29 Eylül 2012 Cumartesi

GÜNDÖKÜMÜ

 
 
 
 
           Tomris  Uyar  bu,   kıskanmamak  mümkün müdür?  Turgut  Uyar  uyarmıştır  bizi.   Hele Cemal Süreya sonra Ülkü Tamer.... 
            Gündökümü  kitabı  alır bizi  içine  bir anda..Ara ara  elime  alıp  okuduğum bir  kitaptır.  Tomris Uyar  farklıdır  benim için..Hayat  içinde  capcanlıyken,  bir  anda  diplerdedir..Tıpkı ‘ruh arkadaşı’  Virginia Woolf’un dediği gibi:
 “Kendimi üstüne fırlatacağım ölüm; boyun eğmeksizin ve yenilmeksizin”.
                O, Tomris Uyar’dı.   “Yaşam öykümün yazılmasını istemem. Kendi üzerime düşünmeyi bu kadar önemli saymıyorum”,  diyen  bir yazardı..İlişkileri  ile önemliydi.
Bir şair  girdi hayatına, Cemal Süreya.  Her akşam işten çıkıp şıp diye evine  geliyordu Süreya. Bir gün Tomris Uyar, “Biraz gez dolaş” dedi, “Arkadaşlarınla buluş”. Ertesi gün geç geldi.  Bu akşamlardan birinde örtü silkmek için pencereyi açan Tomris Uyar, apartmanın girişinde oturan Cemal Süreya’yı gördü ve gerçek ortaya çıktı: Her akşam iş çıkışı eve geliyor, ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ Cemal Süreya. Tomris Uyar tarafından durumun adı derhal kondu: “Şahsiyet rötarı”.
Belki de bu nedenle Edip Cansever ona “Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı” diye seslenmişti o meşhur “Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir”de; “Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene”...
Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever... Hiç şiir yazmadığı halde İkinci Yeni’nin olmazsa olmazıydı Tomris Uyar. Hatta İkinci Yeni’nin kraliçesiydi o. Ama aralarında Edip Cansever’den daha çok etkilendiğini açık açık söylerdi: “Daha çok anlatan, daha süslü ve imgesi bol. Tekrarı seven bir şair”.
 
 
 
 
 
                                              . . yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini
                                                  seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini

                                                  denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın
                                                  bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın

                                                  seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
                                                  çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun

                                                  gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
                                                  ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle

                                                                                                         Turgut Uyar 

 
 


Gündökümü'nü  okuyorum  ama  Tomris  Uyar 'dan  bahsettim.   Biraz da  daldan dala oldu.  Turgut  Uyar'ın  onun  için yazdığı şiire  geçtim.   Ama  ne anlatılsa ne yazılsa azdır bence.  Gündökümleri bir yaşama tanıklıktır. Bence  mutlaka  okunmalı.  Dönüp dönüp  okuduğum bir yazar..
 
 
 
 
 
Geçelim  çiçeklere , saksılara.  Balkon   sezonu  kapanmak  üzere.  Kendi  saksılarımdan  bir  derleme  yaptım.   Özellikle  bir kaç tane  aldığım  kaktüsleri  bir  saksıya   yerleştirdim   ve  onları  çok seviyorum..
 

 
Balkonumdan   başka  bir  köşe...
 

 
 
Küçücükte   olsa  balkonların  çiçeklerle  ,  aksesuarlarla   süslenmesinden   yanayım.  Hayatımıza  estetik  katan   küçük  ayrıntılar bunlar...
 

 
 
Bu  tür  görsellere  bakmayı  ben de  seviyorum.  Bu yüzden  paylaşımlarımda   bu  yönde.. Bazı  ''ciddi''   arkadaşlarım   edebiyat  ,sanat ,  sinema  gibi   ''  ciddi''   konulardan bu tür   geçişler  yapmama kızıyor,  işi  sulandırdığımı  söylüyorlar  ama  ne  yapayım  ;
''ciddi''   hayat  onların  olsun !

24 Eylül 2012 Pazartesi

Yas Günlüğü

                                       Roland  Barthles'i  bilir misiniz?   Önemli eserlerinden,  kitaplarından  bahsetmeyeceğim ama  yeni  alıp  beni de  üzen  bir  kitabını  anlatacağım.  Bu  kitap  Yas Günlüğü..  Annesi  öldükten  sonra  hergün  kısa  kısa  yasını, üzüntüsünü, kederini  paylaştığı  kitap..Her  annenin  kaybı  gibi  onunki  de  büyük  bir  keder.  Yas  demek  istemiyor  zaten  acısına  '' keder ''  diyor.
                                      ''  Bir  yanım  umutsuzluk  içinde  bekliyor,  aynı  anda  da  bir  başka yanım  en önemsiz  işleri kafaca  düzene  koymakiçin  çırpınıyor. Bunu  bir  hastalık  olarak  hissediyorum .''

                                     Ölüp  gidenler  arkasında  duyulan  çaresizlik,  boğulma  hissi ,  üzüntünün  bir  de  bu  kişi en yakınınsa  nasıl  şiddetli  olabileceğini  düşünüyorum. Bunun  bile  altından  kalkamıyorum.  Bunu  yaşayanlara yardım edememe,  üzüntüsüne ortak  bile  olamama durumu da  var.  Bu yüzden  vefat  sonrası  başsağlığına  bile  gitmek  gelmez  içimden.
 Barthles'in  acısı  çok  yoğun.  Gün  gün  yazıyor,  aradan aylar  geçsede  acısında  azalma olmuyor..Annesinin ölümü, günlüğü tutmaya başladığı 26 Ekim 1977'de ona şöyle yazdırır: 'Evliliğin ilk gecesi. Peki, ama yasın ilk gecesi?' Acının sayfaları böylece açılır.
Barthes'ın 'kadın bedenini tanımadınız siz; annemin bedenini tanıdım ben, o hastayken, sonra da ölüm döşeğinde' deyişi de aynı acının izdüşümü
Yolculuk bile  yapmak istemez.   Evini  bırakır giderse  hergün koyduğu  çiçeği  kim  koyacak  annesinin  yatağına..Annesinin ölümünü izleyen süreçte her nereye gitse, hangi seyahate çıksa, keder ve yas Barthes'la beraber yürür.. Bütün hepsi acıyı peşinde sürüklediği coğrafyalardır. Acıyı yanında taşıdığı tüm bu seyahatlerine karşın, kendine hep 'Neden yolculuk yapmaya katlanamıyorum?' diye sorar; o artık kaybolmuş bir çocuk gibi evine dönmek isteyen bir adamdır.

.Proust  okuyor  daha çok.. Onunda  ölüm , keder  hakkında  yazdıklarından  medet  umuyor  :
                                     ''  Edebiyat  şudur :  Acı  çekmeden  , gerçeklerden  soluk  tıkanmasına  uğramadan  okuyamayacağım şeydir, Proust'un  mektuplarında  hastalıkla , cesaretle, annesinin  ölümüyle ,  kederle,  vb. ilgili olarak  yazdığı  her şeydir.''


                                                 

                             Proust  yalnızca  kederi  içinde  mutlu  olunabileceğini  açıklar.  (  Ama  kendini  suçlu  hissetmektedir  çünkü  o  annesi  için , sağlıksızlığından  ötürü ,  sıkıntı  kaynağı  olmuştur.)     ''  Eğer  bu  düşünce sürekli  yüreğimi  parçalamasydı,  anılarda,  ondan  arta  kalanlarda  ,  yaşamış  olduğumuz kusursuz  düşünce,  duygu  birliğinde   hiç  bilmediğim bir  hoşluk  bulurdum ''
                             Geçen yılda  çok  sevdiğim  bir  yazarın,   Susan  Sontag,  oğlunun  onun  ölümünden  sonra  yazdığı  yas  kitabını  okumuş  ve  çok  etkilenmiştim.

                                 
                                          

                            Sontag 17 yaşında Philip Rieff ile evlenmiş ve sadece sekiz yıl süren bu evlilikte David doğmuştu. David ile olan ilişkileri ise değişikti, mesela ikili aynı zamanda iş arkadaşıydı. David, Farrar, Straus and Giroux yayımevinde annesinin editörlüğünü yapmıştı. O sabah, yani son teşhisi öğrenmek için doktoru ziyarete gitmeden önce karşılaşmalarını şöyle anlatıyor David:
 "Yine o zamanı düşündüğümde, anneme sımsıkı sarılmış ya da elini tutmuş olmayı isterdim. Ama ikimiz de birbirimize olan duygularımızı fiziksel yolla göstermezdik pek, insanların kriz anlarında en beter yönlerini ortaya dökmelerine ilişkin aramızda onca şey yazılmış ya da söylenmiş olmasına rağmen, en azından benim deneyimlediğim kadarıyla, gerçekten hissettiğimizin sınır çizgisinin berisinde kalanları göstermekle yetinirdik sadece. Annemle sözcükleri paylaşırdık ama, duygu yüklü olsalar da bu sözcükler, o anda Konfederasyon doları ya da Sovyet rublesi kadar değersiz kalırlardı. Diyeceğim, o sabah, ben kendi korkumu hatırlamamakla birlikte, onunkini bütün canlılığıyla tasavvur etmeye çalıştığımı hatırlıyorum."

                           Hastalığı öğrenmelerinden bir gün öncesinden başlayan aslında bir nevi David'in, annesinin hastalığı için tuttuğu günlük olan kitap Sontag'ın ölümüne kadar devam ediyor. Dokuz bölüm ve bir sonsözden oluşan kitapta Sontag'ın son teşhis karşısındaki tavrı, arkadaşlarının onu yalnız bırakmamak için her daim evde birilerinin bulunduğu anlatılıyor.

                          Yakın bir zamanda David, annesinin gençlik döneminde tuttuğu günlükleri yayımlama kararı almıştı. O günlüklerde de Sontag, 1946'da daha 16 yaşındayken de benzer düşüncelere sahipti:
"Her şeyi yapmaya çabalıyorum. Her yerde zevke hazırlıklı olmalıyım ve onu bulmalıyım da çünkü o her yerde! ...Her şeyin önemi var!"











                                 
             

23 Eylül 2012 Pazar

Tulum Peynirli ve Cherry Domatesli Pizza


                               Pazar gününü   pazartesini getirdiğinden fazla  sevmem.  Bir çoğumuz da böyleyiz galiba..Yine de  günü  güzelleştirmek  adına birşeyler  yapmayı  severim.  Bu pazar da  güzel  havanın  etkisiyle  camları sonuna  kadar  açtım. Kimsecikler  yoktu  yanımda.. İnsan yalnızken öylece sakin ve duru bakıyor ya önünde sereserpe, çepeçevre uzanan hayata; bir sırrı çözmüş gibi oluyor. Mutluluk sarıyor kısa da olsa her yanını..Bunun etkisi  belki,  ilk iş nevresimleri  değiştirmek,  canlılık katmak istiyorum  yatak odama.  Hatta  gece olması için sabırsızlanıyorum , bir an önce bu güzel  çarşaflarda  uykuya  dalmak  istiyorum.
                            Ama  yapacak  şeyler var bugün.  Bir arkadaşa gidilecek. Ondan  önce  evi  taze hamur kokusunun  sarması lazım.  Aklımda  bahçeden son kez  topladığım cherry  domatesler  var.  Çeri mi desem  ya da ?  Ne yapayım diye  düşünüyorum  ve pizzaya karar  veriyorum..







                               Pizza  diyorum  ama  bunu da ben uyduruyorum. Hamur  hazırlıyorum,  maya  paketlerinin  arkasında tarif  var.  Bir  saat  gibi   dinlendiriyorum  hamuru.. Sonrada  ev de bulunan  tulum peyniri  ya da yağlı  peynirleri  koyuyorum  üzerine.  Domatesler de  bütün  bütün  konuyor..






                         Bahçemde ayrıca  biberiye  var.  Geçerken  gözüme  takılmıştı, bir de bunu  koysam  nasıl  olur  diye  düşünüyorum  ve  uyguluyorum da..Pişmesini  bekleme aşaması da güzel.  İşte  istediğim de  oluyor, ev  baştan sona  taze  hamur  kokusu  içinde.  Bir  yandan da  çayı  demliyoruz eşimle.. Balkonumuzu  da  hazırlıyoruz..Ne  güzel  sonbaharın  en  tatlı  anlarından  biri. 


 
 
Sonucu  merak  ediyoruz,  sıcak falan demeden  tadına bakıyoruz.  Mmmm,  çok  güzel!  Domatesin  ekşi  tadı  harikalar   yaratmış  pizzada..
Pazar  gününüzün  güzel  geçmesi   dileğiyle....
 

19 Eylül 2012 Çarşamba

Bergman ve Liv

                           Liv  Ulmann 'ı   bilir misiniz ?  
                           Bergman'ı   tanıyan  herkesin kesinlikle  tanıdığı kadın aktrist, oyuncu.. Bergman  sevgimden  sonra  Liv  Ulmann  sevgimde  oluştu.  Bergman'ın  çoğu  filminde  başrol  oynattığı  bu  kadın  hakkında  bilgim,  kitap fuarında  sahaflarda  elime  geçen  eski  bir  kitapla  başladı.  Bir  çırpıda  okuduğum  bu  kitap  Değişim.. Liv  Ulmann  kendisinin  yazdığı,  hayatından sırlar  verdiği,  Bergman'la  ilişkisinden de parçalar  sunduğu  okunası  bir  kitap..Liv Ullmann’ın “Değişim” kitabı Bergman’la çalışmak ve yaşamak üzerine önemli ipuçları vermekte. Türkçesi 1988 Haziran’ında AFA’nın “Kadın” dizisi içinde çıkmış..


                                                              DEĞİŞİM-LIV ULLMANN-NUR NİRVEN-1988 1 2x

Bergman'ı  düşünüyorum.  Uzak  değil,  2007  de   en sevdiği  ada da öldü. Beş kadın, dokuz çocuk: Eserinde olduğu gibi hayatında da kaygı, kuşku, acı  vardı. 1965’te ağır bir zatürree geçirdiği için dört yıl süreyle Stockholm Tiyatrosu’ndan uzak kaldı. O yaz çevirdiği “Persona” hayatına altı ay boyu Liv Ullmann’ı da soktu. Liv Ullmann Bergman’ın kadınlarının tek İsveçli olmayanıydı..

                            '' Hiçbir stüdyo onunki kadar sessiz değildir... Ingmar ile film çevirmek her şeyin gerçek gibi göründüğü uzun mutluluklar zinciridir. Onun hayalindeki kadın tek bir parçadan yaratılmış olmalıydı, oysa ben biraz dikkatsiz davrandığı an kırılıp parçalanan bir kadındım..''

Liv  Ulmann  ,  tipik  bir  kuzey  kadını.   Norveç'in soğukluğunu azda olsa yüzünde barındıran fakat aslında muhteşem sıcaklığını daha fazla hissettiren Ullmann...Liv  kitabında kızından da çok  bahsediyor. Ondan ayrıldığı  dönemler de  çektiği vicdan azabından,  beraberken  yaptıklarından..Kızı  Linn...Liv'in kızı Linn,  edebiyatı güçlü bir yazar. Ülkemizde, Can Yayınları'nın Türkçe'ye çevirdiği "Sen Uyumadan Önce" ve "Stella Düşerken" adlı iki romanı  var..

                                        

                                       


                                    ''Ingmar, ara sıra çoğunlukla da ilk çekim gününde bir ayağına mavi, öteki ayağına sarı çorap giyer. Hepimiz bunun işimizi rastgetireceğine inanırız. Ingmar yalnız başına yemek yiyor. Yemeği katı yumurta, çilek reçelli bir parça ekmek ve bir kâse yoğurttan oluşuyor. Stüdyoda küçük bir masanın üzerinde kraker, çikolata ve soda da bulunuruyoruz.”
                                 “Ingmar annesinden söz ediyor. Çocukluğunda yanlış bir iş yapma korkusundan. Bir kez pantolonunu ıslattığında annesi ona kız kardeşinin kırmızı giysisini giydirerek sokağa çıkarmış.”




                                              \


                                 “Bir zamanlar Norveç’e gezmeye gittiğimde Ingmar, beni havaalanında karşılamıştı. Otomobile bindiğimizde ‘Annem öldü bugün’ demişti. Annesi, üçüncü kez kalp krizi geçirmiş. Hastane Ingmar’ı aramak istemişse de annesi ‘Onun çok işi var. Rahat bırakın’ demiş. En sonunda hemşire Ingmar’ı aradığında artık çok geç olmuş. Ingmar, yatağının kenarına ulaştığında annesi ölmüş. Kadının tırnakları kırmızı ojeliymiş, bir önceki gün özenle boyamış. Ingmar, ‘artık kimsem yok’ diye ağlıyordu. Bütünüyle savunmasızdı. Ondan asla ayrılamayacağımı biliyordum. Bir anlamda hiçbir zaman ayrılamadım da.”


                                  Kitabını  bitirdikten sonra eşimle seyretmediğimiz  bir  filmini izledik. Ne yazık ki   Höstsonaten  ya da  Güz  Sonatı'nı  ancak yeni seyretme fırsatım  oldu.  Yine  Bergman'ın  insan ilişkilerini  irdeleyen  dünyasına girdim.
                                          
                                
                                         


                                   Kendi çocuklarıyla (9 tane ) hiç ilgilenemediğini, hatta bazı çocuklarının birbirlerinin varlığından bile haberlerinin olmadığını söyleyen  Bergman'ın,  anne-kız yabancılaşması üzerine nefeskesen filmi. Annesiyle bağ kuramayan küçük kız büyüyünce, aslında yaşamaya yabancılaştığının ve o zamana kadar hep yaşar gibi yaptığının farkına varır.   Filmin önemli bir ayrıntısı da, büyüyen küçük kızın kocasıyla da bir bağ geliştirememesi, eş olmaktan çok eş rolü oynamasıdır.   Kendi çocuğu muhtemelen tek bağ kurabildiği insandır, öldükten sonra da onun varlığıyla yaşamaya çalışır.


                     



                                                          
                          "bence, insan muazzam bir yaratılış..tasavvur edilemez .
                            en   yüksektekinden en aşağıya, herşey insanın içindedir.
                           insan tanrı’nın bir görüntüsüdür,
                           ve tanrı herşeyi kapsar.
                           insanoğlu yaratıldığında, iblislerde yaratıldı
                           ve aynı zamanda azizler, peygamberler, sanatçılar, ve de inançsızlar.
                           herşey yan yana varolur.
                           her an değişen büyük bir model gibi.
                           aynı şekilde, sayısız gerçeklik olmalı.
                           sadece bizim körelmiş duyularımızla algıladıklarımız değil aynı zamanda içiçe geçmiş bir gerçeklikler kargaşası var.
                          sınırlara inanmamız sadece korku ve ukalalılıktan.
                          hiçbir sınır yoktur.
                          ne düşüncelere ne de duygulara.
                          sınırları koyan korku ve endişedir."


                         eva' nın  diyalogu...


                                                          


                                                   










14 Eylül 2012 Cuma

Melankolik bana '' Melancholia''

    Theo  Kalifaties  ; 
                             ''   Ölümü  günde üç  kez düşünmelisiniz.  Böylece  mezarınızın  çevresi  güzel  kokar . ''   der.
    Ölüm  kadar   kafaya  takıp  bunalıma  girdiğim konulardan  biriyle  ilgili   bir  film  yapmış   Lars  Von Trier.. Ne  zamandır  seyredecektim dün  geceye  kısmetmiş.  Bir  de  üzerine  bir  söyleşi de  izledim,  değmeyin  bunalımıma...
                                Camus  geliyor  diğer taraftan aklıma.. Camus'nün  düşüncelerinin özünü  bilirsiniz ; tek gerçek olan ölüm karşısında insan yaşamının anlamsızlığıdır. Yaşamın anlamını bulmaya çalışan insan bilincinin sorularını yanıtsız bırakır. Buna karşılık ölüm, hayattaki tek gerçeklik olarak ortaya çıkar. Mantıksal sonuç, bir gün nasıl olsa yok olunacağına göre yaşamanın anlamsız olduğudur. Ancak Camus bu noktada durur ve yaşamın tüm anlamsızlığına rağmen yaşanması gerektiğine karar verir. İntihar  bir çözüm değildir. Ve Camus, ölüm karşısında umudu  da kabul etmez; Tanrıyı yadsır. Yadsımasının temelinde ölüm ve kötülük fikriyle Tanrı fikrinin bağdaşmaması vardır. Tanrı ve ölümden sonra başka bir yaşam olmadığına ve intihar da bir çözüm teşkil etmediğine göre insan yaşamaya devam etmelidir; ama nasıl? Bu noktada Yunan mitolojisinin trajik kahramanı Sisyphos karşımıza çıkar. Sisyphe, Tanrıları aldatmış ve onlar tarafından bir kayayı bir dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştır. Kaya dağın tepesine geldiğinde aşağı doğru yuvarlanır ve Sisyphos onu tekrar çıkarır. Bu durum bu şekilde devam edip gidecektir. Camus, Sisyphe'yi absurde bir kahraman olarak yorumlar. Ona göre Sisyphe'nin durumu hem trajiktir, hem de durumunda metafizik bir mutluluk vardır. O, Tanrılara başkaldırmış ve yazgısını (kayayı) sahiplenmiştir. Camus bundan dolayı mutlu bir Sisyphos hayal etmemiz gerektiğini söyler.

                                  


                             Filmde  de  iki  kardeş  var.  Justine  ve Claire...Dünyaya  çarpacak  bir  gezegenle  yaşamın  sona ermesinin  bilincinde  olmanın  iki kardeş  açısından  etkisi.. Bana , zaten  bu  bilince çarpışma olmadan da   sahip  olan  Camus' yü  hatırlattı.  Belki  farklı  biryerden  baktım  filme..
                           

                                



                             Dücane Cündioğlu’nun,  film  üzerine yaptığı bir programda  verdiği bilgilere göre Melankoli,  yüzyıllar boyunca kadınlara mahsus bir hastalık olarak kabul edilmiş. Melankoli, insan bedeninde bulunan dört sıvıdan biri olan kara safraya (Kara-Melan, Safra-Kholia) verilen isimdir  demekte...Farklı  bir  yorum  dinlemek isteyenlere  önerilir..


     
                      


                        Antichrist' i seyredin ilk önce derim. Antichrist  Tarkovski'ye  adanmıştı. .
            Aralarında ki fark, Tarkovski insana inanır, güvenir ..Lars ise  kötümserdir,  umut beklersiniz ama bu  film de olduğu  gibi sizi  hazin sonla  başbaşa  bırakır.
                       Filmin başlarında yer alan en etkileyici sahnelerden biri de ablası Claire ile arasında geçen tartışmanın akabinde Justine’nin tepkisidir.  Justine kızgınlıkla hemen ayağa kalkar ve kütüphane raflarında açılı halde duran sayfalarından Mondrian’ın neoplastisist çizgileri ile Maleviç’in modern çağı ve makinalaşmayı kutsayan Siyah Daire (1913), Beyaz Kare (1915) vb. suprematist resimlerinin göründüğü sanat kitaplarını kaldırarak, onların yerine, hızlıca Yaşlı Bruegel’in Jäeger im Schnee (1565) ve Das Schlaraffenland (1567), John Everett Millais’in The Woodsman’s Daughter (1851) ve Ophelia (1851-52), Caravaggio’nun ise Davide con la testa di Golia (1610) adlı resimlerinin bulunduğu kitapları koyar.


                                  


                    Belki  seyredince  fazla '' melankolik''   bulabilirsiniz  ama gerçekten  sizi  sarsan  bir  film..Benim  gibi  buna  yatkınsanız  etkisi  uzun  sürüyor.  Ya da  ben  bir  Lars  hayranıyım ,  bu yüzden...


                         


                            

11 Eylül 2012 Salı

henry james

 
Yazarları,  yönetmenleri ,  sanatçıları  böyle pasta  börekle  yanyana   getirme  huyum  devam ediyor. Çok  ilgisiz  ama  yeme- içmenin  yanına  okumayı, seyretmeyi  çok  yakıştırıyorum.  Çünkü  ben  böyle   yapıyorum.  Film  ya da  dizi   seyrederken  mutlaka  birşeyler  yiyorumdur.  Kitap  okuyorken de  birşeyler  içiyorumdur.
 
 
 
 
 
 
Geçen  gün  aklıma  kıymalı  pideler  yapmak  geldi.  Mayalı  hamur  yapıp   içini  de 
hazırlayıp   fırında   hemen  piştiler.
 




Hemen  bahçedeki   masamı  hazırlayıp   çayı  demledim.  Aslında  fazla  çay  sevmem ama  bazen de bergamutlu  çay  krizim  tutar.  Yine  bu usül  hazırlayıp   masama   koydum.  Bir taraftan  hafif  esen  sonbahar  rüzgarı,  diğer  tarafta  mis  gibi  kokan  pideler  ve  yanımda  olmazsa  olmaz  kitabım.






                                           Henri  James  okumaya  öykülerinden  başladım...Roman sanatının dünya çapındaki ustası Henry James (1843-1916), uzun yazarlık yaşamı boyunca yirmiye yakın roman, yüzü aşkın öykü, oyun, eleştiri yazıları yazdı, gezi kitapları yayımladı. Verdiği ürünlerle, İngiltere ve Amerikada, roman türüne büyük saygı kazandırdı.
                                          Hayatı boyunca yer yer abartıya kaçmış, kusursuz kullanılan bir dilin peşindedir o. Yazarken bunu tavizsiz izlemesinin yanında, dilde yakaladığı üst kullanımı günlük yaşamında da kullandığı söyleniyor. Mektuplarında, yemek davetlerinde, dost sohbetlerinde konuşurken seçtiği sözcüklerin edebi dizilimi, konularına ayrıntı zenginlikleri katma çabası, anlattığının hakikate yatkınlığı, kelime vurguları, tamamen ona özgü abartıya, cümleleri uzatmaya, bitmeyecek duygusu veren bir konuşmaya doğru evrilmesine neden olmuştur. Bir konuşma onun için beyninin tüm katılımı ve anlatım mükemmelliğinin bileşimiyle oluşturulmalıydı. Bütün bunlar da zaman zaman onun sohbetlerinin, sıradan yemek topluluklarında, dostlar arasında sıkıcı bulunmasına yol açıyordu muhtemelen.
                                        Dil kullanımındaki özen nedeniyle, onun küfür ettiğini hiç kimsenin duymadığı söylenir. Bununla ilgili anlatılan bir söylenti var; Ölüm döşeğinde, kendinde değilken, etrafında doktoru, hizmetçiler, yakınları çaresizlikle koşuşturup dururken, nasılsa, bu acılı anların birinde, küfür ettiği duyuluyor. Bu duydukları herkesi şaşırtır tabi ki. Ailenin ileri gelenleri, hemen hizmetkarları toplayarak, bu duydukları küfürleri unutmalarını, ve kimseye anlatmamalarını sıkı sıkıya tembihlerler.


                              



                              Neler  seyrediyorum şu sıralar?    Film  izlemeye  ara  verdim  ve dizilere  döndüm..Modern  Family'nin  tüm  bölümleri  bittiğinden  House  izlemelerime   devam  ediyorum.. Bilmeyenler  bu  sıradışı  doktoru  tanımalı...

8 Eylül 2012 Cumartesi

Beyaz Gece Partisi

 
 
Yaz   başında  bir  parti  yapalım dedik.  Tabi ki  yine  kızkıza  :)
Ama  bir  konseptimiz  olsun  istiyordum.  (  bu  arada  tüm bu fikirler de  benden  çıkıyor )  Yaz  gelmişti  ve  beyaz  mevsimin   rengiydi .. Bu yüzden   beyaz  gecesi  yapmaya  karar  verdik.  Benim  bahçede , benim düzenlemelerimle  bir  gece  yaşadık.  Yaz  bitmeden  sizinle  paylaşmak  istedim. İşte   masamız...
 
 
 
 
 
 
 
Bu  mumluk benim  son gece  bir anda  ortaya  çıkardığım  eserim..  İkeadan  alınıp  yakılıp  biten  camı  iyice  temizledim.  Elimde  olan  taşları  ve   kurdeleyi  yapıştırdım.  ve   sonuç...
 





Masanın  ortasına   çiçek  aldım.  Tabi ki   de   çiçekler de  beyaz...
 






Gelen  arkadaşlarda  beyaz  giyinmek  zorundaydı.  Kendimize  özel   beyaz  elbiseler  bile  aldık. Benim  için  çok  sevdiğim   Elifinelizi  özel  bir taç tasarladı.  O kadar  güzel  oldu ki  anlatamam..
Ama  göremiyorsunuz  ne yazık  ki  ,  tüllerin  arasında  kalmışım :)
 
 

 
Ağaca  bile  tüller,  mumluklar,  boncuklar  astık..


 
 
 
Hatta  tüllü  bir  hint işi  avizem  vardı,  o   da  çok  işe  yaradı..
 
 

 
 
 
 Gece  başladığında   çok  mutluyduk.  Tüm gece  süren  yemek,  muhabbet,  kahkaha  dolu zaman 
geçirdik. 





Daha  farklı  partilerde   görüşmek  üzere  :))

4 Eylül 2012 Salı

şeftalili kek

 
 
Geçen gün  sabah erkenden kalkıp  pazara  gittik.  Hatta  evdekilere   kahvaltı  yerine simit-çay ikilisini  teklif  ettim.  Onlar da  kabul  edince  çıktık  yola.  Pazar  arabamız elimizde,  zaten  çok yakın olan çay  bahçesinde  sonbahar rüzgarı  eşliğinde  kısa kahavaltımızı  yaptık.
 
 
 
 
 
 
Brüksel'de  bu  küçük  baykuşu  bulup  almıştım.  Kızım da  gizli  gizli  çantasına  koyup  kahvaltıda  ortaya  çıkardı.  O da  bizimle  gelecekmiş.
 
 

 
 
Çektiğim  fotoğraflarda  hep bir yerlerden  çıkmayı  seven  Pelin..  Burada   ki   kahvaltımız  bitince  pazara  girdik.  Artık  şeftalinin  son  zamanları.  Ne zamandır  alıp  onunla  kek  yapmayı  düşünüyordum.  Biraz  alıp   eve  dönünce  dilimlenmiş  şeftalili kek  yaptık..
 
 
 



Balkonumuzda ki  köşemize  geçip  '' bakalım  kek  kimin kısmeti olacak  ''   diye  bekledik.  Gerçekten de  çok  sevdiğim arkadaşlarımdan  biri  uğradı  o  gün..



 
 
 
Tarif  falan  vermiyorum..Bildiğiniz  keke  şeftali  eklenerek  yapıldı.
 
 

 
 
Bu  arada   balkona  asılcak  yer  kalmadı,    balkona  doğru  uzanan  çam ağacının
dallarına   bunları  taktım.  Su kabağından  bu  süsü  geçen yaz  ben  yapmıştım.  Boncuklarla
çok  güzel  duruyor,  çam  ağacında  sallanıp duruyorlar..
Tasarım:Sawako Kuronuma