31 Temmuz 2011 Pazar

TATİL SONRASI GÖRÜŞLERİ

            İşte  beklenen  tatilimiz  geldi ve geçti.  Bizim açımızdan  mutlu ve rahat  bir tatil  oldu.  Pelin  doğduğundan beri  klasik otel merkezli,  gidip tüm gün otelde vakit geçirilen tatil anlayışımız  var. Çocukla  yorulmayı, eziyet çekmeyi göze alamadığımdan bu böyle. Ama bunu da  seviyorum. Yılboyunca  yaşanan yorgunluk, gürültü, koşturmacadan sonra lüks bir tembelliği seviyorum , ne yapayım :))
            Tatil fotolarım  merak edenler için gelecek,  biraz zaman. Ama  döner dönmez blog arkadaşlarıma merhaba diyeyim  dedim..Biraz tatil  kısa kısası da yapacağım :)
             *  İlk  gittiğimiz  otel, çok keyifliydi. Nerdeyse hiç çocuk yok, gürültü yok, haydi eller havaya yok, süperdi yani.
             *  Çevreye  baktığınızda  çoğunluk  evli erkeklerin şişman, şortlardan taşan göbekler, yemiyecekleri  kadar  yiyecek tabakları ellerinde , genel de boş boş şezlongta yatar vaziyetteydi. Kadınların durumu daha iyi, evli de olsa formunu korumuş, bu da  çocukları peşinde koşturmalarından olsa gerek,  ama suratlar asık, devamlı çocuklarıyla didişir durumdalar.
             *  Güneşlenirken , sahilde, havuz başında  kitap okuyan oranı azalmış bence..Geçen yıllarda daha çoktu sanki.  Okunan  kitaplar da  çoğunluk best-seller ..Nedense  - bana ilginç geldi-  erkekler  D. Steel  okuyorlardı :)
             *  Gittiğimiz  otel  gelenler açısından maddi durumu iyi olanlara hitap ediyordu ama insanların  birbirleriyle, çalışanlarla  konuşmaları beni iğrendirdi. Bu kadar  savsaklanmış,  saygı  elden gitmiş, düzeyin iyice düşmüş olan ilişkiler  karşısında  canım çok sıkıldı.
            *  Otel  çalışanları da ayrı bir konu.  Sizle  yapmacık  bir nezaket  sonrasında  kendi  aralarında lan lı  , küfürlü  konuşmalarını  duyunca  iyice  sinir oluyordunuz.  Yada  ben böyleydim, tahammülüm yok dizilerden çıkma  konuşmalara,  saygısızlığa..
            *  Akdeniz   devamlı  dalgalı  galiba.  Denizin  düzgün,  berrak,  içini  cam gibi  görüldüğü bir  yapısı yok.  Deniz  kum ama  dalgadan  birşey  gözükmüyor.
             *  Tatile  3  kitap götürdüm,  birde  orada  bulduğum bir  kitabı  okudum.. Bunlar da :
                 -   Bir  Gemide   (  Ferit  Edgü  )
                 -   Do Sesi         (   Ferit  Edgü )
                 -   Sessiz  Bir  Ölüm   (  Simone de Beauvoir )
                 -  Engereğin  Gözündeki  Kamaşma   (   Z. Livaneli  )

17 Temmuz 2011 Pazar

MUHTEŞEM GEZİ

              Eşimin  çalıştığı  fabrika bugün İstanbulda  Muhteşem  Yüzyıl gezisi  yaptı.  Yani Süleymaniye  Külliyesine ve  Topkapı Sarayına   çok güzel  bir gezi oldu. Şimdi  geldim, sıcağı sıcağına  fotolar   :))



     

                İlk  olarak  Süleymaniye  Camiisine  gittik. 
               Osmanlı külliyeleri içinde Fatih külliyesinden sonra ikinci büyük külliye Süleymaniye külliyesiymiş. Külliye İstanbul yarımadasının Haliç, Marmara, Topkapı Sarayı ve Boğaziçi'ni gören ortadaki en yüksek tepesinde inşa edilmiş. 


           Süleymaniye Camisi’nin avlusunda bulunan Kanuni Sultan Süleyman Türbesi, ölümünden sonra yapılmış..Restorasyon  çalışması olduğundan  böyle uzaktan baktık.  Hürrem Sultan Türbesi de arka tarafta..



      


                 Sonra  öğle yemeği için Piyer Loti 'ye  gittik. Rehberimizin anlattığına göre Piyer Loti  İstanbul'da  yaşayan bir Fransız  subaymış. Asıl adi Julien Viaud olan,  P. Loti  bir denizci olarak ilk kez Selanik'e oradan İstanbul'a gelmis. Eserlerinde Türkleri savunmuş bir türk dostu  aynı zamanda..Burası  gerçekten çok güzel ama  yemekler rezaletti. Köfteler  tam pişmemiş,  piyaz  denen mayonez gibi bir sosla verilen şeyde lezzet yoktu. Garsonların böyle büyük bir grup karşısında  sıcağında etkisiyle aşırı sinirlenmeleri vs. etkenlerden ben de kötü bir etki bıraktı. Bir de insanların sırf buraya keyif yapmaya gelmeleri için  büyük çabalar sarfettiklerini görünce (  çoğunluk arabalarıyla geliyor çünkü, park yeri arama eforundan sonra insan da zevk kalır mı bilmem )  sevgili kasabamı bir kez daha sevdim.


 Sonra da  Topkapı Sarayına  gittik. Ama  o kadar kalabalıktı ki, çok iyi  gezemedim..


                           

                                           Saray  hazineleri..




                                               Saraydan güzel kesitler..


  

                                        Günün sonunda  bir İstanbul  klasiği..Boğaz  Turu...


  



AA  bu arada  söylemeyi unuttum. Yarın tatile gidiyoruz , 15 gün gibi yokuz. Görüşmek üzere...

14 Temmuz 2011 Perşembe

BOL MEYVELİ YAZ PASTASI

                       

                         Yaz  mevsiminin  en güzel yanlarından biri  bol meyve ve sebzeleri içermesi..Pazardan  aldığım  meyveleri  bu pasta da  kullandım.  Hazır  pasta tabanı meyve suyuyla  ıslatılır.Çilekli  puding  pişirilerek araya sürülür. Araya  çikolata  rendesi de  yaptım. Üzeri de  zevke  göre  meyvelerle  süslenir..




Daha   önce de  yine  yaz pastası  yapmıştım. Çok  güzel olup  herkes  tarafından  beğenildi. Lorlu  ve  limonlu  pasta...





Tuzsuz  lor,  krema,  hindistan cevizi  ile  bir  krema  hazırlanıyor. Araya  sürüldükten  sonra  limon rendelenir. Sonra  diğer kat  konur ve krema sürülür.  üzerine de çok ince kesilmiş dilimler...








Eee  yanında da  şöyle  naneyle hazırlanmış  ev limonatası olursa  ....


11 Temmuz 2011 Pazartesi

HAFTASONU DAĞDAYDIK

                     Şimdi   bana  yine mi bir yerlere  gittin  dediğinizi  duyar gibiyim.  Çünkü  herkes  öyle diyor  zaten :))  Ama  ne yapayım , tüm fırsatları  değerlendireyim diyorum. Kocaelinde  trekkinglere  katılmaya  çalışıyorum.  Yaz  gelince  kamp  yapılıyor bir gecelik ..Ne zamandır  istiyordum  ve çok  merak ediyordum..Bu  kampa katıldım nihayet.
                     13  Kişilik  bir grupla  yola çıktık. Ve  başladık  dağlara  doğru yolculuğa..İnönü  Yaylasıydı  gittiğimiz..Ama  yolda  şöförün elinde  minibüsün vites kolu  kaldı. Yani  yolda  kaldık :)   Bizde   çevredeki  tek eve sığındık.Daha  şimdiden macera  başlamştı. :))











Tüm bu fotolar  yaklaşık  iki saat  bizi misafir eden  Karadenizli  bir teyzenin  bahçesinden..Sonra  minibüs tamir  edildi  ve  yola  çıktık.Sonunda  yaylaya  geldik.Çadırları  kurduk, odun topladık.Gece  çok soğuk oluyormuş, hazırlık  yaptık  bu yüzden..




         Bütün gece sabaha  kadar ateş yandı,  çaylar  içildi,  közde  patatesler  yapıldı...


Çadırlar  kuruldu, yemekler  hazırlandı..Etrafta  pikniğe  gelen aileler  vardı. Tek  şikayetim  sonuna  kadar  açılmış  damardan şarkılar, sabaha kadar  havaya  sıkılan  kurşunlar..Dağda  bile  rahat yok.Öyle  oturucağım  yıldızların altında  kafamı dinleyeceğim sanmayın..






                  Artık  yavaş  yavaş  gece  oluyor,  havada  aniden soğudu..Ateş  var  ama  nereniz  dönükse  orayı  ısıtıyor.Arkanız  buz gibi..




Gece  saat  1 gibi ben yattım, arkadaşlar  dörde  kadar  oturmuşlar.Aslında  gürültüde  uyuyamam ama komaya girdim sanki. Bu arada  silah atışları  son sürat  devam etti.  Gece  uyku tulumum iyiymiş, hiç üşümedim ama yerde  yatmakta  zormuş :))  Sonra  sabah  oldu.Güneşin doğmasıyla  çadır  hamam gibi oldu.Hemen fırladık çadırlardan..
 
  

 Kahvaltıdan sonra  ormanda  yürüyüş  yaptık  Çok  iyi geldi bu da..Eve  dönüş  vakti gelmişti...



8 Temmuz 2011 Cuma

İKİ FİLM : TARKOVSKY FİLMLERİ

ANDREİ  RUBLEV

                        15. yüzyılda yaşamış ikona ressamı Andrei Rublev'in öyküsünde sanatçı-toplum ilişkilerini ele alır. Ortodoks kilisenin paganları yakıp katlettiği, bilimle ugraşanların şeytanla özdeşleştirildiği, toprak beylerinin köylüleri ezdiği ve birbirleriyle çarpıştığı, göçmen Tatarlar'ın Ruslar'a saldırdıkları bir dönemde yaşayan Rublev'in yapıtlarında görülen duygu, saflık ve insana olan inanç, Tarkovski'ye göre toplumsal dehşetin olumsuzlanmasından başka bir şey değildir. Rublev, kilise içindeki ikiyüzlülüğe, sanatçılar arasındaki kıskançlığa dinsel konuların nasıl yapmacık işlendiğine tanık olur. Tarkovski belki de Rublev'de kendi gölgesini görmüştür, çünkü kendisi de Sovyet yönetimince fiziksel bir cezaya çarptırılmadığı halde yakın arkadaşları sık sık tutuklanmış, hapsedilmiştir.
 
          
                                      1966’da filmin çekimleri tamamlandığında , Tarkovsky  bu filmiyle komünist yönetimin çok sert tepkisini çekmiş   ve  gösterimi de yasaklanmış. Tarkovsky, 1967 yılında  Cannes  Film Festivalinde  ödül alınca  film   gösterimi  girmiş. Tarkovsky' nin filmi kafasında tasarlaması 4-5 yıl sürmüş, çekimler de bi o kadar. Bu yüzden  neredeyse  3,5  saat  süren bu filmi seyretmeyi fazla  görmemek  gerekiyor.
                   Tarkovsy'nin kendisi bu film için kardeş katlinin ve Tatar istilasının hakim olduğu dönemde milli kardeşlik özleminin doğabildiğini, bunu da rublev'in üçlemesi "kardeşlik, sevgi ve inanç" idealiyle anlattığını söylemiştir.  Aynı zamanda film 1400-1423 arasında rus ortaçağını değil sanatsal üretim özgürlüğünün de kısıtlanışını gösterir.

STALKER

                
                 
                         Bir bilim kurgu hikâyesini çıkış noktası olarak seçen Tarkovsky, bu çıkış noktasından hareketle insanın en temel ruhsal çatışmalarına, krizlerine ışık tutar. Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir ülkede bir yere meteor düşmüştür. O meteorun bulunduğu alana bir takım inceleme ekipleri gönderilmiş, ama hiçbirisi geri dönmemiştir. Bu alan “Zone- Bölge” olarak adlandırılır ve ziyarete kapanır. Çünkü burada oraya giren her insanın isteğinin gerçekleştiği bir yer vardır : “Room- Oda”. Stalker, bu bölgeye istekli kişileri götürüp onların isteklerinin gerçekleşmesini sağlayan kişilerden birisidir. Filmde, birisi ilhamını kaybetmiş bir yazar, diğeri bir bilim adamı olan iki kişiyi bölgeye götürür Stalker. Film, Stalker, Yazar ve Bilim Adamı’nın yolculuğudur bu anlamda.

                   
                  Akıl, filmde daha çok Bilim Adamı ile görünür hâldedir. “Soyutlamayla düşünmeyi bile beceremiyorsun''.Tam bir iman insanı olan Stalker ise kendisini başkalarının hizmetine adamış acı çeken birisidir. Yazar, sanatın gücüne inanır, ancak şüphecidir. İman etmeyi, dua etmeyi kusur olarak görür.Stalker’ın konusu hakkında konuşabilmek çok zordur, konuşmaya her teşebbüsün de başarısızlıkla sonuçlanması doğaldır. Nefes kesici görüntüler eşliğinde suyun altındaki mikro dünyaya yakından bakıp, onlarla temaşa ederken, Eduard Artemyev’in olağanüstü müziğinin bir duyulup bir kesilen sesi eşliğinde derinlere dalmak ve İncil’den, Kur’an’ın “Kıyamet Sûresi”ndeki ayetlere çok benzeyen ayetleri dinlemek. Daha bir çok ayrıntı  bu filmde...


                       

5 Temmuz 2011 Salı

KINIK ÇÖMLEKÇİLİK ŞENLİĞİ

                İstanbuldaki   seramikçi arkadaşım Şenay  minibüs tuttuk,  Bilecik'in  Pazaryeri ilçesine bağlı  Kınık  köyüne  gidiyoruz  deyince hemen ben de atladım.  İlçenin güney batısında ilçeye 7 km. uzaklıkta 493 nüfuslu evlernini ve sokaklarının temizliği ile dikkat çeken bir köy. Kınık Köyü Bulgaristan'dan göç edenler tarafından kurulmuş. Köyün toprak yapısının uygunluğu ve köy halkının geçmişte Bulgaristan'dan getirdiği seramikçilik sanatının gelişmesine yol açmış, zamanla köye halkı bir şöhret kazandırmıştır.  Her evin sokağa bakan yüzünde genellikle o evde üretilen seramik türlerinin sergilendiği bir vitrin pencere yer alır.  Ne yazık ki, gün geçtikçe bu geleneği uygulayan evler, ya da "ocaklar" azalmış..
   



                                  Kınık ve çevresinin sarı renkteki demir oksit bileşimli toprağı son derece kalitelidir. Bu toprak pişince kırmızı renge dönüşüyor. Önceleri, günlerce elle yoğurulmuş seramik hamuru. Kınık seramiği her dönemde tophane seramiğine yakın bir yoğunlukta, sertlikte ve gözeneksiz görünümündedir.




Kınık Köyü Çömlekçilik ve El Sanatları Derneği' nin girişimleri ile de Üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakültelerinde okuyan öğrenciler için yaz stajı niteliğinde Çömlekçilik Eğitimi düzenlenmektedir. Katılımlar Üniversiteler aracılığı ile sağlanmakta olup konaklama ve yiyecek içecek dernek tarafından belirlenen ve kar amacı gütmeyen bir ücretle sağlanmaktadır. Bu sayede öğrenciler köydeki ustaların bilgi ve becerilerinden faydalanmakta ve ustalara da kendi bilgilerini aktarmaktadırlar.


Bütün gün  köy evlerinin arasında  dolaştık,  avlulara  girdik,  çamurları  elledik,  çömleklere  baktık.  Neredeyse  her evin  bir çamur  atölyesi var ve  neler yapılıyor  neler  ...


















4 Temmuz 2011 Pazartesi

İki Conrad Kitabı daha..

                    KARANLIĞIN  YÜREĞİ

                   Talih'ten sonra  Conrad'ın  bu kitabına   başladım ve  bitirdim. Talih'te bulamadığım duygusal derinliği  bunda bulduğum için daha çok sevdim . Conrad  gerçekten de zorlayan , ilgiyi devamlı üzerinde isteyen bir yazar. Okuyupta zevk almak için çaba harcamak gerekiyor.
                  Conrad bu kitabında da  yine  Marlow karakterini kullanıyor. Yaptığım araştırma da  Joseph Conrad’ın “ KARANLIĞIN YÜREĞİ”ni eleştirmenler kişinin kendi benliğini bulma adına yapılan manevi bir yolculuk olarak değerlendiriyorlar.. Bazı eleştirmenler Conrad’ın simge ve sembolizmini Vergil’in Aeneid’inkine benzer geleneksel epik bir yolculuğu yansıttığını, kimisi de bazı bölümlerin Dante’nin İnferno’sunu yankıladığına dikkat çekerler. Kimi eleştirmenler ise kitabın psikolojik sembolizmle yüklü olduğunu vurgularlar. Bu görüşü paylaşanlar beyaz adam Kurtz’un ve roman kahramanı Marlow’nun bir eşi olduğunu ve Freud’un “ id” veya Jung’un gölgesini temsil ettiğini açıklarlar. Eser bir başka boyutta ele alındığında ise emperyalizmin eleştirisi olarak gözümüze çarpar.
                    Roman kahramanı Marlow’nun Belçika Kongo’suna yaptığı yolculuk Thames nehrinde başlar ve yine orada biter. Kongo'da yaşananlar karanlık bir yönüdür insanlığın. Günümüzünde  ayıbı olan sömürgecilik  karşısında  Marlow , bir de insanın kalbinin kötü tarafına da  yolculuğa çıkar.
                   Son olarak  Conrad  bu  kitapta  hem Afrikanın derinliklerine  hem de insanın kara  yüreğine yolculuk  yapar.


                                                    


                          NARCISSUS'UN  ZENCİSİ

                         1897'de yayımlanan Narcissus'un Zencisi, bazı eleştirmenlere göre Condrad'ın "büyük romanlar" dönemini başlatan kitaptır. Bombay'dan Londra'ya giden Narcissus gemisinde, James Wait isimli zenci bir tayfayla diğer mürettebat arasında geçen bu gerilimli hikâyenin, aslında temel olarak bugün "ötekilik" diye adlandırdığımız sorun hakkında olduğu söylenebilir. Gemilerini ve hayatlarını tehlikeye atarak, tüberküloza yakalanan zenci bir tayfayı kurtarmaya çalışan bir kısım mürettebat, karşılarında "zenci tayfayı" umursamayan bir kaptan bulurlar .
                          Heybetli vücudu, insanı ürküten konuşması ve sesine rağmen ters giden bir şeyler vardır Wait’te. Daha sonra anlaşılır ki, Wait tüberkülozdur.
                          Hep ölümden dem vuran ve ölümle dost olduğu havasını yaratan Wait, cüssesinin tam tersine iş yapmaktan kaçınan ve ölümü bekleyen birisidir. Bir süre sonra patlayan korkunç fırtına ve sonrasında onu kurtarmak için canını tehlikeye atan mürettebat, karşılarında zenci tayfayı hiç de umursamayan bir kaptan bulurlar. Her şey bundan sonra daha da karışacaktır, zira bencillik ve bir arada yaşamanın ahlaki boyutları birbirine karışmaya başlar.

                         “Yemek yiyemiyorum kâbuslar görüyorum

                              ve karımı korkutuyorum. Bitsin artık şu kitap.”

           Conrad’ın kitabı bitirmeye çalışırken Edward Garnett’a yazdığı bir mektuptan...



                                                   

1 Temmuz 2011 Cuma

KÜÇÜK BİR TATİL

                          Devamlı gittiğimiz,  kaçamak  yaptığımız bir yer  Sapanca.. Yine gidip yaz  sezonunu açalım dedik. Sapanca'da  bulunan  Güralsapanca  Otel  hizmeti, kalitesi , temizliğiyle  favori yerlerimizden  biri..Otel de  SPA  , 2 büyükler için 2 de  çocuklar için açık havuz var.. Arkasında da  dağlara uzanmış  bir orman...



























Tasarım:Sawako Kuronuma