31 Ağustos 2012 Cuma

Brugge'tan Son İzlenimler

                                         Brugge  'da  kalıp  Jan  Van Eyck   den  bahsetmemek  olmaz.  Brüksel gezime geçmeden önce  biraz   da  bu  önemli  adamı  anlatmalıyım.. Bu konu da  beni  uyaran  verbum non facta  ya  teşekkür  etmeliyim.  Bu arada çok beğendiğim  bir  blogtur..  Göz atmanızı  tavsiye ederim..
                                       
                                         Jan Van Eyck ...  Adını ilk  kez 1422 yılında Lahey'de Hollanda Kontu'nun saray ressamı olarak çalışırken duyuyoruz.1425'te ise, Burgundy Dükü'nün sarayının en kıymetli insanı oluyor. Dükün kayıtları arasında, ressamın maaşını vaktinde ödemedikleri için personelini azarladığına dair mektuplar varmış .Doğum tarihi ve yaşamının ilk yılları kesin olarak bilinmemektedir. Yalnız Hollanda’nın Almanya hududu yalanındaki Limburg bölgesinin Maaseyck şehrinde doğduğu sanılmaktadır. Nitekim sanatçının Eyck adını da bu şehrin son hecesinden aldığı tezi üzerinde durulmaktadır.
Jan van Eyck’in yaşamı ile ilgili ilk bilgilere Hollanda’nın bir başka bölgesinde rastlanmaktadır. Jan’ın La Haye’de olduğu görülmektedir.
                                       '' Kutlu Haber''  tablosunun  sahibidir.  Şifreli resimler  yapan  dahidir.
                                                           

                                                          


                                  Kutlu  Haber  Bayramı  Hristiyanların en önemli anıdır. Noelden yaklaşık  9 ay  önce 25  Martta kutlanır. İtalyan  ressamlar  Cebraili  Hz . Meryem  üzerinde  tasvir  etmişlerdir.  Buna karşın  Kuzey avrupada  cebrailin aniden ortaya çıkışı  kendi  evine döner gibi  tasvir edilmiştir.  Meleğin  sol ayağına  bakılırsa  Meryem'e  yakınlaşmak istediğini  gösterir.  Cebrailin yüzü oldukça  masum resmedilmiştir..
                          
                                 Van Eyck  'ın  gençlik  yıllarında  resim  yapıp yapmadığı  bilinmiyor.

                                  Onu asıl meşhur yapan ise "Arnolfini  Düğünü" isimli tablosu. Resim  çift ile  ilgili  bir çok  soruyu ortaya  koymuştur.  Resim  birçok  şifreler,  ipuclarıyla   doludur. Mesela  resimdeki  portakal  bereketi simgeler.  Arka  duvardaki  haçlarla  bezeli  ayna ,  Tanrının  gözünün  bu  çift  üzerinde  olduğunu  gösteriyor. Eğer tabloya dikkatli bakılırsa arka duvardaki yazı görülür. "Jan Van Eyck fuit hic" Yani "Jan Van Eyck buradaydı." Bu tarihin ilk ressam imzalarından biri.
 
 
                                           


Sanatçı, 1432 yılında hizmete açılan Saint Bavon (Gand) Kilisesi’nde yaptığı Mistik Kuzu adlı mihrap arkalığı ile ün kazanmağa başlaşmıştır. 1433 yılında evlenen sanatçının aynı yıl ilk oğlu dünyaya gelmiştir. Kendi ülkesinde ve diğer memleketlerde tanınmaya başlayan ressam, 1432′den itibaren eserlerine tarih atıp, imzalamaya başlamıştır. Bu tarihli ve imzalı eserlerden dokuz tanesi günümüze kadar gelebilmiştir. Dokuz eserin sonuncusu, sanatçının 17 Haziran 1439′da yaptığı karısı Margaretha’nın portresidir. Kimi kez sanatçı, eserlerindeki imzasının yanına ALS ICH CAN «nasıl yapabilirim» sözcüğünü de eklemekteydi.
 
 
Eğer  vakit  yaratırsanız  Brugge  yakınlarında ki   Gent  kasabasına da gidip  ressamın  eserlerini  Gent Katedralinde   görebilirsiniz..

Brugge  ta  doya  doya  müze   gezdik.  Gönül  isterdi  ki,  daha da  zamanımız  olsaydı,  iyice  araştıra  araştıra  gezelim,  öğrenelim..
Bir  de  bol  bol  çikolata  olduğunu  biliyorsunuz.  Her  keseye  göre çikolata  vardı.  Zaten  dükkanlara  girdiğiniz de cömertce  tatlarına  baktırıyorlar..






 
 
Ee  Pelin de  cennete  düştü  sayılır.  Çok  mutluydu  çok :)
 
 
 
 
 
Arada  verilen  molalar.. Koşturmaca  olmadan,  zamanın  sana ait  olduğu  bir  gezide 
kahve  molası...
 

 
 
Ne yazık  ki  Waffle   sevmeyenlerdenim  ama  yine  de  fotoğrafladım..
 
 
 
 
 
Bir çikolata  dükkanı  önünde  kızını  ikna  etmeye  çalışan  ben  :)
 
 

 
 
Her  İstanbula  gelişte  Godiva  çikolataları  siparişi  veren  babam  ,  bu  fırsatı   kaçıramazdı.. Ve  Godiva'nın  Türkiye de  iki  kat  pahalı  olduğunu  gördük,  bilginize...
 
 
                              

28 Ağustos 2012 Salı

BRUGGE 2

                            Brugge   anlat  anlatt bitmez.  Ya  da  benim gittiğim yerleri   abarta abarta  anlatma  huyum  var.  Çünkü   Brugge ile  yazılanlara  bakıyorum,  3 saatte  gezdik ,  hemen  bitti,  burada  fazla  zaman  geçirmeye  gerek  yok  diye  yazılanlar  gördüm.  Sonuçta  herkes farklı  beğenilere,  isteklere,  beklentilere  sahip.  Ben  özellikle  burada  bir  hafta  kaldım.  Günübirlik turist kafilelerine katılmak  istemedim,  şehrin  tadına yavaş  yavaş  varayım istedim.. Okulda ki arkadaşlarda  buraya gelmişlerdi zamanında.  Hiç unutmam  biri, ''çok  düzenli heryer, buralar bize  göre değil ''  demişti.  Zaten  hakkettiğimiz  şekilde de  yaşıyoruz işte.  Gürültü,  saygısızlık,  estetik yoksunluğu  içinde...
                            Hiç değilse  ömrümün  bir  haftasında  arayıpta  bulamadığım  çevrede  soludum  ve  çok  memnunum..
                            Neyse   gelelim   Brugge  gezimin  devamına...



 
 
 
Brugge 'ta   çok güzel  dükkanlar  ,  vitrinler  gördük.. Kızım da  artık  benim  gibi.   Hiç  canı  sıkılmıyor,  bir  dükkana  girince  dakikalarca  geziyoruz.  Olan  babamıza  oluyor :)
 
 
 
 
 
 Fiyatlar   tabi ki  yüksek... Ama   yine  de  bir  şeyler  aldık. 
 
 
 
 
 
 
 
 
Brugge' a    gitmeden  araştırma  yapmıştık.  Neler  yapacağız,   nerelere   gideceğiz  diye..   Ama   orada   doğaçlama   gezdik,   not  aldığımız  heryer   karşımıza  aramadan  çıktı..  İşte  bu  yel  değirmenleri  de   böyle  oldu.   Biraz   şehrin  dışına  yürüye  yürüye   gidince   rastladık..
 
 
 
 
 

 
 
 
Şehrin   diğer  ucunda   işte  bu  yapı  ile  karşılaştık. Burada  Minnewater  Lake ile  karşılaştık.. Uzunca  yürüdüğümüzden   yorulmuştuk.  Şehirde  bulunan  Carfeour  -expresslerden   birşeyler   almıştık  zaten.   Bu  güzel   ağaçlıklı  yerde  uzunca  zaman  geçirdik.
 
 
 
 
 
Tekrar   şehir  içine  dönüp  patates ve  çikolata   müzelerini  gezdik.
 
 
 
 
 
 
 
Patatesin  tarihinden  tutun   kızartmasına  kadar   herşeyi  öğrendik :) 
 
 

 
 
 
Artık   kanallarda   sandal  gezisine  sıra  gelmişti.   7,5   euro ya   bu  geziyi   yapabiliyorsunuz.  Aman  boşver demeyin,  çok  zevkli  oluyor.
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
Kızım  şimdiden  çiçekleri çok  seviyor.  Bir yerde  bir saksı çiçek  görsün,  koşa  koşa  gidip kokluyor, seviyor  onları..
 
 



Gittiğimiz  diğer  müze Arkeoloji  müzesiydi.  Hem de uygulamalı.. Girişte  küçük  bir  sandık,  içinde  kum , kazma,kürek  ve  diğer  aletler ,   siz  kazınca  ufak tefek  eserler  çıkyordu  süpriz  olarak.. Kızımın  ilk  arkeoloji  müzesini  böyle  tanıması  güzeldi..


 
 
İlerleyen  bölgelerde   fosiller,    eski  kap-kaçak,   nasıl  bulundukları,  hangi  zamana  ait  oldukları  ve   daha  birçok  konu   yine  uygulamalıydı..
 
 
 
 
 
 
Brugge'ta   pazar  günü   bir de   bir  festivale  denk  geldik.   Oldukça  uzun  süren,   Pelinin   hayranlıkla  seyrettiği bir  festivaldi..
 
 
 



 
 
 
Otelimize   dönerken    yine  huzur  dolu   görüntülerle   karşılaştık..
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Otele  gidip   akşam  için  dinlenmeye   karar verdik.
 
 



                                                      Küçük,  şirin  otelimizden...



 
 
Brugge  analatmakla  bitmiyor.  Ama   bu  kadar  diyerek   bir  daha ki  postta   Brüksel   ve  diğer  yerleri   anlatacağım...
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                

26 Ağustos 2012 Pazar

BRUGGE

                          Bayramda  Belçika'ya   gittik.  Brüksel'de  değilde  özellikle  Brugge  kentinde  kalmaya karar  verdik. Turlarla  gidildiğinde  Brugge 'a   günübirlik  turlar  oluyor.  Ama  böyle  turlar kentin ana yerlerini gösterip  birçok yeri eksik  bıraktığından  biz   tamamiyle  burada  zaman geçirelim dedik.  İyi ki  de öyle  yapmışız. 
                         Brugge  için  Belçikanın  Venedik'i   diyorlar.  Gerçekten de  kanalları,  tekneleri,  tarihe uzanan  evleriyle  sizi  zamandan alıyor.  2000  yılında UNESCO  tarafından  koruma  altına alınmış.  THY   yollarıyla   3 saat  süren  güzel  bir  yolculuktan  sonra  Brüksel  ,  oradan da  trenle  Brugge  yaklaşık 1,5   saat...Hemen  kendimizi  daha önceden ayarladığımız  otele attık.  Otelimiz  şansımıza  şehrin merkezinde,  2yıldızlı  bir oteldi.  Pragta  4  yıldızlı otelimizle  karşılaştırınca  çok fazla  iyiydi. 



                                   



                         Otelimiz  küçük  ama  şirin ve  temizdi.  Daha  sonra  keşif  için  kendimizi  hemen sokaklara  attık.  Temiz, bol çikolatalı  ve  dantelli   vitrinler  bizi  karşıladı.  Bildiğiniz  gibi  Belçika  çikolata diyarı.  Etrafta  bol  waffle  kokusu, ayrıca  patates  kızartması.. En çok ziyaret edilen mekan Le Grand Place veya Market Place. Bu meydandaki binaların yapım yıllları genelde 1500 ile başlıyor. Bu meydana yürüyüp gelirken karşınıza bir birinden güzel yapılar ve görüntüler çıkacak. Yer yer kanalların kestiği şehir köprülerle birbirine bağlanıyor..








                                   Bu  meydan  herkesin toplandığı , yemek  yediği, içtiği,  gösterilerin  olduğu  meydan.. Burada  Belfort  Saat  kulesi de  var.  Buraya çıkmak için  bilet  almak  zorundasınız.  Yetişkin  8  euro  eğer  26  yaşından  küçükseniz  tüm  müzeler  1 euro.. Eğer  3  günlük  kullanacağınız  bilet  alırsanız  15  euro.. Toptan  almak  daha  mantıklı... Bizde  öyle  yapıp  başladık  kuleye  tırmanmaya.. 300  küsür  merdiveni  olduğu  söyleniyor.  Tepeye vardıkça  merdiven  daralıyor  iyice..Ama  yukardan  manzara  harika.. 366 basamak sonrasında muhteşem Brugge manzarası, 47 farklı çan dizisi bizi bekliyordu. Biz tam tepedeyken 47 çan çalmaya başladı, harika bir tecrübe oldu. Belfort'un tepesinde önemli şehirlere doğru oklar ve kaçar kilometre uzakta oldukları yazıyordu.




    Daha  sonra  ara  sokaklara  girerek  keşfe  devam  ettik..  Ortaçağ’dan günümüze adeta hiç bozulmadan gelebilmeyi başarmış olan bu şehrin içinde bir de Ortaçağ hastanesi var. Sint-Janshospitaal    hastanesini 8 € ödeyerek gezebilirsiniz. Pazartesi günleri hariç diğer günler 09:30 ile 17:00 arasında ziyarete açık. Bu hastane Avrupa’da bilinen en eski hastane olma özelliğini taşıyor. 1978 yılına kadar da hastane olarak kullanılmış. Binanın eskiliği bulunan bir evrağın üzerindeki tarihle de ispatlanıyor bu tarih 1188.


                    

  
    Dünyadaki ilk feminist  hareketin  Brugge ta  yapıldığına inanılıyor. Bunun  sebebi  burada yaşayan  Beguine'lerin  olması..Beguineler  12.yy.da  toplu halde  burada yaşamış  kadınlar..Bu kadınların  bir  kısmı eşlerinden  ayrılmış,  bir kısmı eşini savaşta kaybetmişler. Katolik  dinine  sahip  bu kadınlar  hastanelerde  gönüllü hemşirelik  yapmışlar. Bu  toplulukta bir  kadın evlenirse  gruptan  ayrılıyormuş.  En  son  Beguine  1920  de öldüğü  söyleniyormuş..



  


             Bu  yurt dışı  gezimize  kızımı da  götürdük.  Çok  severek  ve  yorulmadan gezdi.  Ona da bir  makina  verdim.  Eve  gelince  baktık çektiklerine.  Neler  çekmiş  neler  :)






                 Evlerin  yapısına  zaten  bayılıyorsunuz ,  bir de  böylesine güzel  renkler, ayrıntılar  eklenince  iyice mest oluyorsunuz.  Saatlerce yürüseniz de  hiç yorulmuyorsunuz..


   


                                 Tüm  evlerin  kapılarında  süsler,  ziller,  posta delikleri  var..








     Brugge  ta   gezdiğimiz  başka  bir yer..Our Lady Kilisesi.  İçinde  Michelangelo'nun  ünlü  Madonna ve  Çocuk  heykeli  var.  Mutlaka  görülmeli..



 
 
Kilisenin  her  detayı  hayranlık  verici..
 
 
 
 
 
İşte  o  ünlü  heykel...
 
 

 
 
Gezdiğimiz,  gördüğümüz  yerleri  anlatmakla bitmez. Ancak  şimdilik  bu  kadar..  Dışarıya  çıkıp durmadan  gezdik.  Sonraki  postlarda  ayrıntılı  anlatmaya çalışacağım..Şimdilik  bu kadar..
Birkaç fotoğrafla  bitirelim..
 
 
 




                     

16 Ağustos 2012 Perşembe

Anjelik Erikli Tart

''  ve  polo   :   Biz  canlıların   cehennnemi  gelecekte var olacak bir şey  değil,   eğer bir  cehennem  varsa ,  burada,  çoktan aramızda;   hergün içinde yaşadığımız ,  birlikte, yanyana  durarak  yarattığımız  cehennem  .   İki  yolu   var  ,  acı  çekmemenin:  Birincisi  pekçok kişiye  kolay  gelir.  Cehennemi   kabullenmek  ve  onu  görmeyecek  kadar   onunla  bütünleşmek.  İkinci  yol riskli :  Sürekli   bir  dikkat   ve  eğitim  istiyor  ;    cehennemin  ortasında,  cehennnem  olmayan  kim ve  ne  var,  onu  aramak  ve   bulduğunda  tanımayı  bilmek,  onu  yaşatmak  ,  ona  fırsat  vermek..''

                            Calvino'nun   dedikleri   benim  için  çok  önemli.  Kendimi  ikinci  yolu seçenlerden  sayıyorum,  çünkü  bunun  için  çaba  harcıyorum.  Uygulamaya  çalışıyorum.  Derler  ya,  hayatını   son  günleri  gibi  yaşamalı  insan.  Her zaman  bu  aklımda.  Ertelemelerim  yok.   Bana  nasıl  böyle  yaşadığımı  hayretle  soruyorlar. Asıl  bana soranlara  ben hayret ediyorum.  Hayret  ettiğim  bir şey  olsa bunu  elde  etmek  için  çabalardım.  Soranlara   ben de  soruyorum:  Harekete   geçtin mi  sende?
                           Calvino   cehennemde  yaşasanda  cennetini  yarat  diyor. Cennet  tek  değil,  kişiler  kadar.  Ailemle  sağlıklı  yemek  yemek,   bahçemde  birkaç  çiçek  koparmak,   kitaplarıma gidip  gelip  bakmak,  evi  dolduran kurabiye  kokusu,  bilmediğim tarifler  yapmak,   gezmek,  seyahat  etmek  ya da   bunun  için  planlar  yapmak,  aynı  estetiği  paylaşabildiğim arkadaşlarımla  bir  kahve  içmek...O kadar  çok  liste  yapabilirim ki  size.  Ama  kendilerine  liste  yapmayı bile bilmeyen o kadar çok insan  var ki..
                           Geçelim  şimdi   keyifle   pişirilmiş,  daha  kokmaya  başladığında  ,  görüntüsüyle  insana  mutluluk  veren  bir  tatlıya...
                            Anjelik  erikli   tart..



Cafe  Fernando 'dan  aldığım  tarifle  yaptım.  Orada   anjelik  erik  kullanmamız  yazılıydı.  Pazara   gidip  özellikle  aradım.  Bulduğum  bunlardı.  Artık  bunlar  anjelik  erik mi  bilmiyorum  ama  tartımda  güzel  durdular..





İlk önce  tart  hamuru  hazırlanıyor. Ama ben  size  nasıl  yapıldığını anlatmayacağım.  Yapmak  isteyenler,  hatta  daha  güzelini  görmek  isteyenler   buraya  bakabilirler...






Arkadaşlarıma  da  tattırdığım  bu  tart  tam  yaza  uygun  bir  tatlı..Özellikle   yanında  dondurmayla  servis  edilirse  çok  güzel. Ekşi  ve  tatlıyı  sevenler  için  ideal.  Ama  benim ki  çok  ekşi  oldu,  meğer  erikler   çok  ekşiymiş.   Yine de  bitirdik..,





Bu arada  boş durmadık,  taş  boyadık.  Hatta  kızım  ve  arkadaşı  sattılar bile.. Bazılarını  yine
bahçeye  koyduk.



                                Bazı  taşlara  peçete  tekniği  yaptık.  Onlarda  bahçemizi  süsledi...


İşte  bunlarda  diğerleri...




Çam kozalaklarını da  boyuyoruz.  Bahçemize  renk  katıyorlar...






Bunlarda  en son  yapıp  satılanlar...






Bayramda  buralarda   değilim.  Şimdiden  bayramınızı  kutlarım,  bayram  sonrası
görüşmek  üzere....

                                                         



12 Ağustos 2012 Pazar

Kahve ve Okuma



Günlerdir  Dolce Vita   hayatı  yaşıyorum . Sıcak  var  tamam  ama ben severim.  Yazın soğuk içecekler  tercihim  olsa da  güneşin  battığı,  karanlığın  yavaş  yavaş  bastırmaya  başladığı   saat  diliminde  en sevdiğim  şeydir  türk kahvesi içmek.  Tabi ki  Edith Piaf  her zaman  kahvemize  eşlik  eder..
Çok  şey  yazıyor  kahve  hakkında, benim  bildiğim  kahveyi  ilk  keçilerin  keşfettiği. Bilinmiyen  bir  ağacın  meyvesini  yiyen  keçiler  hareketlilik  göstermeye  başlamışlar, ordan oraya  zıp zıp  zıplamışlar.
Kahveyi  çok az  şekerli  severim ,  yanında  mutlaka  çukulata  olacak.   Marcel Proust,  ''Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde'' isimli eserinde çocukluğunda nefesini rahatlatması için kafein kullandığını yazar.

Koydu kahveyi
Fincana
Koydu sütü
Kahve fincanına
Koydu şekeri
Sütlü kahveye
Karıştırdı
Küçük kaşıkla
İçti sütlü kahveyi
Ve bıraktı fincanı yerine
Konuşmadan benimle
Bir sigara
Yaktı
Halka halka yaparak
Dumanları
Dökerek külleri
Kül tablasına
Konuşmadan benimle
Bakmadan bana
Kalktı ayağa
Geçirdi şapkasını başına
Giyindi
Yağmurluğunu
Çünkü yağmur yağıyordu
Ve çekti gitti
Yağmurda
Tek kelime etmeden
Bakmadan bana
Ve ben
Aldım başımı elimin içine
Ve ağladım.



Kahve yanı  bir de güzel  bir  kitap ..Murathan Mungan  Meskalin   60  Draje   adlı  kitabında   şöyle  diyor  :
''   Milyonlarca  görüntü,  milyonlarca  ses bombardımanı  altındayız !   Bundan  kaçış  yok  ama,  hiç  olmazsa  görüntüler ve  sesler   çağında   kitap  okuyun!   ''

Bu iki  kaçış  noktasını  birleştiriyorum balkonumda.  Kahvemi  içerken,  kendime ayrı bir  alan  oluşturuyorum.  Okumanın  güzelliğine  bir  kez  daha  varıyorum.  Gandhi   haftanın  bir  günü  hiç  kimseyle  konuşmazmış.  Ben de  kapanıyorum  evime dönem dönem.  Çevrede  süregelen ilişkilerden,  olaylardan,  gerçek  yaşamdan  kaçıyorum.  Hep  derim  ,  ben  bir  yaşamı yaşıyorum. Ama  okuduğum  her  kitapta   başka bir dünyaya  açılıyorum. Belki acımasız  olacak  ama  hiçbir  arkadaşım  bunu vermiyor bana...
Şu  sıralar   klasikleri  okumaktayım. Klasikleri  olgunluk  çağımızda tekrar  okumak  olağanüstü  zevktir.  Gençliğimiz de  okumuş  olmamıza göre  farklı -  ama daha  büyük  ya da  daha  az diyemeyeceğimiz  -  bir  zevk.  Gençlik  her  deneyime  olduğu  gibi, okumaya da özel bir tat ve  özel bir önem  yükler;    olgunluk  çağımız da  ise  bir çok  ayrıntı ve  düzeyi  ve  ek  anlamları  fark ederiz.  hatta  fark  etmemiz  gerekir..
Calvino   Klasikleri  Niçin  Okumalı  adlı   kitabında  şöyle  der  :

'' Gerçekten de  gençlik  okumaları,  sabırsızlık,  dikkatsizlik,  kullanım  talimatları  konusunda ki  deneyimsizlik ,  yaşam  konusundaki deneyimsizlik  yüzünden  pek  yararlı  olmaz.  Kitabı  olgunluk   çağımızda  yeniden  okuduğumuzda  ,artık içsel  mekanizmalarımızın  bir  parçasını  oluşturan  ve  kökenini  unuttuğumuz  bu  değişmez   unsurları  yeniden  bulduğumuz  olur. ''

  Aklıma  geçen tekrar seyrettiğim  Fanny  ve   Alexander 'dan   bir  sahne  geldi. 
'' Ya  Oscar,  işte   böyle...Göz  açıp  kapayana  kadar  yaşlanıyor  insan.  Vaktiyle   çok  önemli   görünen  o  uzun   yıllara  ne  oldu  şimdi ?   ''

Fanny and Alexander : photo Ingmar Bergman
                  Zaman  bizi  dikkate  almadan  geçer.  Kitap  okumaları  ile  yazarın  ölümsüzlüğe  ulaşma çabalarına ortak olmaya  çalışırız.                                            
              Yine  Murathan  Mungan  227  Sayfa  adlı   kitabında  edebiyat  akrabalığndan  bahseder.
  ''  Edebiyat   akrabalıkları   hiçbir zaman  buluşup  bir  kahve  içmeyeceğiniz  insanların yeryüzüne  dağılmış  varlığını   hatırlatır  bize .  Gene de  asıl  buluşmanın  edebiyat  olduğunu   bilirsiniz  ''  
                                                     der.
             İki  önemli  konuya değinmek  istedim  bugün. Sevdiğim,  zevk aldığım iki  konu...

                                                       Kahve   ve  Kitap....



Tasarım:Sawako Kuronuma