25 Mart 2014 Salı

Çocuğumu Yetiştirme Savaşım

                          Pelin'le  yaptığımız işler, çektiğimiz  fotoğraflar,  gittiğimiz yerler  herkese ' oh ne güzel ,tuzu  kuru '  dedirtse de  aslında bir  çocuk  yetiştirme de savaş halindeyiz. Savaşın  Pelin'le  olan  tarafı  var. Çocukların  doğuştan  getirdikleri  bir  doğaları var  ve  bu onların  gerçekten hayatlarını  etkiliyor. Her  anne-baba  olarak  evladımız  için en güzelini ,  en  iyisini  istiyoruz,  imkanlarımızı  sonuna  kadar  kullanıyoruz.  Bir  de  benim  gibi  mükemmelliyetçi   bir anneseniz işiniz  daha çok  zorlaşıyor ve yıpranan siz  oluyorsunuz.  Daha  doğmadan  hayallerimiz  vardı. Bebekken  eve kendimizi  kapatmayacak,  tıpkı  yabancılar  gibi  gezecektik. Ne yazık ki  olmadı;  ilk  gezimiz  2. yaşında oldu. Nedeni , Pelin  çok  hırçın, devamlı ağlayan , uykusuz bir  bebek oluşu.  Sonraki  yıllarda da  kesinlikle  yanımızda  oturmaz ,  ya  ben peşinden koşar,  ya  eşim  koşardı.  Hayallerimden  biri  de  bebekliğinden  itibaren  ona  kitap  okumaktı ama o  da  olmadı.  Ellerini  kulaklarına  koyarak  dinlemeyi  reddetti.
                    Her  anne  yapamadıklarını,  içinde  kalanları  çocuğu  üzerinde  gerçekleştirmek ister. Ben de  güzel  sanatlara  olan  ilgim  ama  kimsenin  bana  bu konuda  yardım  etmediği  için  yaşayamadıklarımı  kızıma  sağlamak istedim.  İçinde  bulunduğumuz  küçük  kasaba  imkanlarına  rağmen  bale,  müzik ,  resim  gibi  kanallara  yönelttim  .  Sonuç?   Tahmin ederseniz  ,  tam  tersi.  Her  seferinde  Pelin  istemedi  ve  devam ettirmedi.  Tamamen  farklı  bir  karakter olduğunu  kabul ediyorum ama  müzik, resim  vb.  gibi  etmenlerin  çocuk  gelişimindeki  önemine  inandığımdan  hep  bunların  olmasını   istedim.
Geçen  gün Enis  Batur kitaplarından  birini  okurken  şu  cümleye  rastladım  :  ''Bir  noktaya  kadar  ailenin kararları,  yaşam  ufku  ve  anlayışı  belirliyor  çocukların  geleceğini..'    Asıl  anlatmak istediğim şey  aile  kültürümüz ,  ufkumuzun tam tersi  bir  kişilik  geliştirmesi  çocuğumuzun.  Bunca  çabaya  rağmen  bu  sonucu  hakediyormuyum  diye soruyorum  kendime.  Aile  içinde  bırakın  küfürleri,  bir  'ulan'  lafını  bile söylemeyen bize  rağmen  kızım  küfür  ediyor,  her zaman  nazik konuşmayı, saygılı olmayı örneklememize rağmen,  oldukça  hoyrat  bu  konuda. Beni   en  şaşırtan şeyde  evde izlemediğimiz film ve dizileri  devamlı  seyretmek istemesi ..Kusura  bakmayın  şu an  kanallarımızdaki  dizilerin çocuğuma  küfürü,  kadının  aşağılanmasını,  aldatmanın  etrafında  dönen ilişkileri  özendirmesini istemiyorum.  Türk  filmlerinde ki  belden aşağı espirilere,  kıllı adamların görüntü  komedilerine,  küfür  dolu  konuşmalara  gülemiyorum.
               Bunca  şeyi  neden mi  yazdım?  Geçen  gün  kızıma  güzel  bir  film  bulduğumu  söyleyip filmi  seyrettirdim.  Film  gerçekten  çok  güzel .  Çocuklarınızla  sizi eski  günlere  götürecek.  Çünkü  çocukken  belki  pazar  sinema  kuşağıydı ,  bu  filmi  hatırlıyorum.

                                            

                    Gerçi  kızımında  çok  hoşuna  gitti  ama  sonunda  ''  Anne  biz de  neden  herkes  gibi  Recep İvedik  4  seyretmiyoruz ''  dedi.  Bunca  şey  yazdıktan  sonra  ne düşündüğümü  tahmin edersiniz.  Beni  tanıyanlar  büyük  tepki verdiğimi,  onu da  diğer  çocuklar   gibi  bırakıp bu  tür film  ve  dizileri  seyrettirmemi  savunuyorlar.  Bu  filmlerin  revaçta  olması,  insanların  bunları  talep etmesi  zaten  ortalamamızı  belirliyor.  Kendimi  akıntıya kürek çekiyor gibi  hissediyorum. Çünkü  savaşımın  bir de toplum boyutu  var. Okul  öncesi daha korunaklıyken okulla  birlikte çevreye  açılım  çoğaldı. Toplumumuz  malum. Arkadaşlarının  her yaptığı  doğru. Arkadaşları arabanın ön koltuğuna oturuyor , o  niye bunu  yapamıyor?  Arkadaşları her öğlen fast food  yerken o  niye  2 çeşit yemek  yiyor? Arkadaşları her gün cips, şeker, şu bu alrken o niye her zaman alamıyor? Arkadaşlarına internet her gün serbestken ona  neden  yalnızca haftasonu?  Arkadaşlarının artık cep telefonları var, hemde '' apple''  bizim ki  niye  ezik?  Arkadaşları  bakkala bile  arabayla giderken  biz neden  yürüyoruz?  Daha  bir  sürü vıdı vıdı.. Ona toplumumuzun yapısın  anlatamıyorum tabi ki. Savaştığınız   konularda azınlık olunca çocuğunuz doğrunun onların ki olduğunu  sanıyor  ve  bunda  diretiyor.
Yine E.Batur 'un  şöyle  serzenişini  çok  haklı  buluyorum :
''  Reşat  Nuri'nin   Anadolu  Notları'nı  çıktığı  yıldan  bu  yana 20  bin  kişi  okumuş mu?  Ferit Alnar'ın  Kanun  Konçertosunu  3  bin  kişi  dinlemiş mi?  Çıplak gözle  Çallı  tablosu  görmüş  10  bin kişi  var mı?  Nermi  Uygur'un  5 bin sınırını  aşmış  tek bir  kitabı?   Hollanda'daki  kültürel  verilerle  Türkiye'yi  değil  ,  İstanbul'un kini  karşılaştıracak olsak  yüzümüz  kızarmaz mı?  Yunanistan'la  ?

               Kendimize ve  imkanlarımıza  göre  sanatla  dolu bir  evde  yaşayan,  her  gece kitap  okuyan anne-babasını gören,  çıplak  gözle Miro,  Matisse,  Picasso, Monet,  Matisse  resimlerini  gören,  yaşıtlarına  göre bir çok  ülke ,  sergi,  müze,  opera,  tiyatro  gezen  kızımın  tercihinin  bu  yönde olması  beni  umutsuzluğa sevkediyor.
               Sizce  herkes gibi  herşeyi  oluruna mı  bırakmalı yoksa  savaşmalı  mıyım ??
























21 Mart 2014 Cuma

Bugün Doğumgünüm !

                        İşte  bir yıl  daha  geçti  ve bir yaş daha aldım.  Artık yaşımı  sakladığım  bir  döneme girdim,  söylemeyeceğim soranlara  :)  Bu yıl da  arkadaşlarımla, velilerimle, öğrencilerimle kutladığım bir  yaşgünüm oldu. Hatta  en  yakın arkadaşlarım az  önce bizim  evden ayrıldılar.  Güzel  günümde yanımda olan, tebrik eden, unutmayan herkese  tekrar buradan da  teşekkür  ederim ..Herkese sevgiler...


 
                     


17 Mart 2014 Pazartesi

İnsanlık Ayıbımız ; Savaşlar


                            Yurdumuzun  bulunduğu konum,  yüzyıllarca güçlü bir devlet durumunu sürdürmüş olması, çöküş sonrasında kendi çabalarıyla ayakları üzerinde durması,  kıymeti  bilinmez  zenginlikleri, bu kıymetleri her an elde edilmek istenmesi , en can damarı ' din' üzerinden  sömürülmeye çalışılması,  bu oyuna her an düşecek  kapasitemiz olması... bu  böyle  uzar gider.  Herkes memleketin halinden  şikayetçi,  herkes  birbirini  suçluyor. Diğer  taraftan  yakın  komşularda  müslümanların  birbirini katletmesi.  Gece  TV  de  haberleri  açmayagörün,  Avrupa dışında  heryerde  kan akıyor.  Facebookta  dikkat  ettiğim bir  durum var. Savaş,  politika paylaşımlarını yapanlar görevlerini  yerine  getirdiklerine inanıyor. Yapmayanları  duyarsızlıkla küçümseme var. Oturduğu  yerden  bir  tıkla  vicdanlar ne  güzel  rahatlatılıyor.  Tabi ki  olanlara kulak  tıkamak olmaz.  Hele  çocuk katliamlarına , yok olan ailelere,  kaybolan hayatlara kimsenin   duyarsız  kalacağına  inanmıyorum.  İlk  önce  her  konuda  birbirimize  tahammülü  öğrenelim.

                      Neden  bunları  yazıyorum.  Ben de  bir  taraftan  güzel bir  hayat  sürerken  diğer yandan  olanları  gördükçe  yaşamımdan  utanç  duyar  hale  geliyorum. Somut bir şeyler  yapsam ne olur diye  düşünüyorum  ama  cevap  bulamıyorum.  90 lı  yıllarda  Bosna da ki  savaşta  soydaşlarımıza  birşeyler yapmalıyız diye çırpınıyorduk , üniversitedeydim o zaman Ankara'da.  Elimizden  para yardımı  geldi yalnızca,  sonra o paralar  ne oldu biliyorsunuz.
Sontag'ın  Başkalarının Acısını Seyretmek kitabını  hatırlatmak istiyorum  diğer  taraftan.Oturduğum  yerden şimdi ben de vicdan yapıyorum biliyorum ama yine de  şu  iki  filmi  tavsiye etmek istiyorum. Mutlaka seyredin.  Savaşın  gerçek  yüzünü göreceksiniz..


                                 
                                                                       Incendies/ İçimdeki Yangın

                                 Incendies  sizi derinden etkileyecek  bir film, sizi  şimdiden  uyarayım.  Belki  geçen senelerde  film festivalinde seyredenler çıkan ama internetten de  kolaylıkla  bulabilirsiniz. Film,  Neval'in  Lübnan'da ki yaşamı,  savaş  ve  Jeanne ile  Simon'un  günümüzdeki  arayışları arasında  flash-back lerle  sürüp  gidiyor. 
İkinci  film  yine bir  savaş  sırasında  olan  olaylardan  oluşuyor.


                                 

                                   Diğer  Filmin  adı  Mandariinid    yani  Mandalinalar...Savaşın  yeri  bu sefer  farklı ama ortak  bir  anafikir var.  Abazhya   savaşı  sırasında  yaşananlar konu.  Abazhya  savaşı  1992-1993  yılları   arasında  bu  bölgede  yaşayan  abazhyalı  militanlar  ile  yine  burada  yaşayan  gürcüler  arasında  olmuş.  Filmde  dağın  ortasında yaşayıp  yetiştirdiği  mandalinaları  satmaya  çalışan  tarafsız  bir  Estonyalının  yaşadığı  olaylara  şahit oluyoruz.  Savaşın  ona  nasıl değdiğini  ve onun  insanlığını  nasıl  koruyabildiğini  görüyoruz.  Ayrıntılı  anlatmak  istemiyorum.  Savaşların    hiçbir mantıklı tarafı yok,  haklı olan tarafta olmaz,  zor  olan barış  içinde  yaşayabilmek  diyorum.
Eğer  seyretmedinizse  mutlaka  şu  filmleri de seyredin  diyorum  :

*   Sobibor'dan  Kaçış
*   Shoah 
*  Tarafsız  Bölge   /   No  man's Land
*   Gece  ve  Sis  /   Nuıt  et Brouillard





















12 Mart 2014 Çarşamba

Kış Bahçesi , Çiçekler ve Edebiyat

                                        Charles  Chaplin 'in  annesi  parasız kaldığı günler  olsa bile cumartesi  oldu  mu  bir penilik şebboy almadan eve gelmezmiş. Küçüklüğümden  beri çiçeklerle bezenmiş evlerde büyüdüm. Babam anneme her ay  mutlaka  çiçek alırdı, hele lüks  çiçeklere ayrı bir  ilgisi vardı. Annem  zaten  evin  her köşesinde saksı  saksı  çiçek  yetiştirirdi. Ruhumun bir  nakış gibi işlenmesinde çiçeklerinde rolü olduğuna  inanırım. Her  genç kız gibi çiçekler otuzlu  yaşların ortalarına doğru  ilgimi  çekti.  Öncesinde sevgilinin  aldığı sembolik  çiçeklere anlam  yüklemiştim biraz.  Şimdi  bahçe,  çiçek, vazoda  ya da  saksıda olsun  fark etmez  , özellikle  keskin  kokulu  ve renk  cümbüşü  içindeki  çiçekleri  çok severim. Birçok kişinin  hayali, bahçeli bir  evde yaşıyorum, keyfini de  çıkarıyorum.  Daha mart  ayındayız ,  havaların güzel  gitmesiyle erken bahar çiçekleri  açtı. Bahçemde henüz  bir temizlik  yapmadım. Bazı  çiçekler kendi kendilerine açtı  bile. 



Japonların çiçek  sevgisini bilirsiniz. Onlara  göre, doğanın  özüne  yakın olmak,insana yakın olmaktır.  Yolları üzerinde gördükleri  çiçeklere  hiç  dokunmazlar. Japon yazıtlarının  birinde  şöyle  yazar :  '' Bu  ağaçtan  tek  bir  dal koparanın  parmağı  kesilecektir. ''   Bir  imparatoriçe  korka  korka  dokunduğu  bir  çiçeğe  şöyle diyecektir . ''Seni  koparırsam,  elim seni kirletir.''  


Çiçekler Türkler içinde çok  önemli  olmuştur.  17. yüzyılda  İstanbul' a  gelen  Simeon,  İstanbul'daki  her  bahçenin  bir  selvilik  olduğunu  söyler.  O çağlarda  İstanbul'un  dört bir  yanında padişaha özgü  bahçeler vardır.  Topkapı  Sarayında  Has Bahçe,  Haliç'te  Tersane Bahçesi,  Karaağaç  Bahçesi  vardır.  4. Mehmet  zamanında  yaptırılan bir  bahçe de  Çamlıca Bahçesi 'dir. Şimdilerde  açan  mimozalar ne  güzeldir.  Yakında  leylaklar ve  erguvanlar başlayacak  açmaya.. 


Türklerde  çiçek  sevgisini  gösteren  bir  çok alışkanlık  vardır.  Ali Seydi Bey  Osmanlı  göreneklerinden  açan  kitabında loğusa evlerinde sunulan kaynar  ya da  loğusa  şerbeti tepsilerinin  çeşit  çeşit  çiçeklerle  donatıldığını  belirtir.  Münir  Süleyman Çapanoğlu'da  sübyan  okullarında  çocukların her sabah  öğretmenlerine ,  kalfalarına  küçük bir demet çiçek  götürdüklerini  anlatır.
Ben  bunları  nereden mi  öğrendim, tabi ki  güzel  bir  kitaptan.  Salah Birsel'in  Kurutulmuş Felsefe Bahçesi ..
Nedense  bizler ,  bir hastaya giderken,  eşimize,  öğretmenlerimize,  yeni doğum yapmışlara, sevgililerde erkekler kızlara,  kocalar özel günlerde eşlerine çiçek alırlar. Ben devamlı  çiçek almaya dikkat ederim. Bir köye,  kırsala gittiğimde  de  hemen çiçek toplarım evime.  Kendimiz için,  çocuklarımız için, evimiz için almalıyız  sıklıkla. Böyle bir kültürümüz olmalı..



9 Mart 2014 Pazar

Soğuk Bir Pazar Günü


                       Herkese iyi pazarlar!

           Bir  pazar  gününe  daha  geldik.  Evde  olanların  keyifle  okuyabileceği  birşeyler  yazmak  istedim  bugün.  İlk  olarak  geçenlerde  bir  yerlerde  görüp  beğenip  kopyaladığım  resmi  paylaşmak  istiyorum.  John  Sloan  adlı  ressamın  1912  de   yaptığı  '' Saçlarını  Kurutan  Kadınlar  ''  resmi.  Ne  kadar  güzel  değil mi ?  Amerikalı  ressam  bu  resmi  Manhattan  ' da  bir  binanın  11.  katındaki  stüdyo  dairesinde  gördüğü  manzaradan  esinlenerek  yapmış.  

           
                              


                             Le  Notti Bianche  seyrettim  geçen  gece.  Siyah-beyaz  filmleri  çok seviyorum,  bir de  kitap  uyarlamasıysa  daha  da  merak ediyorum.  Şu  sıralar  okuduğum  kitapla da  biraz  benzerlik  gösterdi  sanki.  Elimde  Peyami  Safa'  nın  Biz  İnsanlar  adlı  kitabı  var.  Peyami Safa'yı   ne  yazık ki  böylesine  geç  okumaya  başladım.  Aslında  bazı  yazarların  ya  da  kitapların  zamanı  var  diye  düşünüyorum.  Bir  zamanlar  okusaydım  belki  sıkılırdım  ama  yaşla  birlikte  içindeki  dünyayı  daha  iyi keşfediyorsunuz..
Kitapta  Orhan  ve  Vedia  ilişkisi  ile  filmdeki   Mario ve  Natalie  arasında bir  bağ kurdum  nedense. Naif  bir kitapla gölgelerin, kış grisinin  kapladığı  İtalya'da  bir hikaye seyretmek isterseniz tavsiye  ederim.                            


                                   


                   Pazar  günlerinin vazgeçilmezi  uzun  uzun  yapılan  kahvaltılar.  Biz dün arkadaşlarla  çok  güzel  bir  kahvaltı  masasındaydık, onu paylaşacağım. Bugün  siz de  kendiniz ve yakınlarınıza  zaman ayırıp,  güzel bir  kahvaltıyla güne  başlayın derim.




     
              Şimdi  bahsedeceğim  film  oldukça  rahatsız  ediciydi.  Seul Conte  Tous..Sinemanın  en  kendine  özgü  yönetmenlerinden  biri  olan  Gaspar  Noe  filminde  koltuğunuzda  rahatça  oturamıyorsunuz.  Hem  oyunculuk   hem   kurgu  sizi  zorluyor.  Oldukça zor  bir  film  ,  daha  sonra  benzerleriyle  farklı  bir  yazıda  ayrıntılı  yazacağım..


                                            

                                        Okuduğum  kitaplardan  ben de notlar  alıyorum. Tekrar  okuyorum  notlarımı kimi  zaman. Yazdığımız cümleler  bize  yakın bulduklarımız bence. Bunlardan biri  Sabahattin Ali'den .  Şöyle  diyor :   
                   '' Yaşamak  ,  tabiatın en  küçük kımıldanışlarını sezerek,  hayatın sarsılmaz bir  mantık  ile  akıp  gidişini  seyrederek  yaşamak;  herkesten  daha çok,  daha  kuvvetli  yaşadığını,  bir  ana  bir  ömür  kadar  çok  hayat  doldurduğunu  bilerek yaşamak..  Ve  bilhassa  bütün bunları  anlatacak bir  insanın  mevcut  olduğunu  düşünerek,  onu  bekleyerek  yaşamak..'' 
           Onu  bekleme ,  paylaşımda  bulunacağına  inandığın  insanı  ya da  insanları bekleme faslını  çoktan  geçtim.  Herkesi  olduğu  gibi  kabul  edip beklentisiz  olmayı da.  Artık  kendime ait bir  dünya  yarattım,  tüm  olanlara  kulaklarımı  kapatıp,  günlük  zorunluluklardan arta  kalan  zamanı  yazarın  dediği  gibi hayatın akıp gidişini seyrederek  yaşıyorum.  Böylesine umarsız  görünsem de  hayatımı  bir çok insandan  çok kuvvetli  yaşıyorum. Söylenenler,  eleştiriler,  övgüler,  şikayetler, beğeniler umurumda değil.  Şurada  yazdıklarımı  okuyup bir  an  olsa  bile  bir bağ  kuruyorsam bu  yeter. 
                              Bugün  pazar  ve  mart ayının soğuk günlerinden  birindeyiz. Yaşadığım  anda hastalık yok  ya,  eziyet,  savaş,  açlık yok ya daha  ne olsun. Varsın ülkede vahim şeyler olsun.  
                           Kızımla  eski  filmler  seyretmeyi  seviyorum.  Her nekadar o  gündemde ki  Türk filmlerini seyretmek istese de büyük  bir savaşla  buna karşı  koyuyorum. Onunla Mary Poppins  seyretmiştik bir zamanlar.  Geçen  gün Mary Poppins'in  ortaya  çıkışını  anlatan  harika bir  film seyrettim.  Öyle  güzeldi ki.    Saving  Mr. Banks

                                      



3 Mart 2014 Pazartesi

Beyoğlu' nda Aşk !


Sevgililer  Günü  geldi geçti ama ben  daha  yeni  o  güne  dair yazı  yazıyorum.  Bu  tür günleri  kutladığımızdan  değil ,  hatta  hiç  kutlamayız ama  bu  yıl  bir  değişiklik  olsun  dedik  ,  biz  de  kendimizi  bu  günün  atmosferine  kaptırdık.  Ne  zamandır  İstanbul'a   gitme,  gezme  istiyorduk.  14  şubatta  İstanbul Galata  civarında  bir  otelde  kaldık.  İlk  olarak  İstanbul'a  vardığımızda  karşıya  geçmek  için  vapuru  tercih ettik. Güzel   bir  vapur  yolculuğundan  sonra  otelimize  geldik.

Fotoğraf: İstanbul'da yaşamak değil , Istanbul'da gezmek..


Otelimiz  Küçük  ama  oldukça şatafatlı  ve  temiz  bir  otel  olan   Daru Sultan Otel'di.  Her  katı  bir  padişaha  ayrılmıştı.  Her  oda da  bir  sultan  adı  yazıyordu.  Bizim oda  Safiye  Sultan adınaydı.  Otelin  küçük bir  spası  da  mevcut.  Gün  boyu  gezmelerimizin  yorgunluğunu  burada  attık.

          

İstanbul'u  bir  haftasonu  gezmek  imkansız.  Biz  bu  gelişimizde  Beyoğlu  bölgesini  dilediğimiz gibi  gezmeye çalıştık.  Sabah  erken  saatlerde  yola  çıkıp  bir çok  yeri  geziyorduk.  En çok  sevdiğim  yerlerden  biri  olan  Pera Palas Otel'ine  uğramadan  olmaz.  Bu  gidişimizde  Atatürk'ün  kaldığı  odayı da  gezdik.  Her  gün  öğleden  sonra  saat  3 -4  arası  açık.  



Orada  bulunan  genç  bir  görevli  size  eşyalar  hakkında  bilgide  veriyor.  Bu  çocuk  Türklerden  çok  yabancı  turistlerin  ziyaret  ettiğini  söyledi.  Odası  iki  bölüm.  Orada  köşede   bulunan  bir  halının  çok  ilginç  bir de hikayesi  var.   Bu  halı  Hindistan'dan  gönderilmiş.  Gönderen de  bir  kahinmiş.  Halıyı  Atatürk  ölmeden 10 yıl  önce  10  kasım  günü  göndermiş.  Halının  üzerinde  10  fil  var. Ayrıca  kasımpatı  çiçek  modelleri  var.  Daha  da  ilginç  olanı  halının  ortasında  bir  saat  motifi var.  Saat  tam  9. 07  yi  gösteriyor.  


Buradan  aşağıya  inince  çay  saatine de  denk  gelmiştik.  Özellikle  turistler  çay,  kurabiye  ve  piyano  eşliğinde   keyif  yapıyorlardı.  Bu  bölge de  Pera  Müzesine  gitmeden  olmaz. Picasso  gravürlerinin  geldiğini  biliyordum.  Her  katını  gezdik  bizde.



Öğle  yemeği  molasını  yine  sevdiğim  mekanlardan  biri  Canım Ciğerim de   verdik.  Bol  çeşit  ve  doyurucu  bir  yemek  arıyorsanız,  bir  de  ciğer  seviyorsanız  mutlaka  deneyin  derim..



Yine  İstiklal  caddesinde   bulunan  Arter  her zaman  çok güzel  sergilere  ev sahipliği  yapar.  Biz  Marc  Quinn  Aklın  Uykusu  sergisine  denk  gelmiştik.  Gitmeyenlere  kesinlikle tavsiye  ederim.  27  nisanda  sona  erecek,  kaçırmayın.  Marc Quinn kimdir  derseniz  1964 doğumlu  İngiliz  sanatçı.
Heykelleri ve diğer eserleri ,   multi- kültürü ,    dünyayı,   normal insanın tanımını ,doğayı sorgulayan işleri ile biliniyor.  Serginin başlığı, Goya’nın “The Sleep of Reason Produces Monsters” (Aklın Uykusu Canavarlar Üretir) başlıklı gravüründen esinleniyor.   Goya’nın     “Los Caprichos” başlıklı serisinin parçası olan bu gravürde,    sanatçı kendisini uyurken ve etrafı hayal ürünü canavarlar ve kabuslarla kuşatılmış olarak resmetmiştir.   Gravürün başlığından esinlenerek isimlendirilen sergi, “aklın uykusu”nu bir yandan varoluşun ve yokoluşun, öte yandan hayat ve sanatın temas halinde birbirlerini beslediği bir geçiş ve etkileşim alanı olarak kurguluyor.


Zombi  Boy  herkesin  etkilendiği  bir  çalışmaydı.  Burada  gezdikten sonra  Cihangir  sokaklarına  da  gittik.  Özellikle  gidip  meşhur  milföylü   pastasından  tatmak  istediğimiz 1950li  yıllarından  gelen  ünlü  Savoy  Pastanesi  vardı.  Yanında da meşhur  Zümrüt  Fotoğrafçısı  vardır.  



Akşam  yemeği  için  Peymane tavsiyeler  üzerine  seçildi.  Kebapları  lezzetli  ama  bizim  gibi içki  içmeyenler  için  fazla  bir  anlamı yoktu.  Burası   özellikle   rakı  keyfi  yapmaya  gelenler  için  ideal  olabilir. Yine de  bu  mekanı  denemiş  olduk.



Gecenin  devamında  manzarasını  ve  ilginç  şovlarını  sevdiğim  Mısır Apartmanının  en  üst  katında  bulunan  360 'ı  seçtik.  Çok  geç  saatlere  kalmasakta  arasıra  manzaraya  karşı  oturduğumuz  bu  yerde  tavsiye  edebileceğim bir  restoran.  Gece  ilerleyen  saatlerde  gece  klubüne  dönüyor.


Ertesi   gün  tekrar   karşıya   geçerek  Kadıköy  Bahariye 'deki   Aya  Triada  Rum  Kilisesini  gezdik.  Kubbesinde  Hz. İsa   var,  pandantiflerde  dört  incil  yazarı  bulunuyor..



Sonrasında  Fenerbahçe  Parkına  gidip  güneşin,   parkın,  yeni  açmış  mimozaların  keyfini  çıkardık.  Parka  ilk  kez  gittim  .  Deniz  kenarında  ,  sessiz  ve  temiz  bir  park.  Çocuklarıyla,   aileleriyle,  sevgilileriyle,  arkadaşlarıyla  gelen  insanlarla  doluydu.  


Arada  kahve molaları  vermedik  sanmayın.  Fazla  vasıta  kullanmadan  ,  uzun  yürüyüşler  yaparak  gezmeyi  sevdiğimizden  yorulduğumuz  zaman  buna  ihtiyaç  duyuyorduk. Gezmelerin  belki de  en  güzel  taarfları da  bu  olsa  gerek  ..


Bütün  gün  gezip  artık  kasabamıza  dönme  zamanı  yaklaşıyordu.  Bir şeyler yiyelim  öyle  eve  dönelim  dedik..  Kadıköy'de  ne  yesek  diye  gezinirken  Dicle  Balık  önümüze  çıktı.  Bir  deneyelim  diyerek  içeri  girdik.  Gerçekten  doyurucu  ve  lezzetli  deniz  ürünleri  menüsünden  memnun  kaldık.


                                                  


                    Artık  bir  daha  ne  zaman  İstanbul  gezisi  tekrar  yaparız  bilmem  ama  bu  kaçamağımız  çok  güzeldi.  Bir  daha ki  sefere İstanbul'un  başka  bir  köşesinde  buluşmak  üzere :)



Tasarım:Sawako Kuronuma