15 Şubat 2013 Cuma

BUDAPEŞTE 2



                          Budapeşte   yazıma  Nazım  Hikmet'ten  aldığım  dizelerle  devam etmek istiyorum :

                                                     Gökte  bulut  yok
                                                     Söğütler  yağmurlu,
                                                     Tuna'ya  rastladım, 
                                                     Akıyor çamurlu...
                                                    Hey  Hikmet'in  oğlu, Hikmetin oğlu !
                                                    Tuna'nın suyu  olaydın,
                                                    Kara orman'dan  geleydin,
                                                    Karadeniz'e  döküleydin,
                                                   Mavileşeydin,  mavileşeydin, mavileşeydin...





Budapeşte 'de   güne  metroyla  başlıyorduk.  Metro da  oldukça  eski,  şimdiye  kadar  gördüğüm  en 
eski  trenler  vardı.  Zaten Budapeşte  metrosu  dünyanın  en eski  ikinci  metrosuymuş. Trenleri de o zamanlardan kalma sanki.  Ama  biz oradayken yeni alınmış bir  trenin  ilk deneme  sürüşlerine de  denk  geldik.





Sonra  Tuna  Nehrinin  ortasında  bulunan  Margit  Adasına  gittik.  Adanın  kuzey ucunndaki  metro durağına  yani Arpad Hid  durağına  gidip  bir otobüse binip adanın ucunda  indik.  Tam 1,5  saat  yürüyerek  adayı  baştan başa  yürüdük.




Adanın  içinde  hayvanat bahçesine denk geldik. Ada  2,5  km  boyunda.  Ada  da   spor  yapanlara rastladık.  Bir spor tesisi, ilköğretim okulu, olimpik yüzme havuzu, bol sinek üremesine sebep olan ama nilüfer çiçekleri ile bezeli bir Japon bahçesi , 1911’de yapılmış Unesco tarafından korunan yüksek de bir su kulesi varmış. Bir de ortaçağdan sadece kalıntıları kalmış bir kilisesi  var.



Buda  Kalesini  karşıdan  görmekte  çok güzeldi.






                          Obuda (Eski Buda)   denilen  yerde  yine  Mardit Adasının  kuzey  ucunda.. Çağdaş heykeltraş Imre Varga’nın yarattığI   Şemsiyeli Kadınlar  oldukça  güzel. Aynı bölgede, Fö Tér’de, tarihi belgeler ve Eski Buda’nın endüstriyel gelişimini aktaran Obuda Müzesi  var.






                                Buradan  tekrar  metroya  binerek   kahve  molası  yerimiz  olan  Central  Kafevaz'a   geldik.  Biz  pastamızı  yerken  Pelin  tasarım  kitabına  birşeyler  çizmeye  başlamıştı  bile.  Dışarısı  oldukça  soğuk  olduğundan,   üstelik  Margit Adasında  da  uzun  uzun  yürüdüğümüzden  çok  üşümüştük.  Bu  mola  bize  çok  iyi  geldi.




Mola   sonrası   Tuna  Nehrinin   kenarındaki   ayakkabı  heykellerini  görmeye  gittik..Tuna  nehrine  atılan  Yahudileri  simgeleyen  demirden  kadın-erkek  ayakabıları  görmek bizleri  üzdü.




Şehir  içlerine  doğru  yürürken  çocuk  parklarına da  rastladık..




Görmemiz  gereken  bir  yerde  St. Stephen's Basilikasi .. Burası St. Stephen'e adanmış ve  Budapeşte'nin en büyük Bazilikası olmasıyla ünlü. 8.500 kişi içeride ibadet edecek büyüklükte. 96 metre yüksekliğinde Dom'a sahip olan bu kilisenin inşasına 1851 yılında başlansa da tamamlanması 1905 yılını buluyor. Kilise'nin yüksekliği yakınındaki Parlamento binası ile aynı. Bu aynı zamanda kilise ile devlet yönetiminin eşitliğini simgeliyor.





Neo-Klasik tarzdaki bu kilisenin içinde kiliseye daha sonradan ismi verilen Kral St. Stephen'in mumyalanmış kolu, ki dürüst sağ el olması nedeniyle, kutsal emanet olarak sergileniyor. Kral Stephen Macar Krallığı'nın kurucusu.





    Asansörle kilisenin en yüksek yerine çıkarak şehri kuşbakışı görme fırsatını kaçırmadık. Buradan şehir 360 derece kuşbakışı görülebiliyor. Bu kilisenin Domu ayrıca şehrin her yerinden görülebilecek kadar büyük olması özelliği ile ünlü.







Ertesi  gün  Budapeşte'ye   1,5   saat  uzaklıktaki    Türkler için  önemi   olan Estergon  şehrine  gittik.  Buraya   gitmek  için   Nygati  Ter'den  trene  bindik.  Çok güzel  bir  tren  yolculuğu  yaptık.  Tren  bileti  yanılmıyorsam 4 euro  civarındaydı.  Normalde  turlar  buraya  ekstra  gezi  yapıyorlar  ve  adam başı  40-50  euro  alıyorlar.  Buradan  farkı anlayabiliriz. 





                       Osmanlı tarihinde önemli bir yere sahip olan kale, 13. yüzyıl başlarında inşa edilmiş.  Estergon Kalesi, 1241’de yaşanan Moğol İstilası’na kadar Macar Krallığı’nın idari ve dini merkezi olarak işlev görmüş.  Osmanlı Devleti Estergon Kalesi’ni ilk defa 1543 yılında, o dönemde Avusturyalılar’ın yönetiminde iken zapt etmiş. Kale, 1683 yılında Osmanlı yönetiminden çıkmış.




Kaleye  çıkmak  buzlar üzerinde oldukça zordu  ama  sonuç  bizi  mutlu etti...




Şehrin  içinde  de bütün gün gezdik.  Etrafta   fazla  insan  yoktu,  galiba  yazın  turistlerle daha  hareketli  oluyor.  Alacağınız  bütün  hediyelik eşyaları  kesinlikle  buradan alın. Budapeşte'yle   yarı  yarıya   fiyat  farkı var.  Ne yazık  ki  biz bunu  uygulayamadık  ama  bu  böyle.  Akşama doğru  bu sefer  otobüsle   şehre  geri döndük. 





7 yorum:

  1. Şemsiyeli Kadınlara bayıldım. Demir'den ayakkabılar ise çok üzücü. Tarihte ne büyük acilar, trajediler yaşanmış. Her ülkede ayrı bir hikaye...

    YanıtlaSil
  2. Çok güzel anlatmışsın Buketcim. Fotoğraflarında çok güzel :)

    YanıtlaSil
  3. Keşke 'seninle gezmiş kadar oldum' diyebilseydim ama yok, ben gidip görmeden diyemem :) Hepsi çok hoş fotoğrafların. Ayakkabıların olduğu fotoğraf hariç, o gerçekten ürkütücü...

    YanıtlaSil
  4. heykellere bak ya !
    ilk defa görüyorum ne kadar ilginçmiş :)

    YanıtlaSil
  5. Çok güzel bir gezi olmuş.Biz de yaklaşık 2.5 sene evvel gitmiştik Budapeşte'ye. Budapeşte eski ile yeni arasında kalmış farklı güzel bir şehir.

    YanıtlaSil
  6. Senin gezi şeklini seviyorum Buketcim çünkü herkesin gitmediği yerlere ayak basıyor, oralarla ilgili bilgi topluyorsun.
    Bazilika çok ilginçmiş ve çok büyük...Kuş bakışı şehir manzarasına ise bittim:)
    Kafelerdeki molalarınızı da kıskandım ama sizin için sevindim;)

    YanıtlaSil
  7. Buketcim, ne güzel gezdiniz, bizi de gezdirdiniz. Bize de iyi fikir oldu. Rehbersiz gezmek gerçekten çok keyifli. Heykeller çok etkileyici.

    YanıtlaSil

Tasarım:Sawako Kuronuma