. Nicholas  şehrin güzel  mimarilerinden. 
1912 yılında Çar II. Nikola’nın desteği ile Nice’te yaşamakta olan Rus cemaatine yönelik olarak inşa edilmiş ve Rusya dışında yer alan en büyük Rus Ortodoks Katedrali olma özelliğine sahiptir.
Şehrin  kalbi  Massena Meydanı.. Oldukça büyük  bir  meydan. Kendisini  kesen ve üzerinde  ünlü mağazaların  bulunduğu caddelere açılıyor. Hiç  bu  mağazalarda zaman kaybetmeyelim dedik ve adımımızı atmadık. Sonuçta Türkiye her zaman daha ucuz.
                         Sevdiğim yerlerden  biri de  Cimiez Tepesi oldu.  Buraya gitmek için  garın yakınlarında  bulunan 27 numaralı  otobüsü kullandık. Nereye giderseniz  gidin  1.5  euro  ödüyorsunuz.  Oldukça uzak bu yüzden otobüsle  gittim.  Ama  dönüşte  yürüyerek  Massena meydanına  geldim.




            Burada bulunan  manastırı  gezebilirsiniz.  Çok etkileyici  bir  mezarlığı  ve  bahçesi  vardı.  Ben  gittiğimde  sabahın dokuzu  olduğundan  kimseler  yoktu.  Mezarlıkta oklarla  Matisse  yazıyordu,  acaba onun mu  mezarı  diye  çok aradım  ama bir türlü  bulamadım. Benden başka da  kimse olmadığından   zaten korkmuştum, fazla da arayamadım.


Ama  sabahın  bu  erken  saatlerinde  kızımla  eşimi  otelde  uyur  bırakıp bu  tepeye  çıkıp  bu  manastırın  bahçesinde  kuş  sesleri  eşliğinde kimse  yokken  gezmek inanılmaz  güzeldi.  Oldukça bakımlı  bir  bahçeydi,  güllerin de  açma mevsimi  olduğundan  siz düşünün  gerisini..


                     Şehir merkezinin kuzeyinde yer alan Cimiez tepeleri, en gözde etkinliklere ev sahipliği yapan göz alıcı geniş bahçeleri ve mimari harikası malikâne ve villalarıyla eski aristokrasi günlerinden beri Nice’in en gözde semtlerinden biri olarak bilinmekte..
Ünlü mimar Andre Hermant tarafından dizayn edilmiş olan, İncil temalarının heykel, cam boyama ve mozaik gibi değişik eserlerle ifadelerinden oluşan sanat eserlerinin sergilendiği Musee Message Biblique Marc Chagall ve 17. yüzyıla ait 350’den fazla fresk, sanat eseri ve tarihi kalıntıyı içeren Musee Franciscain Cimiez’de ziyaret edilebilecek mekânlar arasında yer almakta.


Chagall  ve  Matisse  müzeleri   her  salı  kapalı.  Buna göre plan  yapılmalı.  Bu  şehir de  ne  yedin içtin  derseniz,  her  Avrupa  kenti  gibi  burası da oldukça pahalı.  Deniz ürünleri  yönünden  zengin olacağını  sanmıştım ama  yanılmışım..Daha çok  italya esintisi  var.  Ama  ünlü  Nicoise salatasını  denemek lazım.  Bildiğiniz  ton balıklı  salata  :)



             Dondurma  yemeden  gelmeyin.  Meşhur  gül şeklindeki  dondurmalarına bayıldık. Massena meydanında  bulunan  kafelerde güzel dondurma ve  tatlılar yiyebilirsiniz.




Tasarım:Sawako Kuronuma