30 Mayıs 2012 Çarşamba

PORTEKİZ

İşte  döndüm ! 
Tüm korkularıma rağmen  bu  yolculukta dört  kez  uçağa  bindik.  Herkes  korkumu aştığımı söylüyor ama  korkum tüm  yolculuk  boyunca devam ediyor.  Yere inince  tüm korkum  geçmiş oluyor. Aman  buna da  razıyım :)
Portekize  Münih  aktarmalı  gittik.   Uçuş  süresi  toplam  5 -  6  saat... Okulun  Comenius  projesi  nedeniyle  oradaydık.  Bizimle  birlikte  8  ülkeyiz. Lizbon'a  yakın  Caldas Da Rainha   diye  bir  yerdi  ..Caldas da Rainha belediyesi, Portekiz'in Centro bölgesine bağlı Oeste altbölgesinin belediyelerinden biriymiş.   Lizbon'a olan uzaklığı 80 km. kadar.   İsminin anlamı "Kraliçe'nin Kaplıcaları" anlamına gelmektedir. Şehirde Kraliçeyi temsil eden bir de heykel mevcut.

Burada  çok  güzel  bir  otelde  kaldık.  İlgilenenler  için  link..












Ertesi  gün   okula   gittik.  Sakin,   az çocuklu  ve  az  gürültülü   bir  okuldu.  Okulun  dört yanı  park  ve  bahçelerle  çevrilmişti...
















Anasınıfında  ....



 

Daha  sonra  bizi  şehirde  gezdirdiler..






Jaso  Malhoa  Müzesinde   gezdik. 


painting by Jose Malhoa



Ressamın   Kraliçe  Leonor  tablosunu  gördük...









 




D. Carlos  parkında  gezdik..




Parkın  yakınında   bir çok  hastanın  tedavi  olduğu  ,  sularıyla   ünlü   termal  otel- kaplıcayı  gezdik. Buradaki  su  çok  ilginçti,  suyun  içine  sanki  kireç  karıştırmışlar  gibi  bir  renkteydi.  Kokuda  çok  kötüydü,  girenler  koşarak  çıktı.  Bu  kokuda  nasıl  tedavi  oluyorlar anlamadım..







Şehir  oldukça  büyük.  Pahalı  bir yerde   değil.  Yiyecek  ve  giyim  oldukça   makul  fiyatlarda.  Burası   kaplıcalarıyla  olduğu  kadar   seramikleriyle  de  ünlü  bir  yermiş.  Bunu  duyunca  nasıl  sevindim  bilemezsiniz.  Kendimi  cennette  buldum bir an.  Seramik  müzesi  vardı.  Burada  saatlerimiz geçti. Eee  birşeyler  almadan olmaz tabi ki:))
                                






  









Bu kadar değil tabi ki.     Devamı yakında:))
                                                                                 


  





21 Mayıs 2012 Pazartesi

Kiarostami, kitaplar ve yolculuk




                              Şu sıralar   Kiarostami   filmleri  izliyorum.  Belki  hava durumundan   dolayı .  Yağmur eşliğinde iyice durgunlaşan  ruhuma uygun olur diye  düşündüm belki.  İlk  Close -Up  başladım.  Nedeni  yok,  yönetmenin  en iyi  filmi  değil  ama tesadüf ...
                              Abbas  Kiarostami   "her filmim bir tek filmin bir parçası"   diyen  bir  yönetmen.
Tıpkı   Truffaut' un dediği gibi...
                             Bir de  Zeytin Ağaçları Altında  ( Zire Darakhatan Zeyton)  seyrettim.  Öncesinde  tabi ki  Arkadaşımın Evi Nerede  ve   Ve Yaşam Sürüyor   seyrettim...Bu üç film, sinema  teorisyen ve yazarlarınca bir üçleme olarak kabul edilmişse de; Kiarostami    buna karşı çıkarak, filmler arasındaki tek bağlantının, hepsinin tesadüfen aynı yerde, İran'ın kuzeyindeki Köker köyünde geçmesi olduğunu belirtmiştir. Buna karşılık, yönetmene göre, bu filmlerden Ve Yaşam Sürüyor  ile Zeytin Ağaçları Altında 'nın Kirazın Tadı   filmiyle bir üçleme oluşturması daha uygundur. Bunu nedeni ise, bu üç filmin aynı temayı  yani  "yaşamın değeri"ni işlemesidir.
                             Köker Üçlemesi (Deprem Üçlemesi)’nin sonuncu ve 1994 yılı yapımı filmi Zire Darakhatan Zeyton. Devrim sonrası dönemdeki bir üçlemedir Köker Üçlemesi.  Birini izlemeden diğerinin mantığını bulmak, tam anlamıyla oturmak zordur. Ama bu Kieslowski’nin Üç Renk Üçlemesi için geçerli değildir. Orada birbirinden bağımsız temalar işlenir ama Köker’de durum aynı değil.  Serbest işleyen bir seyir var  Kiarostami'nin  bu filminde. Olaylar doğaçlama gelişir ve bize bunların aslında doğaçlamanın nasıl bir kurgu olduğunu söyler.


                                     Zire Darakhatan Zeyton


                            Soğuk rüzgârlar ve uçsuz bucaksız ekin tarlaları ve de onların üstündeki dirilişi simgeleyen Zeytin Ağaçları…
                            
                           Zeytin Ağaçları Altında,   soğuk rüzgârdan arta kalan küllerden oluşuyor. Deprem, gidenler, gelenler, kazanılanlar, kaybedilenler…    


                                   Zire Darakhatan Zeyton



                                                      Sizin de izlemeniz  için   işte link   ..


                                     Bu  hafta sonu  yalnızca film  yoktu gündemimde .  Ayrıca  dört gözle beklediğim  kitap fuarına gittim. Ne zamandır alacağım kitapların  listesini yapıyordum. Fuarda doyasıya gezdim ama bir o kadar daha gezdim. Tam 41 kitap almışım. İşin ilginç  yanı  evde  listemi  gözden geçirince yalnızca 4  kitabı bulabildiğimi  gördüm. Bunun  nedeni  yayınevleri  fazla  kitap getirmemiş olması.  Mesela  bir  yazarın  en son kitabını  ya da çok satanlarını  getirmişler normal olarak. Olsun ben yin de aldım :)
                                  Sonra  da   hayal kahvem 'in  dediği  gibi  kitaplığımda  dizi dizi  yerlerini  aldılar :)








Kızımda  peşimde  kendine  göre kitaplar  seçti,  çocuk kitabı yazarlarına  kitap imzalattı. Özellikle  Muzaffer İzgü'ye..










Ben  kitaplara  dalmışken  makineyi  alarak  kendine göre birşeyler  çekmiş.  Bu fotoğraflarda  Pelinin  gözünden  fuar...








































Şimdi  de  heyecanla  kitaplarımızı  okuyoruz.  İlerliyen zamanlarda   okuduklarımı  paylaşacağım.  Yolculuk  diye  de  yazdım  yukarıda.  Evet    arkadaşlar,  daha  leylek  görmedim  ama  bu  benim  3. yurt  dışı  gezim olacak  bu yıl.  Yarın  Portekiz'e  gideceğiz  5  arkadaş :)) 
Nerden  çıktı  demeyin,   gelince  anlatacağım inşllh...  Ama  geçen  yılki  hıdrellez  dileğim  seyahat ,  seyahat,  seyahattı :)    Ee  işte  ,  görüyorsunuz ki  kabul  oldu.  Dönünce  görüşmek  üzere...












                                    
                               

18 Mayıs 2012 Cuma

TEREZİN

                       Prag  yazılarım bitti  demiştim  ama  gidip  görüp  çok etkilendiğim Terezin  sona kaldı.  Turla  giderseniz  60  euro  ödüyorsunuz ,  kendi  çabalarınızla otogardan giderseniz gidiş-dönüş 32 tl  oluyor. Metroyla   Florenc 'te  inin ,  buradan  devamlı  Terezin'e  giden  otobüslere binin.  Fazla  uzak  değil..Ne  mi  var,  işte  Terezin  bilgileri..
                       Terezin bir nazi kampı.Elbet ki bir Auschwitz gibi değil ama, insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor orda 1 saat geçirmek..Terezin, görebileceğiniz toplama kampları arasında en dayanılabilir olanı.Zaten böyle olmasının sebebi ise bir imha (extermination )kampı değil,toplama ve dağıtma kampı olması.Yani Avrupa'daki yahudiler önce bu tarz kamplarda toplanıp daha sonra Auschwitz, Treblinka gibi imha kamplarına dağıtılıyordu.Fakat böyle bir prosedür uygulamasına rağmen Terezin'de de 3.000 kadar yahudi öldürüldüğü bir gerçek.





Kampın giriş kapısının üzerinde büyük siyah harflerle Almanca “Arbeit Macht Frei” yazıyor. “Çalışmak özgürleştirir” anlamına geliyor.  Sağlıksız koşulları ve kapasitesinin çok üstünde insanın toplanması nedeniyle çocuklar başta olmak üzere toplu ölümler meydana gelmiştir. Teresin toplama kampında gaz odası ya da krematoryum bulunmamasına karşın ve daha da acı olarak kitlesel ölümlerin yavaş yavaş ve sağlıksız koşullar nedeniyle meydana geldiği bilinmektedir. 









 

Sadece kişisel eşyalarının yer aldığı bir bavul ile kamplara toplanan insanlara tek tip kıyafet ve numara verilmek suretiyle tüm eşya ve mal varlıklarına el konulur. İnsanlara verilen kalın pamuklu kumaştan dokunmuş tek tip kıyafet yaz ve kış koşullarında değiştirilmemektedir. Orta Avrupa’nın çetin kış koşulları için yeterli olmayan bu kıyafet ile başta çocuk ve yaşlılar olmak üzere insanların hastalanarak hızla yitirilmeleri amaçlanmıştır. Ölenlerin elbiseleri hayatta kalanlar tarafından paylaşılmaktadır.













Koğuşlardan sonra duş bölümüne geçtik.Bir anda 100 kişinin sokulduğu duş odasını dışında bir soyunma odası ve çamaşır kazanı mevcut.Esirler çamaşırlarını buraya bırakırlar ve duşa geçerlermiş.Duşta ılık su mevcut değil.Ya çok soğuk yada çok sıcak suyla yıkanacaksınız ve seçme şansınız yok.Bu uygulamanın acı tarafı şu ki duştan çıkan insanlar kurumamış elbiselerini üstlerine geçirdikten sonra 0 derecenin altındaki soğuk havaya çıkarılıyorlar ve çalışmaya zorlanıyorlar..






Fotoğrafta  görülen  bir tür çamaşır  makinası. Gruplar  halinde  insanlar soyunuyor  ve  bu makinaya atılıyor. Çamaşır yıkanmıyor  burada  bir  tür  kuru  temizleme.  Hem  çamaşır yıkama  süresi  hem  de  banyo yapma  beş dakika.  Genelde  tam  banyo  yapamadan  sular  kesiliyor.


 




Böyle  güzel  evde  var mı  kampta  derseniz var  ama  oranın  komutanının.  İnsan  nasıl  olurda  çoluk çocuk  insanlık dışı  olaylar  olurken ,  burada rahat uyuyabildiğini  merak ediyor.  Biraz  ileride  yüzme  havuzu da  var.


 



Sonra   müzeyi ziyaret ettik. Müze, Terezin kampında esir tutulan Yahudi çocukların yazdığı şiirler, çizdiği resimlerle süslüydü. Acımıza  acı  katarak  dolaştık. Prag  gezimin  en  moral  bozucu  günüydü. Ama  herkesin görmesi  ve  ders  alması gereken bir yer  ..










12 Mayıs 2012 Cumartesi

baykuş partisi

                                                              Owl   Party

                          Kesinlikle   çocuklar  için  değil  kendim  için  yaptım  bu  partiyi.  İster   çocukken  hevesini  alamamış biri  deyin,  ister  yapacak  başka  bir  işin mi  yoktu  deyin  bilmiyorum  işte...Bildiğim tek  şey hazırlama  ve  parti aşamasında  keyif  aldığım.. Aylar  önceden  keçeden  baykuşlar   dikerek  başladım bu işe. 
                         Sonra  banner  ,  cupcake  görselleri  çıkardım.  Yetenekli   olmanız  gerekmez  internet  sağolsun...




 

Baykuş  pastası  yaptım.  Yine  google   da   araştırarak..  Tarife  gerek   yok.  Hazır   pasta  tabanı,  puding,  krem şanti  vb... Kolay  şeyler   yani.








Kızımın   arkadaşları   partiye  baykuş  temalı  birşeylerle   geldiler..Kimisi   baykuşlu  çanta,  kimisi  baykuşlu  küpe,  kimisi  baykuş  kostümlü...








İşte   bunlarda   benim  hazırlayıp   bahçemizdeki   ağaca  astıklarım...









Aramızda   çok  yetenekli   annelerde   var.  Ben  baykuş  partisi  deyince  1  haftada   baykuş   kostümü  dikti  oğluna...







baykuşlu  partimiz   devam  ediyor:)







Bir   parti   daha   sona  erdi.  Yeni   parti   fikirlerinde   görüşmek  üzere.....

11 Mayıs 2012 Cuma

Los Olvidados, The Forgotten Ones



                                   Çocukların içinde bir iş yaptığınız  zaman  güzel tarafları olduğu kadar   olumsuz yönlerini de yaşıyorsunuz.  Okul giriş ve çıkışları doğal olarak  okul  çevresinde olduğumdan  çocukları ve  gençleri  gözlemleme şansım  yüksek.. Acaba  bir  ben mi böyleyim?  Öyle  umutsuz anlar  yaşıyorum ki,  hem  gelecek açısından  hem de bu  ortamda  nasıl  kızımı  yetiştireceğim konusunda...
                                   Hangi  olumsuzluklardan  bahsetsem  size ;   7 den  17 ye  tüm  çocukların  küfürlü konuşması mı,   okulun  hemen yanındaki  kafede   öğrencilerin  çekinmeden  sigara içmelerimi,  itiş kakış bağırtılı kavgalı  ilişkilerinden mi,  gece  geç  vakitlere kadar  sokakta  gezen çocuklardan mı  desem...O  kadar  çok  kafaya  taktım ki  bu  konuyu  her olumsuzluğu  görüyorum ve  bu  canımı  sıkmaya  yetiyor. 
                                  nerden  bu  konu  aklıma  geldi  derseniz   bu  gece  seyrettiğim  Bunuel  filminden ..Filmle  sorunların  katlanarak sürdüğünü  görüyorum. Filme  gelirsek   Unutulmuşlar, Los Olvidados  seyrettiğim..



                                 Los Olvidados (1950)


                   Film    Mexico’nun fakir semtlerinde yaşayan ve çoğu kimsesiz olan çocukların yaşamından bir kesit sunar. El Jaibo ıslahevinden kaçtıktan sonra yeniden mahalleye döner ve kendinden yaşça küçük çocuklarla birlikte bir çete kurar. Böylece diş geçirebildikleri hasta ve sakat kimseleri dövüp paralarını çalmaktadırlar.
                   Çarpık aile ilişkilerine, sistemin acımasızlığına çarpıcı bir bakış atan Luis Bunuel’in toplumsal düzeni eleştiren önemli filmlerinden biridir.
Film, çoğu amatör olan oyuncularla gerçek mekanlarda çekilmiş.  Luis Bunuel bu filmde Meksika’ yı kötü yönleriyle gösterdiği gerekçesiyle ülke çapında sert bir şekilde eleştirilmiş.   Özellikle başroldeki oyuncu Pedro ‘nun annesinin Pedro’ya karşı sert ve sevgisizlik tavırlar sergilediği sahneler,  hiçbir Meksikalı annenin çocuğuna böyle davranmayacağı gerekçesiyle yerden yere vurulmuş   ve oluşan olumsuz hava nedeniyle film ancak dört gün gösterimde kalabilmiş..



                              



                   Los Olvidados  Luis Buñuel'in ayrıksı filmlerle dolu arşivinde   belki de en ''normal'' filmdir.  Buñuel sıradan insanların gündelik dertlerine değindiği filminde açlık, yoksulluk, toplumsal yozlaşma gibi temalara eğilerek düz anlamlardan ve gerçeklikten uzak filmlerinin aksine 1944 - 1952 yılları arasında etkisini gösteren İtalyan yeni gerçekçiliğinin izinden giden bir filme imza atıyor.. İşin ilginç yanı ise, filmin başarısızlığından korkarak Buñuel'e sürrealist öğelerden kaçınmasını konusunda baskı yapan yapımcı Óscar Dancigers'e rağmen Los Olvidados'a damgasını vuran sahnenin Buñuel'in has dünyasını temsil eden, slow-motion tekniğiyle çekilmiş eksantrik bir rüya sahnesi olacak olmasıdır. Buñuel'in gerçekleri de en az rüyaları kadar sarsıcı olacaktır.

                Film başlarken ekranda beliren not, bu savı doğrular niteliktedir:
''Bu film gerçeklere dayanmaktadır. Hiçbir karakter hayal ürünü değildir.''


                           



Filmde  Pedronun  cezalı olarak  girdiği  Çocuk  Çiftliğinin  müdürünün  sözleri anafikri  veriyor :
''çocuğun  karnını  doyurun,  daha iyi  düşünecektir. Çocuk  yerine  sefaleti  kilit altına  alabilseydik  sorunlar  çözülürdü  ''..
Film  her  kentin  arka  sokaklarına  işaret  ediyor.  Benim  gördüklerim  bunun  yanında  çok  masum  belki  ama  eğer  çocuklarımız  böyleyse  oturup düşünmemiz  lazım...




6 Mayıs 2012 Pazar

Kafka, Prag, Nazım...

“.. yağmurlar içindeydi Prag,
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı,
kapağını açtım.
içinde genç bir kadın uyuyor''


                      Nâzım'ın   Saman Sarısı   dizeleriyle  açıyorum  Kafka  yazımı.. Bir  zamanlar  Nazım Hikmet'te  bulunmuş  Pragta..Nazım Hikmet, Uluslararası Barış Ödülü'nü almak için gelmiş  bu masal şehre..
                       Masal kentin, 150 yıllık Slavya kahvesindeyim. Nazım Hikmet'in 50 yıl önce vatan hasretiyle dolu şiirlerini yazdığı kahve burası. Kahvenin küçük havuzlu antresinden, kocaman camekanların önüne yuvarlak tahta masaların sıralandığı, pırıl pırıl avizeli salonuna girince bir an durdum. Acaba Nazım Hikmet hangi masaya oturdu? Hangi masada Münevver Hanım'ını ve Memet'ini içi yanarak düşündü? Şarl köprüsüne bakan masa olabilir mi?    Kimbilir... Ben de oturdum ve Prag'da Nazım Hikmet'le zaman tünelindeki yolculuğuma başladım. Hüzünlü ve özlem dolu bir yolculuktu bu...

                                                            




Slavya kahvesine oturup şiirlerini yazarken nasıl bir duygu fırtınasıyla savruluyordu acaba? Jean Paul Sartre, Pablo Neruda gibi dünya edebiyatının devleriyle dost olmuştu artık. Demir parmaklıkların ardında geçen 12 yıl, açlık grevleri, saldırılar, hastalıklar ve korkular, hepsi gerilerde kalmıştı. Ama gerilerde kalan çok değerli anıları ve sevdikleri de vardı.

Birçok uluslararası kongreye katılıyor, Moskova'dan Berlin'e, Prag'a geziyordu. Yapıtları çeşitli dillere çevriliyor, kitapları yayınlanıyordu. Ama vatanından binlerce kilometre uzaktaydı. Ya Münevver Hanım ve minik oğlu Memet? Türkiye'den çıkışlarına bile izin vermiyorlardı.
Ve  böyle diyordu :


Külahlı kuleler Pırağ şehrinde,

Ağarınca akşamın üzerinde

Düşe giren dünyalar aydınlanır

İstanbul'da bir Memet var

Altısına bastı bu yıl.


Sonra  Kafkayı aramak için  yollara  düşüyordum.
Kenti ikiye bölen Vlatava  Nehri’nin üzerindeki Charles Köprüsünden geçerek  Kaleye çıkıyorum  yavaş yavaş. Çok heyecenlıyım  çünkü  üniversite yıllarından beri  okuduğum Kafkanın  yaşadığı yeri göreceğim. Prag  sokaklarında  gezdikçe nasıl böyle karamsar,  dehşetli ve içe dönük olduğunu  seziyorum.  Yatkınım ya böyle griliğe hoşuma gidiyor.


KafkaÇeklerin “Kafky” si…


                                         Prag’a giden bir turistin Kafka’yı kentle özdeşleştirmemesi neredeyse mümkün değil. Hatta öyle ki, onu hiç tanımayan bir turist için, Prag izleğinde yer edecek yepyeni bir siluet Kafka.
Çünkü Prag’da Kafka’ya rastlamak an meselesi!





Kafka  kitaplarını  karıştırıyorum  ilk  kez  görmüş  gibi..Satışa sunulan Kafka siluet ve fotoğrafları ile yazarın karizmatik imzasının basılı olduğu tişörtler, kibrit kutuları, kartpostallar, kitap ayraçları, masa ve duvar takvimleri, posterler, kupalar ve bardakaltlıkları kitapçılarda ya da hediyelik eşya satan   bu  dükkânda...





20. yüzyılın sanayi sonrası batı toplumunun açmazını ve içine düştüğü yalnızlık ve yabancılaşma sürecini yazdığı eserlerde, sahip olduğu gözlem yeteneği sayesinde çok iyi işlediği” düşünülen Franz Kafka’nın bu bakış açısını tanımladığını tahmin ettiğim Kafka heykeli





Prag’ın batı yakasının tarihi merkezi konumunda olan STARÉ STO’ da Kafka’nın doğduğu evin de üzerinde bulunduğu Franz Kafka Caddesi   (FRANZE KAFKY NÁMĚSTÍ)
 
Gece   gidiyoruz  bu eve.  Beklediğim gibi  kimsecikler  yok.  Gündüz  akın akın  gezen turistler  nerde  diyorum  ama  bu  durumdan da çok  memnunum...





Franz Kafka’nın birkaç yılını geçirdiği bilinen ve bugün kitap ve hediyeliklerin satıldığı Simyacılar Sokağı’ndaki (Golden Line) 22 numaralı küçük mavi ev ( 1919′da basılan Ein Landarzt ( Şehir Doktoru)’nun da bulunduğu çok sayıda hikâyesini 1916 Kasım’ından 1917′nin Mart ayına kadar yaşadığı bu evde yazdığı söylenmekte.)





Kafka’yı anlamak onun o karanlık dünyasını biraz daha duyumsayabilmek için yürüyor, ara sokaklara dalıyorum. ..












Tasarım:Sawako Kuronuma