29 Haziran 2012 Cuma

vee TATİL ZAMANI


Kocaman bir yılı  geri de bırakarak  tatili  hakettik  sanıyorum.  Uzun bir  süre  burada olamayacağım  . Tatilde  tv  seyretmiyorum, internete  girmiyorum,  artık  dönüşte  görüşürüz. Fotoğraf olarak  kızımın  geçen seneki eğlenceli  bir  fotosunu  koyayım dedim.
Yakında  görüşmek  üzere  :))

26 Haziran 2012 Salı

Pessoa ve Lizbon

                      Portekiz anılarım bitti  sandınız   değil mi:))   Sona  sakladığım  bir  kaç fotoğraf  var.  Lizbona  gidip  gezdiğimiz yerler,  gördüklerimiz,  yediğimiz - içtiğimiz..   7   tepe üzerine kurulu Lizbon; nostaljik tramvayı, eski kentteki binaları, denizi, insanları hatta 1755'te   yaşanan büyük depremiyle İstanbul'un ruh ikizi   sayıyorlar...

                      Lizbon ya da Portekizcedeki adıyla Lisboa için turistler 'Beyaz kent' tanımını kullanıyor. Gerçekten de eski kent Alfama'nın kıvrılarak yukarıya doğru uzanan daracık sokaklarını tırmanıp, tepeden kente ve limana baktığınız zaman sadece beyaz bir kent ve kırmızı damları görüyorsunuz. Oysa sokaklarda dolaşmaya başladığınızda beyazlık kayboluyor. Lizbon, tarihi binalarını, dokusunu korumayı başarmış kentlerden.
                     
                     Lizbon Tejo Irmağı kenarında kurulu bir kent. Üstelik bir dizi fay kırığının üzerinde bulunuyor. 1755 yılındaki korkunç depremde tsunami meydana gelmiş ve 60 bin kişi hayatını kaybetmiş. Deprem uzmanları bugün, bu depremin büyüklüğünün 8.5-9 şiddetinde olduğunu tahmin ediyor. Bu korkunç depremde, bir tek bugün eski kent olarak bilinen Alfama'ya bir şey olmamış. Alfama'ya 28 no'lu tramvayla çıkmak mümkün..
 













                          Lizbon'da dikkatinizi çekecek bir diğer yapıda upuzun 25 Nisan Köprüsü. Eski adıyla Salazar Köprüsü... İki dünya savaşı arasında 200 bin mültecinin yerleştiği kentte, 1966'da büyük ölçüde ABD yardımıyla yapılmış. Köprünün ayaklarının hemen yakınındaki bölge de yine özellikle gece hayatıyla ünlü...

                          En güzel caddesi Rua Agusta.. Aralarında pek çok ünlü markanın da bulunduğu dükkanlar, cafeler, hediyelik eşya veya el sanatları satılan tezgahlar.. Kısacası burası kentin en turistik ve eğlenceli caddesi.. Burada görmeniz gerekenbir başka şey de Eiffel'in mimarı tarafından yapılan Santa Justa asansörü. Asansör sayesinde diğer tepelik bölgeye, Bairro Alto'ya geçiş yapılabiliyor. Buraya tramvayla da gidebiliyorsunuz. Aslına bakarsanız şehrin gece hayatının kalbi burada atıyor. Fado mekanları, restoranlar ne ararsanız var.












                                     Portekiz'e gidip de deniz mahsülü yemeden gelme diyenlerin öğüdünü tuttum. Lizbon'da özellikle sardalye ızgara meşhur. Ancak Atlas Okyanusu'nun kıyısındaki bu kentte elbette okyanus balıklarını bulmak mümkün. Portekizce ve Fransızca dışında bir dil konuşamayan restoran sahipleriyle, el-kol ve tarzanca olarak gayet iyi anlaşabilirsiniz. Vitrinden beğeneceğiniz bir balığı size güzel bir şekilde servis ediyorlar. Servisin öncesinde ekmek ve krem peynir geliyor... Balığın yanında gelen sarımsak ve zeytinyağı soslu, bol tuzlu kızarmış patatesin tadına ise doyamayacaksınız. Üstelik fiyatlar gayet makul. Zaten Portekiz, Avrupa'da bir Türk'ün seyahat edip, gönlünce gezerek alışveriş edeceği ve bütün bunları oldukça ucuza çıkaracağı nadir memleketlerden. 




   

                               Bu  ne  balığıdır  bilmiyorum ama  ızgarada  pişerken  süper  kokuyordu. Önümüze   gelince  büyük  iştahla  yiyelim dedik.  Bıçağı  batırmamızla  olanlar  oldu.  İçi  hiç  temizlenmemişti  ve  tamamiyle  kanlıydı.  Yeniden  temizletip  ızgara yaptırdık.  Ama gördüğünüz   bu  tabak  7 euro..








Lizbonda  yapılacak şeyler  tüyosu  veriyorum şimdi  :
Bairo Alto Bölgesi’nde sıklıkla yazarların, sanatçıların gittiği, art nouveau Chiado’s Cafe Brasileira’da akşamüzeri bir şeyler içebilir; Graça isimli restoranda muhteşem şehir manzarasını izleyerek harika deniz ürünleri yiyebilir (Rua Damasceno Monterio, 9B), fado dinlemeye 1947′den beri hizmet veren Casa de Fados‘a gidip Lenita Gentil’in sesiyle büyülenebilirsin. Michelin yıldızlı restoran Eleven ve şehrin en popüler gece kulübü Lux’ü de listene almalısınız





"insan sıkılırsa
aynı yerde yaşamaktan
ben neden hep aynı
derinin altında

sıkılmadan yaşayayım?" 

  
diye  soran Pessoa sırada... 13 Haziran 1888 ile 30 Kasım 1935 arasına sıkışan çok renkli, çok “kişilikli” ve çok şiirli bir yaşamın baş kahramanı... Alvaro de Campos’un, Alberto Caeiro’nun, Ricardo Reis’in “babası” Lizbon’lu modernist..Huzursuzluğun  Kitabı'nı  bilmeyen  yoktur  ...
1988 yılında Lizbon’da doğan Pessoa ilk şiirini yedi yaşında iken annesi için yazmış.


                                                                     “sevgili anneme,
                                                                       buradayım
                                                                       doğduğum topraklarda
                                                                      ne kadar sevsem de onu

                                                                      ondan daha çok seviyorum seni.”


Beş yaşında babasını kaybettikten sonra annesi yeni bir evlilik yaparak bir Portekiz konsolosu ile evlenir ve çift çocuklarıyla birlikte Güney Afrika’ya, Durban!a taşınırlar. Orada İngilizce eğitim gören Pessoa 1905 te Portekiz’e geri döner. Üniversiteye kaydolur ama bir süre sonra üniversite eğitiminden vazgeçer. Akraba yanlarında, kiralık evlerde tercümeler yaparak zar zor hayatını kazanır. Eleştiriler yazar. Gazete çıkarır ama başarılı olamaz. 1912 de şiir yazmaya başlar.





Yurt  dışına  gidip  kocasına  forma  dışında  birşeyler  alan  bir  benim  galiba  :)  
Pessoa  resimliydi  dayanamadım aldım.  Yanındaki   defter de   benim. Artık  gezi  günlüğüm olacak ama daha  başlayamadım...





                                                        
.

22 Haziran 2012 Cuma

balkonumda

                                Çoğu arkadaşım yaşadığı  yerden şikayetçi.  Hayallerde  İstanbul  ya da İzmir  var. Buralarda  yaşayıp  kaçı memnun  kalırdı acaba , merak ediyorum. Şikayetlerini,  hiçbirşey yapamadıklarını,  memnuniyetsizliklerini   acı bir  gülümsemeyle  sadece dinliyorum.  Kimseye  hayal ettiklerini  her yerde farklı  şekillerde  yapabileceklerini anlatmaya  çalışmıyorum,  bir faydası  yok çünkü...
                               Oktay Akbal  bir  yazısında  şöyle  diyor :

 ''İstanbul'un  havası mı, suyu mu , nedir kişiyi huzurlu bir yaşantıdan  , rahat  çalışma olanağından  yoksun  kılan?   Bir  kez  kendi  başına kalamıyorsun.Kentin  gürültüsü, yaşama sıkıntısı  , bir karmaşa içinde  zaman öldürüyor.Oysa, uzak bir  köy evinde ,  bir  ağaçlı  bahçede, bir  manzaralı  balkonda oturup  bir  kitabın  ,  dinlediğin müziğin içinde  kendini  bulmak  ,  bambaşka  bir şey...  Bir  duygu, bir  hava,  bir  dinginlik,  bir açılım...''

                             İşte  böyle  şanslıyım.  Güzel  bir  bahçeden sonra,  deniz gören bir balkonum  var.  Ihlamur  kokusu geliyor  çoğu zaman ..Tam  zamanı ama.  Tüm  gün  balkonumda  oturuyorum. Mesela  şimdi  gece bire  geliyor ve  balkonumdayım.  Kahvaltıyı  burada  yaparız,  yemek  yeriz.  En önemlisi  Oktay Akbal'ın  hayalini  kurduğu gibi  kitap okuyorum..






Victor  Hugo  dostlarına  şöyle  seslenirmiş  : ''  Kentte  uzakta,   kentin  gürültüsünden uzakta ,  beni  bulun,  beni  bulun!  ''

Şair  19  yıl  Paris'ten  uzak  bir  yaşam  sürmüş.








                        Ben  okurumda kızım okumaz mı?  Kendi  seçtiği  Balonla Beş Hafta'yı  okuyor.  Ama  böyle  durduğuna  bakmayın , her an  sokakta ki  çocukların  seslerini  duyup   ve    dışarıya  fırlayabilir  :)







                                                    Çehov  kahramanları  gibiyiz:
                                                    Olga,  Maşa,   İrina..
                                                    Olga'nın  sözleri  :

                                               - ''  Yaşamak  lazım  !   Müzik  öyle  güzel,  öyle  neşeli  ki  .Hele  biraz  zaman  geçsin , işte  o zaman  bu  hayatın  ve  bu  acıların  anlamını  bileceğiz.  Ah  bir  bilebilsek! 
                                                 Bir  bilebilsek!



 



İşte  balkonumuzun  minik  üyesi.  Nedense  şu  güzel  şiir  aklıma  geldi.

bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
konuşurlar
isterler
susarlar
dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
ev meslek iş para geçim diyerek
düşünün şimdi bir de
şehirlerde kasaba ve köylerde
başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu."

cahit zarifoğlu,          yaşamak....

19 Haziran 2012 Salı

ÇİN GECESİ

                                          Kız kıza  gecelerimiz  meşhurdur  biliyorsunuz.  Geçen gece  yine  arkadaşlarla  bir  araya geldik  ve  bu sefer   temalı  bir gece düzenleyelim dedik  :)   Nasıl  olur  demeyin,  biraz  hayal  gücü,  biraz  yaratıcılık  yaptık işte..  Hem  öyle  her şeyi  bulabileceğimiz  büyük bir  şehirde de  oturmuyoruz.  Olsun,  yine de  bulduklarımızla yaptık  bir şeyler...
                                          İlk  önce  masayı   düzenledik. Bizim  burada  cuma  günü  pazar  olur,  herşeyi  buluruz.  Masa örtüsü  için  kırmızı  kumaşı  bu  pazardan  buldum  ,  hem de 1  tl..












                                    Arkadaşımın  terasına  soframızı  kurduk.  Her  gelen  mutlaka  kırmızı  birşeyler  giymesi  zorunluluğu  vardı. Bulanlar  kimono   giydi.  Tabi  ki  yemekler de çin  yemekleriydi..




Japon kız  türk kahvesi içiyor  :))











Gece  yarılarına kadar süren , terasta püfür  püfür  bir  gece  oldu..





Bu da masamızın genel görünüşü..






İşte bizden biri ama japanesse kız :))





17 Haziran 2012 Pazar

Bergman Filmlerine Devam

                                   Bergman'ın  Pazar  Çocuğu  kitabının  en güzel,   en etkileyici  bölümü,  yıllar  sonra babasıyla  aralarında  geçen  konuşmaları  anlattığı  son  sayfalarıdır. Yaşlı  adam  iyice  ölüme  yaklaşmıştır,  günlerini  ölmüş karısının  bir zamanlar tuttuğu günlükleri  okumakla  geçirmektedir.  Bergman,  babasıyla aralarında geçen geçmişle hesaplaşma niteliğindeki  konuşmaları   yürek  burkucu biçimde 
''  Bunu  şimdiki  iki yaşlı , beyefendi olarak  konuşmamızın utanç  verici  olarak  düşünüyorum.  Ama  aynı zamanda gülünç  de,  ''   diye nitelendirir.
                                Tuhaftır,  aralarında  doğrudan  ilişki olmamasına  rağmen  kitabın  bu  bölümü  bana Bergman'ın  Güz  Sonatı  filminde  nice  zaman  sonra  biraraya  gelen  ana-kızın  hesaplaşmasının  yeraldığı ,  sinema tarihine  geçmiş  o  ünlü ve  uzun sahneyi  hatırlattı.  Bu  iki  olay  benzerlik  gösterdi  nedense...



                   


                               Ingrid  Bergman ile  Liv Ulmann 'ın  ana-kızı  oynadıkları  Güz  Sonatı'nda  bir  tiyatro  oyunu havasında uzun bir sekans olarak yer alan bu  sahne,  Pedro  Almodovar  'ı  da etkilemiş,  Yüksek  Topuklar  filminde  Marisa Parades  ile  Victoria  Abril  tarafından  canlandırılan  ana ile  kızın hesaplaşma sahnesine esin kaynağı  olduğunu  bizzat  yönetmenin  kendisi  söylemiştir.
                               Güz  Sonatını  anlatmama  bilmem  gerek  var mı?  Benim  gibi  seyretmekte  gecikenlerdenseniz  acele  edin...


                              Dün  gece de  nihayet    Bergman'ın    fanny ve alexander  filmini izleyedim.  Oldukça uzun bir film. Bir  gün ara  vererek seyrettim  hatta.  Tekrar  sindire  sindire izlemek  isterim. Bakalım  ne zamana  kısmet  olacak.  Bu  film de   Bergman'ı  sevme  nedenimi  tekrar anladım.  Bergman  özellikle kadın iç dünyasını iyi anlıyor. İnançları  sonuna  kadar sorguluyor.  Güle  oynaya  başlayan  Noel gecesi, renkleri  , eğlencesinden  sonra  birden  çoğu evde  olan zalim babaya  geçiyoruz. Öyle  sert  işliyor ki  konuyu Bergman sizi  sarıyor acımasızlık...
                                                                                       
                                                                

                                    


                               Kalabalık bir ailenin noel hazırlığıyla başlayan film, ailede 'kuzen', 'yeğen', 'kardeş', 'torun', 'oğul ve kız' sıfatlarına sahip Fanny ve erkek kardeşi Alexander'ın açısına gelince Bergman'ın   'kendi çocukluğu'nu andırıyormuş.

                                312 dakika süren dört bölümlük bir TV dizisi olarak çekilen film, bir tiyatro yönetmeni baba ve aynı tiyatroda oyuncu olan annenin iki çocuğu Alexander ve Fanny'nin merkezinde ilerliyor. Bir yandan erkek ve kadın arasındaki karşıtlığa işaret ederken, bir yandan da çocuklarla yetişkinlerin dünyasını gözler önüne seriyor.
                               
                              Fanny ve Alexander, yönetmenin yaşamı düşünüldüğünde Bergman'a ait otobiyografik izleri yakalayabileceğiniz bir film. Zira Bergman da çocukluk yıllarında, bir papaz olan babasının etkisiyle ağır ve katı disiplinli bir dinsel eğitimden geçmişti. Bu son filminde geçmişine, çocukluğuna doğru bir geri dönüş gerçekleştirmiş bir anlamda. Röportajlarında aktardığı, babası tarafından kapatıldığı dolabı hatırlayınca, filmdeki üvey babanın kasvetli evine anlam yüklemek hiç de zor olmuyor. Bu öznel yaklaşım Bergman filmlerinde sıkça karşılaşılan bir durum.



                                         



                           Bu  haftasonu  benim için  bergmanlı  filmler  oldu.  İkİ  önemli  bergman  flimi izlenmesi  gerekenler  arasında.  Tavsiyemdir....    



        

10 Haziran 2012 Pazar

Yasemin Kokusu


Amelie  filmini izlediyseniz bilirsiniz; filmin başlarında Amelie insanları tanıtırken en sevdikleri ve sevmedikleri şeyleri öyle doğallıkla ve güzel bir şekilde anlatır ki "benim en sevdiğim ya da sevmediklerim neler" diye düşünürsünüz.
Benim sevdiklerim  arasında  yaz  sezonu  gelince balkon ve bahçe  keyfine  başlamam  geliyor.  Bahçede   yapılan  kahvaltılar,  akşam yemekleri,  sohbetler,  çiçeklerin kokusu  ve  görüntüsü,  off  çok  güzeldir. 










                                                    Özellikle   beş çayında arkadaşlarım  yavaş  yavaş  gelirler.  Kahveler  hazırlanır,  kek-pasta  artık  ne  varsa  o  gün  ,  tabaklara  konur.  Çocuklar  gelir  gider,  ayak üstü  bir şeyler  yerler..Mutluluk  paylaşılınca  güzel  bence.  Tek  başıma  otursam şu  bahçe de  böyle  keyif almazdım...
 







Burası  bahçeme  giriş  kapısı..  İki  yıl  önce  ektim  yasemini.  İnanın  boyu  bir  metre  bile  değildi. Adalarda  gezerken  görüpte  ekmeliyim  demiştim.  Şimdi   yasemin  tüm  mahalleyi  sarıyor  kokusuyla....










"Akşam,yine akşam, yine akşam,
    Bir sırma kemerdir suya baksam,
   Akşam, yine akşam, yine akşam,
                                             Göllerde bu dem bir kamış olsam!"             diyor  A.  Haşim...

                    Gece  oturmalarımızda  oluyor,  ikindi  keyfi uzuyor  akşama  kadar.  Hadi   akşam  yemeğini de  bahçede   yiyelim  diyoruz .  Giriyoruz  mutfağa,  inanın  bir  saat içinde   soframız  hazır  oluyor.
 
 
 
 
 


Cevat  Çapan'ın  Bir  Ardıç  Kuşu  Akasya Ağacında    şiirini  bilir misiniz?   İlk  cümleleri   şöyledir;


O yaz,
bol bol roman okudum,
denize girdim kimsesiz kumsallarda;
rüzgârların, balıkların adlarını öğrendim.
Nice cümlelerin altlarını çizdim
kırmızı kalemimle.


            Ben de  yaz  bitiminde  böyle  demek  istiyorum,  bol  okumalı,  kitaplarımla geçen  bir  yaz..





 

8 Haziran 2012 Cuma

PEMBE PİKNİK

   


Geçen sene Pelin ve arkadaşı Sena'yı alarak piknik çekimleri yapmıştık. Hem piknik sepeti için hem de çekimler için çok uğraşmıştım. Eski fotoğraflara bakarken buldum yine onları. Şu sıralar okulda da öyle çok piknik olayı var ki. Bari gündemdeyken bunları yeniden yayınlayayım dedim. Geçen sene bir tane sepet almıştım.. Kumaşçıya giderek zevkime göre renk renk kumaşlar ,fistolar aldım. Pembe sever olarak tercihim pembeydi tabi ki..
Bu arada elime dikiş iğnesi bile almış değilimdir.. Evde ki sökükleri bile anneme götürürüm. Tamamen doğaçlama bir tasarım yaptım.









                          Pikniğe gitmeden saçlarımızı yaptık, elbise giyildi. Örtü olarak pembe kareli kumaş alarak etrafına oya ördürdüm anneme..










                                        Pembe turtalar yapıldı , arkadaşımızda alındı yanımıza...
















                           Keyifli bir yarım saat geçirdik, sonrasında bu kıyafetlerle ağaçlara tırmanmaya  başlayınca piknik bitti :)



4 Haziran 2012 Pazartesi

Obidos; Portekiz'den cennet köşe

                                            Görmemişin biri  yurt  dışına çıkmış,  bin tane post  yazar olmuş:))    Ama  ne  yapayım,  gördüklerimi  paylaşmayı  seviyorum..Portekiz  gezimizde  Obidos  adında  çok şirin bir yere gittik.  Bizim Alaçatı  gibi  evler ,  sokaklar,  şarap  tadım  dükkanları  vardı. 






Obidos   Kalesi..







Her  tarafta  kuklalar  var. Banklarda  bile  oturan  bebekler  var ve sapasağlam  duruyor.







Vitrinler  işte  böyle  sevimli...











Aynı Alaçatı  değil mi?  Ama  burada  turist olmasına rağmen  akın akın insanlar  yok  sokaklarda. Belki  daha  büyük  bir yer olduğundan...










Arkadaşlar   çukulata  kaplarında  şarap  tadıyor:)











Dükkanın  birinde   seramiklerini   boyayan  bayan...






Sonrada  OBİDOS Lagünü....











Çok  çok  güzeldi,  manzaraya  bakan  bir  kafede  espresso   içtik,  fiyatlar  çok  uygun.  1  euro...




Mouth of the Obidos Lagoon, Portugal



Bu  sahilde  deliler  gibi  koştuk, ıslandık.  Dalga  çok  fazla  ama  deniz  sıcak.  Atlas  Okyanusuna da   girdim ya :))










Tasarım:Sawako Kuronuma