26 Şubat 2012 Pazar

Bunuel Filmlerine Devam

                                              Bunuel'in  filmlerini izlemeye  devam ediyorum. Bana öyle  geliyor ki  Bunuel  Kadınları diye de  bir şey  var.  Daha  çok  sapkın erkeklere  rastlamış çaresiz kadınlar,  rüyalarının esiri olmuş,  soğuk ve  katı duruşlarının altında çok zayıf  yönleri  olan kadınlar. Şimdi  4 filmini  izleyip  karar  vermiş gibi oldum ama  üst üste  seyrettiğim filmlerde bunlara  denk geldim.  Biliyorsunuz  geçen postta  Tristana  filminden  bahsetmiştim. Burada  da  eniştesinin yanına sığınmış bir  kadının  maruz kaldıklarını anlatmıştım.  Sonra da  Viridiana  yı  seyrettim.



                                               



                                Film  Bunuel'in  hristiyanlık  eleştirileri  olduğu için  İspanya'da ancak 17 yıl sonra gösterime girmiş.  Bu filmi  çok  sevdim.  Bunuel tarzı mı desem, filmde bir çok gönderme var.  Mesela   Jorge karakterinin, at arabasına bağlı bir köpeği eziyet çekmesin diye satın alması ama o esnada başka bir at arabasına bağlı bir köpek görmemiz, hiçbir zaman dünyayı mükemmel bir hale getiremiyeceğimizin göstergesi olmuştur.   Son yemeğe dair yapılan göndermeler yoruma yer bırakmayacak kadar açık ve alaylıdır. son olarak filmde viridiana karakterinin tam bir dönüş yaşadığına şahit oluruz.   Filmi  anlatmayacağım ama 90 dakikakınızı ayırıp  mutlaka seyredin. Final çok güzel. Onca olaydan  sonra Viridiananın  kağıt oynamasıyla  Bunuel  yapacağını yapıyor.
                              Hafta  sonu  olduğundan  bol film seyrettim  .  Diğer  Bunuel  filmi  1967 yapımı, Joseph Kessel'in romanından uyarlı  Bella  De Jour..Fantezinin, gerçeğin birbirine karıştığı  bir film..Bunuel  bu filminde de  Catherine  Deneuve 'ü  oynatmış. 


                                             


                              "Gündüz Güzeli" adı Fransızca'da sadece gündüzleri açan bir tür zambak çiçeğinin adından gelmekte. Aynı zamanda Fransızca'da "fahişe" anlamına gelen bir deyim olan "Gece Güzeli" ("belle-de-nuit")'ne de alaycı bir gönderme yapılmıştır. Filmde burjuva  sınıfından evli, güzel bir kadının öğleden sonralarını lüks bir genelevde fahişe olarak geçirmesi konu edilmektedir. Birçok filminde olduğu gibi Buñuel'in burjuva ahlakını acımasızca eleştirdiği bu filmi çevrildiği yıl Venedik Film Festivalinde   Altın Aslan  ödülü almıştır.

                         Vee  sonunucu   that obscure object of desire  filmi.. Pierre Louys’un “Kadın ve Kukla” adlı romanından uyarlanan film Türkçede her ne kadar “Arzunun o Belirsiz Nesnesi” olarak geçse de “obscure” kelimesinin filmdeki anlamı “karanlıkta kalmışlık” ile daha yakından ilişkili. Arzuyla peşinden koşulan şey ise belirlemeye çalışılmaktan ziyade, ışıkların kapanmasıyla ortaya çıkan, karanlıkta saklanan... Mathieu’nün bir trende tanıştığı insanlara anlattıkları üzerinden geri dönüşlerle ilerleyen hikâye yeni işe başlayan hizmetçisine takıntılı bir ilgi geliştiren adamı konu alıyor.


                                                   

  • Bunuel filmdeki Conchita rolü için Carole Bouquet  ve Ángela Molina  olmak üzere iki ayrı oyuncu kullanmış; ancak bu durum bazı seyirciler tarafından fark edilmemiştir.
  • Film adı Pierre Louys' un İsteğin Soluk Nesnesi deyiminden yola çıkılrak ''İsteğin O Belirsiz Nesnesi haline getirilerek oluşturulmuştur.
  • Filmde bir kadının dantelli ve kanla lekelenmiş bir mantoya yama yaptığı sahne Bunuel' in bir yönetmen olarak çektiği son sahnedir.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Biraz Okuma Biraz Film

                                           Evinizde  kitapların olması, çantanızda kitap  taşımanız  , özellikle  mutsuz zamanlarınızda  elinize  bir tanesini  alıp okumanız , sizi  mutlu edecek  bir  öteki dünyaya  geçmek  demektir.  Zevkle  okunan bir  kitabın  varlığı  benim için zorunluluk  halinde oturulan kalabalık içinde, anlamsız gelen  kahkahalar  arasında,  sıkıcı  insanlar içinde bana güç veren  teselli kaynağı oldu hep. Okumayı  bir zorunluluk değil de kendi seçtiğim bir mutluluk kaynağı olarak  gördüm daima.  Orhan Pamuk'un  şöyle bir  söylemi  vardır, çok hak verdiğim :
          
Kelimeler   ve  edebiyat  ,  karıncalar  ya da  su  gibidir.  Çatlaklara , deliklere,  görünmez  aralıklara herşeyden  önce  ve  en iyi  şekilde  kelimeler  girer. Hayat  hakkında  ,  dünya  hakkında  asıl merak  ettiğimiz şey de,  önce  bu görünmez  çatlaklarda  belirir  ve onu  herşeyden  önce iyi  edebiyat  görür. Yeni  ve  iyi  edebiyatın  , hayat  hakkında hiç  söylenmemiş  parlak  bir  söz gibi ,  vazgeçilmez  bir  haber  niteliği  vardır  ve  bugün kitap okumaya beni  en çok  bağlayan şey bu ..''

                                  Büyük  romanlar  gibi ,  hayatın anlamı da  mutlulukla  sıkı sıkıya  ilişkilidir.  Romanlarda  olduğu gibi, hayatta  da  mutluluğa doğru bir istek, bir  koşturmaca vardır.  Hayatı anlamdırma  çabası ,  kendini  tanıma arzusu  vardır.  Elime  yıllar  sonra tekrardan  aldığım  kitapta Dostoyevski'nin  İnsancıklar 'dır.   Dostoyevski'nin   ilk romanı  olan  İnsancıklar'a  ,  ilk  yazıldığında  büyük  tepkiler gösterilmiş.  Dosteyevski  kitabı  24  yaşında yazmış..Dosteyevski  kitabı yazınca arkadaşı  edebiyatçı  Grigoroviç'e  veriyor. Grigoroviç'te  kitabı  beğenince  başka  bir  yazara  veriyor.  Bu  iki  yazar  ,  Dostoyevskinin  kahramanları olan  orta yaşlı  katip  ile  uzak  akrabası genç  kadının  yalnızlıklarla  dolu  hikayesinden öylesine  etkilendiler ki,gece yarısı  Dostoyevski'nin  evine gittiler.  Dosteyevski  daha sonra hatıralarında  bu olayı  oldukça  heyecanlı bulduğunu  anlatır..


                                           


Gelelim  seyrettiğim filmlere.. Bu  hafta  kendime  Bunuel filmleri  haftası  yaptım.  Aldığım  Bunuel  filmlerimden  ilk olarak    "Tristana''  yı  seyrettim.. "Tristana"   Buñuel'in  bütünüyle İspanya'da  çektiğ i iki filmden biri. Olayların geçtiği toledo ise Buñuel 'in    gençliği boyunca her hafta mutlaka bir kere bu şehre gidip  vakit geçirdiği  şehir  olmuş.Tabi  yakın  arkadaşları  Dali ve Lorca ile..
Tristana, Catherine Denueve - Fernando Rey ikilisinin bir araya gelişiyle oluşan doğal gerilimden beslenen bir Bunuel filmi. Luis Bunuel’in burjuva yaşantısını mizahi ve yıkıcı şekilde ele aldığı filmlerinde görülen müdahaleci tarzıyla çekmediği filmlerinden biri sayılabilir. Benito Peréz Galdós'un yazdığı bu romanı, başkahramanı Don Lope’den etkilenmesi üzerine filme çekmek isteyen Bunuel tüm yaşantısı boyunca duyarlılık gösterdiği birçok şeyi bu filme eklemeye çalışmış.


                                             



  Seyrettiğim ikinci  film    Altın Çağ     (  L'age  D'or )..      Film,  1930'da Paris'te "Stüdyo 28" adlı sinema salonunda ilk gösterimi yapıldığında, sağcı örgütlerin saldırısına uğradı.   Perdeye atılan bir bomba gösterimi yarıda kesti.   Bu olay sonucunda filmin Fransa'da gösterimi hükümetçe yasaklandı. Fransa'dan sonra tüm ülkelerde de bu yasak uygulandı ve bu yasak tüm dünyada elli yıl sürdü.   Bunuel bu filmde, toplum düzeninin hemen hemen her yönünü; gelenekleri, dini, kiliseyi, uygarlığı, kısaca burjuvazinin kutsal saydığı tüm öğeleri yerle bir etmişti..
Bu filmde Buñuel’in toplumsal saldırganlık isteği güçlü bir biçimde görülür.  Film her türlü geleneği reddetmesi bakımından bir manifesto sayılabilir. İnsanın toplumsal ve ussal bilinçliğindeki esaretinden kurtaran, özgürleştiren aşkı amour fou’yu anlatan film  gerçeküstücü sinemanın en doruktaki başarısıdır.



                                                         


Seyrettiğim  diğer  Bunuel  filmleri ,  bir daha  ki   postum da  :))

19 Şubat 2012 Pazar

KİTAPLAR

                                Okumaya  başladığım  Orhan Pamuk  kitabı   Manzaradan  Parçalar  'daki  bir  bölüm  beni düşündürdü. O.Pamuk  kitaplar,  biriktirilen  kitaplar   hakkında  şöyle  diyor :
                               
                                 ''  Kütüphanem  benim için bir  gurur sebebi  değil, iç sıkıntısı ve  hınç kaynağıdır. Elbette gördükleri  eğitim ile  gururlanan kişilerin yaptığı gibi  ,  bu kitapları  görmenin , elden   geçirmenin  ,  bir kısmını  okumanın  verdiği  memnuniyete  ben de  kapılırım  ben de .  Gençliğimde  ,  ileri de  yazar  olunca kitaplarımın önünde  poz  vereceğimi  düşlerdim.  Şimdiyse  bütün bu  kitaplara  ömür  ve para  yatırmış  olmanın,  kitapçılardan onları  hamal gibi  taşımış , onları saklamış  olmanın  verdiği sıkıntı ;  en önemlisi  onlara bağımlı olmanın verdiği  eziklik  beni mutsuz  ediyor.'' 


                                                   



                              Kitap almaktan,  kitaplığına  koymaktan ve  biriktirmekten  hoşlanan biri olarak  anlamaya çalıştım.  Kitaplarımı  gurur sebebi olarak görmüyorum gerçi.  Ama  biriktirmek ve sergilemek  en büyük zevkim.  Niye bu kadar  seviyorum  bilmiyorum. Küçük yaşlardan beri okumayı sevmem, sevdiğin birşeyi hep yanında bulundurmak istemen galiba.  Kitapsız evler  bana hep soğuk gelmiştir. Hele  sıra  sıra  ,  raflarda  yanyana duran  kitaplar doluysa bir evde , görmeyin keyfimi.  Saatlerce  bu oda da oturmak isterim.  Kimi  saksılarını görmek ister,  kimisi  dantellerini, yastıklarını.  Ne var bunda  bende kitaplarımı görmekten  muutluyum..  O.Pamuk   hayatta  sınırlı  sayıda  kitaba aşık oluruz  diyor.

                             ''  En iyi  kişise  kütüphane de ,  birbirini  kıskanan  bu sınırlı sayıda  gerçek  kitaplardan  oluşmalıdır.  Flaubert  haklı olarak  insanın on kitabı  çok dikkatle  okursa   büyük  alim olacağını  söyler. Genellikle  insanlar  o kadarını  bile  yapamadıkları  için  kitap  toplar,  kütüphaneleri  ile  övünürler .'' 

                       Eh  ne diyeyim ,  övündüğüm birşey  yok.  Ama  kitap okunmayan , kitap alınmayan bir  toplumda kitaplarım olduğu için  ince ince  gurur  duymuyorum değil.  Ama Flaubert 'in  dediği  10  kitabı  okuyup  hazmedecek  kadar  da   gelişmiş  olduğumu  sanmıyorum. Bu seviyeye  gelmek  için  çoookk  kitap okumam  lazım..
                       Kitap okumak  kadar  film seyretmeyi de  seviyorum.  Dün seyrettiğim  iki filmden  bahsetmek istiyorum.  Vilgot   Sjöman  adını  hiç  duymuşmuydunuz.. I'm Curious (Blue)   filmini   seyrettim ilk olarak.
Vilgot Sjöman ‘ın yazıp yönettiği ve Lena Nyman’ın başrolünü oynadığı “Jag är Nyfiken- Gul ” ,”Jag är Nyfiken- Bl唑 adlı filmler, İsveç bayrağındaki sarı ve maviyi çağrıştıran protesto filmleri. Filmde   her şey Lena isimli  isveç orta sınıftan çıkma,  şehirli,   üniversite öğrencisi,  aktivist  ve  politik duyarlığa sahip genç kız etrafında dönüyor..  60lar denilince aklınıza gelen hemen her şey sıkıştırılıp Lena'da kristalize olmuştur ki cinsellik de buna dahil.


                                             Vilgot Sjöman's "I Am Curious (Yellow)," (1967)


Alıştığımız ve bildiğimiz sinema anlayışının tamamen dışında bir sanat filmi...  Deneyselliğin ve farklılığın süreklilik kazanıp bir tür reflekse dönüştüğü o yıllarda bile sinema dilini kırışındaki şiddet ve yerine bir şey koymamasındaki cüret ile sinema tarihindeki yerini almıştır..

Filmde yer alan çıplak sahneler o zamanlar çok eleştirilmişti. Cinsel özgürlüklerin de geniş çapta işlendiği film dizisinde Lena Nyman saflığı ve güzelliğiyle beni büyüledi.










16 Şubat 2012 Perşembe

Sergiden Sınıfa

                               Hafta  sonu  hadi gel İstanbul'a  gidiyoruz dediler.  Bazı  blog  arkadaşlarıyla  böyle  bir gezi  düzenledik. Bende gitmez miyim,  hemen  kabul ettim. Kimler mi  vardı? 

                               Aylardan Şubat
                               Hayal Kahvem
                               Momentos
                               Kara Kitap
                               Nessuno

                               Öğleye  doğru  başlayan  gezimiz,  sergilerde  devam etti.  Van gogh  sergisi,  sonra da Dali ...












 Cihangir'e   giderken   antikacılara  baktık..





Tanıdınız  mı??    Issız  Adam  desem :))









Kısa  molalar  verildi...






Karaköy'den  Kadıköy'e   vapurla   geçerken   sahlep  keyfi...





Güzel  geçen  bir  pazar.. Yeni  arkadaşlıklar,  sergilerin  damağımızda   kalan  tadı.  Ertesi  gün iş...Van gogh  sergisinin  etkisi  olsa  gerek   kızımın  sınıfında  uygulayayım dedim.  Çocukların   Van Gogh  adını  en azından  kulak  dolgunluğu edinmelerini,  resimlerini  tanımalarını    istedim.  Sizinle  acı bir gerçekte  paylaşayım,  (  eğer  okurlarsa  beni  öldürecekler :)    yanımdaki  lise de  okuyan  stajyerlere   Van  Gogh  adını  duydunuz mu  diye  sordum.  Altısından   dördü  hiç  duymamış.. Biri  hatta  Google  kurucusu mu  dedi :))   İşte   yurdum  gençliği...






Çocuklar   o kadar ilgiyle  dinlediler ki.  Büyük bir  istekle de   çalıştılar.  Vangogh'un   Yatak odası  ve  ayçiçekleri   tablolarını  çalışıp  panoda  sergiledik..









13 Şubat 2012 Pazartesi

VALENTINE DAY




                                   Biliyorsunuz   yarın   sevgililer günü.. İşim olmaz böyle günlerle  ama  görselleri  severim.  Hele  bu  günün rengi  pembeyse,   tam benlik..   Ben de  mumlarımı  yaktım,  kurabiyeler  pişirdim. İşte  hepsi  burada...







Valentine Day  kurabiyelerimiz  !!

















 

Ayrıca     cafe melange 'ın   konuyla ilgili  güzel  yazısını  okumanızı  tavsiye  ederim..


9 Şubat 2012 Perşembe

İNSAN SICAĞI

                                 ''  Küçük  bir  havlu,  bir sabun,  bir  kutu  karper  peyniri  nedir?  Ne  olacak,  hiç birşeydir.  Dışardaki  insan  için bunlar hiçbir şeydir...  Ama,  bir  hapishanenin  karantinasında  yatarken  , bir naylon torbanıniçinde  geliverenküçük bir  havlu,  bir  sabun,  bir kutu  peynir ,  dünyalar  değerindedir.Birdenbire  geliveren  ışıktır.  Birdenbire  gelen bir sıcaktır. İnsan  sıcağıdır.  İnsanın insanı  ısıtmasıdır. ''

                                    Böyle  diyor  Erdal  Atabek,  İnsan  Sıcağı  adlı  kitabında.  Erdal  Atabek  Barış Davasından  38  ay  hapis  yatmış.  Bu  kitap büyük  ölçüde  '' içerde''  geçen  bu sürenin izlenimlerinden  oluşuyor. Hapiste geçen zaman, içerdekiler,  dışarıda  onları  bekleyenler,  bekleyecek  kimsesi olmayanlar..Hapishaneleri  düşününce  hemen elimizi tahtaya vururuz  ''Allah  kimseyi  düşürmesin ''  deriz..Nereden mi  geldi  aklıma şimdi  bunlar.  Bir  dolu  hapis  filmi  varken  ben   tekrardan   Down by Law  filmini seyrettim..



                         



                          Jim Jarmusch’un belki de en kusursuz yapıtı olan Down by Law,    bambaşka bir lezzet vadeden bir hapisane filmi.   Tom Waits, Roberto Benigni ve   John Lurie gibi bir daha bir araya gelmesi zor isimleri bir araya getiren   Jarmusch,   mizah damarının gücünü de sonuna kadar kullanıyor. Espiri  ve  çekişme dolu  şahane  bir  film,  izlemediyseniz  öneririm..

Bugünlerde  neler  okuduğuma  gelirsek,  yine  kütüphaneden  aldıklarım.  Faruk Duman 'dan  İncir Tarihi, Hasan Ali Toptaş'tan  Sonsuzluğa Nokta,  Latife  Tekin  Muinar...Faruk Duman'ın  bir kitabını daha okumuştum  ama masalsı  tarihi  romanları sevmediğimden fazla hoşlanmadım. Aslında  yazısı kuvvetli ,  şiirsel  bir dile  sahip.  Bu tarzı sevenler  memnun kalabilir.  Ne yazık ki  Hasan Ali Toptaş  ilk okuyuşum. Meğer kıymetli  bir yazarı  geç keşfetmişim. Diğer  kitaplarını da   almaya  karar verdim.  Latife Tekin  zaten  sevdiğim bir yazar.  Bu  kitabını okumamıştım ,  ona da  yeni  başladım..






Kızımla  yaptığımız  bir deneyden de  bahsetmek istiyorum.  Bilim Çocukta  görüp  yapalım dedik.  Şekilli   kalıpların  yarısına  su  koyup  buzlukta  dondurduk.  Donunca  içine  istediğiniz  malzemeyi  koyuyorsunuz.  Biz  bir  dilim  portakal  koyduk.  Üzerine  yine  su  koyup  tekrar  donduruyorsunuz.   B u arada   içine  kurdele de  koyduk.  Buzluktan  kalıpları  çıkararak  biraz  beklettik.  Çok güzel  ağaç  süsleri  oldu.  Bunu  hemen  ağacımıza   astık.










Bahçedeki  köpeğin  üzerine de  kar  yağmış  ve  çok  komik  olmuştu  :)




4 Şubat 2012 Cumartesi

KAHVALTI SAATİ

                            Kuzenlerle  haftasonları  kahvaltı  günleri  düzenliyoruz.  İki   haftada  bir  birimize  gidiyoruz.  Yalnızca  bir kuralımız  var.  Çocuk  olmayacak :))   Herkes  çocukları  anane  ,  babane  ya da  evde  babalarına  bırakıyor.  Bu  kararımız  o kadar  işimize yaradı ki anlatamam.. Çocuk  gürültüsü,  kavgası yok..  İkindiye  kadar  oturuyoruz.  Bazı  babalar  kapıya dayanmıyor değil :)
Bugün de  sıra  bendeydi.  Pembe  temalı kahvaltı  masamız...



































İşte  aramıza  kaçak giren,  kuralımızı  bozan  bir  ufaklık  :))



1 Şubat 2012 Çarşamba

ACI

                   ''  Öyle işte  kardeşim kısrak...Kuzma İoniç  yok  artık...Allah  rahmet eylesin.. Boşu boşuna  gitti işte. Düşün  bir kere. Senin tayın var, onun öz  annesisin... Bir de bakıyorsun, birdenbire  tay ölüveriyor.. Acımaz mısın?

                               Beygir  yalanır, dinler, sahibinin  ellerine  doğru  solur..
                               İona  dalar,  ona  herşeyi  anlatır...''

                      Böyle  biter  Çehov'un  o  ünlü  hikayesi,  ACI...Arabacı  İona'nın oğlu ölmüştür  bir  hafta önce. İona  o akşamacısını arabasına binen  bir subaya , ardından  üç delikanlıya  anlatmak ister,  ama kimse  dinlemez.Sonunda  yattığı  hana gider, genç bir  arabacıyla  konuşmak ister.  ''  Benimse  kardeş  oğlum  öldü''   der.  Genç  arabacı  kafasını  yorganın altına  sokup uyur. Ve  İona  acısını  atına  anlatır..
                     Acının  niteliği, düzeyi insandan insana  değişir. Aynı olan acı şekli  başladığı zamana ve yere  göre de değişir.  Bazı seçimler bile bile acıyı çağırır,  ona  göz yumar.
                     
                      '' Birincisi  pek çok kişiye  kolay gelir :  Cehennemi  kabullenmek ve  görmeyecek  kadar  onunla  bütünleşmek .  İkinci  yol ,  riski  sürekli bir  dikkat  ve  eğitim istiyor ;  ama  cehennemin ortasında cehennem olmayan  kim ve  ne var ,  onu aramak ve bulduğunda  tanımayı  bilmek, onu yaşatmak , ona fırsat  vermek. ''       Calvino

      Altman'ın  3  Women   filmini  bilirmisiniz ?     Film ünlü yönetmen Altman'ın eski filmlerinden..Film  yaşlılara hizmet eden kaplıcalardan birinde  çalışan  iki kadın ve bunlara eklenen üçüncü kadın arasında geçen  ilişkilerini derinlemesine incelenmesinden oluşuyor .Robert  Altman , Bergman'ın  Persona'sının  en büyük esin kaynağı olduğunu ifade etmiş daha önce. Ancak her haliyle film,  Persona'dan oldukça farklı.  Bilindiği gibi bu filmin temeli de iki kadın arasındaki bir kimliksel değişime dayanır. Aynen Altman'ın filminde olduğu gibi kimi psikolojik ve cinsel içerikli semboller Persona'da da yer bulur.  Pinky  ile Millie arasındaki ilişki,  travmalarla  birbirleriyle  yer değiştirmesi benzerlikler arasında.  Fark olarak  3. olarak gelen kadın ve ilişkileri.. Seyredecek olanı  kolayca etkileyece bir film  3 women..



                                        



                                    Film   görsel olarak da hayli farklı bir estetiğe sahip. Willie karakterinin yaptığı çizimlerin ve bu çizimlerin filmin görsel yapısındaki kullanım biçimleri  filme hayli simgesel ve metaforik bir yapı kazandırıyor. Özellikle renk kullanımları da dikkat çekici. Üç kadının film boyu, yaşanan kırılma noktasından önce ve sonra giydiği kıyafetlerin renklerinin sıralanışına da dikkat  edilmesi  gerekiyor..






                      Film de  acınası Millie  ve  başlangıçta safça  duran Pinky  arasındaki  ilişkiye  tanık oluyoruz. Diğer  kadın yaşamında acının  yoğun olduğunu  hissettiğimiz  ressam  Willie  .. Çakışan  yaşamları, ilişkileri ve gerçeklikten ayrılarak yaşamlarının terse dönüşü filmin konusu..  Robert Altman'ın genel şablonunu tamamen gördüğü bir rüyadan aldığını söylediği ve kadınların dünyasına ilk ve son defa bu kadar direkt olarak girdiği filmi 3 Women / Üç Kadın, üzerinden 30 yıldan fazla süre geçmesine rağmen bugün tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir film.
Tasarım:Sawako Kuronuma