27 Aralık 2012 Perşembe

Bir Film , Bir Kitap

                                  
                             ''   Hayatı  gözlerimiz  yarı  kapalı,  kulaklarımız  sağır,   zihnimiz  uykuda  yaşıyor olmamız  ne tuhaf  !  Belki   böyle olması  iyidir,  ancak  bu sayede  insanlığın  büyük  bir  bölümü  hayatı  çekilir  ve değerli  buluyordur.  Bununla  birlikte  yeniden  hoş bir  uykuya   dalmadan  önce  bir çok şeyi - herşeyi- görüp  , işitip  anladığınız  o  bir kaç  saniyelik  uyanış anlarından  birini  hiç tanımamış olanımız  çok azdır ,  ''
                                diyor   Conrad   son  okuduğum  kitabında.. Yani   Lord Jim ' de..  Conrad  çok  iyi  bir  yazar.  Biraz  ağdalı  dili var,  sizi  alıp  denizler ötesi  ülkelere,  insanlarına ,  denizcilerin  az  bilinen dünyasına  götürüyor.  Çok  iyi  insana dair  gözlemlemeleri  var.  Yeni  bitirdim  bu  kitabı.. Anlatmamın sebebi  bir gün  rastlarsanız  Conrad'a  alın , okuyun istiyorum  ..

                                      



                            Conrad  erkeklerin  dünyasını  anlatıyor  bize, gemicidir  hepsi.  Kitabın  baş kahramanları  Marlow   ve  Jim 'dir.  Karanlığın  Yüreği  kitabında  olduğu  gibi  burada  da anlatıcı  olarak  Marlow'u   seçmiştir   Conrad..
                             Lord jim kitabı, iki temel bölümden oluşuyor: birinci bölüm, lord jim'in başına gelen talihsiz olay ve marlow'a içini dökmesi ve sonrasında bir ticari temsilci olarak çalışırken, yaşadığı o talihsiz olayın sonuçlarından budalalık derecesinde bir gururla kaçındığı zamanlar. ikinci bölüm ise lord jim'in mezara girer gibi patusan denilen küçük bir ülkeye gidişi ve onurunu kendine yeniden ispatladığı bölüm.

                            '' Gerçekten de olmuş bir olaydan,"kötü niyetli birtanrı tarafından hazırlanmadıysa, şeytanın son derece amaçsız bir işi olmalıydı," (s.147)     
                               dediği bir olaydan esinlenerek yazmış bu kitabı  Conrad...

                               Marlow  yine  usul usul anlatır  olayları  dinleyenlere, aynı zamanda  bize.  Conrad'ın  özelliğidir  bu . Yazım  tekniğidir ,   mesela   karanlığın yüreği'nde    "ben"    olan  anlatıcı,    çok sıradan, biraz da ağdalı bir tazla büyük İngiltere'nin tarihteki gemicilerini, tüm dünyaya yelken açan maceraperest ingiliz ruhunu över.   sonra marlow sözü alır ve bu cafcaflı lafları, bu gerçeği ve çirkinliği gizleyen yalan sözleri neredeyse keserek, karanlığın yüreğini, ingiltere'nin ve tüm batı uygarlığının çirkin yüzünü görmüş biri olarak anlatmaya başlar. şaşırırız, biz "ben" anlatıcıyı dinliyorduk bambaşka havada. şimdi, "ben" anlatıcı ile birlikte yüzümüzü marlow'a dönüp onu dinlemeye başlarız. bir sürü anlatı katmanı yani.
                              Diğer  Conrad   kitapları  gibi  Lord Jim de  çok  beğenerek  okuduğum  bir  kitap  oldu.  Yazımı  kitaptan  bir  paragrafla  bitirmek isterim :

                               "bir insanın yüreğinin derinliklerini anlamaya çalıştığımızda, yıldızların görüntüsünü ve güneşin sıcaklığını paylaştığımız bu varlıkların ne kadar anlaşılmaz, değişken ve belirsiz olduğunu kavrarız. yalnızlık sanki varoluşun mutlak şartıymış gibi, önümüzdeki et ve kemikten ibaret kılıf, elimizi uzattığmız anda gözlerimizin önünde erir, geriye hiçbir gözün izleyemeyeceği, hiçbir elin tutamayacağı hercai, avutulamaz, kaypak bir ruh kalır sadece."
(s.165)
                 Kitaptan  sonra  izleyip  etkisinde  kaldığım  bir filmi  yazmak  istiyorum.  Haneke  filmlerinden  biri  olan   Kent  Üçlemesi'  nin  ilk  filmi  olan  1989 yapımı The Seventh Continent / Yedinci Kıta..

                                                       

                              The Seventh Continent   Michael Haneke’nin 1989 yılında kendisi 47 yaşındayken çektiği ilk sinema filmi. Yani başka bir deyişle bu film Haneke’nin TV’den sinemaya geçiş yaptığı film.  Almanya doğumlu Avusturyalı yönetmenin “duygusal buzlaşma” adını verdiği üçlemesinin ilk filmi bu, diğer ikisi ise 92 yılında gelen  “Benny’s Video” ve 94′te 71 kısa fragmanla dağınık ve zor bir anlatıma sahip olan “71 Fragments of a Chronology of Chance”.  “The Seventh Continent” ise çoğu çevrelerce Haneke’nin en güzel filmi. 
                            Haneke; filmlerini izlerken insana rahatsızlık veren bir yönetmendir. Ancak bunu kan, şiddet gibi klişe ve kolay yöntemlerle yapmaz. Haneke filmlerinde seyirciyi suçlar, seyirciyi izleyici olmaktan çıkarıp konuya dahil eder ve bunu başarır. Hatta gerekirse Funny Games’teki gibi bir oyuncu bize döner izlediklerimizden hoşnut olup olmadığımızı bile sorabilir. 
                            
                           Haneke filmlerinin bir başka özelliği de hiçbir sahnede müzik olmaması. Bu yüzden anlatılmak istenen fazlaca çıplak ve gerçekçi bir şekilde karşımıza seriliyor.


                                    


                  Bugün  bir  filmi  ve  bir  kitabı  kısaca  tanıtmak istedim.  Yarın   gece  4  günlük  süpriz  bir  geziye  çıkıyoruz.  Dönüşte  güzel  kareler  paylaşacağımı  ümit  ediyorum.  Şimdiden  yeni  yılınızı  kutlarım.
                                                         Nice  güzel  günlere!








                 
                        






    

23 Aralık 2012 Pazar

Haftasonu Manzaraları

               Kızım  televizyonda  Taş  Devri ni  seyrederken  kulağıma  çalındı  şu söz :
                                     ''  Beslenmiş  koca  neşeli  bir insandır''   
Çizgi  filmlerde  böyle  hayatın  özü  ,  büyük  laflar da varmış demek :)    Hemen  ben de  işin  başına  geçtim.  Güzel  bir  cumartesi  günüydü.  Babamız  uzun  bir  yolculuktan  dönmüştü..Dışarıda  hava buz gibiyken  sıcak  bir  evde  tembellik yapmaktan  daha  güzeli  yoktur. Bu  hafta sonu  bizim için  bol filmli,  kahve  ve  turta   keyifli,  sımsıcak  bir  evde  yavaşlatılmış olarak  geçti.  Ama ilk  olarak  elmalı tart   tarifi... Bu  tarifi  severek takip ettiğim  bir blogtan  aldım.  Aslında  buna   Elmalı Anneanne Turtası  demiş.  Çokta  güzel  yapmışlar. Benimki de oldukça  güzeldi..






                               
             Evde  geçirilen  zamana  filmler  de  eşlik  eder.  Bu  hafta  neredeyse  benim  için  Haneke    haftası  oldu.  Ben de olan  filmini  zaten  seyretmiştim.  The Seventh Continent  seyrettiğim ilk Haneke  filmi.  Bunu ayrıca  yazacağım.  Bu hafta sonu yine  internete  düşmüş olan ,  Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kazanan  Amour  seyrettim.  

                                              


                  Oldukça  hüzünlü,  ama  ben de  Haneke  beklentisini  fazla  karşılamayan  bir  filmdi.  Amour da, 80 li yaşlarına gelmiş, uzun süredir evli çifti  sinema seyircisinin  Kieslowski'nin  "Kırmızı "sından hatırlayacağı Jean-Louis Trintignant ve Alain Resnais'nin Hiroşima Mon Amour'unun yıldızı Emmanuelle Riva; kızlarını ise Haneke'nin La Pianiste'inde de izlediğimiz Isabelle Huppert canlandırıyor. 

                   İçinde  bulunan  yaşlılık temasıyla  benzer başka  bir  filmde  Yeşim  Ustaoğlu '  dan   Pandoranın  Kutusu ...Fiilmde   yine  yaşlı  kadınla  uğraşan  biri  ,  yani  kızı Derya Alabora var. Burada ki  yaşlı kadının  performansı çok iyiydi, Tsilla Chelton ' u tanımayan pek çok  kişi  onu alzheimer sanmış ama yönetmen  Altın Koza  film festivalinde Fransa da  tek  kişilik  bir oyun sergileyen 91  yaşında oyuncu olduğunu  söylemiştir. 
                       Eğer  seyretmek isterseniz  burada


                                     pandoranınkutusu-1




                       3.  filmim  Jeremy  Irons 'ın  oynadığı  Kafka  filmine  esin  kaynağı olmuş
Das Scholos ..


                                       


                  Haneke  Kafka'nın  kitabına  sadık  kalarak  filme  kendi  yorumlarını  katmamış,  sinematogratif  olarak  yönetmenliğini  göstemiştir.  Kafka  severlerin  Şato'sunu  bir de  böyle  versiyonunu  seyretmelerini  öneririm.  Ben  burada   seyrettim..
                    Tüm  gün  bunlar olmadı  tabi ki.  Ara ara  kitabımı  okudum.  Birazda  bizim odadan  manzaralar ..


                           














19 Aralık 2012 Çarşamba

Starbucks Kurabiyeleri

                               Seneca'nın  şu  sözüne  hak  veririm :
                  '' Madem  doğduk,   hemen  çekip  gidebiliriz  ya da  mutlu  yaşamanın   yolunu  ararız.''
                   Mutluluk  arayışları  kişiden  kişiye  değişiyor.  Benim için  çeşitli  ve küçük  ayrıntılar. Mesela    haftasonu  evde  ailece beraber sağlıklı  ve  huzurlu  olmamız,  dışarısı  buz  gibi  soğuk olmasına  rağmen  evimizin  sıcacık  olması,  evi de  yaptığımız  kurabiye  kokusunun  sarması.  Sonra  da  bergamotlu  mis gibi  çayla afiyetle  yememiz,  bu sırada  seyredilen  güzel  bir  film..
                    Her ne kadar  moralim bozuk olsa da  bu sözlere kulak vermeliyim  dedim.  Kızımla  kurabiye yaptık.  Tarifini  yine  bloglardan buldum  ama tüm kurabiyeler aşağı yukarı  aynı.  Bu kurabiye de starbucks  yarışmasında birinci olmuş.  Valla  ne  diyeyim  ,  benim tarifim daha güzel :)
Yine  de  bu tarifi  size vereceğim.







Kurabiye  tarifi  şöyle :
125 gr  tereyağ  ya da  margarin
100gr.  pudra  şekeri
2 yumurta
vanilya  ve  1 çay  kaşığı   kabartma tozu
Damla  çikolata  
Ceviz 
Alabildiği  kadar  un




                         

16 Aralık 2012 Pazar

Satantango

                           Bazen   -  hatta  çoğu zaman-   şu dünyanın durumu,  savaşlar, kıyımlar,  haksızlıklar,  insanın insana zulmü,  hastalıklar, felaketler  aklıma gelir  ;   büyük bir  bunalımın eşiğinde bulurum  kendimi.  Her ne kadar  geziyor, tozuyor,  pastalar , partiler yapıyorsam da  aslında bunlar bir tür kandırmacadır.  Altta potansiyel  karamsarlığım  vardır,  beni her an rahat bırakmaz. İki uç arasında yaşıyorumdur.
                            Geçen  gün  ziyaret  ettiğim  birinde ,  akrabalarından  birinin daha 30  yaşında olmasına rağmen kanser olduğunu,  ilkokula giden oğlunun  devamlı annesini sorduğunu öğrendiğimde  yanımda bulunanlarla beraber  çok üzüldüm.  Beş  dakika  sonra  insanlar aslında olması  gerekene  dönmüş,  ''benim çocuğum şöyle böyle ''   demeye  başlamıştı.  Üzerimde  öğrenmiş olduğum bu haberin ağırlığı ve acısıyla  devam edemedim konuya.  Eve  geldiğimde bile  tanımadığım bu  kişiye üzüntüm kat ve kat arttı. İşte  böyleyim,  herşey insanlar için deyip  kabullenememek sorunum.  Birde herşey üst üste denk  gelir ya,  cuma günü kanser  tedavisi  gören  bir arkadaşımı  kaybettik. Cumartesi  gencecik bir insanı uğurladık.  Bugünler de canım çok sıkkın..
                           Üstelik   elime  aldığım  S.  F.  Abasıyanık   kitabında   ''Mahalle Kahvesi''   nde  şöyle  yazıyordu  :
                            ''  İnsanların hepsi  kötüdür.  Yaşamak  boştur.  Sevmek aptallıktır...Şudur  budur .Peki  bunlarla  nasıl  eğlenilir ?   Düşünün  bakın. Her şeyin  kolayını  bulacaksınız . Ben en zorunu  buldum. Ölüme  çareyi !  Ölmeyecekmiş  gibi  düşünüyorum,  oluyor. Bir  tecrübe  edin.
                               Demek ki  bütün bu  kötü  düşüncelerden  sonra  taptaze,  kahkahalı,  mesut  bir  dünyaya  varıyorsun. Demek  yalnız  hareket  noktanda  bedbinsin. Öyle ise  mesele  yok.  Sen  yine o eski adamsın. Kaygısız , şensin.  Hayır!   Kötüden  iyiye  doğru  seyahatımın sonunda kahveyi  bırakıyor,  yine  ölümler,  harpler,  pahalılıklar,  istikbal  kaygıları  ile  sokaklardayımdır,  üzülmeyin !  
                         Sonra aldığım filmlerden  birini  seyredeyim dedim ..Bela Tarr  beni  iyice  mahvetti :(


                                             

                             Bela Tarr'  ın   1990- 1994  yılları  arasında  çekmiş olduğu  450  dakikalık   Satantango  filmiydi  izlediğim.  Bu kadar  uzun  filmi  üç  günde  izledim tabi ki.   Sıkılmadan  ,  uzun sekanslarına rağmen  sıkılmadan  bu siyah-beyaz-gri filmini  sıkılmadan  izledim.  Zaten  ruh  halimin renkleri bunlar,  zaten  dışarıda da aynen  filmdeki  gibi aralıksız  yağmur yağıyor,  haftasonumda  böylesine ağır ve gri  geçerken  sıkılmadım.  Bela Tarr   Torino Atı 'ndaki   gibi  durağan ,  yoğun  bir atmosferde  işlemiş  konuyu..
                             
                            ''  İki saat farklı zamanı gösteriyor. İkisi de yanlış, elbette. Şuradaki çok yavaş. Öteki ise zamanı söylemek yerine umutsuz durumumuza dikkat çekiyor. Fırtınadaki kuru dallar gibiyiz. Kendimizi savunamıyoruz.''

                                          Sátántangó


                             
                            Bir de  elinde  ölmüş  kedisiyle  gezen  bir kız var.  Zulmettiği,  işkence ederek  öldürdüğü  kedisiyle..

                                             Sátántangó


                                Bela Tarr  dünya üzerindeki  kötülüğü , zulmü, işkenceyi  kız üzerinden bize gösterir. Kedisine  yaptığı  eziyeti  koltuklarımızda  seyrederiz  uzun uzun.  Elimizden  bir şey  gelmez, tıpkı  dünyada  olanları  seyredip  bir şey yapamamak  gibi..
                              
                  ''Bir  ekim sabahı, kavrulan toprağı serinleten, yolları bataklığa çeviren ve kasabayı dünyadan koparan uzun güz yağmurlarının ilk damlaları çiftliğin batı yakasına düştü. Bu yüzden bataklık araçlar için don olana kadar geçilemez oldu ve şehirle bağlantı koptu. Futaki çan sesleriyle uyanmıştı. En yakın kilise güneybatıda, sekiz kilometre uzaklıktaki eski Hochmeiss alanındaydı ancak çanı yoktu ve kulesi savaşta çökmüştü…
Mennybe menni? Lazalmodni? (Cennete mi? Kabuslara mı?)''


                                           satantango

                          Son  verirken yazıma şu sevdiğim bir alıntıyı  paylaşmak isterim.  Esen Tezel,  Simone de Beauvoir    Kitabı   Tüm insanlar ölümlüdür’ ü  anlatırken,
                                   Bir gün hayatla vedalaşma düşüncesi her  ne kadar ürkütücü  görünse de dünyaya sinek gibi yapışıp kalma fikri çok daha ürkütücü. Oysa biz ölümlüler, kendi küçük ve uyduruk amaçlarımızı gerçekleştirmek için uğraşıp  didiniyoruz , kendi mikro evrenlerimizde  mutluluklar ve mutsuzluklar yaratıyoruz,biz gittikten sonra dünyada izimiz kalsın diye  Regine “vari  endişelere kapılıyoruz ,  insanlık tarihinin küçücük bir diliminde bizim de şenliğe katıldığımızı kanıtlama  telaşına düşüyoruz . Güneş bizim için bir süre daha doğup batacak, görsek görsek bir savaş ya da bir devrim görürüz , bazı sevdiklerimizi kaybederken  bir gün birilerinin de bizi kaybedeceklerini düşünürüz, yaşadığımız her anın eşsiz olduğuna inanmak isteriz. Bütün çabamız, ölümsüzlük yanılsamasının küçük bir modelini kendi dünyamızda kurma ve bundan aldığımız güçle yaşama yönünde . Çünkü  içten içe , gönül rahatlığıyla biliriz ki ucunda ölüm var.

11 Aralık 2012 Salı

Yeni Yıl Kurabiyeleri

                      Yeni Yıla  doğru  sevimli  fotoğraflarım devam ediyor.  Aslında bunlar  geçen sene yaptığım  kurabiyeler .. Bu  yıl  tekrarlamak  istedim. Bu hafta sonu tekrar  denemelerim olacak ama şimdilik eski  görüntüler olsun.  Kurabiye  tarifi  istemeyin,  çünkü  bunlar zaten  her yerde  yapılan,   denenen kurabiyeler.. Önemli olan  süslemeleriniz...




                        Bu sene de çam ağacı süslemeli  kurabiyeler  yapacağız  kızımla.  Haftasonu yapacağımı  söyledim ona  ama söylemez olaydım. Her gece daha kaç gün var,  niye  bugün yapmıyoruz diye  başımın etini  yiyor.  Aslında  bir sene ne çabuk  geçti.  Geçen sene de beraber  yaptığımız zamanı  hatırlıyorum da sanki  dün gibi..



                         

                         Evimizden  yeniyıl  kolaj  manzarası  olmazsa olmazlardan..  Ben bu ay yabancı bloglar  başta  olmak üzere  bu  tür  görüntülere  bakmayı  çok  seviyorum.  Belki  bu  yüzden  bunları  paylaşıyorum ..Gece olupta  ailece bu  odaya  toplandığımızda  mumlarımızı  yakıyoruz,  başlıyoruz  uzun kış gecelerinin  keyfine  :))

7 Aralık 2012 Cuma

Yeni Yıl Hazırlıkları


                  Aralık    ayının  en güzel  tarafı ,   kar yağmasını,  yeni yıla beyazlar içinde  girmeyi  beklemektir. Bir de  benim  gibi  bloglardaki  yeni yıl  hazırlıklarına  bakmayı  seviyorsanız  ,  yaşadınız  demektir.  Herkes  rengarenk,  pırıltılı  süsler  yapmaktadır.  İşte  ben de  dayanamadım,  elimden  geldiğince  sevdiğim  şeyleri  yapmaya  çalıştım. Bu  hafta  hep keçe yılbaşı ağacı  süsleri  yaptım. Bir kaç  arkadaşıma  hediye bile ettim..




Keçeleri  çam ağacı  şeklinde  kestim.  İçine  pamuk  doldurup  diktim.  Böylece  biraz  kabarık  oldular.
Üzerlerini de  boncuk  ve  pullarla  süsledim.  Hatta  bazen  sınıfta da yaptım.  Çocuklar  da  çok  heveslendiler.  Onlar da  kartonlara  çizip  yaptılar..




                              Aslında  evde  çam  ağacı  süslemesi  yapmazdım ama  iki  yıldır  Pelin'inde  ısrarı ile  bunu yapar olduk. Yine de  kızıma bunun  bizim geleneğimiz  olmadığını anlatıyorum. Bu  yıl da Pelin  düzenledi  ağacımızı.. Akşamları  ışığını da yakıp  oturuyoruz..Kardan adamları  bu yıl Viyana'dan  aldık.  Ağaca  yaptığım  keçeden  ağaçları da astık,  çok  şirin  oldu..





              Bunca  güzel  şeyi  bir pastayla  taçlandıralım  dedik.  Bu  pastanın  tarifini arkadaşım  Tatlı  Cuma  dan almıştım.  Özellikle  kış   geldi mi çok  yaparım.  Limonlu  ve  lorlu  bir  pasta.  Çok hafif  ve  çok lezzetli.  Tarif  isterseniz,  hemen  arkadaşıma yönlendiririm  sizi.  Onun  bloguna  gidip  birbirinden  güzel  tariflere  bakın  derim.  Bu  pastanın  tarifini  verdi mi  hatırlamıyorum  ,  eğer yoksa  en kısa zamanda yapmasını rica ediyorum :))





                        Biraz da  Pelinli  yeni yıl  fotoğrafı  koyayım dedim.  Brüksel'de  çektiğimiz  fotoğraflardan                  
bir  derleme..




                                                          Vee   evimizden  yeni yıl  kolajı...

5 Aralık 2012 Çarşamba

bir okuma


                                   Okuyalı uzun zaman oldu ama yine de bu kitabı yazayım dedim. Aslında yazarını biraz anlatmalıyım. Hakkında yazacağım yazar Georges Perec.. Daha önce '' Şeyler ''   ve   ''Kayboluş''   adlı  kitaplarını   okumuştum. Sıra '' W'' adlı eserine gelmişti.  Ama şimdiden söyleyeyim, Perec öyle kolay okunan bir yazar değil.  Düşündüren, bir kez daha okutan, yazdıklarına bağlayan bir  yazar.               
                                    Polonya Yahudisi bir ailenin çocuğu olan Perec Paris'te doğmuş..Babasını II. Dünya savaşında , Annesini Auschwitz Toplama Kampında kaybetmiştir. Sorbonne Üniversitesi'nde tarih ve sosyoloji eğitimi almaya başladı ve yine burada okurken La Nouvelle Revue Française ve Les Lettres Nouvelles gibi ünlü edebiyat dergilerinde incelemeleri ve denemeleri yayınlanmaya başladı. Genellikle o dönemin gündelik sorunları üzerinde durdu mizahi bir üslupla.
                                                      

                               Bulmaca düşkünü Perec, kelimelerle oynayabildiği bu alana büyük ilgi duymuş ve çapraz bulmaca ile ilgili yazılar yazmıştı. “Bulmacayı yaratırken birbirinden farklı be nihayetinde bağımsız iki faaliyete dikkat edersin. Önce diyagramı doldurmak, sonra da anlam peşine koşmak.”
                                 E harfini hiç kullanmadan yazdığı “A Void/Kayboluş” romanı, özel isimler cenneti Yaşam kullanma Kılavuzu, bilgisayarların yoğun kullanılmadığı dönemde yazdığı 5000 kelimelik palindrom gibi ilginç uğraşıların adamıydı Perec. Bir “sınıflandırma” düşkünüydü. Şifreler, yeniden yapımlar, sert kuralları olan kelime ve cümle yapımlarıyla ilgileniyordu.Ayrıca, düzyazı dışında, harfleri a, e, i, l, n, o, r, s, t, u ile sınırlı tutarak, her şiir için alfabeden sadece bir harf ekleyerek “heterogametik” şiirler yazdı. Böylece, her dizede ve sütunda bu harflerin birer kez kullanıldığı, 11×11 boyutunda, sınırlı bir alfabeyle yazılmış şiirler ortaya çıktı.

                                    Gelelim W Ya Da Bir Çocukluk Hatırası kitabına..Perec kitabın bir bölümünde II. Dünya Savaşı yıllarındaki çocuklu anılarını anlatır. Diğer bölüm ise bir tür ütopyadır. Sporla yönetilen toplum fikrini verse de bu yönetim aslında faşisttir. Perec çocukluk anılarını biraz fotoğraflarla, biraz belgelerle destekler. Anılar ve ütopya birbiriyle ilgisiz görünerek sıra sıra ilerler. Sona doğru bu ilgiyi anlamaya başlarız.
                                        

                            Gelelim okurken neler yenir kısmına.  O gün Perec okurken dereotlu ve peynirli poğaça yapmıştım . Bildiğiniz tarife dereotu ve beyaz peynir ekliyorsunuz. Pişince biraz ılımasını bekliyorsunuz ve yanına  bergomatlı çay yapıyorsunuz. ( Ben böyle seviyorum da :)   Sonra da kitabımızı alıp elimize harika bir keyif yapıyoruz.

28 Kasım 2012 Çarşamba

viyana ve kahve


                        Sevgi  Soysal  Tante  Rosa '  da  şöyle der  :
'' Bir kahveye  girdi.  Strudel. Yağmur  yağdı mı strudel  yemek  bir kahvede,  vallahi  hayat  güzel....''

                       Viyana 'da  olup  strudel  yemeden,  yanında  melange  içmeden,  hele  sachertorte nin  tadına  bakmadan  olmaz.  Yapılan  seyahatların  en güzel  tarafı  belki de , uzun yürüyüşlerin sonunda  ya da  arasında  küçük  bir  mola  verip  kahve içip  yorgunluk atmak.  Kahveyi tek  başına  sevmem,  en  azından  çikolata olmalı  yanında.  Hele   Viyana  gibi  bir yerde  olup  o  muhteşem  pastalarını  tatmadan  dönmek  hiç  olmaz.       
                       Avusturya  pastacılık  alanında  isim yapmış bir ülke, Sacher ismiyle ürettikleri pastalar cafe Sacher olarak tüm ülkeye yayılmış. Sacher otel de en meşhur otelleri.. Şehri gezerken yorulan ayaklarımızı cafe Sacher de oturup kahvemizi yudumlayarak ve enfes Sacher pasta dan yiyerek dinlendirip, klasik müziğin o hoş tınısıyla da rahatlayabilirsiniz.. Biz  gece  oradaydık.  İçerisi  tıklım  tıklım  doluydu.  Kasabada  yaşayan  biri  olarak  kafelerdeki  bu  kalabalığı  severim.  İçeriye  girmek  için bekleyen insanlar  kapıda  kuyruk  yapmıştı.. Nedense  biz  bir anda  önde  olduk.  Garson kız  yanımıza  gelerek ,  burasının  yalnızca  otel  müşterilerine ait olduğunu  söyledi.  Biz  biraz  daha durup etrafa  bakmaya  başladık.  Kız  bize acıdığından mıdır  bilmiyorum, bir yerin  boşaldığını  söyleyip  kalabalığın içine  aldı.  Biraz sonra cam kenarı,  kafenin  en güzel  köşesinde mum ışığında  oturuyorduk.  Hemen  melange  ve  sachertorte  ısmarlandı. 




Böyle  kafelerde  oturduğumuzda  Pelin de  biz  ne yersek  ve  içersek  aynısını  ister.  Şimdiden  onunda  damak  zevki  gelişti.  Beni  taklit ettiğinden  ne seçersem onu ister.  Bizde  kıramayıp  gezi  bonusu olarak isteğini gerçekleştiririz..





                      Rivayete göre 17. yüzyılda Viyana kapılarından çekilen Türkler,  kahve çuvallarını burada bırakmış. Kahveye alışan Viyanalılar zamanla özgün bir kafe-pastane kültürü yaratmış. Bugün Viyana’nın dört bir köşesinde birbirinden zarif pastaneler var. Çoğunluğu bir asırdan eski olan yüksek tavanlı bu mekânlar, antika mobilyaları, tabloları ve avizeleriyle gerçekten çok şık. Meşhur turtaları ise uzak coğrafyalardan bile müşteri topluyor.  Kraliyet döneminden izler taşıyan Viyana pastaneleri sanatçı, yazar ve müzisyenlerin de buluşma yeri. Bu mekânların müdavimlerinden biri olan ünlü yazar Stefan Zweig bu kültürü şöyle özetliyor:
                            “Viyana kahvehaneleri, benzeri olmayan enstitülerdir,  demokrasi kulüpleridir, öğrenme ve aydınlanma yerleridir.”

                        Öte  yandan  Sabahattin  Ali'nin  İçimizdeki  Şeytan'da   şu  yazdıkları  geliyor  aklıma.  Bu  kadar  kalabalıkta yine yalnızlığımı özlediğimden belki  :
                      
                    ...''kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum, bazan bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazan da hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki, etrafımdan küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum.Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum .Kafamda, hiçbir şeyle değişmesi mümkün olmayan muazzam hayaller, bana herşeyden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor… Fakat sonra birdendire etrafımda bana yakın birilerini arıyorum.Bütün bu beynimde geçenleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman nasıl hazin bi hal aldığımı tasavvur edemezsiniz.Kış günü sokağa atılmış bir kedi gibi kendimi zavallı hissediyorum.  










24 Kasım 2012 Cumartesi

Sait Faik'in Adasında..



                     Sait Faik  okumayı  sever misiniz? 
         Ne  yalan  söyleyeyim,   onu okuma zevkim oldukça  geç  zamanlarda  oluştu. Ama  şimdi  de  tadına vara vara  okuyorum ya ,  olsun...
         Haftasonu  Hayalkahvem  ve  arkadaşlarıyla  ada  yollarına  çıktık.  Öylesine  güzel  bir  hava  vardı.  Tam  Sait Faik'in  anlattığı  gibi. Bizler de mutlu  ve heyecanlıydık.  Ölü Ozanlar Derneği  filmini  bilirsiniz. Unutulmaz  öğretmen  Profesör  Keating  ilk  dersinde  şunu  öğütler  öğrencilerine  :
          "Yaşadığın günü olağandışı yapmaya çalış! Anı yakala!"
Biz de zaten güzel olan  günümüzü  olağandışı  yaşamaya  başladık.  Vapurumuz  martılar  eşliğinde adalara  doğru  yavaş  yavaş  gidiyordu.  Zamanın nasıl  geçtğini  anlamadan  adalara  yaklaşmıştık.



 
 
Sait  Faik'in  Kınalı'da  Bir  Ev   öyküsü   geliyor  aklıma. 
 
''İşte konuşuyorlar. Ne konuşuyorlar acaba? Bir vapurun projektörü yarı aydınlık odayı ışık içine daldırıyor. Sevdiğim kız yemek yerken çirkinleşmiyor. O kadar şen, o kadar sıhhatli ki yediğinin farkında olmuyor. Arkadaşımın yüzünde hep neşeli şeyler var. Ağzında bir lakırdı. Ne söylüyor merak ediyorum ''
 
 
 
''İşte bu yüzden hikaye yazarım. İşte bu yüzden hikayeci geçinirim. Hikayelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendimi beğenirim, budalalaşırım. Beğenmem, canım yemek istemez. Kınalıada'ya gelince... İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişle inemeyeceğim de... ''
 
 
 
 
 
Saik  Faik'in   bir  türlü  inemediği  Kınalıada'yı   uzaktan  görüyoruz.  Sonra  Burgazada'ya   çıkıyoruz.  Vapurdan  iner inmez  bizi  karşılıyor  zaten.  Ama  biraz  şaşırıyorum,   niye  bu  kadar  zavallı,  ufak tefek  yapmışlar  ,  merak  ediyorum..
 
 
 
 
 
Bir  zamanlar   burada  yaşamış,   bu  sokaklarda  yürümüş,   dostları,   arkadaşları ,  komşuları  olmuş diyorum. Bazen  insanları  sevmiş,  bazen  onları  anlayamamış.  Şöyle demiş  Semaver'de,  ne kadar  doğru:
''Fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısıyla dolaşan insanlar ne tuhaf mahluklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz   mahluklardı. ''
 
 
 
 
Sokaklarda  yürürken,  bu güzel  mevsimde  dediği  gibi  ''zevksiz''  olamazdık.  Deniz  ayrı  güzel,  hava ayrı  güzel,  konakların  balkonları,  çiçekler,  adada  bir anda  dörtnala  karşımıza  çıkan atlar  ayrı  güzeldi..
 
 
 
 
Bu  hissi  paylaşan  arkadaşlarla  gezmek  en güzeliydi.  Bu  kadar  gezmenin  sonunda  artık  balık  yemenin  zamanı  gelmişti.  Önümüzde  tazecik,  çıtır  çıtır  istavritler ,  yanı başımızda  kocaman  bir  çam  ağacı,  karşımızda  yine  Sait Faik'in  anlatımıyla  deniz  :
'' Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ılhamur rengindeki yayvan,geniş,ölü dalgalar. snadallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor,insanlar susuyor...
Bir  deniz bundan başka,   böyle  güzel  nasıl anlatılır ?
 
 
 
 
 
Sonrasında  Kalpazankaya'da  içilen  kahveler...
 
 
 
 
 
Akşam  olmak  üzere... Vapurumuzda   birazdan  gelecek.  Sait Faik'in  evini  görmeden  olmaz.  Özellikle  yaşadığı  bu evi  görmek  önemli  bizim için.  Nerede  yatıyordu,  nerede  yemek  yiyordu,  nerede  yazıyordu  bu  öyküleri?
Ama  hüzünlü  bir karşılaşma.. Ev  tadilatta.. Bahçesinde  geziyoruz  biraz. İnşaat  çalışmaları,  molozlar,  eskimiş  bir ev. 
Üzülüyoruz,  geri  dönüyoruz  limana..
Son  olarak  Yaşar  Kemal'e  ait  bir  anıyı  paylaşmak  isterim :
 
                "... Bir de bu adama Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri,   çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız. Bu adam hikayeci Sait Faik'tir.
                 Bir gün, aklımda kaldığına göre, bir pırıl pırıl, cam gibi parlayan sonbahar sabahıydı, ona Kadıköy iskelesinin kanepelerinde rastladım.
                -Ne var, ne yok Sait? dedim. Hikaye yazıyor musun?
                -Yok, dedi, yaşıyorum."
 
 
 
 
 
 



 

19 Kasım 2012 Pazartesi

Güzel Bir Sabah

                                       Sabah kalktığımda güneşli  bir hava ile  karşılaştığımda hemen  dışarı  attım  kendimi.  Nasıl olsa  kış  gelip  uzun  uzun  evde  oturacağız.  Yanıma  sandviç,  kitabım,  makinemi de  alıp  sahile  doğru  koyuldum.  Kafamda  da  dün gece  otobüste okumaya  başladığım bir  kitap  var.  Dün aslında  İstanbul'daydım   günübirlik.  Onu da  başka  bir  sefer  anlatacağım.  İşte   dün gece  Kadıköy'deki  otobüs  şirketinde  saatimin gelmesini  beklerken  Kabalcı  Kitapevini   farkedip  hemen  sevinçle  içeri  girdim. Kitapların  kokusunu  içime  çekerek  büyük bir  mutlulukla  kitaplar  arasında gezdim. Birkaç kitap alıp  otobüse  bindim. 
                                     Otobüste  hemen  başladım  birini  seçip  okumaya.  Bir anda kitabın  dünyasına girmiştim. Okuduğum kitap  Peyami Safa'nın  Bir  Tereddetüdün  Romanı.. Kahramanlarından  Mualla  da  benim  gibi  eline  yeni bir  kitap alıp  okumaya  başlamıştı.  Onun  kitabındaki  kahraman bir  otel  odasında  ölümle  burun  buruna  gelmiş,  acılar içindeydi. Peyami Safa  basit bir olayı bile, örneğin; hasta  olan  bu  kahramanını,   yatağından kalkıp, lavoboya kan kusmasını bile tam dört sayfa yazıyla anlatıyor,  anlattığını okuyana hissettiriyor.
İçerisinde öylesine gerçekçi tasvirler var ki, her detayıyla o anda okunulan mekanın içerisinde buluveriyor insan kendini.  Mualla  bir  türlü  doktora  gidemeyen bu  adam karşısında çaresiz kalıyor, o da bunalıma  giriyordu. Sonraki  sayfalarda  kitabın yazarıyla  karşılaşmaları  vardı.
                                     Ben de  elimde  kitabım bir  masaya  oturdum.  Bir  taraftan  sandviçimi  yiyerek okumaya  başladım . 


 
 
Yazar   şöyle  diyordu :
...''  Hep  karanlıkta  kalan ,  benim için  meçhul   binlerce  okuyucu  arasından  bir tanesinin  daha  yüzü  aydınlandı.  Ben  yazı  yazarken  nereye  ve   kime  göndereceğimi   bilmediğim  adresi  meçhul  bir  mektup  yazar  gibi  oluyorum.  Kim  okuyor,  kim  okuyacak  bunu?   Ve  içinden  ne  cevap  verecek  . Her   ne  olursa  olsun  ben bu  cevabı  asla  öğrenemiyeceğim.  Okuyuculardan  bazıları  mektupla  bu  karanlıkları  yırtmağa  çalışırlar.  Fakat  bu  kadarcığın  ne  ehemmiyeti  var?
 
Bu  satırları  okuyunca  akşama  bloga yazarken  ,  ben  de  böyle  düşünüceğim  diyorum.  Biraz  başımı  kaldırarak etrafa  bakıyorum. Hava  puslu  biraz,  martılar  üzerimde  çığlık  çığlığa,  biraz  ötede ki  ağaca da  kargalar  konmuş.  Yan tarafa  bakıyorum;   yaşlı  bir  amca  yürüyüşe  çıkmış  bu saatte.  Allahım  nasıl  güzel herşey  !
 
 
 
 
 
Yeniden  kitabıma  dönüyorum :
''  Eğer  insanları  evlenmekte   tereddüte  sevkeden  şey  bedbaht  olmak  korkusuysa  ,  ben de böyle  birşey  yoktu ;   çünkü   hiçbir  hareketimin  gayesinden  tam bir  saadet  beklemiyordum.  Hayattan aldığımız  her  zevkin  ona  muadil  bir ızdırapla  ödediğimizi  bildiğim için  hiçibirşeyden  yüzdeyüz  saadet,  ümit   etmiyor  ve  yüzde yüz   felaketten  korkmuyordum.  Bunun  ikisi de  imkansızdır.  Çünkü  ruhi  varlığımız  hazla  kederin  muvazenesine  istinat  eder,  işte  en büyük  adalet  ve  müsavat!  
İnsan,  çektiği  ızdırap  nispetinde  zevk  duyar.  Ne  kadar  acıkırsa  yemekten  ,  ne  kadar yorulursa  dinlenmekten,  ne  kadar  ararsa  bulmaktan  zevk alır..''
 
 
 
 
Bunları  okuyunca  düşünmeye  dalıyorum.  Ne  kadar  doğru,  herşey  tezatlıkta  anlam  buluyor.  Yine  karşımda  bulunan ,  usul  usul  sallanan  teknelere  bakıyorum.  Şimdi  mutluyum  diyorum,  yarın  üzüntü de  olabilir,  herşey  insanlar için..
Kitabımı  alıp  kalkıyorum  ama  kafamın içi  kitapla  dolu.  Akşamı  bekleyeceğim  devam  için.  Peyami  Safa'nın  bu  güzel  romanını şiddetle  tavsiye  ederim...
 
 
              

15 Kasım 2012 Perşembe

Çek sınırında ; Znojmo

 
Viyana dayken  bir yer  keşfettik.  Znojmo...Çekoslavakya  şehri olan burası  güzel, küçük bir
kasaba. Viyanadan gitmekte oldukça kolay.  Bir saatlik  yolculuğu  canınız  sıkılmadan yapıyorsunuz.
Sonra da  kendinizi  bu şirin yerde  buluyorsunuz. Biz  gittiğimiz de hava oldukça soğuktu ama gezmemize engel olmadı.  Evlerin  bacalarından  çıkan  dumanları  gördükçe  'acaba insanlar evlerde ne yapıyorlar'  diye  merak ediyorsunuz.  Bizim sokaklarda olsa soğukta olsa çocuklar vardır. Ama bu köyde  bir tane  çocuk görmedik.  Sessiz  ve  sakin  bir  yürüyüş  yaptık evlerin arasında...
 
 
 
 
 
 
Heryerde  olduğu   gibi  burada  da  bir  kent meydanı  vardı.  Kilise  merkezli bu  meydan da  oldukça  boştu.  14 . yy  dan  kalma St.Nicholas   kilisesi  etrafında  bir  tur  atıp  köy içlerinde  yürüyüşümüze   devam  ettik..
 
 
 
 
Znojmo,  öğrendiğim  kadarıyla  şarap  mahzenleri  ve  üzüm  bağlarıyla  meşhurmuş.  Yer altı  turları da  varmış.  Biz  katılmadık ama meraklısına  duyurulur.
 
 
 
 
 
En çok  bayıldığım şey,   kabakları  heryerde  görmek oldu.  Birçok  evin  önünde  kasımpatları  ve  renk renk  kabaklar  vardı.  Turuncuyu  sevmemden midir  bilmiyorum  bu  kabaklara  bayılıyorum!!
 
 
 
 
Evime  döner  dönmez   ben de  kapıma  böyle  bir  düzenleme  yapacağım  dedim
ama   daha  bir  kabak  bulmuş  durumdayım..
 
 
 
 
 
 
Yollar  yine  taş  döşeme ama  bazı  yerlerde  bunlardan  vardı.  Sizi  bir  yere  götürüyor  ama  biz  anlayamadık  neresi  olduğunu.  Bizde   kızımla  biz  buradayız  fotoğrafı   çektirdik :))
 
 
 
 
 
Oldukça  üşümüştük  ve  biryerde  oturalım  dedik.   Girdiğimiz  yer  çocuklu ailelerin tercihi  olan  bir  pastaneydi.  Sıcacık  bir  mekan çok hoşumuza  gitti.  Kendimize  latte  ve  pastalar  ısmarladık.  Pastaların  tadına  bayıldık.  Fiyatlarda  oldukça  uygundu.
 
 
 
 
Sonra  yeniden  yollara  çıktık.  Bu  ayın  en güzel  yanı  ,   işte  bu çiçekler....
 
 
 
 
 
Dönüşte  yol  üzerinde  Excalibur  adında  büyük bir  alışveriş  yerinde  durduk.  Güzel  dükkanlara  girdik  çıktık.  Çoğunlukla  Çinlilerin satış  yaptığı  açık pazarda  vardı.  Zaten  akşam  olduğundan  yemek yiyelim dedik.
 
 
 
 
Burasının  ekmekte  sarmısaklı  çorbası  meşhurmuş.  Bizde  tadına  baktık.  Gerçekten  güzeldi.  Tabi  ki  şinitzel de  vardı.  Bence  Viyana da yediğimizden  çok daha  güzeldi. 
 
 
 
 
Üzerine   tatlı  yememek  olmaz..  Yine  burada  sevilen çikolatalı  krep  denedik.  Ama ben  krepi   tatlı  sevmediğimden  hoşuma  gitmedi.  Hepsi   Peline  kaldı :)
 
 
 
 
Bence  Viyana'ya  gidip  burasınında  vakit  varsa gezilmesi  gerekiyor. 
 




 
 
 
 
 


 
 
 
 
 


 
 

Tasarım:Sawako Kuronuma