23 Ekim 2012 Salı

bayram öncesi ...

                                        Okuma  aşkım  nereden  gelir  ben de  bilmem.  Hani  evinde sıra sıra  kitapları olan, anne- babası  okuyan  bir  çocukluğum  olmadı.  Birkaç  kitabımız   vardı  bizimde.  Bunlar  babamın  kitaplarıydı  ama  hiç  onu da elinde  okurken  görmedim.  Hatırladığım  kadarıyla  bu  kitaplar  Budala  ve  Cevdet  Bey  ve Oğulları  idi.  Ortaokul  yıllarında  tanışmam  böyle  oldu.
                                       Orhan  Pamuk'un  severek  okuduğum  ilk  kitabıdır..Pamuk  yirmi  iki  yaşındayken herşeyi  bırakarak  romancı  olmaya  karar  verir  ve  dört  yıl bir  odaya  kapanarak  ilk romanı  olan  Cevdet  Bey  ve  Oğulları 'nı   yazar.  Kitabı  okusun diye ilk  babasına verir  .  İki  hafta sonra  babası  gelir  oğluna  sarılır ;   bir gün  Nobel  ödülü alacağını  söyler. Oğlu  yıllar  sonra  bu  ödülü  alır  ama  babası  dört  yıl  önce  ölmüştür.

                                                  

                                  Pamuk bir aile  romanı  yazmak  için yola  çıkar. Oturdukları  apartmanın  yanında  eski  bir  ev  vardır  o  evden  aile  içinde  sürekli  bahsedilmektedir.  Romanın  iskeleti  böylece  belli  olmuştur.  Orhan  Pamuk,  üç  kuşaklık  bir dönem içinde  ele  aldığı  Cevdet Bey  ailesinin  hayatını  Cevdet Bey,  oğulları  ve  torunlarının  zamanı  biçiminde üçe  bölerek anlatmıştır. Birinci  bölüm  ''  ilksöz ''  de   bir  tek  gün  anlatılır.
                                Uzun  bir  romana  başlamışızdır  artık.  Kişileri  bir  taraftan  tanımaya  başlarken  diğer  taraftanda  uzun  kurmaca  bir dünyaya  ayak  atarız.  Sayfalar  ilerledikçe  ayrıntı  üzerine  ayrıntılarla  karşılaşırız.  Hem Cevdet  Bey'in  zihninden   geçenleri  hem de  onu  çevreleyen  dünya  ve  insanların  fiziksel  özelliklerini  ,   kişisel  özelliklerinden  ya da  dahil  oldukları  toplumsal  gruplardan  kaynaklanan  özelliklerini  görürürüz. 
                                Orhan  Pmuk bu  romanında  kendisinden  ve ailesinden  izler  bulunduğunu  söylemiştir  bir  çok  konuşmasında.  Pamuk'un  çocukluğundan  bildiği bu ev  romanın  gizli  kahramanıdır aslında. Alttan alta  anlatılan  bu  evin  yaşadıkları,  hissettikleri  ve  değişimleridir.  Bu  değişim evin dışında da  bütün  bir  ülkenin   yaşadığı  değişim  olarak  devam  etmektedir  aslında. 
                           Orhan  Pamuk'un  ne  kadar  usta  bir  yazar  olduğunu  daha  ilk  kitabında  göreceksiniz.  Diğer  kitapları  gibi  bunu da  tavsiye  ederim..


 
 
 
Bayram  arifesindeyken  tatlı  yemeden  olmaz.  Beni  sorarsanız  yine bir  yerlere  gitmiş  olacağım.  Çok  mutluyuz  ailece.  Yeni  yerler göreceğimiz  için. Ama  öncesinde  kurabiyeler yaptım.
Bloguma da  koyayım dedim..



 
 
Biraz  da  uydurma  kurabiye  oldu.  Bildiğiniz  tarif ,  üzerine  annemin  yaptığı  ahududu
reçeli.  Yanında  ev  yapımı  limonata.  Yazdan  kalma  şu  güzel  günler de  balkonda  oturup   bir  güzel  yedik.
Ayrılmadan  önce  herkesin  bayramını  kutlarım ...







                                  

19 Ekim 2012 Cuma

TAPINAK

                                          Yeni  bitirdim   Tapınak'ı.. William  Faulkner'in  o  sürekleyici  anlatımına  kapılarak  nasıl  bittiğini anlamadım  zaten.  Döşeğimde  Ölürken de   oldukça  çarpıcıydı  benim  için.  Yıllar  önce  alıp  okuduğum  Ses  ve  Öfke '  de  ayrı bir  anlatım  konusu.  Kitap  fuarından  aldığım  Tapınak,  2  günde  bitti..
                                          Faulkner’ın zor okunmasının arkasında biraz da “zaman” yaklaşımı yatar. Romanlarında tıpkı diğer modernist yazarlarda olduğu gibi düz,  kronolojik bir sıra izlenmez. Geçmiş, gelecek, içinde bulunulan an iç içe geçmiştir. Zaman parçalanır, ileri ve geri gidişlerle zamanın kronolojik yapısı alt üst olur. Görüntüler, sözler, anılar, zamansal değil mantıksal, daha doğrusu dramatik bir sırayla dizilir.
                                          Faulkner’ın romanlarının hem zorluğunun hem de gücünün arkasındaki nedenlerden biri de “bakış açısı” farklılığıdır.  Kuşkusuz yazarın anlatıcı seçimi, aktaracağı duyguları ve olayın alacağı şekli belirler.  Bakış açısı değişikliğinin anlatıyı nasıl farklı boyutlara taşıyacağını, değiştireceğini, giderek tümüyle anlatım biçimini belirleyeceğini Faulkner romanlarında görebiliriz. Aynı olaylar, durumlar, Ses ve Öfke’de dört ayrı kişinin,   Tapınak’ta üç,      Döşeğimde Ölürken’de ondan fazla kişinin farklı bakış açılarıyla oluşturulur.  Bu tutum öncelikle okur açısından anlaşılma problemi yaratır. Bakış açısının sürekli değişmesi okurun odaklanmasını güçleştirir. Ancak bir yandan da gerçekliğin nasıl görece olduğu, bakış açısına göre değiştiği açık edilmiş olur. Her farklı bakış, olayı, durumu daha da zenginleştirir, ona yeni, farklı bir boyut katar..

                                             
                                                    Tapınak


                                     Kitabın  bir de film  versiyonu  var.  “The Story of Temple Drake   adıyla  1933  yılında  çekilmiş. 



                                                    


Filmi  izlemek  nasıl  olur diye  biraz  fragmanına baktım.  Kitapta  adı  geçenleri;   Temple,  Goodwin,  Tommy,  Horoce,  siyah-beyaz olarak  görmek  ilgi  çekiciydi.  En kısa  zamanda  filmi  bulup  izlemek  istiyorum..

                                            

                                               

15 Ekim 2012 Pazartesi

comenius projemiz

                      Uzun  zamandır  yazamadım  çünkü  güzel  bir  koşturmaca içindeydim.  Okulumuzun  bir  comenius projesi  var.  Tam  8 ülkenin  ortak olduğu  bu  projenin  adı  ''  Kuklalar  Yeşil  Görevde  '' ...
                     Her  ülkenin  seçtiği  bir  kukla  var.  Bu  kuklalar  sırayla  ülke ülke  okullara  yolculuk yapıyorlar.  Amaç  bu kuklalar  yardımıyla  çocuklarda   çevre  bilincini  yerleştirmek.  Aynı  zamanda  ülkelerdeki  öğretmenler de  belirli tarihlerde  okullara  ziyaret  yapıp eğitim programını  uyguluyorlar.  Bu  hafta  sıra  bizim   ülkede  yani  bizim  okuldaydı.  Bu yüzden  gelen  misafirlerimizle  yoğun bir hafta  geçirdik.  Az az  da  olsa  sizlerle  paylaşacağım  şimdi.


 
 
Gelen  ülkeler  ;    Belçika,   Hollanda,  Romanya,  Litvanya,  Slovenya,  İzlanda,  İspanya  ve  Portekiz.. Anasınıfını  gezen  misafirlerimizi  görüyoruz
burada...




 
 
Her  ülke  girdiği  sınıfta  bir  faaliyet  yaptılar.  Anasınıfına  Giren  Belçika  çocuklarla  sağlıklı  meyve  suyu  yaptı.  Çocuklar ilk önce  elma ve  muzu  kestiler.
 

 
 
Portakal  suyu  sıkıldı.  Doğranan  meyveler de  buna  eklendi.


 
 
Belçikalı  öğretmenin  yardımıyla  meyveler  iyice  parçalandı..
 
 

 
 
Artık   meyve  suyumuz  hazır.  Bardaklara   konan  meyve  suları  afiyetle  içildi.
 
 
 

 
 
Aynı  zamanda  diğer  anasınıfında  Litvanya  grubu  başka  bir  etkinlik  yapıyordu.  Tavşan  maskeleri  ve  draması.  Aynı  zamanda  havucun  faydaları..


 
 
İlkokul  1.  sınıf  öğrencilerine de  diğer  ülkeler  girip  çeşitli  etkinlikler  yaptırdılar. 

 
 
 
Her  ülkenin  kuklası  var.  Her kuklanın adı, eşyaları,  bir  günlüğü  var.  Bu  günlük o  kukla  hangi  ülkeye  gitmişse  o  ülkede  dolduruluyor.  Kuklanın  neler  yaptığı  yazılıyor.
 



 
 
 
İşte  bu  Belçika'nın  kuklası  Pompom.  Bizim  çocuklar  öyle  çok  sevdiki  onu,  devamlı  kucak kucak  gezdi.
 
 
 



                          Ders  dışı  etkinliklerimiz de  çok  yoğundu.  Misafirlerimizi  bir  gün  İznik'e   götürdük. Seramiklere  hayran  kaldılar...



 
 
Türk  yemeklerini  tattırmasak  olmazdı  :))
 
 


 
 
 
Bir  gün de  İstanbul'a  götürdük.  Ayasofya,  Topkapı,  Sultanahmet  gezildi.  Fotolardaki  tarihe  aldanmayın,  benim  makinenin ayarları  yanlış.  Kapalıçarşı, Eminönü  vb.   yerler de  gezildi.
 
 
 
 
 
Ama  İstanbul'u   biliyorsunuz  ,  buralar  o kadar kalabalıktı  ki  bu  bizi  daha da yordu. Gelenlere  İstanbul'u  nasıl  bulduklarını  sorduğumuzda  hepsi  çok  insan  olduğunu ve  buna  şaştıklarını  söyledi. Düşünün  İzlanda'dan  gelenler  kendi  ülkelerinin  nüfusunun  320  bin olduğunu  söyledi. 
1  haftalık  koşturmaca  İstanbul  gezimizle  kapandı. Oradan  sakin  kasabamıza 
kendimizi  zor  attık.  Pazar  günü  de  tüm  misafirlerimiz  ülkelerine  döndüler..


 

9 Ekim 2012 Salı

TOKYO HİKAYESİ



                                     Bu  yılın  ilk  ona  giren bir  film  Tokyo  Hikayesi...
                              Sight and Sound Dergisi'nin Eylül sayısında yayımlanan tüm zamanların en iyi 10 filmi listesi şöyle:
1. "Ölüm Korkusu (Vertigo)" (Hitchcock, 1958)
2. "Yurttaş Kane (Citizen Kane)" (Welles, 1941)
3. "Tokyo Hikayesi (Tokyo Story)" (Ozu, 1953)
4. "Oyunun Kuralı (La Regle du jeu)" (Renoir, 1939)
5. "Şafak: İki Kişinin Şarkısı (Sunrise: a Song for Two Humans)" (Murnau, 1927)
6. "2001: Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey)" (Kubrick, 1968)
7. "Çöl Aslanı (The Searchers)" (Ford, 1956)
8. "Kameralı Adam (Man with a Movie Camera)" (Dziga Vertov, 1929)
9. "Jeanne d'Arc'ın Tutkusu (The Passion of Joan of Arc)" (Dreyer, 1927)
10. "8 ½" (Fellini, 1963)


                


                     Tokyo  Hİkayesi  ünlü  yönetmen  Yasujirô Ozu 'nun   filmi.. Noriko Üçlemesi altmış yıl öncesini günümüzle bağlayan, o zamanlardan bugüne ve sonsuzluğa tutulan ölümsüz bir ayna… Üçlemenin son halkası Tokyo Story hem bu serinin en önemli yapıtı, hem de sinema tarihinin başyapıtlarından biridir. Büyük metropol Tokyo’ya çocuklarını ve torunlarını ziyaret etmek için yola çıkmaya koyulan ihtiyar çiftle başlar Tokyo hikayesi.
                     İnanın bana  seyrettiğiniz de  ana-babanın  çocuklarının çok çalışması  yüzünden  aradıklarını  bulamamasını öyle  yumuşak  anlatmış ki.. Şimdiki  şartlara  bakıldığında  ya da bu  böyle  kalıyor..


                 

                                         Ozu  filmlerini  seyretmeyi  seviyorum. Değerlerimizi  ,  insan olmanın  şartlarını  bize  sakin  sakin  hatırlatıyor.  Döneminde çekilen  filmler  toplum sorunlarına ayna tutuyor.  Hiç  değişen  birşey  yok  ki , kıymetini  bugün  bile  koruyor  bu filmler...
                                        Neyse  ,  biz  yine  kaybolan  değerleri  gözümüze  batıra batıra  gösteren  filmlere  geçelim.  Seyretsek  neye  yarar  uygulayan kim?  Ders  alan  kim?
                                        Buna   benzer  bir  film de   Japon yönetmen Kiyoshi Kurosawa’nın (Akira Kurosawa ile sadece soyadı benzerliği var) 2008 yapımı Tokyo  Sonata...

                       
Tokyo Sonata

                      Baba, anne, büyük oğul ve küçük oğuldan oluşan dört kişilik Sasaki ailesi tek birarada oldukları yer olan yemek masasında dahi birbirleriyle iletişim kuramıyorlar.  Dışarıdan bakıldığında, sıradan orta halli, "normal" bir Japon ailesi profili çizen Sasaki’lerin yaşantılarını yakından izledikçe aralarındaki uzaklıkların hatta uçurumların da ayırdına varıyoruz. Adım adım dağılmasını, olabilecek en dip noktalara gelmelerini izlediğimiz Japon ailesi için yönetmen sanki bir sihirli değnek kullanmış ve iyimser  bir son çizmiş..

                                       Baba, anne




                           Hayat   kısa  diyoruz,  sevdiklerimiz  diyoruz ama  tek  taraflı  değil  hiçbirşey..Zamanın  acımasızlığına  yenilip  kendini  koyvermek en kolayı..



                        

4 Ekim 2012 Perşembe

can sıkıntısı ve kurabiye




                                          ''..canım sıkılıyor çok, sen söylerdin ya eskiden. Canımı sıkacak bir şey olmadığı için canım sıkılıyor. Ben hadisesiz yaşayamam, bilirsin. Demin sinemada onu düşündüm. Filmi de zaten beğenmedim bunun için. Onu düşündüm. Kendimi, filmdeki kadının yerine koydum. Hiçbir heyecan duymadım. Mesele mi bunlar? Zaten bana bu filmler, tiyatrolar filan çok sun’i görünür. Bilirsin Sevmem. Aldanmam da onun için En fena şey bu değil mi? İnsan romantik olmalı biraz. Bunun için ben kimseyi sevemedim. Tuhaf bir şey oluyor. Ya erkek beni seviyor, üstüme düşüyor, o zaman ben onu sevemiyorum. Ehemmiyeti kalmıyor onun. Yahut bana alaka gösteriyor, o zaman da gururum onu itiyor. Uzaklaşıyorum ondan. İkisinin de ortası olmuyor. Anlayamıyorum kendimi.

demekte Peyami Safa bir zamanlar okuduğum   Yalnızız   adlı kitabında.  Sabahtan beri süren bir iç sıkıntım var. Hani nedensiz olur ya, hayırdır dersiniz nedir bu. Böyle birşey...İşe gidilir gelinir geçmemiştir. Konuşan her kişi batmıştır üstelik. Böyle bir günümdeydim işte..Belki okulda yaşadıklarımdır neden .. Güzel geçen bir yazdan sonra işteki olumsuzluklar hayatımdan bezdirdi.
 
Hasan Ali Topbaş'ın Gölgesizler'ini okuduysanız bilirsiniz , başlangıçta kahramanı berbere gelir. Saçlarını kestirir. Çırağın eline bahşiş tutuştururken ''Ruhum sıkılıyor '' der ve ekler ''gene de geçmedi bak ''.


 
 
 
 
'' Kimim ben kimlerle yanyana bunca kimsesiz '' der Enis Batur. Bu sözünü okuyunca daha arttı sıkıntım..Okuduklarım aklıma  geldikçe  not aldıklarıma  bakmaktan başka şey gelmiyordu  içimden.
                                         Yalnızız  adlı  eserinde  böyle  yazmaktadır  Peyami  Safa..Bazen  okuduğunuz  sayfalarda  kendinizi  bulursunuz.  Bir türlü  tanımlayamadığınız şeyler ete kemiğe  bürünür.  Hatta  birazda  rahatlarsınız,  yalnız değilmişim,  benim  gibi hissedenler de  var der,  avunursunuz. 
                                        Bugün  sıkıntı  içindeydim.  Aklıma  Yalnızız'daki  yazılanlar  geldi.  Okuduklarımın altını çizme değilde,  deftere  yazma huyum  vardır.  Ara  ara  bu  defteri açar  neler  yazmışım  diye  bakarım.  Peyami Safa  nasılda  güzel anlatmıştır bu  bölümde  sıkıntıyı..Yine açıp okuyup  teselli  bulmak  istedim.  Bundan  da  sıkılıp  balkona çıktım.  Derin nefes alıp sonbaharda  biraz serinleyen  havayı  hissettim. Yalnız  kalıp  can sıkıntısı  içinde olup daha da arttırıyor  bunalımı..Kitap mı  okusam dedim, yok olmayacaktı. Düşüncelerimi  yoğunlaştıramıyacaktım. Film mi  seyretseydim ,yok   o da  keyifliyken  yaptığım  bir iş.. İnsan  ne yapar  bu durumda  diye  düşündüm. Belki yatıp uyusam belki  düşüncelerimi,  sıkıntımı  dondururdum..
                                     Tam  o sırada  kapı  çaldı  .  Gelen bir arkadaşımdı.  Elindekileri  masaya  bırakınca  nasıl  mutlu oldum.  İçindekileri  görmemiştim oysa.  Açınca  bir de ne göreyim...



                  


          Güzel   bir  kutunun  içinde  mis  gibi  kokan  kurabiyeler !







 

                Gelenlerin  güzelliği  sayesinde  mutlu oldum.Ne kadar  ince  arkadaşlarım  vardı. Çocuklarda  hemen  masayı  hazırlayıp  baş köşeye geçtiler.  Güzel bir  güz  günü  biz bahçedeydik  ve  mutluluk buydu işte.. Bir can sıkıntısı da böyle sona erdi. Çok sevdiğim bir şiirle de bağlamak isterim konuyu. Şiirler, kitaplar, resimler, çocuklar.. Ah onlar olmasaydı ne olurdu halimiz...

Bir yanım gündelik şeyler
Evdir ekmektir
Yaşadığım kaskatı;
Bir yanım olmadık türküler söyler
Yoldur özlemdir
Benim en güzel düşlerim
İçimde kaldı.

Şükrü ERBAŞ
 
 
 
Tasarım:Sawako Kuronuma